Fosiller ne diyor?

EVRİM Mİ? TERSİNİM Mİ? FOSİLLER NE DİYOR?
Fosiller geçmiş yaşamların günümüze kalan izleridir. Bu gün gelişen bilim ve teknolojinin yardımıyla geçmiş yaşamın tarihsel döngüsünü rahatlıkla fosillerde izleyebilmekteyiz.
Evrim teorisinin kurucusu ve duayeni Charles Darwin’e göre hiç bir canlı bu günkü yapısını geleceğe aynen taşıyamayacaktır. Değişim evrim yönündedir.
Tersinim teorisi de diğer pek çok konuda olduğu gibi evrim teorisiyle canlıların zaman içinde değiştikleri konusunda yorum farkıyla mutabıktır.
Tersinim teorisi canlıların zaman içindeki değişimlerini evri-min tersine negatif olduğu görüşündedir. Bu görüşüne kanıt ola-rak entropi kanununu, bozmanın kolay yapmanın zor olduğu; düzen sahibi sistemlerin irade, (amaç) bilgi, güç, madde ve ye-terli zaman beşlemesinin sonucu olduğu ilkelerini gösterir. Tersi-nim teorisine göre canlılar zaman içinde mükemmel yapılarından bir şeylerini kaybetmekte, gerilemektedir.
Fosillerin tarafsız ve bilimsel gözlerle incelenip yorumlanması yaşam gerçeğini öğrenebilmemizin tek yoludur.
Evrim teorisi devamlı gelişimi (evrimi) öngördüğünden yaşam grafiği gitgide yükselen düz bir çizgi olmalı ve evrimleşme süreci ara format canlılarına ait fosillerle açıkça izlenebilmelidir. Evrim sürecinin uzun, canlı ömürlerinin kısa olduğu dikkate alınırsa dünyamız ara format fosilleriyle tıka basa dolu olmalıdır ama bir tane bile bulunamamıştır.
Evrim teorisi savunucuları canlılığın başlangıcı kabul edilen rastlantılarla oluşmuş tek hücreli ilkel canlılardan bu gün hayran-lıkla izlediğimiz mükemmel yapılılara geçiş sürecini hayat ağacı dedikleri bir şema ile göstermeye çalışırlar.
Bu şemada türler arasındaki boşlukları genelde hayal ürünü ara format canlıları doldurmuştur.
Canlılar devamlı evrim sürecinde olduklarından evrim teorisi-ne göre bulunan her fosil bir ara format canlısına ait olmak zo-rundadır. Tüm fosillerin ara format fosili olarak yorumlanma ça-baları bu mantığın sonucudur. Bir bakıma sonuç başlangıçta tespit edilmiş, ayrıntılarda buna uydurulmuş, boşluklar gerçek dışı varsayımsal canlılarla doldurulmuştur. Bunun bilimsel yön-temlerle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir ön kabul olduğu açıktır.
Fosil bulgularının verdiği sonuçları gruplandırıp genelleme yapmak evrim mi, tersinim mi sorusunun doğru cevabını bulma-mıza yardımcı olabilir. Fosil bilimi bulguları konusunda şu genel hatları kesin bir şekilde ortaya koymuştur.
a)-Dünyamızda ilk canlılık üç milyar beş yüz milyon yıl önce bakteri türü mikroorganizmalar şeklinde görülür. Bu canlılar yapı olarak birbirlerinden tamamen farklı, kesin çizgilerle ayrılmış iki türdedir. Evrimsel bağ oluşturabilecek ara format canlıları da yoktur.
b)-Dünyada yaklaşık üç milyar yıl sadece mikroorganizmalar görülür.
c)-İlk canlılığın görüldüğü tarihten üç milyar yıl sonra (günü-müzden yaklaşık 550 milyon yıl önce) kambriyen döneminde canlılar aniden, çeşitli ve mükemmel yapılarıyla ortaya çıkarlar. Ara format fosilleri yoktur.
d)-Bu canlıların yapılarında öylesine büyük ve keskin farklık-lar vardır ki prekambriyen denilen kısa dönemde sıçramalı evrim-le oluşması mümkün değildir.
e)-Yaşam tarihi canlıların sadece çeşitlendiğini göstermez. Tersinimi de gösterir. Pek çok canlı türünün nesilleri kesilmiş, geçmişin karanlıklarına gömülmüştür.
f)-Fosillerin grafiği gitgide yükselen düz bir çizgi yerine tam bir karmaşa; inişler çıkışlar, zikzaklar gösterir. Hayat ağacı şe-masının öngördüklerine uymaz. İlkel zannedilenlerle gelişkin zannedilenler aynı dönemlerde yan yanadır, iç içedir.
Evrim teorisinin kabul ve ölçülerine göre ilkellerden çok daha yaşlı gelişkin, gelişkinlerden çok daha genç ilkel canlı fosilleri vardır.
g)-Bu gün milyonlarca fosil canlıların zaman içinde değiş-mediklerini açık şekilde gösterir. Yüz milyonlarca yıl önceki yapı-larını koruyan kimi canlılar günümüz de yaşamaktadır.
h)-Geçmiş yaşamın nicelikleri konusunda kanıtlar olan fosil-ler açık bir şekilde evrimi değil tersinimi gösterir. Bu konuda en küçük bir kuşku yoktur.
Evrim teorisi savunucuları fosiller konusunda geçmiş tarihte pek çok sahtekarlıklara, aldatmacalara yeltenmişler, bunlardan bir kısmında başarılı olmuşlar, onlarca yıl insanları aldatmaya başarmışlardır.
Fakat yalanlarla, aldatmacalarla bilimsel olması gereken bir teorinin savunulup yaşatılması mümkün değildir. Bu sahtekarlık-lar ve aldatmacalar taraftarlarının teorilerini savunma konusunda ne kadar aciz, çaresiz kaldıklarını göstermesi bakımından hayli ilginçtir. Eğer gerçekten teorilerini doğruluğunu gösteren bilimsel bulgulara sahip olsalardı bu tür sahtekarlıklara, aldatmacalara girişmelerine gerek olmayacağı açıktır.

Hüdai ÇAKMAK
Yazar
TersinimTeorisi Kurgulayıcısı
 
Fosillerin Dili

Aşağıdaki bölümde en çok bilinen fosillerin evrim konusunda “ne dediklerini” inceleyeceğiz. Fosiler geçmiş yaşamın hem tanı-ları hem kanıtlarıdır. Bu nedenle (doğru yorumlandığı müddetçe) yalan söylemezler.

Turkana Çocuğu fosili: Afrika'da bulunan Homo Erectus örneklerinin en ünlüsü Kenya'daki Turkana Gölü yakınlarında bulunan Turkana Çocuğu fosilidir. İnsanların maymunlardan ev-rimleştiği konusunda evrim teorisi taraftarlarının öne sürdüğü en güçlü delillerden birisi olarak kabul edilir.
Bu fosil sahibinin 12 yaşında bir çocuk olduğu ve büyüdüğü zaman yaklaşık 1.80 m boyunda olacağı saptanmıştır.
Fosilin dik iskelet yapısı günümüz insanından farksızdır.
Bir insan ırkı olan Homo Erectus ile insanın evrimi senaryo-sunda kendisinden önce gelen maymunlar arasında doldurulma-sı mümkün olmayan derin boşluklar, uçurumlar vardır.
Homo Erectus günümüz insanın bir ırkıdır. Maymunlarla in-sanlar arasında bulunan bir ara geçiş formu değildir.
Bu fosilin dik iskelet yapısı günümüz insanından farksızdır. Uzun ve ince olan iskelet yapısı, günümüzde tropik bölgelerde yaşamakta olan insanların iskelet yapısıyla tamamen uyuşmak-tadır.
Bu fosil, Homo Erectusun günümüz insanının bir ırkı olduğu-nun en önemli delillerindendir.
Fosilin günümüz insanıyla; kafatasının biçimi, yüz açısı, kaş çıkıntısının kabalığı gibi küçük farklılıklar vardır. Ancak bu farklı-lıklar bugün değişik coğrafyalarda yaşamakta olan insan ırkları-nın birbirleri arasındaki farklılıklardan daha fazla değildir. Böyle bir varyasyon, canlı topluluklarının birbirlerinden uzun zaman aralıklarında ayrı tutuldukları zaman ortaya çıkar.
Homo Erectus ile günümüz insanı arasındaki fark zencilerle Eskimolar arasındaki farklılıklardan fazla değildir.
Homo Erectus'un kendi ırkına özel kafatası, beslenme biçimi, genetik göç, diğer insan ırklarıyla belli bir süre kaynaşamama gibi olayların sonucunda ortaya çıkmıştır.
Amerikalı paleoantropolog Alan Walker ortalama bir patoloğun bu fosilin (turkana çocuğunun) iskeletiyle, bir gü-nümüz insanı iskeletini birbirinden ayırmasının çok güç ol-duğunu, kafatası için de, bir Neandertal kafatasına aşırı dere-cede benzediğini söylemektedir.
Neandertaller ise günümüz insanın bir ırkıdırlar. Dolayısıyla Homo Erectus da yine günümüz insanın bir ırkıdır.
Nitekim evrimci paleoantropolog Richard Leakey bile Homo Erectus'un günümüz insanı ile olan farklılığının ırksal farklılıktan öte bir anlam taşımadığını şöyle ifade eder:
-Herhangi bir kişi farklılıkları fark edebilir: Kafatasının biçimi, yüzün açısı, kaş çıkıntısının kabalığı vs. Ancak bu farklılıklar bugün değişik coğrafyalarda yaşamakta olan in-san ırklarının birbirleri arasındaki farklılıklardan daha fazla değildir. Böyle bir varyasyon, topluluklar birbirlerinden uzun zaman aralıklarında ayrı tutuldukları zaman ortaya çıkar.
Connecticut Üniversitesi'nden Prof. William Laughlin, Eski-molar ve Aleut Adaları insanları üzerinde uzun yıllar anatomik incelemeler yapmış ve bu insanlar ile Homo Erectus'un şaşırtıcı derecede birbirlerine benzediklerini görmüştür.
Laughlin'in vardığı sonuç, tüm bu ırkların gerçekte Homo sapiens türüne (günümüz insanına) ait farklı ırklar olduğudur. Bakınız bu konuda neler söylüyor.
-Hepsi Homo sapiens türüne ait olan Eskimolar ve Avustralya yerlileri gibi uzak gruplar arasındaki büyük farklı-lıkları dikkate aldığımızda, Homo Erectus'un da kendi içinde farklılıklar taşıyan bu türe (Homo Sapiens'e) ait olduğu so-nucuna varmak çok mantıklı gözükmektedir.
Bir insan ırkı olan Homo Erectus ile insanın evrimi senaryo-sunda kendisinden önce gelen maymunlar (Australopithecus, Homo Habilis) arasında ise büyük bir uçurum vardır. Yani fosil kayıtlarında beliren ilk insanlar, evrim süreci olmadan, aynı anda ve aniden ortaya çıkmışlardır.
Homo Erectus'un yeterince evrimleşememiş ilkel bir insan türü olmadığının bir başka kanıtı ise Homo Erectusa ait 27.000 yıllık ve hatta 13.000 yıllık fosillerinin bulunmuş olmasıdır.
Java adasında 27.000 yıllık olduğu belirlenen Homo Erectus fosilleri bulunmuştur.
Avusturalya'da Kow Bataklığında ise 13.000 yıllık Homo Sapiens ile Homo Erectus özellikleri taşıyan bazı fosiller bulun-muştur.
Bütün bu fosiller, Homo Erectus ırkından olan insanların gü-nümüze oldukça yakın tarihlerde bile yaşamını sürdürmüş oldu-ğunu gösterir.
American Scientist dergisinde, bu konudaki tartışmalar ve 2000 yılında bu konuda yapılan bir konferansın sonucu şöyle özetlenmektedir:
Senckenberg konferansına katılanların çoğu, Michigan Üniversitesi'nden Milford Wolpoff, Canberra Üniversitesi'n-den Alan Thorne ve meslektaşları tarafından başlatılan ve Homo Erectus'un taksonomik statüsünü ele alan ateşli tar-tışmaya dahil oldular. Bunlar (Wolpoff ve Thorn) güçlü bir şekilde, Homo Erectus'un özgün bir tür olarak geçerliliği bu-lunmadığını, tamamen ortadan kaldırılması gerektiğini sa-vundular.
Onlara göre Homo cinsinin tüm üyeleri, iki milyon yıl ön-cesinden günümüze kadar, varyasyona oldukça açık ve ge-niş alanlara yayılmış tek bir tür, yani Homo Sapiens türüydü ve bu tür içinde doğal kırılmalar ve alt bölünmeler bulunmu-yordu.
Konferansın konusu, Homo Erectus ile Homo Sapiens ara-sında bir farkın olmadığıydı. Diğer ifade ile Homo Erectus yapay bir sınıflandırma idi. Gerçekte Homo Erectus ismiyle anılan bir canlı grubu yaşamamıştı. Homo Erectus, Homo Sapiens'ten fark-lı bir tür değil, Homo Sapiens içindeki bir ırktır. Aynı türü ifade etmektedir. Buda insanın evrim şemasında kopan ikinci büyük halkadır.
Maymunlarla insanlar arasında Homo Habilis - Homo Erectus adlarıyla anılan ara format canlıları bulunmadığına göre gerçek insan olan Homo Sapiens ile ataları varsayılan maymunlar ara-sında hayal gücüyle bile doldurulamayan derin ve büyük uçurum-ların olduğu hemen anlaşılır.
Fosil kayıtlarında beliren ilk insanlar, evrim süreci olmadan, aynı anda ve aniden ortaya çıktıkları yadsınamayacak bilimsel bir gerçektir.
Homo Sapiensten günümüz insanına doğru var olduğu iddia edilen basamakların hiç bir öneminin olmadığı yapılan bilimsel araştırmalarla kanıtlanmıştır.

