• Hoşgeldin ziyaretçi , forumdan daha fazla yararlanmak için buradan üye olunuz...

Gazi'den Hatiralar

  • Konbuyu başlatan mopsy
  • Başlangıç tarihi
  • Cevaplar 11
  • Görüntüleme 4K

Okunuyor :
Gazi'den Hatiralar

mopsy

Emektar
Üye
Merhaba!

Yol boyunca dura dura, halkı dinleye dinleye Antalya'ya ulaşan Gazi, akşam üstü, Hasan Rıza Soyak'la birlikte, kaldığı evin bir odasına çekilip kapıyı kapatmış;
yorgun ve sinirli, yığılırcasına oturduğu koltukta, elleri titreyerek yakıyor sigarasını:

"Bunalıyorum çocuk," diyor;
"büyük bir ıstırap içinde bunalıyorum! Görüyorsun ya, gittiğimiz her yerde durmaksızın dert, şikâyet dinliyoruz
Her yer derin bir yokluk, maddî-manevî bir perişanlık içinde.

Beni en çok üzen şey nedir bilir misin?
Halkımızın zihninde kökleştirilmiş olan,
her şeyi başta bulunandan beklemek alışkanlığı.

Herkes büyük bir tevekkül ve rehavet içinde, bütün iyilikleri bir şahıstan, yani şimdi benden bekliyor.
Fakat nihayet ben de bir insanım be birader, kutsî bir kuvvetim yoktur ki!"
Duruyor. Gözleri dolu: "Kalk, bana bir kahve getirmelerini söyle de, gel..." diyor Hasan Rıza'ya.

Gazi'nin, gözyaşlarını görmesin diye kendisini odadan uzaklaştırdığını anlayan Hasan Rıza,
kahve söylemek bahanesiyle çıktığında oyalanıyor, hemen dönmüyor odaya.

Atatürk: Ben de Bir İnsanım
Prof.Dr Çetin YETKİN
 

mopsy

Emektar
Üye
O güzelim atlar!...

Merhaba!

Osmanlı Devleti'nin sonu gelmek üzere olan o karanlık günlerde Mustafa Kemal Halep'te bulunuyor ve İstanbul'a gidecek. Ama tiren bileti alacak kadar bile parası yok. Tek varlığı zamanla edindiği ve yetiştirdiği atlar, kısraklar. Tek çare, bunları satmak. Gerçi, o denli sevdiği bu hayvanlardan ayrılmak da güç geliyor ona. Ama satacak, para edecek başka hiçbir şeye sahip değil.

"-Salih, bu atlardan birkaçını satıp da İstanbul'a gidebilirim."

Salih (Bozok) atları satma görevini üstleniyor, fakat tek bir alıcı çıkmayacak. Subayların hiçbirinin durumu Mustafa Kemal'den başkaca değil. Halep'in hali vakti yerinde olanlarının çoğu at meraklısı ama atları alsalar, seferberlik var, ülke savaşta, ordu tüm hayvanlara el koyuyor. Tam bir çıkmaz, çaresizlik...

İşte tam da bu günlerde Dördüncü Ordu Komutanı Bahriye Nazırı Cemal Paşa, Mustafa Kemal'le Halep'te buluşacak. Cemal Paşa'nın Mustafa Kemal'e eskiden beri sevgisi ve bağlılığı var. Birçok konuda da görüş birliği içindeler. Bir ara söz dönüp dolaşıp Mustafa Kemal'in para sıkıntısı içinde olduğuna ve atlarına da geliyor:

"-Cemal Paşa, benim bazı cins at ve kısraklarım var. Bunları satmak ihtiyacındayım; isteklisi çıkmadı. Siz buranın eski komutanısınız, bana bir yol gösterir misiniz?"
"-At ve kısraklarınızı önce baytarlarıma muayene ettireyim."
"-Diyarbakır'da iken, Alman ve Avusturyalılar, bu atlarla kısrakların önemli bir servet olduğunu söylediler, kıymetlerinden şüphe etmiyorum, ama öyle yapınız..."
Ve Cemal Paşa, tüm at ve kısrakları iki bin altına alıyor!...
Mustafa Kemal'in İstanbul'a gelebilmesi, savaşımına başlayabilmesi çok sevdiği, yıllardır edindiği, yetiştirdiği at ve kısraklarının sayesinde...
Dahası, Cemal Paşa, bu hayvanları sonradan beş bin altına satacak ve atların ve kısrakların değeri iki bin değil, beş bin altmmış diyerek aradaki üç bin altını Mustafa Kemal'e gönderecektir. Ve Gazi Mustafa Kemal Paşa da, yıllar sonra diyecektir ki:

