• Hoşgeldin ziyaretçi , forumdan daha fazla yararlanmak için buradan üye olunuz...

Ibn miskeveyh

  • Konbuyu başlatan mopsy
  • Başlangıç tarihi
  • Cevaplar 0
  • Görüntüleme 2K

Okunuyor :
Ibn miskeveyh

mopsy

Emektar
Üye
Merhaba

1. HAYATI:
İbn Miskeveyh, Ebu Ali Ahmed b.Muhammed b.Yakub (ö.421/1030) İran'ın pekçok İslam bilgini ve filozofu yetiştiren Rey şehrinde dünyaya gelmesine rağmen doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Eğer hicri 352 ve 355 tarihlerinde vefat eden Vezir Hasan b.Muhammed el- Muhallebi'ye kâtib ve kütüphane yöneticisi oluşuna bakılırsa hicri/miladi 340/951 civarında doğduğu tahmin edilebilir.[1] İbn Miskeveyh 9 Safer 421 (1030) tarihinde İsfahan'da vefat etmiştir.[2]

2. TAHSİLİ VE MEMURİYETLERİ:
İbn Miskeveyh öğrenimini doğduğu Rey şehrinde tamamlamıştır. Birçok meşhur bilginden dersler aldığı rivayet edilmektedir. Özellikle ünlü tarihçi Ebubekr Ahmet b.Kâmil el-Kadî'den (ö.350/961) Taberi'nin tarihini okudu.[3] Ünlü Türk-İslâm filozofu Farabi (ö.339/950) ekolüne bağlı olan Miskeveyh, Farabi'nin en seçkin öğrencilerinden olan Yahya b.Adiy (ö.379/989) ve çağının ileri gelen filozoflarından İbn Zur'a (ö.399/1008), İbn Sinâ (ö.428/1037), Ebu Reyhan el-Beyrûni (ö.440/1048) ve sufi filozof Ebu Hayyan et-Tevhîdî (ö.400/1009) ile çağdaş olup, onlarla bilgi alış-verişinde bulunmuştur.[4]
İbn Miskeveyh uzun bir süre Kimya İlmi ile de uğraşmıştır. Bir rivayete göre Miskeveyh, Samani hükümdarı Mansur b.İshâk'a (ö.365/975) ithafen yazdığı bir Kimya kitabından dolayı, ondan bin altın mükafaat almış, yazdığını isbat edemediğinden dolayı kitabı parça parça yırtılmış ve kendisi de Bağdat'a sürgüne gönderilmiştir.[5] Öte yandan Muhammed İkbal (ö.1938) İbn Miskeveyh'i, İran'ın en seçkin teist düşünürü, ahlakçısı ve tarihçisi kabul eder.[6] Gerçekten de O, genç sayılabilecek bir yaştan itibaren Büveyhoğulları saray kütüphanecisi olması hasebiyle, ilim ve irfanını geliştirmede avantajlı bir hayat yaşamıştır.

İzmirli İsmail Hakkı'nın (ö.1946) haklı ve yerinde bir tesbitiyle, İbn Miskeveyh, bedenini ve kalbini iktidar sahiplerine bağlamış bir şahsiyettir.[7] İbn Miskeveyh, Vezir Ebu'l-Fadl İbnu'l-Amîd'in (ö.360/970) kütüphane memurluğunda bulunur. O, Büveyhi sultanlarından Adududdevle (ö.373/983) ve Samsâmuddevle (ö.388/998) döneminde Vezir İbn el-Amîd ve oğlu Ebu'l-Feth (ö.366/976)'in yanında Rey'de büyük bir nüfuza sahip olur. Miskeveyh, Muızzuddevle'nin Veziri Ebu Muhammed Muhallebi'den (ö.352/963) edebiyat ve irfan alanında da büyük istifade etmiştir. İbn Miskeveyh, Muhallebi'nin ölümünden sonra Ruknuddevle'nin Veziri ve oğlu Adududdevle'nin de teveccühüne nail olarak uzun yıllar sarayda hazinedarlık, muallimlik, doktorluk ve özel kütüphane memurluğu gibi hizmetlerde bulunmuştur.[8]