Pekin Adamı fosili: Pekin Ad***** ait fosillerin tarihi, 1920’li yılların sonuna uzanmaktadır. O tarihlerde evrim teorisi taraftarları evrimin en güçlü delili olabilecek fosiller konusunda yoğun bir arayış ve çalışma içinde idiler. Doğu Asya ise fosiller yönünde çok zengindi. Bu nedenle evrim teorisi taraftarı araştır-macılar tarafından işgal edilmişti denebilir. Kanadalı bir doktor olan Davidson Black de bu amaçla Doğu Asya’ya (Çin’e) gelmiş ve Pekin’de anatomi dersleri vermeye başlamıştı. Bir yandan Tıp Okulu’nda ders veren Black bir yandan da arkeolojik kazıları ta-kip ediyordu.
1929 yılına gelindiğinde Pekin yakınlarında Zhoudoukian mağaralarında bulunan bir kafatası fosilini inceledi ve aranan kayıp halkanın bulunduğunu ilan etti. 500.000 yıllık olduğu he-saplanan fosile Pekin Adamı anl***** gelen Sinanthropus pekinensis ismi verildi. İddiaya göre Pekin Adamı ilkel bir kafata-sına sahipti ve bir maymun adamdı.
Evrimcilerce Darwin’in teorisini kanıtladığı söylenen fosil bul-gusu, dünya basınında geniş yankı buldu. Vücudu kıllarla kaplı, kaba yüz hatlarına sahip Pekin Adamı resimleri, yarım asırdan fazla bir süre ders kitaplarında gerçek bir bilimsel buluş gibi su-nuldu.
Pekin Adamı propagandaları o kadar yayılmıştı ki, uluslarara-sı Unesco örgütü, fosillerin bulunduğu Zhoudoukian mağaralarını özel koruma altına aldı.
Charles Darwin’in evrim teorisin ortaya atmasından o günlere kadar 60 yıllık bir süre geçmiş ve henüz teoriye kanıt gösterilebi-lecek tek bir fosil bile bulunamamıştı.
Evrimcilerin elinde ilki 1856 yılında bulunmuş olan Neandertal fosilleri bulunuyordu ama bulunan fosiller kayıp halka olabilecek bir tür olarak benimsenmiyordu. Çünkü bu fosillerin kafatası günümüz insanından bile büyüktü. İskeletleri günümüz insanın farksız gibiydi. Dahası bu fosiller insan evrimin en geliş-kini olarak kabul edilen, bu nedenle diğerlerinden üstün zannedi-len beyaz ırkın yerleştiği kıtada bulunmuştu.
Teoriye göre ilkel insan fosilleri Afrika ve civarlarında bulun-malıydı. Bu nedenlerle daha az evrimleşmiş kabul edilen sarı ırkın yaşadığı yerlerde bulunan Pekin Adamı fosili teoriye ilaç gibi geldi ve hemen popüler oldu. Pekin Adamı ayrıca evrim teo-risinin öngördüğü kayıp halka olmaya uygun bir anatomiye de sahipti.
Kafatasında kalın, belirgin kaş kemerleri vardı. Evrim teorisi taraftarları teorileriyle bağdaştırmaya çalıştıkları fosilin kaş yapı-sını (halen günümüzde yaşayan ve modern oldukları varsayılan insan ırklarında bulunan bir özellik olduğunu aldırmadan) ilkel bir özellik olarak benimsediler. Evrim teorisi taraftarlarına göre ne zamandır aranıp duran kayıp halka bulunmuştu.
Pekin adamı fosilleri ikinci dünya savaşı sırasında korunması amacıyla Amerika’ya götürülmüş ise de kaybolmuştur. Pekin Adamı bu gün alçıdan yapılmış ve aslı kaybolmuş modellerden ibarettir.

Zhoudoukian mağaralarında uzun yıllar sürdürülen kazılarda Pekin Adamı fosiline benzeyen ya da benzemeyen pek çok fosil ele geçirildi. Fakat bulunan fosillerdeki kol kemikleri ve dişleri modern insanlarınkinden farksızdı. Farksızdı ama bütün bu olumsuz bulgulara rağmen evrim teorisi taraftarınca Pekin Adamı insan soy ağacının bir halkası olan bir ara format fosili olarak kabul ve ilgi gördü.
1990’lı yıllara gelindiğinde gelişen teknolojinin yardımıyla hızlanan keşifler uzun yıllar kayıp halka olarak takdim edilen Pe-kin Adam fosilin aranan halkayla ilgisinin olmadığını ortaya koya-cak evrim teorisi taraftarları bir kez daha büyük bir hayal kırıklı-ğına uğrayacaklardır.
Tüm dünyada Pekin Adamı kalıntısı olarak bilinen sit alanı, Beijing kentine 48 kilometre mesafede bulunan Fangshan bölge-sinin Zhoukoudian kasabasında yer almaktadır.
Bu bölgede akademik değer taşıyan 27 yer keşfedildi. Bu-ralarda birçok eski insan fosili, taş aletler, hayvan fosilleri ve ateş kullanımına dair izler bulundu.
Longgu Dağı'nda küçüklü büyüklü çok sayıda doğal mağara vardır. Bunların en ünlüsü olan 1 numaralı mağara, bölgede ya-şayan vatandaşlar tarafından Homo Erectus Mağarası olarak adlandırılmaktadır. Eski çağlarda yaşamış insanların izleri 1921 yılında bu mağarada keşfedildi. Yapılan araştırmalar Pekin Ada-mının burada yaklaşık 500-600 bin yıldır yaşadığını göstermek-tedir.
Zhoukoudian'da dağın içindeki mağarada Çin'in en eski me-zarı ve süs eşyaları ortaya çıkarıldı. Bu sit alanında, dünyada bugüne kadar yalnızca burada bulunan örneklere rastlandı.
Bunlar arasında, 500-600 bin yıl öncesine ait insan kalıntıları ve eski çağlardaki insanların ateş kullandığına dair ilk izler yer almaktadır.
Dünyada ve özellikle Doğu Asya bölgesinde Homo Erectusun yaşam biçimi, büyük ölçüde Zhoukoudian sit alanı incelenerek anlaşılmıştır. Zhoukoudian'de bulunan kalıntılar, bi-yolojik evrim ve çevrenin değişimi açılarından çok önemli bilgiler içermektedir.
Pekin damı fosiliyle birlikte bulunan diğer fosiller yaş, coğrafi bölge ve anatomik özellikler açısından bir türlü evrimsel bir sıra-lama içine sokulamamaktadır. Kayıt halka olarak ilan edilen Pe-kin adamının bir homo Erectus (insan) olduğundan hiç şüphe yoktur. Ara format canlısı değildir.
Günümüzde, özellikle Pekin Adamı’nın da dahil edildiği Homo Erectus hakkında, öne sürülen ara tür iddiaları eskisi gibi sık dile getirilmemektedir. Birçok antropolog Homo erectusun (dolayısıy-la Pekin Adamı’nın) günümüz insanından farkı olmadığını vurgu-lamaktadır.
Homo erectus bir ara tür değil, soyu tükenmiş bir insan ırkı-dır.
Bütün bu gelişmelerin evrim teorisi taraftarlarının insanın ev-rimi konusunda yeterli kanıt bulma yolundaki ümitlerinin tüken-mesine neden olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim George Washington Üniversitesi’nde paleontolog ve aynı zamanda ünlü bir evrimci olan Bernard Wood Newscientist dergisine Kayıp halka aramaları kesinlikle başarısızlığa mahkumdur" itirafını yapmaktan kendini alamamıştır.

Java adamı fosili: Endonezya’nın Java adasında bulunan bir kafatası fosiline Java adamı ismi verildi. Gerçekte fosil bir ka-fatası parçası ile ondan metrelerce uzakta bulunan bir leğen ke-miğinden oluşmaktadır. İki fosilin aynı canlıya ait olduğu konu-sunda herhangi bir kanıt bulunmamaktadır.
Evrim teorisi taraftarları her zaman olduğu gibi bu fosili de bir ara format fosili olarak takdim etmek istemişlerse de daha sonra yapılan araştırmalarda fosilin bir Homo Erectusa (gerçek bir in-sana) ait olduğu anlaşılmıştır.

Daha öncede yazdığımız gibi evrim teorisi taraftarları bulu-nan fosilleri (fosillerin bir ara format canlısına ait olacağını kesin bir şekilde inandıklarından) türsel ve tarihsel yönleriyle bilimsel metotlarla yeterince ilgilenilmeden sadece teorinin mantığı doğ-rultusunda art arda dizmişler, bunun sonucunda da bir evrim ağacı şemasını ortaya çıkarmışlardır. Fakat bu şema gerek tür-sel terek tarihsel yönlerden bilimsel incelemelerin ortaya koydu-ğu gerçekler doğrultusunda ortaya konulmadığından pek çok çelişkiler ve yanlışlar içermektedir.
Örneğin adı geçen şemalarla insanın atası olarak göste-rilmeye çalışılan canlı fosillerinin türsel ve tarihsel yönler-den birbirleriyle ilişkilerinin olamayacağı çok farklı yerlerde ortaya çıktıklarıdır.
Nature dergisinin editörü Henry Gee, 12 Temmuz 2001 tarihli Nature'da yayınlanan makalesinde, evrimciler tarafından insanın ataları olduğu iddia edilen insansı fosillerinin, ilkelden gelişmişe doğru bir sırayı takip etmediğini, aksine kayıtlarda bu fosillerin bir anda ortaya çıktığını belirtmektedir.
Ünlü evrim teorisi taraftarlarından John Rennie bu konuda şunları yazmaktadır.
-Evrim, insanın bilinen ilk ataları yaklaşık 5 milyon yıl öncesi ile anatomik yönden modern insanların yaklaşık 100.000 yıl önce ortaya çıkışı arasında, insansı yaratıklardan oluşan bir seri bulunmasını ve bunların giderek daha az maymunsu ve daha modern yapılara sahip olmasını öngö-rür. Ve nitekim fosil kayıtları da bunu göstermektedir.
John Rennie'nin meslektaşı olan Nature dergisinin editörü Henry Gee de aynı kanıdadır. Gee, 1999 basımı In Search of Deep Time adlı kitabında:
-İnsanın evrimi ile ilgili 5 ila 10 milyon yıl öncesine ait tüm fosil kanıtlarının küçük bir kutuya sığabilecek kadar az olduğunu yazar.
Gerçekte insanın evrimi konusunda evrim teorisi taraftarları-nın öne sürebilecekleri hiçbir bilimsel kanıt yoktur.
Evrim teorisi savunucuları evrime bir kanıt olarak öne sürdük-leri Lucy isimli fosil ile modern insan arasında 20 veya daha faz-la hominidin bulunduğunu, bu boşluğu doldurduğunu iddia eder-lerse de bu konuda herhangi bir bilimsel kanıt gösteremezler. Gösteremezler çünkü Lucy fosili bir Austraolpithecus'tur. Austraolpit- hecus’tan Homo sapiense yani insana doğru uzanan bir evrim bağlantısı yoktur. (Lucy fosili bölümüne bakınız)
Bunun nedeni de Australopithecus ile Homo Sapiens ara-sında var oldukları iddia edilen Homo Habilis, Homo Rudolfensis, Homo Erectus evrimci kategorilerin evrim taraftarları arasında bile bilinmezliklerin sisleri arasında spekülatif ve tartışmalı oluşu-dur. Halbuki bilim kesin ve yadsınamayan kanıtlar ister.
Evrimci paleoantropologlar Bernard Wood ve Mark Collard, 1999'da Science'de yayınlanan makalelerinde, Homo Habilis ve Homo Rudolfensis kategorilerinin hayali olduğunu ve bu katego-rilere dâhil edilen fosillerin aslında Australopithecus genusuna transfer edilmesi gerektiğini savunmuşlardır.
Michigan Üniversitesinden Milford Wolpoff ve Canberra Üni-versitesinden Alan Thorne ise Homo Erectus'un hayali bir kate-gori olduğu, bu sınıflamaya dahil edilen fosillerin aslında Homo sapiens'in birer varyasyonu oldukları düşüncesindedirler.
Bilimsel kanıtların ortaya koyduğu gerçek soyu tükenmiş bir maymun cinsi olan Australopithecus ile, günümüz insanı ve onun farklı ırksal varyasyonlarını içine alan Homo Sapiens türünden başka ara format canlılarının olmadığı diğer ifade ile insanın ev-rimsel bir kökeninin bulunmadığıdır.
Australopithecus'tan Homo Sapiens'e doğru uzanan bir evrim çizgisi iddiasını çürüten bir başka gerçek, bu çizgi üzerinde ev-rimsel bir sıralama izlediği öne sürülen kategorilerin gerçekte aynı dönemde yaşadıklarının ortaya çıkmasıdır. Eğer bu canlılar aynı dönemlerde yaşamışlarsa birbirlerinin ataları nasıl olabilir-ler?
Bunu ortaya koyan en yeni kanıt, Science dergisinde yayın-lanan ve Homo Habilis, Homo Ergaster ve Homo Erectus kate-gorilerine dahil edilen fosillerin aynı dönemde yan yana yaşadı-ğını gösteren bulgudur.
Araştırmayı yöneten North Texas Üniversitesinden Reid Ferring, bu buluşun anlamını şöyle açıklamaktadır:
-Bu tamamen beklenmedik bir durumdur. Çünkü şimdiye kadar hakim olan bilimsel görüşler habilis, ergaster ve erectus'u evrimsel bir sıralama içine yerleştirmişti.
Evrim teorisi savunucularının Homo Erectus adını verdikleri fosiller insanın sözde atası olan ilkel yaratıklar değil, günümüz insanının çeşitli ırklarıdır. Bu ırkların anatomi ve zekâ bakımın-dan günümüz insanından herhangi bir temel farklılığı yoktur.
Teorinin öngördüğü insanın evrimi senaryosunda, bir insan ırkı olan Homo Erectus ile kendisinden önce gelen maymunlar (Australopithecus, Homo Habilis) arasında büyük bir uçurum vardır. Yani fosil kayıtlarında beliren ilk insanlar, evrim süreci olmadan, aynı anda ve aniden ortaya çıkmışlardır.
Evrim teorisi savunucularının hiç bir bilimsel kanıta dayan-madan ısrarla insanın atası olarak tanımladıkları Neandertal İn-sanı, nesli tükenmiş bir insan ırkıdır. Bilimsel bulgular, Neandertaller'in zeka ve kültür düzeyi yönünden bizlerden geri olmayan bir insan ırkı olduğunu göstermektedir.
İspanya'nın Atapuerca bölgesinde bulunan ve günümüz in-sanıyla tıpatıp aynı olan 800.000 yıllık fosil insanın hiçbir zaman evrim geçirmediğinin açık bir kanıtıdır.
Mary Leakey'nin Laetoli'de bulduğu 3.6 milyon yıllık ayak izleri, evrim taraftarı bilimsel olduğunu iddia eden bir dergide kasıtlı olarak saptırılmak istendiği gibi A. Afarensis'e değil mo-dern insana aittir. İzler günümüz insanınınkinden hiçbir farkı ol-mayan ayaklar tarafından bırakılmıştır. Bu durum çıplak gözle dahi rahatlıkla anlaşıldığı gibi, izler üzerinde yapılan bilimsel ça-lışmalar da bu gerçeği kanıtlamıştır.
 