"-Bu para, yeni girişimlerimde bana destek olmuştur. Bunu belirtmeyi görev sayarım." (3)

Atlarından, kısraklarından ayrılması kuşkusuz onu çok üzmüştü. Çünkü atları o kadar çok seviyordu ki... Bir tutku idi at sevgisi onda. Onları okşarken elleri sevgi ile titrer gözleri parlardı. Onlarla konuşurdu da. Ve bu sevgi karşılıklıydı. Seyislerine huysuzluk yapan atlar onu karşılarında görünce hemen terslenmeyi keserlerdi. (4)

Nerdeyse çocukları sevdiğince severdi atlarını... Ankara'da Çiftlik'deki taylarından biri ruam hastalığına yakalanıp da öldürülmesi gerektiğinde, ellerine lastik eldivenler geçirerek tayı birkaç kez okşamadan öldürmelerine izin veremeyecek, hayvanı okşarken de gözyaşlarını tutamayacak ve ağzından şu sözler dökülecektir:

"-Çocuğum olmadığında hikmet ve isabet varmış. Eğer bir evlat kaybetmek felâketine uğrasaydım kalbim bu elem ve kedere dayanamazdı." (5)

Atları onun arkadaşları gibiydi de. Hem de ölümleri ona gözyaşı döktürecek denli sevdiği arkadaşlar...

"-Bir arkadaş daha bizi terk ediyor bugün Sabiha..." dediğinde acı içinde, Sabiha Gökçen birden irkilecek, o günlerde Gazi Paşa'nın yakınları arasında ölümcül bir hastalığa yakalanmış kim var diye belleğini zorlayacak, çıkaramaymca da Gazi böylesine üzgün olduğuna göre ölümüne yandığı bu arkadaşının bilmediği ama mutlaka çok sevdiği biri olduğunu düşünürken içeriye Gazi'nin tabancasını elinde tutarak giren bir dosta onun:

"-Durumu nasıl? Hiç umut yok mu?"diye sorması karşısında şaşkınlığı daha artacaktı.
"-Maalesef Paşam! Yok... Herkes elinden geleni yaptı. Böyle daha fazla acı çekmesine müsaade etmeseniz iyi olur... Bir şey daha söylemek isterim... Gözleri sanki sizi arar gibi..."

"-Arar, arar ya... Atlar insanlardan daha hassas, daha vefakâr ve daha çıkar düşüncesinden uzaktırlar. Bunca yıl bana hizmet etti, bana yoldaşlık etti. O benim kokuma, ben onun kokusuna alıştık. Birbirimizin huyunu da iyi öğrendik. Yazık oldu hayvanıma..."

Evet, o çok sevdiği atlarından biri hastalanmıştı, umar da yoktu, vurulması gerekiyordu acısını dindirmek için. Ona karşı bu son görevi de sahibi yapmalıydı.

Silahını aldı, ahıra doğru yürüdü. Hayvanın ağzından köpükler saçılıyor, karnı acı içinde kasılıp duruyordu.

Gazi, eğildi, mendili ile köpüklerini sildi, yelesini okşadı atının.

"-Oğlum, oğlum! Şimdi bütün acıların dinecek!..."

Öptü onu birkaç kez.

"-Sen mi beni arayacaksın, yoksa ben mi seni?"

Doğruldu, silahını hayvanın tam altına doğrulttu. Parmağı tetikte. Ama öyle kalakaldı. Bir yontu gibi. Ve birden gözlerinden yaşlar boşandı. Yağmur yağarcasına.