3. ESERLERİ:
İbn Miskeveyh eserlerini çağının yaygın bilim dili olan farsça ve arapça kaleme almış olup, felsefe tarihçilerinin de beyanına göre geride 20 cilt kitap bırakmıştır. Ansiklopedik bir şahsiyet arzeden İbn Miskeveyh felsefe, tıp, edebiyat, tarih, ahlak ve metafizik gibi alanlarda yazmış olduğu eserlerinin her biri kendi alanında özgün sayılabilecek cinsten çalışmalardır. Kılgısal Felsefe'[9]de yüksek bir konum kazanan İbn Miskeveyh, İhvan-ı Safa akımından sonra İslam Dünyası irfanına ahlak felsefesi neşretmesi hususunda büyük hizmetlerde bulunmuştur. Bilindiği gibi bu akımın amacı müslümanları taassuptan kurtararak yepyeni bir aydınlar grubu meydana getirmekti. Çünkü onların felsefelerinin özelliğini eklektik gnostizm düşüncesi oluşturuyordu.[10]

İbn Sina ve Birûnînin çağdaşı olan İbn Miskeveyh eserlerinde metod olarak Ebul- Hükemâ Farabiyi izlerken; Eflatun (m.ö.429/347), Aristo (m.ö.322/383) ve Galenin (m.ö.131-201) düşünceleriyle İslami düşünceyi uzlaştırma gayreti içerisinde bulunduğunu görüyoruz.[11]
İbn Miskeveyhin eserlerinin büyük bir ekseriyeti bize kadar gelememiş ve maalesef kaybolmuştur. Ben bu eserlerden bazılarını, makalemizin ana temasını oluşturan adâlet anlayışıyla irtibatlı oldukları için tanıtmak istiyorum:

a. el-Fevzul-Asgar
Felsefe dünyasında Ebu Ali Miskeveyh, Farabi ve Aristodan sonra üçüncü muallim olarak anılır. Onun felsefi ve fikri birikimi oldukça yüksektir. Metafizik alanında yazdığı nadide eserlerinden birisi olan el-Fevzul-Asgarda kullandığı felsefi dil derinliğini ve felsefeye olan vükufiyetini belgelemektedir. Aslında bu kitap, İslâm mütefekkirlerinin metafizik hakkındaki görüşlerinin bir özetini taşımaktadır. Biraz da bu eseri farklı kılan üsluptur. Metindeki üslup, bir ahlak felsefesi olan "Tehzibul-Ahlak"ın ibaresindeki üsluba benzemektedir. el-Fevzul-Asgar, hem İslâm Felsefesi ve hem de İlm-i Kelâma ait sistematik problemler arasında yer alan Allah, nefis ve peygamberlik gibi üç mühim meseleyi izah etmektedir. Her üç mesele kendi içerisinde on bölüme ayrılarak toplam otuz alt başlıkta incelenir. Birinci bölümde isbat-ı vacib delilleri arasında yer alan; kadim filozoflarca kabul edilen hudus ve imkan delilinden sonra Ariston'nun hareket delili daha geniş bir şekilde tahlil edilir. İkinci bölümde ise nefis problematiği felsefi bir dil kullanılarak çözümlenmeye çalışılır. Yazarın, peygamberlikten bahsettiği üçüncü bölümde ise, vahyin keyfiyeti, nübüvvet ve kehanetin farkı gibi konuları akli tefekküre de vurgu yaparak yorumlamayı tercih ettiği görülür. Elimizde Dr.Salih Azîme tarafından tahkik edilerek yayınlanan arapça nüsha ile Roger Arnaldez tarafından Fransızca'ya yapılan tercümesinin bir arada basılmış bir nüshası vardır. Eser, Pariste Dârul-Arabiyye lil-Kuttab yayınevince 1987 yılında neşredilmiştir.
b. Tehzîbul-Ahlak (Ahlakı Olgunlaştırma)