Ramapithecus fosili: Ramapithecus, evrim teorisinin en büyük ve en uzun süren yanılgılarından birisi olarak kabul edilir.
Bu ad, 1932 yılında Hindistan'da bulunan ve insan ile may-mun arasında, 14 milyon yıl önce meydana gelen ayrımın ilk ba-samağı olduğu iddia edilen fosil kayıtlarına verilmişti.
Bulunduğu 1932 yılından 1982 yılına kadar tam 50 sene ev-rimciler tarafından insan evriminin kesin bir delili olarak gösterildi. Bu ara fosil üzerinde pek çok araştırmalar yapıldı. Bu araştırma-lar evrimciler için derin bir hayal kırıklığıyla sonuçlandı. Ramapithecus fosilinin soyu tükenmiş bir orangutandan başka bir şey olmadığını anlaşıldı.
Evrimci Science dergisi bu gerçeği 1982 tarihli sayısında İn-sanlık Bir Atasını Kaybediyor başlıklı makale şöyle ilan etmeye mecbur kaldı.
Harvard Üniversitesi paleoantropologlarından David Pilbeam'a göre bugüne kadar atalarımızdan olduğunu dü-şündüğümüz bir grup canlı aile ağacımızdan çıkartılıyor.
Birçok paleoantropolog, Ramapithecus'ların Afrika maymun-larından ayrılmamızdan hemen sonraki bilinen en eski atalarımız olduğunu söylemekteydi. Ancak bunlar birkaç diş ve çene parça-sına dayanıyordu.
Pilbeam'a göre büyük çene ve kalın mineyle kaplı dişler belki insan atalarımızın özelliklerini taşıyordu. Ancak alt çene kemiği-nin pozisyonu, birbirine yakın gözler, damağın şekli gibi daha belirgin özellikler bunun bir orangutan atası olduğunu gösteriyor.
Bir evrim teorisi taraftarı bu konuda şöyle yazmıştı:
-Bu soyu tükenmiş primat, hominid soy ağacımızdaki ilk halkalardan biridir. Bulunan yeni örnekler onu insan evri-minde hak ettiği yere yerleştirmiş homo türüne kadar olan yol, bir çelişki korkusu olmaksızın açılmıştır.
Sanki Ramapithecus insanın tam bir atası olması için dizayn edilmiş gibidir. Eğer atamız değilse, elimizde kesin hiçbir kanıt yok demektir.
Fakat daha sonraki yıllarda yapılan ayrıntılı araştırmalar Ramapithecus’un insanlığın atası olmadığı sadece soyu tüken-miş bir orangutan türünden başka bir şey olmadığı anlaşıldı.
Bir evrim teorisi taraftarı David Pilbeam’la aynı görüşte ol-duğunu belirterek bu gerçeği şu şekilde itiraf etmektedir.
-Harvard Üniversitesi paleoantropologlarından David Pilbeam'a göre bugüne kadar atalarımızdan olduğunu dü-şündüğümüz bir grup canlı aile ağacımızdan çıkartılıyor.

KNM-ER 1470 (Homo Rudelfensis) kafatası fosili: Fosilbilimci Richard Leakey, 2.8 milyon yıl yaş biçtiği ve "KNM-ER 1470" olarak adlandırdığı kafatasını antropoloji tarihinin en büyük buluşu gibi tanıtmış ve büyük yankı uyandırmıştı.
Australopithecus gibi küçük bir kafatası hacmi olan, ancak insansı bir yüze sahip bulunan canlı, Leakey'e göre, Australopithecus ile insan arasındaki kayıp halkaydı.
Fakat daha sonraki yıllarda yapılan araştırmalar bu fosilin insansı yüzü, gerçekte kafatası parçalarını birleştirirken yapılan -belki de kasıtlı- hataların sonucu olduğu anlaşıldı.
Ancak bir süre sonra anlaşılacaktı ki, KNM-ER 1470 kafata-sının bilimsel dergilere kapak olan insansı yüzü, gerçekte kafata-sı parçalarını birleştirirken yapılan hataların sonucuydu.
İnsan yüzü anatomisi üzerinde çalışmalar yapan profesör Tim Bromage, 1992 yılında bilgisayar simülasyonları yardımıyla ortaya çıkardığı bu gerçeği şöyle özetler:
-KNM-ER 1470'in rekonstrüksiyonu yapılırken, yüz, aynı günümüz insanlarında olduğu gibi, kafatasına neredeyse tam paralel bir biçimde inşa edilmişti. Oysa yaptığımız ince-lemeler, yüzün kafatasına daha eğimli bir biçimde inşa edil-miş olmasını gerektirmektedir. Bu ise, aynı Australopithecus'da gördüğümüz maymunsu yüz özelliğini meydana getirir.
Bu konuda evrimci paleoantropolog J. E. Cronin de şöyle der:
Kaba olarak biçimlendirilmiş yüz, düşük kafatası genişli-ği ve büyük azı dişler gibi ilkel özellikler, KNM-ER 1470'in Australopithecus ile paylaştığı ilkel özelliklerdir... KNM-ER 1470, diğer erken Homo örnekleri gibi, öteki ince yapılı Australopithecus'la birçok yapısal ortak özellik taşır. Bu özellikler, diğer geç Homo örneklerinde (yani Homo erectus'ta) bulunmaz.
Michigan Üniversitesi'nden C. Loring Brace ise, çene ve diş yapısı üzerinde yaptığı analizlerde 1470 kafatası hakkında yine aynı sonuca varmıştır:
-Çenenin büyüklüğü ve azı dişlerinin kapladığı yerin ge-nişliği, ER 1470'in tam anlamıyla bir Australopithecus yüz ve dişlerine sahip olduğunu göstermektedir.
KNM-ER 1470 üzerinde en az Leakey kadar incelemede bu-lunmuş olan John Hopkins Üniversitesi paleoantropoloğu profe-sör Alan Walker da, bu canlının Homo erectus ya da Homo rudolfensis gibi bir Homo (insan) türüne dahil edilmemesi, aksine Australopit- hecus sınıfına sokulması gerektiğini savunmaktadır.
Australopithecus ile Homo erectus arasında bir geçiş formu gibi gösterilmeye çalışılan Homo habilis ya da Homo rudolfensis gibi sınıflamalar gerçekte bilimsel yönden geçersizdir.
Bu canlılar bugün çoğu araştırmacının kabul ettiği gibi, Australopithecus serisinin birer üyesidirler. Bütün anatomik özel-likleri, bu canlıların birer maymun türü olduklarını göstermektedir.
Bu gerçek, Bernard Wood ve Mark Collard adlı iki evrimci antropoloğun 1999 yılında Science dergisinde yayınlanan ince-lemeleriyle daha da belirgin hale gelmiştir.
Wood ve Collard, Homo habilis ve Homo rudolfensis kategori-lerinin hayali olduğunu, aslında bu kategorilere dahil edilen fosil-lerin Australopithecus sınıflandırması içinde incelenmesi gerekti-ğini şöyle açıklamışlardır:
-Daha yakın zamanda, fosil türleri, mutlak beyin hacmi, dil yeteneği konusundaki çıkarımlar ve el fonksiyonu ve taş-tan aletler yapma becerileri konusundaki kurgular gibi te-mellere dayanılarak, Homo kategorisine dahil edilmiştir.

Birkaç istisna haricinde, bu (Homo) cinsinin insan evrimi içindeki tanımı ve kullanımı ve Homo'nun sınırının belirleni-şi, sanki sorunsuz bir olgu gibi kabul edilmiştir. Ama...
Yeni bulgular, mevcut bulgulara getirilen yeni yorumlar ve paleoantropolojik kayıtlar üzerindeki kısıtlamalar, sınıf-landırmaları Homo cinsine dahil etmek için kullanılan kriter-leri geçersiz hale getirmektedir.
Pratikte, fosilleşmiş hominid türleri, Homo kategorisine, dört temel kriterden biri veya daha fazlasına göre dahil edil-mektedir. Oysa şimdi açık hale gelmiştir ki, bu kriterlerin hiçbiri tatminkâr değildir. Kafatası hacmi problemlidir, çün-kü mutlak beyin kapasitesinin biyolojik bir önemi olduğu varsayımı tartışmalıdır. Aynı şekilde, konuşma fonksiyonu-nun beynin genel görünümünden güvenilir şekilde çıkarım yapılamayacağına dair oldukça tatmin edici kanıtlar vardır ve beynin konuşma ile ilgili bölgelerinin, daha önceki çalış-maların ima ettiğinin aksine lokalize olmadığına dair kanıtlar vardır...
Bir başka deyişle, H. habilis ve H. rudolfensis'e ait fosil bulguları eklendiğinde, Homo cinsi iyi bir cins değildir. Do-layısıyla, H. habilis ve H. rudolfensis, Homo cinsinden çıka-rılmalıdır. Şu an için, hem H. habilis'in hem de H. rudolfensis'in Australopithecus cinsine geçirilmesini öneri-yoruz.
Wood ve Collard'ın vardığı sonuç, anlattığımız gerçeği doğru-lamaktadır. Tarihte insanın ilkel ataları yoktur. Bu şekilde göste-rilen canlılar, gerçekte Australo- pithecus cinsine dahil edilmeleri gereken maymunlardır.
Fosil kayıtları, bu soyu tükenmiş maymunlar ile fosil kayıtla-rında aniden ortaya çıkan Homo yani insan türü arasında hiçbir evrimsel ilişki olmadığını göstermektedir.
Bütün anatomik özellikler insan evriminin kayıp halkası ola-rak lanse edilen, bu canlıların birer maymun türü olduklarını gös-termektedir.