"-Alın! Alın! Götürün hayvanı buradan! Çok uzaklara götürün. Acı çektirmeden ölmesini temin edin. Gerekirse iğne yaptırın. Uyutun, öyle vurun! Ben düşmanlarımı bile böyle vuramamışımdır! Bana bunu yaptırmayın..."

Gazi, uzunca bir süre ata binemeyecekti.. (6)

Ve günlerden bir gün Çankaya'dayız, sofrasında konukları bulunduğu o gecelerden birinde Gazi yaverlerine buyuruyor:

"-İki gün önce bizim atlardan biri doğurdu. Alıp onları buraya getiriniz."

Konuklar, herkes şaşkın. Salona at getirilir mi hiç? Yaver, duraksıyor.

Gazi'nin,
"-Sevelim, görelim, okşayalım." sözleri şaşkınlığa, duraksamaya bir son veriyor.

Çok geçmeden tay ve annesi Yıldız, bakıcıları Kerim'in yedeğinde şeref salonunda. Salonda ayakları kaymasın diye geçecekleri ve duracakları yerlere halılar, kilimler serilmiş. Gazi, onları ayrı ayrı sevmekte ve eliyle kesme şeker yedirmekte... (7)



Dipnotlar
3 GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK: Atatürk'ün Anıları, 1917-1919; kaleme alanlar: Falih Rıfkı [Atay], Mahmut [Soydan]; sadeleştiren: İsmet Bozdağ, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1982, s.33-36.
4 SABİHA GÖKÇEN: Atatürk'le Bir Ömür, anılan kaleme alan: Oktay Verel, 3.basım, Altın Kitaplar, İstanbul, 2000, s.46.
5 C.GRANDA: Atatürk'ün Uşağı İdim; yayına hazırlayan: Turhan Gürkan, Hürriyet yyn., İstanbul, 1973, s.224.
6 S.GÖKÇEN: s.69-70.
7 C.GRANDA: s.224-225.
 

mopsy

Emektar
Üye
Düşman karşısında

Merhaba!

30 Ağustos utkusunun ertesi sabahının erken saatlerinde Mustafa Kemal Paşa savaş alanını geziyordu.

Binlerce Yunan askerinin cesetleri atların, topçu hayvanlarının ölüleriyle yan yana, üst üste... Tüyler ürperten korkunç bir görüntü... Başkomutanın utku sevinci gölgeleniyor, içindeki acı yüzüne, bakışlarına yansıyor.

"-İnsanlığı utandıracak bir görüntü bu. Ama vatanımızı savunmak bizi zorladı buna."

Bakışları biraz ilerde yere düşmüş bir Yunan bayrağına iliştiğinde ise dudaklarından şu sözlükler dökülecek:

"-Bayrak bağımsızlık simgesidir. Düşmanın da olsa saygı göstermek gerek. Bayrağı yerden kaldırıp topun üzerine koyun!" (8)

Şimdi de düşmanın elinden kurtarılan İzmir'deyiz. Karşıyaka'da başkomutanın kalması için, yakınları Yunanlılar'ın elinde tutsak olan bir baba oğul, evlerini hazırlamışlar. Bu evde Yunan komutanları ve hatta Kral Konstantin de kalmış. Yunan Kralı, eve, merdivenlere ayakları altına serilen Türk bayrağını çiğneyerek girmiş. Acılı baba oğulun, İzmir halkının içine işlemiş bu aşağılanma. Bu kere bir Yunan bayrağı aynı merdivenlere serili duruyor. Öc alınacak, şimdi sıra Mustafa Kemal Paşa'nın Yunan bayrağını çiğneyerek eve girmesinde:

"-Lütfedin, bu karşılıkla bu lekeyi silin!..."