Hiç şüphesiz İbn Miskeveyh, ahlakçı bir filozoftur. İzmirli İsmail Hakkıya göre İslam filozofları arasında ilk defa sistem kurma bakımından ahlaka özel bir önem atfeden ihvân-ı safa ekolü olmuştur.[12] Bu akımla birlikte İslâm düşüncesinde ahlakçı filozoflar ortaya çıkmıştır. İhvan-ı safa ekolünden sonra etik alanında özgün eserler yazan ikinci ansiklopedistin İbn Miskeveyh olduğunu söylersek mübalağa etmiş sayılmayız. Onun ahlak felsefesi sahasında en meşhur eseri Tehzibul-Ahlaktır.[13] Biz bu eserin muhtevasında telfik metodu görüyoruz. İbn Miskeveyh başta Aristo olmak üzere diğer yunan filozoflarının ahlaka dair olan görüşleriyle İslâm ahlâkını mezcederek ahlaka yeni bir yorum getirmiştir. O, Yunan geleneğini temsil eden rasyonel ahlak anlayışıyle kendi döneminde geçerli olan münzevi bir hayat yaşamayı öne çıkaran çileye ve toplumdan tecrit olmaya dayalı tasavvufi ahlak anlayışına karşı çıkar. Ona göre, topluma karışmayı terkeden kimseler, fazileti elde edemezler.[14] Böylesi bir bakış açısıyla O, tasavvufi ahlaka da yeni bir açılım kazandırmış oluyordu.

c. Risâle Fî Mâhiyetil-Adl
İbn Miskeveyhe ait olduğu iddia edilen bu eser ilk defa oryantalistlerden E.J. Brill tarafından Leidende 1964 yılında tahkik edilerek yayınlanmıştır. Biz bu eserin girişinden de anlıyoruz ki adaletin mahiyetine yönelik bu risale İbn Miskeveyh tarafından sufi filozof Ebû Hayyan Tevhîdîye atfen yazılmıştır[15]. Onun adalet anlayışı, bizzat kendi kaleminden çıkma bu risalede engin birikimi yoğun bir felsefi zenginlikte verilmektedir.

d. Tecâribul-Umem ve Teâkubul-Himem
Bu eserin İbn Miskeveyhin tarihe ait yazdığı eserlerin en önemlisi olduğu söylenebilir. Nuh tufanından Adududdevlenin ölüm tarihi olan Hicri 372/982 yılına kadar geçen olayları anlatır. Hicretin 4.yüzyılı için pek aydınlatıcı bir eserdir.[16]

İbn Miskeveyh rasyonalist bir tarih görüşüne sahiptir. O, tarihi yorumlara karıştırılan her türlü gerçek dışı hayal ve mitlerden uzak bir tarih anlayışına sahiptir. Tarih bir çeşit, milletlerin canlı hafızası hükmündedir. İşte bu temel perspektife bağlı kalan filozofumuz, tarihi olayları değerlendirmede vaka tenkitine ağırlık vermiş, buna ilaveten yaşadığı çağın siyasi ve ekonomik gelişmelerine de değinerek kendisine özgü bir tarih felsefesi yapmıştır.

Burada kısaca tanıtımını yaptığımız gibi Onun eserleri sadece birkaç cümle ile geçiştirilecek türden eserler değildir. Belki de bu, bir başka çalışmanın konusudur. Ama ne var ki, İslâm tefekkür tarihinde, bütünlükçü bir bilge kişiliğe sahip olan İbn Miskeveyhe yeterince değer verildiği söylenemez. O, günümüzde kaotik bir çalkantı yaşayan dünyamızda global manada insanlığa bir çıkış yolu göstermede bir işaret taşı olarak hala keşfedilmeyi beklemektedir.

İbn Miskeveyhin vasiyetnâmesinde ilahi hikmet açısından göze çarpan oldukça da ilginç gelebilecek noktalar vardır. O bir yükselen ses olarak; kalbi hikmet için temizlemeyi, dimağı hizmet için boşaltmayı, himmeti ancak hikmete sarfetmeyi ve gündelik hayatta İslami öğretiye bağlı kalarak yaşamayı vasiyyet eder.[17] O, Henri Corbinin (ö.1978) iddia ettiği gibi[18] şii olmayıp bir İran milliyetçisidir.[19] İbn Miskeveyhe göre, imamlar, peygamberlerin makamındadır.[20] İşte bu sözünden dolayı İbn Miskeveyhe Şiilik isnad edilmiştir. Bunda biraz da gerçeklik payı vardır. Çünkü Şiilikte imamet anlayışı hariç diğer inanç konularında Mutezilî anlayışla çok yakın bir paralellik vardır.