Sahelanthropus Tchadensis fosili: Evrim teorisinin insanın kökeni hakkındaki iddialarını yıkan en son bulgulardan bir diğeri ise, 2002 yazında Orta Afrika ülkesi Çad'da bulunan bir fosildir. Fransız bilim adamı Michel Brunet tarafından keşfedilen fosile Sahelanthropus tchadensis adı verildi.
Bu fosil özellikleri nedeniyle evrimci çevreleri birbirine kattı.
Dünyaca ünlü Nature dergisi, fosili duyuran haberinde; bulu-nan yeni kafatası, insanın evrimi hakkındaki düşüncelerimizi tamamen batırabilir itirafında bulundu.
Harvard Üniversitesi'nden Daniel Lieberman, bu yeni bulgu-nun evrim teorisi için küçük bir nükleer bomba kadar etkili olaca-ğını söyledi.
Bunun nedeni, bulunan fosilin yedi milyon yıl yaşında olma-sına rağmen, insanın en eski atası olduğu iddia edilen ve beş milyon yıl yaşındaki Australopithecus cinsi maymunlardan evrim-cilerin bugüne kadar temel aldıkları kıstaslara göre daha insansı (gelişkin) bir yapıya sahip olmasıdır.
Geçmişte yaşamış ve bugün soyu tükenmiş olan pek çok farklı maymun türü vardır. Bunların bazılarının kafatası veya is-kelet yapısı kısmen insanlara benzerlik göstermektedir. Ama bu benzerlikler, bu benzerliklere sahip canlılarla insanlar arasında evrimsel bir ilginin olduğu anl***** gelmez.
Evrim teorisi taraftarları ise, bu soyu tükenmiş canlılara ait kafataslarını, teorilerinin gerektirdiği gibi art arda dizerek bir tür maymundan insana giden merdiven oluşturma çabasındadırlar.
Ancak bu konudaki araştırmalar derinleştikçe, ortada böyle bir merdiven bulunmadığı, sadece farklı dönemlerde farklı may-mun türlerinin yaşadığı anlaşılıyor.
George Washington Üniversitesinden evrimci antropolog Bernard Wood'un yeni bulunan fosil üzerine yaptığı açıklama ise, bu görüşü doğrulamaktadır. Bernard Wood yazısında şunları yazmaktadır.
-Üniversiteye başladığım 1963 yılında, insanın evrimi bir merdiven gibi görülüyordu. Bu merdivenin basamakları, maymundan insana doğru ilerleyen ve her aşaması bir ön-cekinden daha az maymunsu olan bir seri ara formdan mey-dana geliyordu. Ama şimdi insanın evrimi (karmakarışık) bir çalıya benziyor. Fosillerin birbirleriyle nasıl bir ilişkisi oldu-ğu ve herhangi birisinin gerçekten insanın atası olup olma-dığı hala tartışmalı.
Bu durum, gerçekte hepsi soyu tükenmiş maymun türleri arasında, son derece sübjektif ve ön yargılı olan insana benzerlik kriterlerine göre kurulan evrimsel ilişkilerin tamamen varsayıma dayalı olduğunu göstermektedir.
Bu buluş insanın evrimi konusunda zaten her zaman için son derece sallantılı olan kayıp halka düşüncesinin tamamen geçerli-liğini yitirmesine neden olmuştur.
Adı geçen bilimsel dergide yazıda ABD'deki George Washington Üniversitesi paleontologlarından evrimci Bernard Wood'un Çad'da bulunan ve 6 ila 7 milyon yıllık olduğu bildirilen Sahelanthropus tchadensis fosili üzerindeki yorumları aktarılıyor.
Temmuz 2002'de açıklandığında, dünyanın en önemli dergi ve gazetelerinde ön sayfadan haber verilen bu fosilin, yüzyılın en önemli paleontolojik bulgusu, hatta nükleer bir bomba etkisinde olduğu belirtilmişti.
Bu kafatası 7 milyon yıllık olmasına karşın, evrim şemaların-da 2 milyon yıllık gösterilen hayali ara formlarla benzer bir yüze sahip olması nedeniyle, insanın evrimini gösteren mevcut şema-ları yıkıyor. Bir bakıma yedi milyon yıl önce, iki milyon yıl önce yaşadığı iddia edilen insansı canlıdan daha gelişkin olanı yaşa-mıştı.
Mevcut senaryoların geçersizliğini vurgulayan Wood, insanın evrimi iddiasının içinden çıkılamaz bir karmaşaya düştüğünü ka-bul ediyor.
Bernard Wood yazısında:
-Şempanzelerin kendi bağımsız evrim tarihleri bizimki kadar eski olsa da bu evrimle ilgili kesinlikle hiçbir fosil ka-nıtımız bulunmuyor demekte şunları ilave etmektedir. Bu kayıp halka kesinlikle bulunamayacaktır. Kayıt halka araştırmaları başarısızlığa mahkûmdur.
Bernard Wood ile aynı görüşte olan başka bilim insanları da vardır.
Dünyaca ünlü bilim dergisi Nature'ın editörü ve aynı zaman-da bir paleontolog olan Henry Gee, The Guardian gazetesinde çıkan bir makalesinde şunları yazmıştı:
-Sonuç ne olursa olsun, bu kafatası (Sahelanthropus tchadensis), bir kez daha ve kesin olarak göstermiştir ki, eskiden beri kabul edilen (insanla maymun arasındaki) kayıp halka düşüncesi saçmadır. Şu an çok açık olarak görülmeli-dir ki, zaten her zaman için son derece sallantılı olan kayıp halka düşüncesi, artık tamamen geçerliliğini yitirmiştir.
Bu konuda bilim dergileri şunları yazmaktadır.
National Geographic News Çad’da bulunan fosil insanın kökeninin yeniden düşülmesi gerektiğini gösteriyor; CNN.com ise bu haber eski kafatası insanın kökenine meydan okuyor şeklinde okuyucularına duyurulmuştur.
Diğer ünlü bilimsel kaynaklarda veya önde gelen uluslararası medya kuruluşlarında bu konuda verilen haberlerin hemen hep-sinde de bulunan fosilin evrim teorisi adına çok şaşırtıcı ve beklenmedik olduğu vurgulanmaktadır. Uluslararası kaynakla-rın hiçbirinde, bulunan kafatasının evrim teorisini desteklediği ya da kanıtladığı iddia edilmedi.
Fakat insanın evrimi ilk canlılığın ortaya çıkışı gibi evrim teo-risi için çok önemlidir. Bu konu diğeri gibi teori için adeta bir ölüm kalım meselesidir. Evrim teorisi taraftarları bu nedenle teorilerini her ne olursa olsun yaşatmak için yoğun bir propaganda çalış-malarına girişmişlerdir.
Amerikalı biyolog Jonathan Wells, Amerika'da büyük bir tartışma başlatan Evrimin İkonları: Bilim mi Efsane mi, Evrim Hakkında Öğrettiğimiz Pek Çok Şey Neden Yanlış adlı 2000 yılı basımı kitabında bu propaganda mekanizmasını şöyle özet-lemektedir.
-Toplumun geneli, insanın kökeni hakkındaki derin belir-sizliğe dair bilimsel uzmanların yaptıkları açıklamalardan çok nadiren haberdar edilir. Bunun yerine, şu veya bu kim-senin en son teorisi ile besleniriz ve bize bizzat paleoantropo- logların bunun üzerinde anlaşamadıkları ger-çeği aktarılmaz. Ve tipik olarak, teori mağara adamlarının veya bol makyajlı insan atalarının hayali resimleri ile süsle-nir. Görünen odur ki, bilimin hiçbir alanında bu kadar az bir malzeme üzerine bu kadar fazla bir kurgu yapılmamıştır.
Bilimsel bulgular, türlerin evrimle, yani rastlantısal doğal sü-reçlerle değil, bir plan ve tasarımla ve dahası aniden yeryüzünde ortaya çıktığını göstermektedir.

SM4 Kafatası fosili: Endonezya'nın Sambungman Bölgesi'n-de, Pleistosen devrine (günümüzden 1.8 milyon-10.000 yıl önce-si) ait olduğu belirtilen ve üst kafatasından ibaret bir fosil bulun-du.
Evrim teorisi taraftarları her zaman yaptıkları gibi hacmi 1006 cm3 olan bu beyin kabının insanın sözde ilkel atalarından mo-dern insana doğru bir ara adım olduğunu öne sürdüler.
Kısaca Sm4 olarak tanımlanan fosilin, Java'da daha önce ele geçirilmiş Homo Erectus örnekleri arasında bir evrimsel geçiş formu olduğu iddia edildi.
Ayrıca Sm4 fosilinin önemli bir özelliğinin beyin kökü bölgesi-nin öteki Java örneklerine göre daha hareketli olduğu ve bu özel-liğiyle Homo Sapiens'e benzediği öne sürüldü. Öne sürüldü ama bu konuda herhangi bir bilimsel kanıtta gösterilemedi. Bu neden-le bu varsayım ön yargılara dayanan bir varsayımdan öteye gi-demedi.
Önceki bölümlerde incelendiği gibi Homo Erectus'un günü-müz insanı olan Homo Sapiens'le aynı dönemde yaşadığını gös-teren kanıtlar vardır.
Ayrıca, araştırmacılar beyin hacmi 1006 cm3 olarak hesapla-nan kafatasının büyük olasılıkla genç ya da orta yaşta bir erkeğe ait olduğunu tahmin etmektedirler.
En büyük maymun kafatasının 650 cc'yi geçmediği düşünü-lürse bunun bir insana ait olduğu kesinleşmektedir.
Kaş kemerleri incelendiğinde bunların günümüzdeki herhangi bir insanda bulunması son derece makul ölçülerde olduğu anla-şılmaktadır.
Öyle ki bu insan günümüzde yaşıyor ve kalabalık bir mey-danda modern kıyafetlerle yürüyor olsa, kimse onu yadırgamaz-dı.
Fosil bulgusunu değerlendiren Amerikan Doğa Tarihi Müzesi paleoantropologla- rından Kenneth Mowbray bir evrimci olması-na karşın Sm4 fosilinin bir ara tür olarak sınıflandırılmasına karşı çıkmakta, Endonezya kafatası fosillerinde görülen farklılıkların herhangi bir tür içinde görülmesinin doğal çeşitlilikten kaynaklan-dığını belirtmektedir.
Mowbray, National Geographic'in internet sitesindeki yoru-munda şunları söylemektedir:
-Eğer modern insan popülasyonlarına bakacak olursanız, kısa ve yuvarlak kafalı insanlar; uzun ve dar kafalı insanlar görürsünüz; bunlar herhangi bir popülasyon içinde görül-mesi normal varyasyonlardır.
Kısacası Sm4 fosili üzerinde yapılan evrimci spekülasyonlar bilimsel delillere dayanmamaktadır. Sm4’ün bir ara geçiş formu değil, gerçek bir insan fosili olma olasılığı çok daha yüksektir.
 
Kenyathropus Platyops fosili: Kenya'da Meave Leakey ve ekibi tarafından 3.5 milyon yıllık bir kafatası fosili bulundu. Düz bir yüze sahip olması nedeniyle Düz Yüzlü Adam olarak anılan fosile Kenyanthropus platyops bilimsel ismi verildi.
Bulunan bu fosil, fosiller konusunda hayli karışık olan evrim-cilerin aklını daha da karıştırdı ve insanın evrimi senaryosunu altüst eden bir fosil olarak duyuruldu.
BBC bu haberi Düz yüzlü adam bir bilmece başlığı ile verir-ken insanın evrimine hiç uymadığını, bu senaryoları alt üst ettiği-ni belirtti.
3,5 milyon yıllık bu fosilin evrimcilerin aklını tamamen karış-tırmasının nedeni, kendisinden sonra yaşamış olan Lucy gibi bazı maymun türlerinin evrimci kıstaslara göre Kenyanthropus platyops'dan daha geri olmasıdır. Halbuki teoriye göre daha ev-rimleşmiş olmalıydı. Dolayısıyla farklı özelliklere sahip olan bu fosil, evrimcilerin tüm şemasını altüst ediyor. Çünkü bu fosili ne-reye yerleştireceklerini bilmiyorlar.
BBC televizyonunun internet sayfasında yayınlanan ve bir sonraki sayfada yer alan şemada bu karmaşa vurgulanmakta, özetle şunlar yazılmaktadır.
Karmaşık insanımsı soyağacı başlığıyla verilen şemada hiçbir düzenli gelişme olmadığı, aksine tüm fosil bulguları-nın birbirlerinden tamamen ilgisiz özelliklere sahip oldukları görülüyor.
Bilim adamları farklı insanımsı fosillerini birbirleriyle iliş-kilendirme konusunda güçlük çekiyorlar.
Nature dergisinde ise aynı fosil için insanın evrim tarihi karmaşık ve çözülmemiş. Yeni bulunan fosil ile daha büyük bir karmaşıklığa sürüklenmiş gibi görünüyor ifadeleri kulla-nıldı.
George Washington Üniversitesi, Antropoloji bölümünden Daniel E. Lieberman ise, Nature dergisinde yer alan makalesin-de, Kenyanthropus platyops hakkında şu yorumu yapıyor:
-İnsanın evrim tarihi çok karmaşık ve çözümlenmemiştir. Şimdi 3.5 milyon yıllık başka bir türün bulunması ile durum daha da karışacak gibi görünüyor.
Kenyanthropus Platyops'un yapısı genel olarak insanın evrimi ve türlerin davranışı konuları hakkında birçok soruyu beraberinde getiriyor. Örneğin alışılmışın dışında olarak ne-den küçük bir çene dişine ve öne doğru kavisli çene kemiği olan büyük düz bir yüze aynı anda sahip?
Büyük yüzü ve benzer şekilde yerleştirilmiş çene kemiği olan tüm diğer insanımsı türlerin büyük bir dişi var. K. Platyops'in önümüzdeki birkaç yıl içindeki en başlıca rolü-nün, birlikleri bozucu ve insanımsılar arasındaki evrimsel ilişkinin araştırmalarında karşılaşılan kargaşayı vurgulayıcı bir rolü olacağını düşünüyorum.
BBC ise Kenyanthropus platyops ile ilgili haberi Düz Yüzlü Adam Bir Bilmece, Akıl Karıştıran Tablo, Bilimsel Çelişki başlıkları ile verdi ve Meave Leakey ekibiyle Kenya Milli Müzesi-nin bu yeni buluşu, zaten bulanık olan insanın evrimi tablo-sunu daha da bulanıklaştırıyor şeklinde yorumladı
Londra College Üniversitesi'nden ünlü evrimci Dr. Fred Spoor ise yeni bulunan fosil için birçok soruyu gündeme getirdi yoru-munu yaptı. Ve halen evrim teorisi bir çelişkiler ve bu çelişkilerin getirdiği sorular burgacındadır. Bulunan hiçbir fosilin evrimi kanıt-lamaması bu burgacı daha da derinleştirmektedir.

