• Hoşgeldin ziyaretçi , forumdan daha fazla yararlanmak için buradan üye olunuz...

İhsan Oktay Anar,Suskunlar

  • Konbuyu başlatan mopsy
  • Başlangıç tarihi
  • Cevaplar 7
  • Görüntüleme 2K

Okunuyor :
İhsan Oktay Anar,Suskunlar

mopsy

Emektar
Üye
Ama ne yazık ki, bu şeyh bilerek, ney üflerken ya da bir pardayi azıcık pes veya tiz çalar
Ya da bir sesi fazlaca uzatır, yani mutlaka bir, sadece bir tek hata yapardı.
Kendisine, Erenler, zirguleyi biraz dikçe üflediniz! veya
Peşrevin ikinci hanesinde bir ara usulu kaybeder gibi oldunuz! diyenlere daima şu cevabı verirdi:
Kusur, benim imzamdır.

Ardından şunu söylemeyi de ihmal etmezdi:
Kusur benim imzamdır. Bir ismim olduğu sürece bir kusurum da olacak ve olmalı.

Bazen de şöyle söylerdi:
Kusursuzluk, Muhteşem Neyzen Batına mahsustur
sf;140

Kahin görebilen tek gözüyle aynaya baktı ve uzun boylu, çekik gözlü o adamı gördü.
Bunu görmek, kendisi gibi diğerlerinin de içinde yaşadıkları o dünyadaki asıl hakikati görmek demekti.

Gözün görevinin görmek değil, hakikati görmek olduğunu söyleyen alim aklına geldi.
Hakikati gören gözün başka hiçbir şey görmesine gerek yoktu.

Yedikule Kahininin yegane gözüne de bu şekilde perde indi.
Ama kör olmasına rağmen hiçbir şey görmüyor değildi.
Gözlerinin ona gösterdiği yegane şey, o uçsuz bucaksız karanlıktı.

Tıpkı sessizliği dinleyen Eflatun gibi, kahin de sustu.
Belki de susmak gerçeği anlatmanın tek yoluydu
sf;268

İhsan Oktay Anar - Suskunlar (2007)
 

sis_labirenti

Tecrübeli
Üye
Suskunlar'ı hiç huyum olmadığı halde günceli takip ederek alıp okumuştum bir gecede. Çünkü içine çekmişti beni. O derin kurgular... Müzik... Din... İçiçe geçmiş imgeler ve kişiler. İnanılmaz bir çağrışımdı. Kesinlikle okunmalı...
 

mopsy

Emektar
Üye
Suskunlar'ı hiç huyum olmadığı halde günceli takip ederek alıp okumuştum bir gecede. Çünkü içine çekmişti beni. O derin kurgular... Müzik... Din... İçiçe geçmiş imgeler ve kişiler. İnanılmaz bir çağrışımdı. Kesinlikle okunmalı...
Merhaba!

Ya kullanilan kelimeler.
Carpici,
Okuyunca bildigimizi
Hatirladigimiz o kelimeler.............
 

suhran

Tecrübeli
Üye
İhsan Oktay, hikâyesinden bir sonuç beklenmeden, sırf cümleleri için okunabilecek nadir yazarlardan. Kaleminde, en tiksinti verici halleri tasvir ederken bile okuyanı gülümsemeye mahkûm eden bir büyü var…
 

mopsy

Emektar
Üye
İhsan Oktay, hikâyesinden bir sonuç beklenmeden, sırf cümleleri için okunabilecek nadir yazarlardan. Kaleminde, en tiksinti verici halleri tasvir ederken bile okuyanı gülümsemeye mahkûm eden bir büyü var…
Merhaba!

An.Suharan;
Sizi hakli cikaran,
Ciddiyetle yazilan,
Ama icinde mizahi
Barindiran bir bolum:


"Eflâtun yerinden doğrularak, sesin geldiğini sandığı Darphane tarafına seğirtti.
Her gün binlerce altun sikkeye Padişâh Efendimiz'in tuğrâsının darp edilip piyasaya sürüldüğü bu büyük bina,
Tatlıcı Bekir Ağa'nın dükkânını geçtikten sonra sağ tarafta, Mercan Ağa ile Yakup Bey'in evlerinin bitişiğindeydi.
Herhangi bir hırsızlığa mahal vermemek için hemen hepsi helâl süt emmiş, namus ehli zevât arasından seçilen
Vezneci, sarraf, cilâcı, sikkeci ve haddecilerin çalıştığı Darphane'nin, kendi câmisi, imamı, müezzini ve bir de maaşlı cellâdı vardı.
Ama çiğ süt emmiş insanoğluna yine de pek güven olmadığından, burada çalışan sikke vurucular,
Sabah geldiklerinde ve akşam giderken anadan üryân edilip muhafızlarca aranırlardı.
Bu iş için pek çok usûl vardı.
Meselâ bunlardan biri, vücutlarındaki uygun bir yere bir altun sikke sokuşturmuş olabilecekleri şüphesiyle
Bu insanların, bir muhafız tarafından, sol elin tahâret parmağıyla muayene edilmesiydi.
Bu iş için elinde fermân ve yetki bulunan Darphane Emini'nce en küçük hırsızlık bile hoş karşılanmaz,
Suç işleyen şahıs şerîate uygun olarak derhal cezâlandırılırdı.
Zaten gören ibret alsın diye Darphane'nin kapısına, çoğu artık kurumuş tam yirmibir kesik el çivilenmişti."
 

mopsy

Emektar
Üye
Merhaba!

Suskunlar, diliyle, üslubuyla, anlatma şehvetiyle, fantastik öğeleri, kişi, mekân ve hikâye zenginliğiyle Binbir Gece Masalları'nı hatırlatıyor. Ancak anlatmanın büyüsüne teslim olup söylemek istediklerini unutmamış Anar; bütün bu parçaları, romanın ana motifi her hikâyede, her kişide, her olayda ortaya çıkacak şekilde birbirine bağlamış.

Zaman zaman hikâyeyle doğrudan ilgisi yokmuş gibi görünen kişiler, sanki nedensizce ortaya çıkıyor ve geriye hiçbir ipucu olmaksızın ortadan kayboluyorlar. Roman yine de dağılmıyor. Bu sayede hayatın kendine özgü, düzensiz, o dakika yaşanmakta olanla alakasız anlarını yakalıyoruz. Yakalıyoruz, çünkü "gerektiği gibi yazılmış metin örümcek ağına benzer: Gergin, eşmerkezli, saydam, sıkı örgülü. Uçuşan her şeyi kendine çeker. Arasından geçmeye çalışırken ağa yapışıp kalan metaforlar, onu besleyen aylardır. Konu ve malzeme kendiliğinden ona doğru kanat çırpıyordur."

İhsan Oktay'ın bütün romanlarında görülen insan, eşya ve hikâye çeşitliliği zirvesine Amat'ta ulaşmıştı. Bir kalyon maketine benzetmiştim Amat'ı; hani o en kocaman kutulardan çıkan en karışık, en küçük ayrıntısına kadar neredeyse gerçeğinin bire bir taklidi olan maketlere... Böyle bir maketi tamamlamak hem sanatkarlık hem zanaatkârlık isteyen, hem ustalık hem hamallık gerektiren bir işti.

Sanatkârlık, zanaatkârlık, ustalık ve hamallıkta daha da ileri giden Suskunlar'sa diliyle musikiye, tasvirleriyle minyatür sanatına uzanıyor. Anar, kulağına gelen her sesi büyük bir titizlikle görselleştirmiş. Sadık okuyucuları bir yana, hiçbir edebiyatseverin kayıtsız kalmayacağı bir dille yapıyor bunu. Eskidiği varsayılan kelimler, ifadeler, deyimler ve deyişler Anar'ın kaleminden yeniden hayat bulmuş. Farklı bir düşünce ve duygu sistemini açığa çıkaran, alışılagelmiş olandan küçük sapmalar ve anlam kaymaları, böylelikle ortay çıkan mizah, dış dünyayı olduğu kadar iç yaşantıları da ortaya koyan diyaloglar, varlıkların durumlarını gösteren -zamana ve mekâna uygun- sıfatlar, anlam zenginliği katan pekiştirmeler, vurguyu artıran ikilemeler, kısacası duygu ve düşünceyi iletmeye yarayan bütün dil araçları kusursuzca kullanılmış.