4. ADALET ANLAYIŞI:
A-d-l fiilinin masdarı olan "adâlet" sapmanın ve zulmün zıddıdır.[21] Adl'ın misil, denk ve eş anlamı vardır.[22] Ayrıca adl dekliği, basiretle idrak olunanı; ıdl ise, duyularla idrak olunanı ifade eder.[23] Kur'an'da kıst ve mîzân kelimeleri de bazı nüans farklılıklarıyla da olsa adâleti ifade ederler. Kavramsal olarak anlamı, dosdoruluğu zihinde kesinlikle yer etmiş, sabitleşmiş şeydir.[24]Kur'an'da adâlet kavramı çeşitli şekillerde kullanılmıştır. Bunları:

a) Sözde adâlet[25]
b) Hükümde adâlet, insaf etmek[26]
c) Allah'ın emrine uygun olarak salah'ın, felah'ın esbabına tevessülde adâlet[27]
d) Barışta adâlet[28]
e) Şahitlikte adâlet[29]
f) Ticari ilişkilerde adâlet[30]
g) Allah'a eş koşmamak[31] şeklinde belirtebiliriz.

Allah'ın fiilleri, sıfatları yönüyle ölçü ve oran anlamında adâlet Allah'ın hakîm ve alîm oluşunun tezahürüdür. Tabiatta her şey ölçülü ve orantılıdır. Allah, âdil oluşu itibariyle hiçbir varlığın hakkını ihlal etmez, yerde bırakmaz, herkese hak ettiğini verir. Hakîm (hikmetli) oluşu ise, yaratılış nizamı en güzel, en uygun nizamdır. Yani mümkün olan en iyi nizamdır.[32] Ahlakî anlamda adâlet, hikmet, iffet ve cesaret gibi üstün niteliklerin (faziletlerin) bir insanda toplanmasıyla oluşan bir erdemdir.[33] Ölçü denge ve mizan indirilen vahyin pratik yönü, hikmetse, Kur'an'ın teorik boyutudur.
İslâm'a göre adâletsizlik, insanın şirke dayalı bir inanç ve davranış içerisine girmekle Allah-insan arasında, insanların birbirleriyle olan ilişkilerinde ve hiç de azımsanmayacak bir düzeyde kişi ile kendi nefsi arasında meydana gelir.[34] Bunların ortadan kaldırılabilmesi ise, ahlakî anlamda hikmetin amacına ulaşabilmesi, bireyin, kendi nefsinde adâletli olmasıyla gerçekleşir. Kur'an bu alanda sorumluluğu bireye yüklediğinden dolayı, hikmetlilik, insanın yetkin olması ile gerçekleşir. İnsanın yetkinliği ise adâlettedir. Toplumsal adâlet, ahlak alanındaki adâlete uyar. İbn Miskeveyh'in adâlet anlayışı incelendiğinde bu durum daha iyi anlaşılacaktır.

İslâm filozofları arasında adalet problemini sistematik bir düşünce biçiminde ele alan düşünürün İbn Miskeveyh olduğunu söylersek fazla abartılı olmaz, sanırım. Allahın adl sıfatından yola çıkarak adalet anlayışını inşa eden İbn Miskeveyh, görüşünü südûr nazariyesiyle temellendirir.[35] Bu nazariyeye göre, her şey Bir'den hiçbir güçlük olmaksızın tam bir nizam içerisinde ve nasıl olmaları gerekiyorsa öylece südûr etmiştir. Bu südûr ilâhi rızaya uygun olduğu için de iyidir, adaletlidir.[36] İbn Miskeveyh'e göre insan nefsinin bilgi, öfke ve şehvet gücünden; hikmet, şecaat ve iffet gibi üç erdem doğar. Adalet ise bu üç erdemin insanın ahlakî yapısında gerçekleşmesiyle kazanılan ve hepsini kuşatan dördüncü temel erdemdir. İşte bu erdemlere sahip olan kimseye adaletli; cehalet, korkaklık ve iffetsizlik gibi aşağılık niteliklere sahip olan kimseden de zulüm doğar ki o da zalim diye adlandırılır.[37] Yine İbn Miskeveyh bir başka açıdan adaleti, aşırı nefsani arzuların ortasında bir yer alıp eksik ve fazlasıyla orta yola getirmeyi sağlayan bir yatkınlık olarak görür.[38] Bu ise, şeylere birlik ve birlik manası kazandıran dengedir.[39] Görüldüğü gibi filozofumuzun adalet anlayışının özünü denge düşüncesi oluşturur.
İbn Miskeveyh biraz da adalet felsefesini, adalet sözcüğünün semantik boyutunu çözümleyerek kurar. O, adalet kavramının lügat açısından tahlilini şöyle yapar. Yüklerde denklik (ıdl), ağırlıklarda ölçülülük (itidâl) ve fiillerde adalet düşüncesi, hep eşitlik anlamından türetilmiştir. Aritmetik ilminde kullanılan oranların en üstünü eşitliktir. Bu nedenle eşitlik bölünmez ve türleri de yoktur. O, sırf birliği veya ona benzer bir şeyi ifade eder.[40]