Ne ki, Paşa'nın tepkisi hiç de bekledikleri gibi değil:
"-O, geçmişse hata etmiş; bir milletin onuru olan bayrak çiğnenmez, ben onun hatasını tekrar etmem. Bayrağı kaldırın yerden"

Yunan'ı denize dökmüştü ama düşmanının onurunun ayaklar altına alınmasına izin veremezdi. 9

Nasıl ki, Yunan komutanı Trikopis tutsak edildiği günlerde, Paşa'nın hizmetinde bulunan Bekir Çavuş, karargahtaki çoban köpeklerinden birinin adını Trikopis koyduğunda buna izin vermemiş ve köpeğin adını, Bekir Çavuş'u kırmak pahasına da olsa onu zorlayarak değiştirtmişse... (10)

Öteki Yunan komutanları ile birlikte tutsak edildiğinde, "İntihar etmeliydim" diyen Trikopis'i avutan, acısını dindirmeğe çalışan da oydu:

"-Vicdanınıza karşı vazifenizi yaptığınıza kani iseniz müsterih olabilirsiniz. En büyük kumandanların bile esir oldukları tarihlerde yazılıdır. Meselâ size Napolyon'u gösterebilirim."

Sonra İsmet Paşa'ya dönerek:
"-Kumandanlar yorgundur. İstirahatlarını temin buyurursunuz." demekle de kalmamış, tek tek ellerini sıkarken ayrıca:

"-Bizim misafirlerimsiniz, her suretle emin ve müsterih olabilirsiniz. Bir arzunuz olursa bize bildiriniz." diyerek gönüllerini almıştı. (11)

Bu yücelik yalnızca düşman komutanları için de değildi. Sıradan tutsaklar da onun kanatları altındaydılar. Öylesine ki, Çankaya'da köşkün bahçesinden küfürlerle karışık bir bağırtı yükselince pencereye gidip dışarıya baktığında büyük bir kızgınlıkla ağzından şu sözler dökülecekti:
"-Bak, bak... Bu bunak adam ne yapıyor! Yahu hiç insan dövülür mü? Bu ne hamakat!... Çabuk koş, mani ol ve oradaki adamları köşke getir..."

Gazi'nin yüzü hiddetinden kıpkırmızı olmuştu.

Kimi Yunan tutsakları Ankara'da yapı ve tarım işlerinde çalıştırılıyordu. Bir bölümü de Çankaya'daki köşkün bahçesinde.

Hasan Rıza Soyak koşarak bahçeye inecekti. Olay şuymuş: Ülkelerine geri gönderilecek olan bu tutsaklardan kimileri, Gazi'nin sigaralarından çalmışlarmış. O yaşlı subay da bunların bohçalarını kontrol ederken sigaraları yakalamış. Hırsızları dövüyor. Ama anlaşılan köşkün adamlarından biri onlara acıyarak sigaraları onlara vermiş olmalı.

Hasan Rıza Soyak, tutsakları yanına alıp köşke götürdüğünde Gazi de aşağı inmiş bulunuyordu. Tutsaklardan biri onu görünce korkudan düşüp bayılacaktı. Gazi, hemen su ve kolonya getirterek tutsağın ayıltılmasım buyuracak, içerden getirttiği kendi sigara paketlerini onlara dağıtacak, bu kötü davranıştan üzüldüğünü söyleyecek, onlara para verecek ve iyi yolculuklar dileyecekti.

Tutsaklar köşkten ayrılırlarken minnet gözyaşları içindeydiler.

O yaşlı subay ise, artık köşkte barmdırılmayarak kıtasına geri gönderilecekti. (12)

Gazi'nin yüreği düşmanının kanlar içinde resmedilmesine bile katlanamıyordu. Eski bir dostu ona armağan olarak gönderdiği bir tabloyu gördüğünde birdenbire yüzü karışacak, kızgınlıkla bağıracaktı:

"-Kapatın, kaldırın şunu!... Ne iğrenç manzara... Gönderenin şaşarım aklı perişanına, ahmak..."

Tabloda görünen şöyle: Yerde bir Yunan Efzun askeri sırt üst yatmış, bir Osmanlı askeri ayağı ile onun göğsüne basmış, süngüsünü saplamış, süngünün saplandığı yerden kanlar akıyor. (13)

Ve yıl, 1930.