Arkaik Homo Sapiens ve Neandertal Adamı: Arkaik homo sapiens, insan evrimi şemasının günümüz insanından bir önceki basamağını oluşturur. Aslında bu insanlar hakkında evrimciler açısından söylenecek bir şey yoktur. Zira bunlar günümüz insa-nından ancak çok küçük farklılıklarla ayrılırlar. Hatta bazı araş-tırmacılar, bu türün temsilcilerinin günümüzde hala yaşamakta olduklarını söyleyerek Avusturalya’lı Aborijin yerlilerini örnek gös-terirler.
Aborijin yerlileri de Arkaik homo sapienslere benzeyen kalın kaş çıkıntılarına, içeri doğru eğik bir çene yapısına ve biraz daha küçük bir beyin hacmine sahiptirler.
Ayrıca çok yakın bir geçmişte Macaristan'da ve İtalya'nın ba-zı köylerinde bu insanların yaşamış olduklarına dair çok ciddi bulgular ele geçirilmiştir.
Evrim teorisi taraftarları arkaik homo sapiense en önemli ör-nek olarak Hollanda'nın Neander vadisinde bulunan ve Neandertal adamı adı verilen insan fosillerini gösterirler.
Onlara göre Neandertal denilen bu insan ırkı günümüz insa-nına göre çok ilkeldir. Soyut kavramlar içermeyen ve 200 kelime-yi aşmayan ilkel bir dil konuşmaktadırlar ve hiçbir sanat ve kültü-re sahip değildir. Bir bakıma insanlara özel vardan var etme me-lekeleri henüz tam gelişmemiştir diye iddia edilir.
Fakat son yapılan araştırmalar Neandertaller'in anatomik ya-pıları, gerek beyin bölümleri gerekse boğaz-yutak-çene gibi or-ganları, bu insanların konuşma yeteneği açısından bizden hiçbir eksiklikleri olmadığını göstermektedir.
İnsanlara özel vardan var etme melekelerinin gelişmemiş olduğu iddiası ise mesnetsizdir. Bu iddiayı geçersiz kılan pek çok deliller vardır. Bunun çok çarpıcı bir örneği, Neandertal insanları-na ait olan kemikten yapılmış bir flüttür.
Bir ayının uyluk kemiğinden yapılmış olan söz konusu flüt, arkeolog Ivan Turk tarafından 1995 Temmuz'unda Kuzey Yugos-lavya'daki bir mağarada bulunmuştur. Daha sonra da bir müziko-log olan Bob Fink, flütü analiz etmiştir.
Fink, karbon testine göre yaşının 43.000 ile 67.000 yıl ara-sında olduğu düşünülen bu aletin, 4 nota çıkardığını ve flütte ya-rım ve tam tonların da olduğunu tespit etmiştir.
Bu keşif, Neandertaller'in Batı müziğinin temel formu olan yedi nota ölçüsünü kullandıklarını göstermektedir.
Flütü inceleyen Fink, eski flütün üzerindeki ikinci ve üçün-cü delikler arasındaki mesafenin, üçüncü ve dördüncü delik-ler arasındaki mesafenin iki katı olduğunu belirtmektedir. Bu-nun anlamı birinci mesafenin tam notayı, ona komşu olan mesa-fenin de yarım notayı temsil ettiğidir.
Bu üç nota inkâr edilemez bir şekilde diatonik bir ölçekteki gibi ses çıkarır diyen Fink, Neandertaller'in müzik kulağı ve bilgisi olan insanlar olduğunu ortaya koymuştur.
Diğer bazı fosil bulguları, Neandertaller'in ölülerini gömdük-lerini, hastalarına baktıklarını, kolye ve benzeri takı eşyaları kul-landıklarını göstermektedir.
Bazı fosil kazıları sırasında Neandertal insanları tarafından kullanıldığı tespit edilen 30 bin yıllık bir dikiş iğnesi bulunmuştur. Kemikten yapılmış olan bu iğne son derece düzgündür ve iplik geçirilmesi için açılmış bir deliğe sahiptir. Bu da o dönem insan-larının zannedildikleri gibi ilkel olmadıkları, aletler, edevatlar yap-tıkları ve kendi ölçülerinde giyindiklerinin en büyük delilidir.
Neandertaller'in alet yapma yetenekleri hakkında yapılan en iyi araştırma New Mexico Üniversitesi'nde antropoloji ve arkeoloji profesörü olan Steven L. Kuhn ve Mary C. Stiner'a aittir.
İki bilim adamı da evrim teorisini savunmalarına rağmen, yaptıkları arkeolojik araştırmalar ve analizler sonucu, İtalya'nın güneybatı sahilindeki mağaralarda binlerce yıl yaşamış olan Neandertaller'in, günümüz insanları gibi kompleks bir düşünce yapısı gerektiren faaliyetlerde bulunduklarını ortaya koymuşlar-dır.
Kuhn ve Stiner bu mağaralarda çeşitli aletler bulmuşlardır. Buluntular, mızrak uçları da dahil olmak üzere kesici türden sivri uçludur ve dikkatli bir şekilde çakmaktaşının kenarlarındaki kat-manların yontulmasıyla yapılmıştır. Böyle sivri uçlar meydana getirecek şekilde katmanları yontmak, kuşkusuz zekâ ve beceri gerektiren bir işlemdir. Bu işlemdeki en önemli problemlerden biri kayaların ucundaki baskılar sonucu meydana gelen kırılmalardır. Bu yüzden işlemi yapan kişi, bir dahaki sefere uçları doğru mu-hafaza edebilmek için ne kadar vurmalıyım ya da eğri bir alet yapıyorsa ne kadar eğriltmem gerekir diye karar vermek ve kendi kendine ince bir hesap yapmak durumundadır. Bu da yapılanla-rın rastlantısal olmadığını gösterir.
California Üniversitesi'nden Margaret Conkey Neandertaller'den önceki dönemlere ait olan aletlerin dahi ne yaptığının bilincinde olan zeki topluluklar tarafından yapıldığını şöyle anlatmaktadır:
-Arkaik insanların elleriyle yaptıkları nesnelere bakacak olursanız, hiç de acemi işi şeyler olmadıklarını görürsünüz. Arkaik insanlar kullandıkları malzemenin nasıl bir şey oldu-ğunun ve nasıl bir dünyada yaşadıklarının bilincindedirler.
Günümüzde birçok araştırmacı, Neandertal insanını günü-müz insanının bir alttürü olarak tanımlayarak Homo Sapiens Neandertalensis demektedir.
Bu ırkın günümüz insanıyla beraber, aynı anda ve aynı coğ-rafya'da yaşadığı kesindir.
Bilimsel bulgular, Neandertallerin ölülerini gömdüklerini, çe-şitli müzik aletleri yaptıklarını ve aynı dönemde yaşamış homo sapiens sapienslerle beraber gelişmiş bir kültürü paylaştıklarını açıkça göstermektedir.
Son 20-20 yılın bilimsel bulguları, Neandertaller'in günümüz insanına göre hiçbir ilkel yanları olmayan bir insan ırkı olduğunu ortaya koymaktadır.
Neanderthal fosillerinin tamamen modern olan kafatasları ve iskelet yapıları da herhangi bir spekülasyona açık değildir.
Neanderthal kalıntıları ve modern insan kemikleri arasında yapılan ayrıntılı karşılaştırmalar, şunu göstermektedir ki Neanderthallerin anatomisinde, ya da hareket, alet kullanımı, zekâ seviyesi veya konuşma kabiliyeti gibi özelliklerinde modern insanlardan aşağı sayılabilecek hiçbir şey yoktur.
Bunlara ek olarak Neandertallerin günümüz insanına göre bazı üstünlükleri bulunmaktadır.
Neandertallerin beyin hacimleri günümüz insanınkinden daha büyüktür ve bunlar vücut olarak daha sağlam yapılı ve kas gücü olarak bizlerden çok daha güçlüdürler.
Neanderthallerin kendine özgü yapısı, gövde ve uzuv kemik-lerinin genel olarak abartılı biçimde yapılı olmasıdır. Bütün iyi korunmuş kemikler, modern insanlar tarafından ender olarak sa-hip olunabilecek bir güce işaret etmektedir.
Bu özellikler sadece yetişkin erkeklerde değil, yetişkin kadın-larda, yaşlılarda ve hatta çocuklarda bile rahatlıkla görülebilmek-tedir.
New Scientist dergisinin Mayıs 1998 sayısında yayınlanan bir haberle, bundan 700.000 yıl önce insanların gemicilik yaptığı ile ilgili haber tüm dünyada yankı uyandırmıştır.
Ancient Mariners başlığı ile verilen haber, evrimcilerin yalnız-ca maymunların var olduğunu iddia ettikleri bir ortamda, gemi yapabilecek bilgi, teknoloji ve kültüre sahip insanların varlığını ortaya koymuştur.
Yine insanın evrimi senaryosunu kökünden yıkan bir başka haber ise Discover dergisinin Aralık 1997 tarihli sayısında yayın-lanmıştır.
Yazıda İspanya'da bulunan Atapuerca fosilinin 800.000 yıl önce yaşamış bir insana ait olduğu açıklanmıştır.
Tüm bunların yanı sıra insanların varlığının çok daha eski dönemlere uzandığını gösteren delillerden biri Laetoli'de bulunan 3.6 milyon yıllık insana ait ayak izleri ve 1.7 milyon yıllık taştan yapılmış kulübelerdir.
Kısacası Neandertaller zamanla içinde çeşitli nedenlerle asimile olmuş özgün bir insan ırkıdır.

İspanya'nın Atapuerca bölgesinde bulunan ve günümüz in-sanıyla tıpatıp aynı olan 800.000 yıllık fosil insanın hiç bir zaman evrim geçirmediğinin açık bir kanıtıdır.
Bu konuda New Mexico Üniversitesi'nden paleoantropolog Erik Trinkaus şöyle yazar:
-Neandertal kalıntıları ve günümüz insanı kemikleri ara-sında yapılan ayrıntılı karşılaştırmalar göstermektedir ki, Neandertaller'in anatomisinde, ya da hareket, alet kullanımı, zeka seviyesi veya konuşma kabiliyeti gibi özelliklerinde günümüz insanlarından aşağı sayılabilecek hiçbir şey yok-tur.
Bu konuda Charles Darwin:
-Yinede çok eski bazı kafataslarının örneğin Neanderthal insanınkinin iyi gelişmiş ve sığalı olduğu kabul edilmelidir demekte sekiz yüz bin yıl önce yaşamış insan beyinlerinin gü-nümüz insanınkinden farklı olmadığını kabul etmektedir.
Kabul etmektedir ama bazı evrim teorisi taraftarı bilim adam-ları bunu kabul etmezler, Neandertaller'in evrimini tamamlama-mış bir hominid (yarı insan yarı maymun) olduğu iddiasını devam ederler. Fakat otuz yılın bilimsel bulguları, Neandertaller'in gü-nümüz insanına göre hiçbir ilkel yanları olmayan bir insan ırkı olduğunu ortaya koymaktadır. Hatta bu nedenle bir zamanlar Homo Neanderthalensis sınıflamasına dahil edilerek Homo sapiens'ten tümüyle ayrı tutulan Neandertaller, artık evrim teorisi taraftarlarından bile Homo Sapiens Neanderthalensis olarak anılmakta ve böylece günümüz insanının bir türü olarak kabul edildiği teyit edilmiş görünmektedir
 
Lucy fosilleri: Lucy 1974 yılında Amerikalı antropolog Do-nald Johanson ve Tom Gray tarafından bulunan ünlü fosilin adı-dır.
Australopithecus hakkındaki bir diğer önemli bulgu ise, bu canlıların ellerini günümüz maymunlarında olduğu gibi yürüme amaçlı kullandıklarının anlaşılmasıdır.
Maymunlar el parmaklarının boğumlarının üzerine basarak dört ayaklı bir yürüme modeli kullanırlar. Parmak boğumu yü-rüyüşü (knuckle walking) adı verilen bu yapı, maymunlar ile in-sanlar arasındaki büyük yapısal farklardan biridir.
2000 yılında Australopithecus fosillerinin en ünlüsü olan Lucy üzerinde Richmond ve Strait adlı iki evrimci bilim adamı tarafın-dan yapılan iskelet incelemeleri ise, araştırmayı yapan bu iki ev-rimciyi şaşırtan bir sonuç ortaya koymuştur.
Lucy'nin el yapısı, aynen günümüzün maymunları gibi dört ayaklı knuckle walking yapısındadır. Nature dergisinde detaylı sonuçları yayınlanan bu bulgu hakkında Strait'in bir röportajda yaptığı yorum dikkat çekicidir:
-Lucy'i çıkarıp baktım ve o da ne! Klasik parmak boğumu yürüyücülerinin (knuckle walkers) morfolojisiyle tamamen aynıydı.
Birçok evrim taraftarı bilim insanı Lucy'nin insanla maymunsu ataları arasındaki ara geçiş formu olduğunu iddia etmişse de iler-leyen yıllarda yapılan incelemeler Lucy'nin sadece nesli tükenmiş bir maymun türü olduğunu ortaya çıkarmıştır.
Evrim teorisi taraftarları her ne kadar Lucy fosilini ısrarla in-sanların atalarından birisi olarak takdim etselerde Lord Solly Zuckerman ve Prof. Charles Oxnard ve Liverpool Üniversitesin-den Fred Spoor gibi konunun uzmanlarından dünyaca ünlü üç anatomistin yaptığı detaylı incelemeler sonucunda Lucy'nin, in-sanın atası olmayacağını, dik yürüyemeyen, günümüz maymun-ları ile benzer özellikle sahip, soyu tükenmiş bir maymun türü olduğunu göstermiştir.
Lucy Australopithecus afarensis maymun türünün daha ön-ce bahsedilen tüm özelliklerini üzerinde taşımaktadır. Diğer ifade ile tam bir maymundur.
Adı geçen bilim adamlarının verdikleri bilgiye göre Milenyum Adamı Lucyden çok daha yaşlı olmasına rağmen dik yürüyebil-mekte, çene ve diş yapısı ise insana benzemektedir.
Nitekim ünlü Fransız bilim dergisi Science et Vie, Mayıs 1999 sayısında bu konuyu kapak yapmış Elveda Lucy başlığını kulla-narak Australopithecus türü maymunların insanın soyağacından çıkarılması gerektiğini yazmıştır.