İbn Miskeveyhe göre adaletin kaynağı din olup, gücünü de ondan alır. Adaletin vasıtaları ise, Aristonun tabiriyle konuşan kanun demek olan hâkim (yargıç) ve sessiz kanun demek olan paradır.[41] Bütün bunların üstünde Allahın kanunu kapsayıcılık özelliğine sahiptir. Çünkü varlık hiyerarşisi içerisinde toplum hayatına yatkın olan insanlardır. Bu insanlar arasındaki anlaşmazlıkların çözümünde önceliği ilahi hukuk anlayışı alır, herbiri bir adalet vasıtası olan yargıç ve para Allahın yasasına uyar. Ancak toplum düzeninde siyasi adalet böyle sağlanabilir.[42] Bunun sonucu olarak da siyasî adalet sayesinde şehirler mamur olur ve sakinleri de mutlu bir hayat yaşamış olurlar. Nasıl ki İbn Miskeveyhin adalet anlayışının özünü öncelikle iman eğitimi ve kardeşlik hukuku oluşturuyorsa, Hukuk Devleti öğretisinin temelini de adâlet erdemi oluşturur. Adâlet, herkese hakkını ve hakettiğini vermek demektir.[43] "Tabiat boşluk kabul etmez" diye bir söz vardır. Eğer bir toplumsal yapıda hukuk tam işletilemez ve eğer vicdanlarda bir hakkaniyet terazisi denk bir şekilde kurulmazsa, birey sessiz kanun olan paraya, bu da haksızlığı çözmezse en son olarak da konuşan kanun olan yargıca başvurur.

İbn Miskeveyh toplumsal hayatta adaletin; malların ve şereflerin dağıtımında, alım-satım ve değişim gibi hür irade ile yapılan işlerde, haksızlık ve gasb gibi tecavüz bulunan şeylerde cerayan edeceğini söyler.[44] Ancak bu alanlardaki adaleti de filozof olan faziletli yöneticiler en mükemmel manada gerçekleştirebilir. İnsanda gerçek yöneticilik ve başkanlığı kazandıran manevi etken hikmet ve fazilet gibi ahlaki değerlerdir. Bu da ancak hikmetle fazilette üstün olan filozoflar eliyle bir anlam bulur.[45] Görüldüğü gibi İbn Miskeveyh, ahlakı, ilimden ve diğer arızi hasletlerden daha üstün tutmaktadır. Tehzibul-Ahlak adlı eseri bu konuda yegane bir tasarımdır. Burada şu gerçeği de hemen kaydedelim ki İbn Miskeveyh, her ne kadar yöneticilik görevine filozofları bir takım güzel hasletlere sahip olmalarından dolayı layık görse de, kesinlikle filozofları peygamberlerden üstün saymaz.[46]