Mustafa Kemal Paşa'nın denize döktüğü, Anadolu'da binlerce vatandaşını savaş alanlarında yitiren, ama Türk halkına her türlü zulmü reva gören, yaşlı, kadın çocuk demeden insanları hunharca öldüren, kadınların kızların ırzına geçen o Yunanlılar'in başbakanı Venizelos, Nobel Barış Ödülü Komitesi'ne bu ödülün Gazi Mustafa Kemal Paşa'ya verilmesi için başvuracak. (14)

Venizelos, Mustafa Kemal Paşa'nın 1922 yazında General Townshend ile son görüşmesinde, kolundaki saati çıkararak ona verdiğinde,

"-Bu saati bana Anafartalar'da bir Türk askeri, ölen bir İngiliz subayının kolundan çıkardığını söyleyerek verdi. Saatin arkasında subayın adı yazılı. Bu subayın ailesini arattım, bulamadım, İngiltere'ye döndüğünüzde ailesini bulur, saati verirseniz çok memnun olurum." dediğini (15) bilseydi acaba yalnızca Nobel Barış Ödülü'ne aday göstermekle yetinir miydi dersiniz?

Dipnotlar
8 HASAN RIZA SOYAK: Atatürk'ten Hatıralar; Yapı Kredi Bankası yyn., İstanbul, 1873, C.I, s.135-136.
9 H.R.SOYAK: I, s.136; SAİD ARİF TERZİOĞLU: Yazılmayan Yönleriyle Atatürk; Ak Kitabevi, İstanbul, 1963, s.33-34; RUŞEN EŞREF ÜNAYDIN: Atatürk'ü Özleyiş; Yenigün Haber Ajansı Basın Ve Yayın A.Ş., İstanbul, 1999, II, s.122.
10 İZZET ASLAN: Atatürk Silifke'de; Ankara, 1969, s.91-92.
11 SALİH BOZOK: Yaveri Atatürk'ü Anlatıyor; yayına hazırlayan: Can Dündar, 5.basım, Doğan Kitapçılık yyn., İstanbul, 2003, s.86; R.E.ÜNAYDIN: II, s.45.
12 H.R.SOYAK: I, s.32-33.
13 Aynı yerde; I, s.28-29.
14 Venizelos'un bu başvurusunun metni için bkz. ŞERAFETTİN TURAN: Mustafa Kemal Atatürk - Kendine Özgü Bir Yaşam Ve Kişilik; Bilgi Yayınevi, Ankara, 2004, s.687-688.
15 MEHMET ÖNDER: Atatürk Konya'da; Atatürk Kültür, Dil Ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi yyn., Ankara, 1989, s.22.
 

mopsy

Emektar
Üye
Ataturk ve Ahmet Rasim

Merhaba

1927 yili;bir gun Ankara'da Ismail Mustak,
Ahmet Rasim'e rastlamis.
-Aman efendim...
.Siz buradasiniz da,nicin bize haber vermiyorsunuz?
Nasilsiniz?Bir emriniz var mi?

Ahmet Cevdet,Sabahci Mihran vs gibi gazete baronlarinin
cekilmesiyle ve kendisinin ihtiyarlamasiyla calisamaz duruma
gelmis olan ustat gulmus;
-Firinlarda ekmeklerin dort kose degilde,yuvarlak yapilmasi
yuzunden buraya kadar geldim iste.

Ismail Mustak bu sozlerden bir anlam cikaramamis
ve Ahmet Rasim ilave etmis;
-Bir okka ekmek alayim dedim.Elimden dusup yuvarlanmaya
basladi.Bu tekerlegin pesinden Ankara'ya kadar kostum.
Saskin,saskin onu ariyorum simdi...

Ismail Mustak o aksam Cankaya'da
Ataturk'e bu konusmayi anlatinca,
Ataturk Mustak beye kizmis ;
-Yarim yuzyil Turk irfanina hizmet etmis yoksul bir zat,
sana Ankara'da ekmek,gecim aradigini soyledigi halde
hangi otelde kaldigini sormadin,yardim etmeye
davranmadin degil mi?

O aksam butun oteller aranip,Cankaya'dan gonderilen otomobille
davet edilen Ahmet Rasim'i,Ataturk ayakta karsilamis,
masada yanina oturtmus ve ikramlara bogmustur.
Ataturk bir aralik Ahmet Rasim'e su teklifi sunmustur...
-Munhal Istanbul Milletvekilligi'ni lutfen kabul eder misiniz?