Orrorin Tugensis fosilleri: 2000 yılında bulunan ve Milen-yum Adamı olarak anılan Orrorin tugensis ise on iki küçük fosil bulgusuna dayandırılan bir türdür.
Kalıntıları bulan Fransız araştırmacılar bu türün iki ayak üze-rinde yürüyen canlılar olduğunu iddia etmelerine rağmen bu gö-rüş evrimciler arasında bile yaygınlık kazanmış değildir.
Çoğu evrimci bunun iki ayak üzerinde yürüyen bir tür olama-yacağını düşünmektedir.
Orrorin tugensis fosilinin insanımsı olduğunu kabul etmek isteyen evrimcilere ise halletmeleri gereken çok büyük bir sorun beklemektedir.
Orrorin tugensis fosilini insanımsı kabul etmeleri durumunda defalarca propagandasını yaptıkları Lucy fosilini çöpe atmak zo-runda kalacaklardır.
Çünkü Orrorin Tugensis bulan araştırmacılar, bu türün morfo-lojik olarak Homo genusuna Australopit- hecinelerden, yani Lucy'nin de dahil olduğu Australo- pithecus Afarensis ve A. Anamensis türlerinden daha yakın olduğunu ileri sürmektedirler.
Araştırmacılar evrimin gerilemiş olamayacağını savunmakta ve Australopithecus genusunun insan soy ağacından çıkarılma-sını talep etmektedirler.
Bir bakıma Orrorin Tugensis insan soy ağacını içinden çıkıl-maz bir şekilde karmaşıklaştırmakta, evrim teorisi taraftarlarını çıkmazlara sokmaktadır.

St W573 fosili:Fransız ve Kenyalı bilim adamlarının Kenya'-nın Baringo bölgesinde en az 6 milyon yıllık olduğunu tahmin ettikleri bir fosil buldular.
Fosili bulan bilim adamları bu fosilin yarı insan yarı maymun ara format özellikleri taşıdığını, insanın bugüne kadar bulunan en eski atasına ait olduğunu, 1974 yılında bulunan ve insanın atası olarak lanse edilmeye çalışılan Lucy isimli fosilden 3.2 milyon yıl daha yaşlı olduğunu belirtmekteydiler.
Evrim teorisi taraftarlarının yeni bulunan bu fosile böylesine önem vermelerinin nedeni daha önce bulunan Milenyum Adamı taşılından da daha yaşlı olmasıdır. Çünkü daha önce bulunan ve insanın atalarından birisi olarak lanse edilen Lucy fosili, Milen-yum adamı fosilinden daha genç olmasına rağmen evrimci ölçü-ler baz alındığından daha az gelişkindir. Diğer ifade ile evrim gerçekleşmemiştir.
Lucy’in, yeni bulunan Milenyum Adamı fosilinden daha genç olmasına rağmen daha az gelişkin olması evrim teorisi taraftarla-rına güç durumda bırakmıştır.
Buna karşılık evrim teorisi taraftarları türler arasındaki evrimin farklı oluşabileceğini, bu nedenle Milenyum Adamının Lucy’den daha gelişkin olduğunu öne sürerek durumu kurtarmaya çalış-mışlarsa da bu çabaları boşuna gitmiş görünmektedir.
Evrim teorisi taraftarları her ne kadar Lucy fosilini ısrarla in-sanların atalarından birisi olarak takdim etseler de Lord Solly Zuckerman ve Prof. Charles Oxnard ve Liverpool Üniversitesin-den Fred Spoor gibi konunun uzmanlarından dünyaca ünlü üç anatomistin yaptığı detaylı incelemeler sonucunda Lucy'nin, in-sanın atası olmayacağını, dik yürüyemeyen, günümüz maymun-ları ile benzer özellikle sahip, soyu tükenmiş bir maymun türü olduğunu göstermiştir.
Lucy Australopithecus Afarensis maymun türünün daha önce bahsedilen tüm özelliklerini üzerinde taşımaktadır. Diğer ifade ile tam bir maymundur.
Adı geçen bilim adamlarının verdikleri bilgiye göre Milenyum Adamı Lucy’den çok daha yaşlı olmasına rağmen dik yürüyebil-mekte, çene ve diş yapısı ise insana benzemektedir.
Nitekim ünlü Fransız bilim dergisi Science et Vie, Mayıs 1999 sayısında bu konuyu kapak yapmış Elveda Lucy başlığını kulla-narak Australopithecus türü maymunların insanın soyağacından çıkarılması gerektiğini yazmıştır.
Aynı dergide St W573 kodlu yeni bir Australopithecus fosili bulgusuna dayanarak yazılan makalede, şu cümleler yer almak-tadır:
-Yeni bir teori Australopithecus türünün insan soyunun kökeni olmadığını söylüyor...
St W573'. incelemeye yetkili tek kadın araştırmacının vardığı sonuçlar, insanın atalarıyla ilgili güncel teorilerden farklı; hominid soyağacını yıkıyor. Böylece bu soyağacında yer alan insan ve doğrudan ataları sayılan primat cinsi bü-yük maymunlar hesaptan çıkarılıyor. Australopithecuslar ve Homo türleri (insanlar) aynı dalda yer almıyorlar. Homo tür-lerinin (insanların) doğrudan ataları, hâlâ keşfedilmeyi bekli-yor.

Ardipithecus Ramidus Kaddaba fosili: 2001 yılında, California Üniversitesi antropologlarından Haile Selaisse Etiyop-ya'da Ardipithecus Ramidus Kaddaba ismini verdiği bir fosil buldu. Evrim taraftarlarınca hemen bir ara format olarak ilan edil-di.
Bu fosil kesin bilimsel bulgulara ulaşılamamasına rağmen ta-mamen önyargılara dayalı olarak ilkel insan türü diye yorumlan-mış ve evrim soy ağacının boş kaldığı düşünülen bir yerine yer-leştirilmesi uygun görülmüştü.
Bu fosilin evrim teorisi taraftarlarının zaman içinde bulmayı umdukları yarı insan, yarı maymun bir yaratık olduğu öne sürülü-yor; konusunda yeterli araştırmaların yapılıp yapılmadığı, yeterli bilimsel bulguların olup olmadığı göz ardı edilerek evrimci acele-ciliğiyle bu fosilin insan evriminin çok önemli bir parçasıymış gibi kamuoyuna sunuluyordu.
Sunuluyordu ama kısa bir zaman sonra adı geçen fosille ilgili bilgilerin birbirleriyle çeliştikleri fark edilecek, evrim taraftarları bir kez daha derin bir hüsrana uğrayacaklardır.
Bulunan son fosil hakkında birçok çelişki söz konusudur. Her ne kadar evrim teorisi taraftarları bu yeni fosili insan ile şempan-zeler arasındaki zincirin bir halkası olarak tanıtsalar da bilimsel araştırmanın sonuçları onların bu beklentilerinden çok daha fark-lıdır.
Evrim teorisi taraftarları söz konusu fosil ile ilgili olarak şu sorulara yanıt verememektedirler.
1.Bulunan kemikler birbirinden kilometrelerce uzaktadır ve farklı tarihlerde bulunmuştur. Aynı canlıya aitse niçin ve neden bu kadar uzaklarda bulunmaktadır?
Bulunan fosil yedi kemik parçasından ve 4 dişten oluşmakta-dır.
Time dergisi, tek bir ayak parmağı kemiğini göstererek, bu kemik canlının iki ayak üzerinde durduğunu gösteriyor iddiasında bulunmaktadır ama bu ayak parmağı kemiğinin, diğer kemikler-den 16 km ileride bulunduğu belirtilmektedir. Aynı canlıya aitse niçin 16 km uzakta bulunsun?
Nature'daki orijinal rapor incelendiğinde daha da vahim bir durumla karşılaşılmaktadır.
Bu raporda, Ardipithecus'un kemiklerinin aslında 1997 yılın-dan itibaren 5 farklı bölgeden 11 farklı insanımsı örneğinden top-landığı açıklanmaktadır.
Time dergisinin söz konusu ettiği ayak parmağı kemiği ise 1999 yılında bulunmuştur ve diğer bulunan kemiklerden de 0.6 milyon yıl daha gençtir. Yani tüm bulunan kemikler aynı canlıya ait değildir ve hatta aynı dönemde yaşayan canlılara da ait değil-dir.
2. Fosilin diş yapısı insanın evrimi ağacı açısından çelişkiler içermektedir.
Ardipithecus Ramidus Kaddaba morfolojik açıdan Tim White'ın 1992 yılında bulduğu Ardipithecus Ramidus isimli fosil ile benzerlikler taşıdığı için Ardipithecus grubundan sayılmıştır. Ancak, fosilin diş yapısı bu gruplandırma için önemli bir çelişki oluşturmaktadır. Çünkü bulunan fosil, 1992 yılında bulunan fosil-den 1,5 milyon yıl daha yaşlıdır.
Ancak Time dergisinde de belirtildiğine göre, 4,4 milyon yıllık Ramidus’un dişleri 5.8 milyon yıllık Kadabba’nın dişlerinden daha fazla maymunsu özellikler göstermektedir. Yani genç olan fosilin dişleri yaşlı olana göre daha çok maymunsu özelliğe sahiptir. Oysa evrim teorisine göre, zaman ilerledikçe maymunsu özellik-ler giderek kaybolmalı, insani özelikler çoğalmalıdır.
Evrim teorisi taraftarlarınca önemsiz bir bilgi gibi aktarılan bu gerçek, söz konusu maymun-insan sıralamasının tutarsızlıklarla dolu olduğunu göstermesi açısından önemlidir.
Antropoloji profesörü ve Arizona State Universitesi’nde İnsan Kökenleri Enstitüsü direktörü olan Donald Johanson, bu konuda yapılan önyargılı sınıflandırmayı şöyle ifade etmektedir:
-5.5 milyon yıllık fosilleri 4.4 milyon yıllıklarla aynı türle-rin üyeleri olarak yanyana koyduğunuzda, bunların bir ağaç üzerindeki ince dallar olabileceklerini dikkate almazsınız. Herşey düz bir çizgide olmaya zorlanmıştır.
3. Bu canlı soyu tükenmiş bir şempanze türüdür. Bazı evrim-ciler Ardipithecus'un insanlar ve şempanzeler arasındaki zincirin bir halkası olduğunu kabul etmektedirler. Ancak Henry Gee bu fosilin insandan çok şempanzeye benzediğini belirtmektedir.
Science dergisinin 13 temmuz 2001 tarihli sayısında söz ko-nusu fosille ilgili yayınlanan yazıda ise George Washington Üni-versitesi'nden Bernard Wood'un şu yorumuna yer verilmektedir:
-Bu bulguyu insan veya şempanze atası kategorilerinden birine sıkıştırma zorunluluğu hissetmek bir hatadır.
Time dergisinde ise Wood'un şu sözlerine yer verilmektedir:
-Bu bir hominid ata ya da şempanze ata olarak sınıflandı-rılması mümkün olmayan bir yaratığın ilk örneğidir. Fakat bu onu her ikisinin de ortak atası yapmaz. Sanırım kuyruğu bu eşeğin üzerine tutturmak çok zor olacak.
Evrim teorisi taraftarları genelde soyu tükenmiş maymun tür-lerini insan ile şempanze arasındaki zincirin bir parçası olarak göstermeye çalışırlar.
Kuyruksuz maymunun Latince karşılığı olan pithecus eki ile isimlendirilen bu canlılar, aslında türü tükenmiş kuyruksuz may-munlardır ve insanın hayali evrimi için hiçbir delil teşkil etmezler.
İnsanın atası olarak belirtilen fosiller gerçekte soyu tükenmiş şempanzelerdir. Örneğin en ünlü pithecus örneği olan Lucy'nin (Australopitpecus afarensis) şempanzelerle aynı büyüklükte bir beyni vardır, kaburgaları ve çene kemiği şempanzelerinkiyle aynı şekildedir, kolları ve bacakları canlının bir şempanze gibi yürü-düğünü göstermektedir. Hatta leğen kemiği de şempanzelerinki gibidir.
Sonuç olarak, söz konusu Ardipithecus Ramidus Kadabba fosili de Nature dergisinde de belirtildiği gibi şempanzeye ben-zemektedir ve insanın kökeni ile hiçbir ilgisi yoktur.
Nature dergisinin kıdemli editörü Henry Gee tarafından der-ginin 12 Temmuz 2001 tarihli sayısında yazılan Return to the Planet of Apes başlıklı makalede, bu kalıntılardan yola çıkarak böyle bir tanımlamanın tartışmalı olacağı belirtilmiştir.
Henry Gee'nin adı geçen eleştirisinde böyle yeni bir alt-türün tanımlanmasının yanlış olacağı özellikle belirtilmektedir. Buna rağmen, tamamen evrimci ön yargılara dayalı olarak bu fosil ilkel insan türü diye yorumlanmış ve evrim soyağacında boş kaldığı düşünülen bir yere yerleşmesi daha uygun görülmüştür.
Henry Gee'nin eleştirisinde, söz konusu evrimci yorumların neden gerçekleri yansıtmadığı da açıklanmıştır.
Gee, bu kemiklere bakıldığında, bu canlıların yaşam stilleri ve davranışları hakkında pek çok ihtimalden bahsedilebileceğini, ancak bunların hiç bir şekilde bilim açısından tatmin edici izahlar olamayacağını da şöyle belirtmektedir:
-Öne sürülecek bu ihtimallerin tatmin edici olup olama-yacağı ise başlı başına bir sorundur.
Etiyopya'da bulunan ve Ardipithecus ramidus kaddaba ismi verilen fosil için 13 Temmuz 2001 tarihli Science dergisinde Paris Doğa Tarihi Müzesi'nden Brigitte Senut'un şu yorumu aktarılıyor-du:
-Son buluntular hominid evriminin yolu ve zamanlaması ile ilgili bugüne kadar kabul edilmiş düşüncelere karşı çıkı-yor.
 