İbn Miskeveyh, varlıkta her türlü oluş (kevn) ve bozuluşun (fesâd) sebebi olan sevgi ile adalet erdemi arasında çok yakın bir ilişki kurar. Zira sevgi motivasyonu toplumsal uzlaşmayı sağlamada birlikteliğin ve sosyal dayanışmanın doğal kaynağıdır. Bu yüzden sevginin yüksek derecede egemen olduğu ortamlarda adalete ihtiyaç yoktur. Zaten sevgi başlı başına bir hükümdar olup adalet ise onun vekilidir. Böyle bir şerefli konuma ferd ve toplumu yükseltme ancak Allahın rızasını amaçlayan vahiy kaynaklı bir dinin sağladığı güçlü inançla gerçekleşir.[47] Dikkat edilirse İbn Miskeveyhin adalet anlayışının özünü sevgi felsefesi oluşturmaktadır. Bu hazza dayalı bir sevgi olmayıp gücünü Allah inancından ve kollektif sorumluluk şuurundan almaktadır. Birbirlerini müteal bir güçten kaynaklanan sevgi ile seven fertlerin oluşturduğu bir toplum hiç şüphesiz Farabinin belirttiği Medîne-i Fâdıla benzeri bir toplumdur. Böyle bir şehrin sakinleri ise, kendisi için istediği bir şeyi toplumun diğer ferdleri için de isteyecek, kendisi için istemediği bir şeyi toplumun diğer fertleri için de istemeyecektir.

İbn Miskeveyhin önerdiği mutluluk projesi olan, toplumu yönetme ve adaleti hakkaniyet ölçülerine göre tevzi yolundaki görüş ve düşünceleri, hiçbir zaman bir ütopya olarak görülmemelidir. O, günümüz modern işletmecilik yöntemlerine ve reel manada ücret politikalarına ışık tutacak pratik çözümler de sunar. Bir işin değeri emek sarfiyatının çokluğu ile orantılı değildir. Şöyle ki Ona göre küçük bir işin büyük bir işe eşit olmasında bir engel yoktur. Örneğin, mühendis birazcık düşünür ve basit bir iş yapar. Onun bu düşünmesi, emrinde çalışan ve projesini gerçekleştirmek için zahmet çeken birçok insanın işine denktir. Ordu komutanının da durumu böyledir. Onun yönetimi, sevk ve idaresi kimilerine göre belki de basit bir iştir. Gerçekte ise bu, onun kumandasında ve ağır şartlar altında savaşan kimselerin yaptıkları bütün işlere denktir.[48]

İbn Miskeveyh, sufi filozof Ebu Hayyan et-Tevhidiye atfen yazdığı müstakil Adaletin Mahiyeti konusundaki risalesinde teorik bir düzeyde ele aldığı adalet meselesini genel hatlarıyla üç kategoriye ayırır:

a. Fıtrî (Doğuştan) Adalet:
İbn Miskeveyh'in fıtrî adaletin çıkış noktasını insanların yaratılışdan getirdikleri bir gerçekliğe bağlayarak duygu ile bütünleştirdiği görülür. Bu ayrımı biraz daha netleştirmek için felsefi bir dili tercih ederek konuya iki öncül yardımıyla açıklık ve açılım getirmeye çalışır. Birinci öncül, saf bir olan, herhangi bir şekilde kendisinden gayrısı olmayan ve de herhangi bir sebebe de dayanmayan, varolan şeylerin en şereflisi, en erdemlisi ve en üstünü olan hakiki varlık Allahtır. İşte bunun için varlığın mükemmelliği Ona dayanmakta ve varlık Ondan sudûr edip çoğalmaktadır.[49] İbn Sina ve diğer İslam filozoflarında olduğu gibi varlığı derecelendirmede İbn Miskeveyhin Yeni Eflatunculuktan mülhem ve müteessir olduğu söylenebilir. O, südûru, kadim felsefî bakış açısına bağlı kalarak, varlığın, feyz sırasında kendi derecesiyle ilişkili olarak ilk varlıktan (el-vücûdul-evvel=Allah) adâlet niteliğini, bir varlık payı olarak alması şeklinde[50] tanımlar. Böylece bir nevî fıtrî adaleti ilahi adaletle bağdaştırmaya çalışır.
İbn Miskeveyhin fıtri adalet ayrımını isbatlamada kullandığı ikinci öncül de saf hayır ilkesidir. Araz olmayan varlıktaki ilk iyilik Yüce Tanrıdır.