Ustat ayaga kalkmis,Ataturk'un eline sarilmis
ve su cevabi vermistir;
-Ekmek hakikatten Arslan'in agzindaymis....

Niyazi Ahmet Banoglu s.122
 

mopsy

Emektar
Üye
Merhaba

Ataturk'e hakaretten sanik bir koylu hakkinda
takibat yapiliyordu.Durumu Ataturk'e arz ettiler.
-Mahkemeye veriyoruz. Size kufur etmis.
- Ben ne yapmisim ona?
- Gazete kagidi ile sardigi tutunu yakarken
Kagit tutusmus.

Ataturke bunu anlatan bir milletvekilidir.
Ataturk ona donerek dedi ki;
- Siz gazete kagidi ile sigara ictiniz mi?
- Hayir!
- Ben Trablus'tayken ictim. Cok berbat bir sey.
Koylu bana az kufretmis. Siz bunun icin koyluyu
mahkemeye vereceginize, ona insan gibi sigara
icmeyi saglayiniz....

Hilmi Yucebas s.87
 

karafetva

Tecrübeli
Üye
mopsy' Alıntı:
-Ekmek hakikatten Arslan'in agzindaymis....
solcular zor duruma düşürülüp de ekmekle parayla tehdit edilenleri çok alet eder siyasete... M.Kemal i de çok alet ederler. Şimdi kendi aletleri kendilerine mi durmuş?
Bi de zaten mason tartışmaları varken bu aslan nereden çıktı şimdi?
 

karafetva

Tecrübeli
Üye
Gazi Samsun Hakimi'ni telefondan arar. Der ki;
-tutuklatın o adamı.
hakim sorar;
-Neden?
M.Kemal;
-..??
Hakim;
-Suç olmadan ceza olmaz.
Der ve telefonu kapatır.
Hakimin oğlu anlattı bana. O zamanlar Amasya da Samsun a bağlıymış hukuken. Kütüphanesi olan değerli bir zat hakim.
Bu olay da Samsun da M.Kemal in siyasi bir şahsiyet olarak önemsenmeden karşılanması ve bahsi mevzu aday zatın büyük coşkuyla karşılanmasının ardından olmuştu yanılmıyorsam.. Yalnız Atatürk adına çok işler çevrildi. O zamanlar sesi taklit edilmiş olabilir mi, zaten sesini bilmez düşüncesiyle bir numara çevrilmiş olabilir mi??
Ama M.Kemal in bizzat aradığı daha baskın. Çünkü siyasi ihtiras ve hakimin telefonunun bilinmesi yol gösteriyor.
 

mopsy

Emektar
Üye
Merhaba

Bir iftira atarken bile akil kullanmak gerekir.
Ataturk donemi Samsunda sehirlerarasi telefon hatti
Kurulmusmuydu?
Bi arastirin bakalim....
Not:
Ankara-Istanbul 1.7.1929 tek hat....
Ayrica Hakim karari ile tutuklama devri cok sonra baslamistir.
5271 sayılı CMK’nın 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe girmesiyle birlikte
1412 sayılı CMUK yürürlükten kalmış ve yeni bir dönem başlamıştır. 5271
sayılı CMK’da ceza yargılamasının safhaları “soruşturma” ve “kovuşturma”
olarak iki aşamaya ayrılmış, koruma tedbirleri konusunda karar verme yetkisi
soruşturma aşamasında kural olarak sulh ceza hâkimine, kovuşturma
aşamasında ise, yargılamayı yapan mahkemeye verilmiştir
Ornek olarak :Özgürlükler ve tutuklama hâkimliği kısaca özgürlükler hâkimliği
Fransız hukuk sistemine 15.06.2000 tarihli
“Masumiyet Karinesi Hakkında Kanun’la girmiştir.
Bu kanuna göre; her asliye mahkemesi bünyesinde en az bir
özgürlükler ve tutuklama hâkimi bulunmaktadır

Bu hâkimler asliye ceza
mahkemesi başkanı tarafından atanmaktadır
CPP madde 93
Yani
Telefon savciya,polis sefine acilir ki zaten kendisi
Sahsen degil butun islerini yaveri vasitasiyla yapardi.