Dmanisi Kafatası fosilleri: Gürcistan’ın başkenti Tiflis yakın-larında Dmanisi bölgesinde şimdiye kadar 3 kafatası fosili bulun-du ve bu fosiller evrim taraftarları arasında bir bomba etkisi yaptı.
Her biri insana ait özellikler gösteren, yaklaşık 1,8 milyon yaşındaki bu fosillerden en son keşfedileni, kafatası hacminin küçüklüğü nedeniyle evrimciler açısından son derece büyük so-runları da beraberinde getirdi.
Etiyopya'da bulunan ve bir önceki bölümde anlatılan Ardipithecus ramidus kaddaba ismi verilen fosil için 13 Temmuz 2001 tarihli Science dergisinde Paris Doğa Tarihi Müzesi'nden Brigitte Senut'un şu yorumu aktarılıyordu:
-Son buluntular hominid evriminin yolu ve zamanlaması ile ilgili bugüne kadar kabul edilmiş düşüncelere karşı çıkı-yor.
Nature dergisinde ise aynı fosil için:
-İnsanın evrim tarihi karmaşık ve çözülmemiş. Yeni bu-lunan fosil ile daha büyük bir karmaşıklığa sürüklenmiş gibi görünüyor ifadeleri kullanıldı.
Konuyla ilgili açıklamada bulunan evrim taraftarlarından her biri, aynı fosiller için farklı yorumlarda bulunuyor ve bir yandan da bu fosilin bugüne kadar insanın evrimi hakkında kabul edilen bir-çok inancı yıktığını itiraf ediyor.
Bunlardan biri olan Harvard Üniversitesi'nden Daniel Lieberman bu kafatası fosillerinin, ilk insanların Afrika'dan göç etmeleri ile ilgili genel düşünceleri altüst edeceğini tahmin ediyor.
Science dergisinde ise üç kafatası fosili için şu yorum yapıl-mış:
-Hepsi bir arada incelendiğinde, Dmanisi kafatasları ata-larımızın Afrika’yı daha önce, evrimin daha önceki evrelerin-de, yani tahmin edilenden çok daha önce terk ettiğini göste-riyor. Ancak Dmanisi kalıntıları insanın evrimi ağacında tam olarak nereye uyuyorlar? Ve bir veya birkaç türü mü temsil ediyorlar? Bu sorular bir tartışmanın başlamasını ateşliyor.
Evrim taraftarları bulunan kafataslarının nasıl sınıflandırıla-cağı, evrimin öngördüğü hayat ağacının neresine konulacağına bir türlü karar verememektedirler. Her biri ayrı bir fikir öne sür-mektedir.
Bu konuda Science dergisi:
-Ekip, yeni kafatasını önceki iki kafatası gibi Homo erectus olarak sınıflandırıyor.
Aslında yeni kafatasının bazı özellikleri H. habilis'e ben-ziyor.
Rightmire; aslında diyor, eğer araştırmacılar bu fosilleri ilk olarak bulsalardı, o zaman bunları H. habilis olarak sınıf-landırırlardı.
Yani Rightmire'e göre, bu fosilin Homo Erectus olarak sı-nıflandırılmasının nedeni, bu fosille aynı bölgede bulunan diğer fosillerin Homo Erectus olarak sınıflandırılmış olma-sından başka bir şey değil. Bu ifadeler, fosillerin tamamen ev-rimcilerin isteklerine, önyargılarına ve beklentilerine göre tanım-landığının en açık göstergelerinden biridir.
Amerikan Doğa Tarihi Müzesi antropologlarından Ian Tattersall ise, yeni fosilleri ne Homo erectus ne de Homo habilis olarak sınıflandırıyor ve şöyle diyor:
-Bu örnek, ilk insanın özelliklerinin neler olduğunu tekrar gözden geçirmemiz gerektiğinin altını çiziyor.
National Geographic Dergisi ise, yeni fosili Kafatası Fosili Afrika'dan Çıkış Teorisine Karşı Geliyor başlığı ile duyurdu.
Söz konusu Bu makalede, Gürcistan’daki araştırmayı yürüten ve söz konusu fosili bulan David Lardkipanid- ze'nin şu ifadeleri-ne yer veriliyor:
Dmanisi’de bulunan hominidler arasındaki farklılık, bun-ların gerçekte kim olduklarını anlamayı zorlaştırmaktadır. Bu farklılık bilim adamlarını, Homonun anlamını tekrar düşün-meye zorlamaktadır.
Aynı kazı ekibinde bulunan ve aynı zamanda Kuzey Texas Üniversitesi'nde arkeolog olan Reid Ferring ise bu konuda şunla-rı söylüyor:
-Dmanisi fosili, o dönemde var olmasını beklediğimiz herhangi bir insan grubundan çok daha farklı özellikler gös-termektedir.
Bu fosiller hakkında farklı yorumlar getiren evrimciler sadece bu kadarla sınırlı değil.
New York City Üniversitesi’nden Eric Delson, Pennsylvania State Üniversitesi’nden Alan Walker, Michigan Üniversitesi’nden Milford Wolpoff gibi evrimciler de, fosil hakkında farklı görüşler öne sürmektedir.
Bu karmaşıklığın nedeni bulunan fosilden sonra yaşamış olan Lucy gibi bazı maymun türlerinin evrimsel ölçülere göre bu fosilden daha geri olmasıdır. Diğer ifade ile yüz binlerce yıl önce yaşamış bir canlı yüz binlerce yıl sonra yaşamış bir başka canlı-dan daha gelişkindir. Bu da canlıların zaman içinde kademeli evrimleşip geliştiklerini öngören evrim teorisiyle birlikte yine ev-rim teorisinin öngördüğü yaşam ağacı şemasını alt üst etmesi; bulunan bu yeni fosilleri evrim şemasında konacak yer buluna-mamasıdır.
Bu durum zaten yeterince karmaşık olan hayat ağacı şema-sını daha da karmaşıklaştırmakta adeta içinden çıkılmaz bir hale getirmekte, bu gerçekte evrim teorisini savunan çevrelerce de kabul edilmektedir.
Bu güne kadar bulunan ve burada da ele alınan fosillerin ta-m***** bakıldığında, maymunla ortak bir atadan evrimleşen; yavaş, yavaş insana doğru yükselen bir evrim şemasının olma-dığı açıkça görülür. Şemada izah edilemeyen tam bir karmaşa vardır.
BBC'nin internet sayfasında bu fosille ilgili haberde yayınla-nan şemada da bu karmaşa vurgulanmıştır.
Karmaşık insanımsı soy ağacı olarak verilen şemada hiçbir düzenli gelişme olmadığı, aksine tüm fosil bulgularının birbirle-rinden tamamen ilgisiz özelliklere sahip oldukları görülmektedir.
Özellikle paleontoloji dalında, her yeni bulgu evrim teorisine yeni bir çelişki daha getirmektedir. İnsanın evrimi için bir şema belirleyen evrimciler, gerçekte maymun ile insan arasında bir ata bulunmadığından soyu tükenmiş farklı maymun türlerine ve in-san ırklarına ait fosilleri suni ve bilim dışı yollarla karıştırıp, art arda dizerek şemalarına uygun hale getirme çabasındadırlar.

Nebraska Adamı fosili: 1922'de, Amerikan Doğa Tarih Mü-zesi müdürü Henry Fairfield Osborn, Batı Nebraska'daki Yılan Deresi yakınlarında, Plieocen Dönemine ait bir azı diş fosili bul-duğunu açıkladı.
İddiaya göre bu diş insan ve maymunların ortak özelliklerini taşımaktaydı. Bu konuyla ilgili çok derin bilimsel tartışmalar baş-latılmıştı. Bazıları bu dişi maymunlarla insanlar arasında bir ara format canlısı olan Pithecanthropus Erectus olarak yorumluyor-lar, bazıları ise bunun insana daha yakın olduğunu söylüyorlardı. Büyük tartışmalar yaratan bu fosile sonunda Nebraska adamı lakabı verildi. Bilimsel adı da Hesperopithecus Haroldcook II ol-du.
Bir çok otorite fosili bulduğunu iddia eden Henry Fairfield Osborn'u destekledi. Gerçekte ne olduğu tam bilinmeyen tek bir dişe bakılarak Nebraska adamının kafatası ve vücudunun re-konstrüksiyon resimleri çizildi. Hatta daha da ileri gidilerek Nebraska adamının eşinin, çocuklarının ve tümünün birlikte do-ğal ortamda ailece resimleri yayınlandı.
Daha ilginç olanda söz konusu diş fosilini inceleyen bazı ev-rim taraftarı bilim adamının, ilk insanların ergenlik yaşını yaşa-madıklarını iddiasını ortaya atmalarıdır.
Bütün bu senaryolar tek bir dişten üretilmişti. Evrim teorisi taraftarları hiçbir bilimsel veriye dayanmadığı için hayalhanele-rinde ürettikleri açıkça belli olan bu adamı öylesine benimsediler ki, William Bryan isimli bir araştırmacı tek bir azı dişine dayanıla-rak bu kadar peşin hükümle karar verilmesine karşı çıkınca, bü-tün şimşekleri üzerine çekti.
Fakat bu ara evrimcilerin hiçte hesaplarında olmayan, hiç beklemedikleri bir gelişme oldu.
1927'de azı dişinin iskeleti ve diğer parçaları bulundu. Fakat bulunan parçalar, dolaysıyla azı dişi maymunlarla ya da insanlar-la uzaktan yakından bir alakası olmayan Prosthennops isimli yabani Amerikan domuzunun soyu tükenmiş bir cinsine aitti. So-nuçta büyük tantanalarla ortaya atılan, evrimin en güçlü kanıtla-rından biriymiş gibi gösterilen; boy, boy aile resimleri çizilen Hesperopithecus haroldcook II ve ailesinin tüm çizimleri ise ale-lacele bilimsel literatürden çıkarıldı.
Şüphesiz ki hiç bir bilimsel bulguya dayanmadığı halde tek bir diş fosiline bakarak, günümüzden milyonlarca yıl önce yaşamış olan canlıların anatomileri, sosyal yaşantıları, duruşları, yürüyüş-leri hakkında senaryolar üretebilmek için çok geniş bir hayal gü-cüne ihtiyaç vardır.
Gördüğümüz ve anladığımız kadarıyla bu hayal gücü evrim teorisi taraftarlarında bol, bol bulunmakta, onlarda bu meziyetle-rini taassuba varan bir inançla bağlı oldukları teorilerinin propa-gandası yapma yönünden kullanma fırsatını kaçırmamaktadırlar.
Bu uzun ve yorucu çalışmalarımız sırasında fark ettiğimiz bir başka gerçek ise evrim teorisi taraftarları tarafından fosil kalıntı-larına dayanılarak yapıldığı ileri sürülen rekonstrüksiyon çizimle-rinin bilimsel gerçekleri arayıp bulma yerine, evrim teorisi ideolo-jisinin gereklerine uygun olarak tasarlanmaya çalışılmasıdır.
Harvard Üniversitesi antropologlarından David Pilbeam:
-Benim uğraştığım paleoantropoloji alanında daha önce edinilmiş izlenimlerden oluşmuş teori, daima gerçek verilere baskın çıkar derken bu gerçeği vurgulamaktadır.
Evrim teorisinin 20. yüzyıldaki en önemli savunucularından biri olan Ernst Mayr:
-Homo sapiens'e (günümüz insanına) uzanan zincir ger-çekte kayıptır diyerek bu gerçeği kabul eder.
Paleoantropoloji hakkındaki önemli bir kitabın yazarı olan William Fix ise, şu yorumu yapar:
-İnsanın kökeni hakkında hiçbir şüphe duymamamız ge-rektiğini söyleyen hala sayısız bilim adamı vardır, ancak tek eksiklikleri bir delillerinin olmamasıdır...
Söz konusu örnek ve diğer pek çok benzeri bilimsel skandal bize göstermektedir ki, evrim teorisi svunucularının insanın kö-keni hakkındaki iddiaları, fosilleri taraflı yorumlayarak ürettikleri senaryolara dayalıdır ve tamamen hayal güçlerinin bir ürünüdür.
Evrim teorisi savunucuları tarafından fosil kalıntılarına daya-nılarak yapıldığı ileri sürülen rekonstrüksiyonlar da, gerçekte ta-mamen evrim ideolojisinin gereklerine uygun olarak tasarlanır.
Sözgelimi, söz konusu yazıda olduğu gibi bir diş fosili bulan bir evrimci bunu evrimci beklentilerine ve önyargılarına uygun olarak yorumlar.
Harvard Üniversitesi antropologlarından David Pilbeam, be-nim uğraştığım paleoantropoloji alanında daha önce edinil-miş izlenimlerden oluşmuş teori, daima gerçek verilere bas-kın çıkar derken bu gerçeği vurgulamaktadır. (Sahtekârlıklar bölümüne bakınız)
 