Çünkü her şey arzu ile Ona yönelir.[51] Dolayısıyle. insanın yaptığı bütün iyiliklerin amacı Mutlak Hayra ulaşmaktır. Bir başka İslam filozofu olan Farabi'ye göre hayır aslında varlığın kemalidir. En yetkin olan varlık bir başkasına muhtaç olmayıp zatının gereği olan Vâcibul-Vücuddur. Şer ise, varlıkta mükemmelliğin olmamasıdır[52]. Diğer bir deyimle, doğal kötülük ademîdir. Aslında Farabinin hayır ve şer tanımı İbn Miskeveyhin hayır ve şer tanımıyla örtüşür. İbn Miskeveyhe göre hayır "Bir"de varolandır, şer ise, ne varolandır ve ne de bir olandır. Şer, çoklukta yokluktur. Çünkü çok olmaklık diye bizatihi bir varlık yoktur. Yani şer, kemalin yokluğudur. Hastalık, zulüm ve benzerlerinin kökleri ve varlıkları yoktur bilâkis onlar yoklardır. Meselâ, hastalık insanın tabii mizacının dengesini kaybetmesi, zulüm adaletin yokluğu, ölüm ise ruhun bedendeki fonksiyonunu yitirmesidir.[53] O halde insanın fiillerinin hayır ve fazilet olabilmesi için bizzat kendi irade ve ihtiyarının bir sunu olmalıdır.[54] Mutlak Hayra ulaşmanın yolu da Allahın ahlakıyla ahlaklanmaktan geçer.

b. İnsana Ait Olan Adalet
Beşerî adâlet, tamamıyle insan haklarını ilgilendiren ve özellikle de alış-veriş ortamlarında geçerliliğini koruyan ölçü ve tartıda hile yapmamak şeklinde gerçekleşen adalet çeşididir. Bireylerin kendi aralarındaki ilişkileri düzenler; özellikle eşya ve hizmetlerin alım ve satımında uygulanır. Buna denkleştirici adâlet de denir.İbn Miskeveyh, beşeri adaleti, genel ve özel olarak iki şekilde değerlendirir:

ba. Genel Adalet
Umumi adalet bütün insanların üzerinde anlaştıkları ve de kullandıkları, satıcı ve alıcının müştereken haklarını kollayan ve koruyan ölçü ve tartı biriminde gerçekleşen ağırlıklardaki ölçülülükte kendisini gösterir. Meselâ, piyasalarda altın ile alış-veriş yapılması gibi... Kimya İlmi üzerinde yoğun çalışmalarıyla da bilinen İbn Miskeveyh ekonomik hayatta altın madeninin en âdil bir ölçü ve denge birimi olduğunu söyler.[55] Altın her türlü mesleğin ve işin kendisiyle değerlendirildiği tüm mücevheratın değeri olarak kabul edilmiştir. İnsanlık uzun bir tefekkür ve araştırma sonucu böyle bir kanaate varmıştır.[56] Ona göre, eğer mali piyasalarda tedavülde para birimi olarak altın kullanılırsa, müşteri ve satıcı arasında gerçek adalet tahakkuk eder. Elbette bu da toplumsal barış yararına güzel sonuçlar doğurmaya hizmet etmiş olur.[57]

bb.Özel Adalet
Özel adalet, bir bölgede yaşayan insanların veya bir şehir ahalisinin kabul edip kullandığı bir ölçü ve tartı birimidir. Bu tartı biriminin çeşitliliği, en küçük sayıya, tek bir eve veya iki kişi arasında geçerliliğini koruyan bir şeye kadar inebilir. Bazan bu durum dünyada bölgeler arasında bile bir farklılık arzeder. Meselâ, ticarî hayatta alıcı ve satıcının haklarını korumak için örflere göre değişen ölçü ve tartı birimlerinin farklılığı ve isimlerinin çeşitliliği gibi. İbn Miskeveyh bu konuda Sünen kitaplarında bulunan misallere de dikkatlerimizi çekmeyi ihmal etmez.[58]