Samsun hakimi??? diye bu gun bile
Bir hakim Yok!!!

Bu baslik hatiralarin yayinlandigi kitaplardan
Kisa kissalar iceriyor.
Altlarinda da alindigi yerler belirtiliyor.
 
Son düzenleme:

karafetva

Tecrübeli
Üye
Samsun Hakimi yok di mi? Hakimler zaten uzaydan bağlanıyor dünyaya...!!!

Olayın olmuş olması ile olmasından menfaat elde edilmesi aynı şey değil. M.Kemal bu görüşmeden menfaat elde edemeyecek olsa da bu görüşmeyi yapmış olabilir. Senin hukukun bu mudur? Yoksa M.Kemal hukuk uzmanı mı sanırsın? Lisedeki derslerinde bile kalmış bir zaattır... Zaten hakim reddetmiş. Reddetme gerekçelerini ayrıntılı bilemeyiz. Belki cmk dan da bahsetmiştir.

Hakimin savcının üzerinde olduğu, muhakeme içeriğinde ve ya dışında tutuklama kararı verebileceği aşikardır. Ayrıca savcı tutuklama kararı veremez, ve talebi Sulh Ceza Hakimi'ne onaya sunulur.Yani savcı "kaçma delilleri karartma" sebebiyle tutuklanmasını talep ederse bu talebi Sulh Ceza Hakimi onaylamadan gerçekleşemez. Hem ne kafayla yazıyosun: hakim karar veremez savcı veremez polis mi verir? M.Kemal in yanındakilerin kafasına göre "gazinin emriyle" diyerek yaptıkları şu satırlara sığmaz.

Hepsi bir tarafa Hakimin savcıya üstünlüğü düşünülürse, hakimin hakkı olmayan bir kararı verdiğinde kim itiraz edecek? polisi memuru ağzına bakıyor, ne derse yapılıyor? Ve bu tip "tutuklat" talebi sadece cümle değil gereklerin yapılması talimatıdır. Yani savcıya iddianame hazırlat onaylat yargıla n'aparsan yap da yeter ki "tutuklat" gibi... Evvela fikirsel emek lazım. Meseleler yazılı kaynaklara ve ya şahitlere mecbur değil. Kaynak yalan şahid yalancı olabilir. Stratejik analiz hepsini kapsar.

mopsy' Alıntı:
Samsunda sehirlerarasi telefon hatti
Aman ya Rabbim !!! Dünyanın ilk telefonu Trürkiye de çekildi. Alexander Graham a sor istersen. II. AbdülHamid İstanbul'a ilk telefon hattını çektirdi. Dünya nın ilk. Şehirlerareası telefon hattı halkın hattı olur. Burada mevzu olan özel olarak develet daireleri arası hattır. Halkın hattı olmayabilir ama devletin olur... Ve bu görüşme telgraf ile de olabilir. Bi şeylere sığınmaktansa Hakikate teslimiyet esastır.

Samsun Hakimine taktım ama.... Yargıç diye film vardı. Silvester Dünya nın yargıcı oluyo da bizimkiler bir şehirin bile hakimi olamıyor.... Ne dediğimiz açıktır anlamayanlar utansın. Ayrıca mesnetsiz ve ispatsız ve de mantıksız savunmalar her zamanki gibi sizi kurtarmadı...

Samsun da M.Kemal i karşılayan tek kişi olmadı. Onun peşinden gelen şahsı karşıladı halk. Mesele ondan. Ayrıca hakimin kendi şahitliğine inanmıyorsun da sen neye inanacakjsın?
Ve düşmana teslimiyetin tüm gereklerini yaparsan nasıl bir mücadeleden bahsedebilirsin?
 
Son düzenleme:

karafetva

Tecrübeli
Üye
Ali Galip Kuşçuoğlu anlatır müridleri de şahittir. Ali Galip kendisine Atatürkçü Şeyh dendiğine sitem ederek;
"M.Kemal'i ölmeden gördüm. İmansız gitmedi"
der
Görüşme birebir ve ölüm yatağında sanırım.
 
Üst Alt