Piltdown adamı fosili

Charles Darwin gerçek amacı olan insanın kökenini açıklama konusunu Türlerin Kökeni'nde değil, bundan 12 yıl sonra yayın-ladığı İnsanın Türeyişi adlı kitabında ele aldı.
Bu kitabında insanın; evrimin en üst basamağında bulundu-ğunu varsaydığı maymunlara benzer primatlardan evrimleştiğini ileri sürdü.
Fakat Charles Darwin'in teorisindeki diğer varsayımları gibi bu iddiasını da doğrulayacak herhangi bir bilimsel kanıtı yoktu. Tek yaptığı, hayvanlar âleminde fiziksel olarak insana benzetebi-leceği en uygun canlı olan maymunlarla insan arasında bir akra-balık ilişkisi hayal etmekten, bu hayaline uygun kurgular yapmak-tan, iddialar öne sürmekten ibaretti.
Charles Darwin bu kitabında ırkçı argümanlar da geliştiriyor ve dünya üzerinde yaşayan bazı ilkel insan ırklarının evrime ka-nıt oluşturduğunu iddia ediyordu. Oysa günümüzdeki genetik incelemeler Darwin'in ve o dönemdeki diğer evrimcilerin savun-dukları bu ırkçı görüşleri haksız ve mesnetsiz çıkarmıştır.
Darwin, insanın maymunlarla ortak bir atadan geldiğini ileri sürdüğüne göre; teorisine inananlara, iddia edildiği gibi insanın evrimini kanıtlayacak fosiller bulma görevi düşüyordu. Onlarda bunu görevlerini canla başla yerine getirmeye çalıştılar. Sahte-karlıklarda dahil her yolu denediler.
19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren neredeyse tüm bir paleoantropoloji bilimi bu amaca yöneltildi. Darwinizm'e inanan paleontologlar insanla maymun arasındaki var olduğunu varsay-dıkları kayıp halkayı bulmak için yoğun araştırmalara giriştiler.
Umdukları büyük bulgu, 1910 yılında İngiltere'de ortaya çıktı. Bu, sonraki 43 yıl boyunca insanın evrimini kanıtlayan çok önem-li bir delil olarak dünyaya sunulacak olan Piltdown Adamı kafata-sıydı. Bu kafatası bilimsel bir buluşun ortaya koyduğu inkâr edi-lemez bir gerçek olarak empoze edilecek, yıllar insanları derin-den etkileyecektir.
Ünlü bir doktor ve aynı zamanda da amatör bir paleontolog olan Charles Dawson, 1912 yılında, İngiltere'de Piltdown yakınla-rındaki bir çukurda, bir çene kemiği ve bir kafatası parçası bul-duğu iddiasıyla ortaya çıktı. Bu nedenle bulunan bu yeni fosile Piltdown adamı veya Eoanthropus Dawsoni adı verildi.
Çene kemiği maymun çenesine benzemesine rağmen, dişler ve kafatası insanınkilere benziyordu. Beş yüz bin yıllık bir tarih biçildi ve çeşitli müzelerde insan evrimine kesin bir delil olarak sergilendi.
Eoanthropus Dawsoni garip bir fosildi. Kafatasının üst kısmı tam bir insan yapısına sahipken, alt çenesi ve dişleri maymunsu özellikler gösteriyordu.
Buluş kısa sürede büyük ün kazandı. İngilizler, İngiltere'de bulunan fosili kendi ırklarının atası olarak görüp büyük bir gururla sahiplendiler.
Kafatasının büyük oluşu, İngiliz zekâsının çok önceleri evrim-leştiğinin bir göstergesi olarak yorumlanıyordu. İlerleyen yıllarda Eoanthropus Dawsoni hakkında yüzlerce tez yazıldı ve fosilin sergilendiği Londra British Museum'u gezen yüz binlerce ziyaret-çi, insanın evrimi konusunda ikna edildi.
Kırk yılı aşkın bir süre, üzerine birçok bilimsel makaleler ya-zıldı, yorumlar ve çizimler yapıldı. Dünyanın farklı üniversitelerin-den beş yüzü aşkın akademisyen, Piltdown Adamı üzerine dok-tora tezi hazırladı.
Ünlü Amerikalı paleoantropolog H. F. Osborn da 1935'te British Museum'u ziyaretinde:
-Doğa sürprizlerle dolu. Bu, insanlığın tarih öncesi devir-leri hakkında önemli bir buluş yorumunda bulundu.
Zamanla, Australopithecus adı verilen soyu tükenmiş may-munların insanın en eski atası olduğu görüşü yaygınlaştı.
Australopithecus'un sırasıyla Homo habilis, Homo Rudolfensis ve Homo Erectus adı verilen türler tarafından izlendiği ve sonun-da bu çizginin Homo Sapiens'e yani günümüz insanına ulaştığı, bir evrim klişesi olarak yerleşti. Ders kitapları, bilim dergileri, ma-gazin dergileri, günlük gazeteler, filmler ve hatta reklâm filmleri bile, bu klişeyi ve onu temsil eden giderek ayağa kalkıp insanla-şan maymunlar dizisi resmini benimsediler ve hiç sorgulamadan on yıllarca kullandılar.
Fakat teknolojide evrimcilerin hiç akıllarına gelmeyen bazı gelişmeler oluyordu.
1949'da British Museum'un paleontoloji bölümünden Kenneth Oakley yeni bir yaş belirleme metodu olan flor testi metodunu, eski bazı fosiller üzerinde denemek istedi. Bu yöntemle, Piltdown Adamı fosili üzerinde de bir deneme yapıldı. Sonuç çok şaşırtı-cıydı. Yapılan testte Piltdown Adamı'nın çene kemiğinin hiç flor içermediği anlaşıldı. Bu sonuç, çene kemiğinin toprağın altında bir
kaç yıldan fazla kalmadığını gösteriyordu. Az miktarda flor içeren kafatası ise, sadece bir kaç bin yıllık olmalıydı.
Weiner'in yaptığı detaylı analizlerle bu sahtekârlık 1953 yılın-da kesin olarak ortaya çıkarıldı. Gerçektende beş yüz bin yıllık olduğu öne sürülen Piltdown Adamının kafatası bir kaç bin yıllık-tı.
Daha sonraki araştırmalarda bulunanlar daha ilginçti.
Kafatası 500 yıl önce ölmüş bir insana, çene kemiği de yeni ölmüş bir orangutana aitti. Çene kemiğindeki dişler bir insana ait olduğu izlenimini vermek için sonradan özel olarak yontulup tör-pülenerek şekillendirilmiş; buna göre sıralanmış, eklem yerleri de aynı yöntemlerle kafatasına uydurulmuştu. Daha sonra da bütün parçalar potasyum dikromat ile lekelendirilip çok eski görünmele-ri sağlanmıştı. Bu lekeler, kemikler aside batırıldığında kaybolu-yordu. Gerçek fosillerde ise bu mümkün değildi. Fosillerin yanın-da bulunan ilkel araçlar ise çelik aletlerle yontulmuş adi birer tak-litti.
Yüzyılın en büyük bilim sahtekârlıklarından birini ortaya çıka-ran ekipten Le Gros Clark bu durum karşısında şaşkınlığını giz-leyemedi. Bu büyük bilimsel skandal karşısında:
-Dişler üzerinde yıpranma izlenimini vermek için, yapay olarak oynanmış olduğu o kadar açık ki, nasıl olur da bu iz-ler dikkatten kaçmış olabilir? Diye sormaktan kendini alamadı.
Tüm bunların üzerine Piltdown Adamı, kırk yılı aşkın bir sü-redir sergilenmekte olduğu British Museum'dan alelacele çıkarıl-dı.
Piltdown adamı skandalı evrimcilerin tam bir yüz karasıdır. Sapık ideolojilerini canlı tutmak için neler yapabileceklerinin sa-dece bir örneğidir.
Bu gibi fiyaskolara rağmen evrimciler insanın kökeni konu-sunda fosil arayışlarını sürdürdüler.
Oysa gerçekler çok daha farklıydı. Elde edilen fosiller hiçbir evrim şemasına uymuyor, oturmuyordu. Daha fazla fosil bulun-dukça da, sorun çözülmüyor, aksine daha karmaşıklaşıyordu. Sonunda bazı otoriteler gerçeği itiraf etmeye başladılar. ABD'nin en önde gelen paleontologları arasında yer alan Harvard Üniver-sitesi'nden Niles Eldredge ve Amerikan Doğa Tarihi Müzesi'nden Ian Tattersall, bu konuda şu önemli yorumu yaptılar:
-Canlıların evrimsel tarihlerinin bir keşif meselesi olduğu düşüncesi, bir efsanedir. Eğer öyle olsaydı, ne kadar çok hominid fosili bulursak, insanın evrimi hikayesinin de o ka-dar açık hale gelmesi gerekirdi. Oysa eğer bir şey olduysa, bunun tam tersi olmuştur.
Evrim teorisinin en önde gelen isimlerinden biri olan Harvard Üniversitesi profesörü Richard Lewontin'in 1995 tarihli bir maka-lesindeki sözleri de Darwinizm'in bu konuda içine düştüğü umut-suz durumu ifade ediyordu:
-Uzak geçmişi düşündüğümüzde, gerçek Homo sapiens türünün öncesine uzandığımızda, dağınık ve kopuk bir fosil kaydı ile karşılaşırız. Bazı paleontologlar tarafından ileri sü-rülen heyecanlı ve iyimser iddialara rağmen, hiçbir hominid türü bizim direkt atamız olarak kabul edilememektedir.
Son yıllarda konunun uzmanı olan diğer pek çok evrim teorisi taraftarı aslında savundukları teori hakkında son derece kötüm-ser düşüncelere sahip olduklarını açıkladılar.
Örneğin ünlü Nature dergisinin bilim editörü Henry Gee, bu konuyla ilgili olarak şunları söylüyordu:
-Ata-torun ilişkilerine dayalı insan evrimi şeması, tama-men gerçeklerin sonrasında yaratılmış bir insan icadıdır ve insanların önyargılarına göre şekillenmiştir. Bir grup fosili almak ve bunların bir akrabalık zincirini yansıttıklarını söy-lemek, test edilebilir bir bilimsel hipotez değil, ama gece ya-rısı masallarıyla aynı değeri taşıyan bir iddiadır; eğlendirici ve hatta belki yönlendiricidir ama bilimsel değildir.
Yale ve California Berkeley Üniversitelerinde yüksek lisans ve doktora yapmış Amerikalı bir biyolog Jonathan Wells Evrimin İkonları: Bilim mi Efsane mi, Evrim Hakkında Öğrettiğimiz Pek çok Şey Neden Yanlış? Adlı 2000 yılı basımı kitabında bu pro-paganda mekanizmasını şöyle özetler:
-Toplumun geneli, insanın kökeni hakkındaki derin belir-sizliğe dair bilimsel uzmanların yaptıkları açıklamalardan çok nadiren haberdar edilir. Bunun yerine, şu veya bu kim-senin en son teorisi ile besleniriz ve bize bizzat paleantropolog- ların bunun üzerinde anlaşamadıkları ger-çeği aktarılmaz. Ve tipik olarak, teori mağara adamlarının veya bol makyajlı insan atalarının hayali resimleri ile süsle-nir. Görünen odur ki, bilimin hiçbir alanında bu kadar az bir malzeme üzerine bu kadar fazla bir kurgu yapılmamıştır.
Bir evrimci bu konuda:
-Eğer bütün hayatınızı kemik toplamak, kafatasının ve çenenin küçük parçalarını bulmak için harcıyorsanız, bu kü-çük parçaların önemini abartmak için çok güçlü bir istek duymak zorundasınız demek mecburiyetinde kalmıştır.
Gerçek şu ki evrim teorisi savunucularının bin bir ümitle bul-dukları her yeni fosil, insanın kökeni hakkındaki evrimsel tezleri biraz daha çıkmaza sokmaktadır.
 
Üst Alt