İbn Miskeveyh, insanın bedenî ve ruhsal yapısında bulunması gereken dengeyi de adalet terimiyle ifade eder. Ona göre insan nefsinin güçlerinin birbirleriyle uyum içerisinde olmaları; bunların birbirlerine galib gelmemesi, biri diğerine baskın çıkmamasıdır.[59] Vücuttaki bu dengeyi bozabilecek, beden ve ruh arasındaki ahengi sona erdirecek adı ruhanilik bile olsa, her türlü girişime İbn Miskeveyhin karşı çıktığını görüyoruz. Ona göre, gerçek Hakîm tamamıyla dünya lezzetlerinden ve toplumdan soyutlanan kişiler değil, buna ruh lezzetini katarak toplum içinde yaşayan zatlardır. Toplumsal bir varlık olan insan dağ başlarında, ağaç kovuklarında değil, şehir hayatında mücadele vere vere erdemli olabilen insan gerçek sufi ahlâkını temsil eden varlıktır[60] şeklinde bir insan profili çizer. Bunda da haklıdır. Çünkü nefsin beden üzerindeki erdemi kadar, ruh sağlığının beden sağlığı üzerinde üstünlüğü vardır. Gerçekte sağlıklı insan, ruh ve beden arasındaki dengeyi iyi kurabilen insandır. Aslında insanın yapısında bulunması gereken uyum düşüncesi, İslamın herşeyde emrettiği itidalin İbn Miskeveyh tarafından felsefi bir söylemle dile getirilmesinden başka birşey değildir. Bu durum fert ve toplum bazında hayatın her alanında sağlanırsa, gerçek mutluluk ve saadete ulaşılabilir. Bu açıdan İbn Miskeveyh'in, ahlaka dair yazdığı eserlerinde mutluluğa ulaşmanın yollarını gösterdiği söylenebilir.

c. İlahî Adalet
İslam felsefesinde adalet ontolojik bir kavram olarak ele alınıp incelenmiştir. Bu kavram, feyz ya da südûr sırasında her varlığın kendi mertebesine göre "İlk Varlık"tan bir varlık payı alması şeklinde açıklanmıştır.[61] Buna göre İlahî adalet, varolan varlık hiyerarşisi içerisindeki var olan her şeye tamlık ve mükemmellik kazandırma olayı olduğu söylenebilir.

Mu'tezile kelamcıları gibi zat-sıfat ayırımına karşı olan Farabi de adalet sıfatının Allah'ın zatının dışında değil, cevherinde bulunan bir nitelik olduğunu söyler.[62] İlahi adalet anlayışını temellendirmede Mu'tezilî bir çizgi izleyen İbn Miskeveyh'in de Farabi'den farklı bir adalet anlayışı taşıdığı söylenemez. Ona göre İlahî adaletin görünümleri varlık sahnesinde yer alan her varlığın bütün gelişim safhalarında ve özlerinde kendisini gösterir.[63] İbn Miskeveyh adalet anlayışını delillendirmek için Yunanlı filozof Pisagorun (m.ö. 580/497) sayılarla dile getirdiği örnekleri hem savunur ve hem de benimser. Çünkü sayılar, sayılanlardan soyutlandığı zaman, onun zatında gerekli özellikler ve bir düzen gerçekleşir. Artık onun değişmesi mümkün değildir. Hiç kimse sayıların bir özelliğinde, zamanla bir takım değişikliklerin olacağından şüphe etmez. Ta ki çift sayıların özelliği ile müstahil olduğunu ve gelecek zamanda şu anki durumundan değişik bir hal alacağını zannetsin.

"Bu durum aritmetikte ortaya çıkıyor" diyen İbn Miskeveyh, aynı şekilde cisimlerden soyutlanmış olan miktarların özelliklerinde de aynı durum görülmektedir görüşünü, mühendislikle de örneklendirir.[64] Aritmetik ve geometriden memnun olan bir kimsenin, maddesi olmayan ve maddeden türetilmemiş olan, maddeden soyutlanmış olan ilahi hususları değerlendirmesi mümkündür,[65] sonucuna varan İbn Miskeveyh, ilahi adaletin kendisinden daha çok, neticeleri üzerinde durur. Görüldüğü gibi İlahî adalet konusunda onun kullandığı ifadeler muğlak olup tam olarak açık olduğu da söylenemez.

Yrd.Doç.Dr.Ramazan ALTINTAŞ
ilahiyat fakültesi dergisi
 
Üst Alt