A. ÖMER TÜRKEŞ 19/10/2007
İhsan Oktay Anar Web Site
 

suhran

Tecrübeli
Üye
“…İşin zor. Çirkin bir şeyi güzel yapmak mümkündür ama, mükemmel bir şeyi güzel kılmak çok daha zahmetli bir iştir…”(syf. 157)

“…Aristatalis’in dem vurduğu gibi, ‘göz’ün vazifesi sadece ‘görmek’ değil, Hakikat’i görmektir…” (syf. 165)

“…Tıpkı sessizliği dinleyen Eflatun gibi, kahin de sustu. Belki de susmak, gerçeği anlamanın tek yoluydu…”(syf.269)
 

mopsy

Emektar
Üye
Merhaba


"Başlangıçta sükût var idi. Ve her yer karanlık idi. Ve Yaradan Yegâh makamında terennüm eyledi. Ve bu ışıltılı nağme ile etraf nûr oldu. Ve nağme boşlukta yankılanıp geri döndü. Ve Yaradan, bu Yegâh nağmenin güzel olduğunu gördü." Anar da, romanın, kişilerin, mekânların ve olayların yaratıcısı olarak 'Yegâh' bölümüyle başlamış hikâyesini anlatmaya...

Aslında hikâyelerini demeliydim; çok zengin, mizah yüklü ve şaşırtıcı bir hayal gücünden fışkıran hikâyeler. Belli bir zamana ve mekana yaslanmasıyla tarihi, barındırdığı metafizik ve mistik öğelerle fantastik, fail-i meçhul cinayetleriyle polisiye türe göndermeler yapan bu hikâyelerle kimi zaman İstanbul'un yoksul mahallelerine, kimi zaman paşa konaklarına misafir oluyoruz. Mevlevihanelerinden saz meclislerine, ürkütücü zindanlardan çetelerin barındığı karanlık hanlara, köle pazarlarından Galata borsasına kadar uzanan mekânlarıyla geniş bir İstanbul panoraması çizen Suskunlar'da büyük tarihin sessizliğe mahkûm ettiği insanlarının sesleri çınlıyor. Hızır Paşa'nın dokuz katlı mehter takımında kös tokmaklayan Kalın Musa'nın; armudî kemençesiyle can alan kırk dokuz yaşındaki mahdumu Veysel'in; Beyazıt'ta, tamburîlerden neyzenlere, kanûnîlerden kudümzenlere kadar bir alay musikî meraklısının gelip meşk ettiği bir çalgılı kahvehane işleten, Kalın Musa'nın öz kardeşi Muhayyer Hüseyin'in; hayaletiyle dehşet salan kanûnî Âsım'ın; Musa'nın torunları Davud ve Eflatun'un; oniki parmaklı cüce Pereveli İskender Efendi'nin; Muhteşem Neyzen Bâtın Hazretleri ve oğlu Zahir'in; Mevlevi Şeyhi Neyzen İbrahim Dede'nin; insanoğlunun kadim düşmanı Tağut'un sesleri biraz daha yüksek perdeli. Daha az sahne alsalar bile, Davud'u, Asım'ı ve Pereveli İskender Efendi'yi aşkıyla tutuşturan güzeller güzeli Nevâ'nın, geleceğin olduğu kadar geçmişin bilgisine de vâkıf, zehir gibi tarihçi Yedikule Kâhini'nin, göklerdeki büyük hakikati gördükleri için gözleri kör olan Kahire Kâhini Bilâl, Urfa Kâhini Heybet, Basra Kâhini Abbas, Hicâz Kâhini Mesût, Trablus Kâhini Zeynel, Kazan Kâhini Selahaddin ve Bağdat Kâhini Munkasım'ın, tabâbet yeteneğinden ziyade 'naaşlarıyla' yâd edilen vücudu su yüzü görmemiş tabip Rafael'in, Süleymaniye Câmii'nin altındaki ârâstanın ön cephesine bakan kahvehanede, takım taklavatıyla müşteri bekleyen hayâlet avcısının, Zincirli Han'ı mesken tutan 'Dokuzlar' çetesinin her bir fedaisinin, Kostantiniye'deki musikî üstadlarından Gülâbî, Meymenet, Âmin, Kirkor ve Bağdasar'ın, Zincirli Han'ın katili Kabil ve aynı zamanda yeğenleri de olan iki yamağının ve saymayı unuttuğum diğerlerinin sesleri de ahenkli. Sonuçta bütün bu sesleri Konstantiniye ahalisinden mürekkep tuhaf bir koro eşliğinde, kendine özgü bir makamla besteleyip sözcüklerle icra etmiş Anar.

A. ÖMER TÜRKEŞ 19/10/2007
İhsan Oktay Anar Web Site
 
Üst Alt