Filistinle takas edilen suriye

Merhaba
Çok geriye gitmeye gerek yok, Britanya ve Fransanın genel olarak dünyanın çeşitli bölgelerindeki, özel olarak da Süveyş Kanalı yüzünden Mısırdaki çıkarlarını korumak için 1902 yılında bir dostluk andlaşması imzaladığı biliniyor. Osmanlı İmparatorluğunun 1912-1913 Balkan Savaşlarında içine düştüğü durumun verdiği cesaretle, bu ikili 1912de Osmanlı topraklarını kendi nüfuz alanları arasında bölen gizli bir anlaşma yapmışlardı. 1915de, İngiltere ve Fransanın yanına Rusyanın da katılmasıyla dağılmasına muhakkak gözüyle bakılan Osmanlı topraklarının emin ellerde olması için bir kez daha paylaşılmıştı. Britanya bununla da yetinmeyerek Hindistan yolunu güvence altına almak amacıyla Mekke Şerifi Hüseyin ile Osmanlı İmparatorluğuna karşı girişeceği bir ayaklanmaya destek vaadeden özel bir anlaşma yaptı. Şerif Hüseyinin bilmediği ise, İngilizlerin Arabistan yarımadasını Şerifin muarızlarından Vahabi lider İbn-i Suuda vaadettiğiydi. Britanyanın kendisinden habersiz attığı bu adımlardan rahatsızlık duyan Fransanın baskısıyla 1916 yılında bölge yeniden paylaşıldı.

GİZLİ ANLAŞMA NASIL İFŞA OLDU?

Adını görüşmeleri yürüten İngiliz Sir Mark Sykes ile Fransız Albay George Picotdan alan gizli Sykes-Picot Anlaşması 1917de Rusyada iktidarı ele geçiren yeni Sovyet Hükümeti, Çarlık tarafından yapılmış tüm gizli anlaşmaları kamuya açıklamasaydı belki de hiçbir zaman bilinmeyecekti.

İfşa olunduğu tarihten beri 20. yüzyılın en ünlü anlaşması olmayı başaran metni hazırlayan ikisi adam da aristokrat sınıftan ve eğitimden geliyordu. İkisi de Ortadoğu halkları için en iyisini Avrupalı emperyal güçlerin bileceğine inanıyordu. İkisi de Ortadoğu ülkeleri hakkında derin bilgilere sahipti. (Sir Sykes Kürdistanda saha çalışmaları bile yapmıştı. 1908de yayımladığı makalesi

devam edecek.....

Sir Sykes Kürdistanda saha çalışmaları bile yapmıştı. 1908de yayımladığı makalesini şu adresten okuyabilirsiniz:
http://intersci.ss.uci.edu/wiki/eBooks/Articles/1908 Kurdish Tribes Sykes.pdf

[Sir Mark Sykes, Kürt Milli Aşireti Reisi İbrahim Paşayla, 1915. Kaynak: The Foundation of Kurdish ]

SYKES-PİCOT ANLAŞMASININ KONUSU NEYDİ?

Ama söz konusu anlaşmayı hazırlarken bu bilgilerini kullandıkları çoğu kişi için gayet şüpheliydi, çünkü bu çevrelere göre Ortadoğuda yaşanan sorunların tohumları bu anlaşma ile atılmıştı.

Gerçekten böyle midir? Öncelikle bir gazete sayfasında ele alınması son derece güç bir konuyu özetlemin zorluklarını hatırlatmak istiyorum. Ayrıca 1) Dünyanın diğer bölgelerinde sınırları sömürgeci güçler tarafından oluşturulmuş devletlere dair araştırma yapmadan, 2) Hem Ortadoğunun hem de 1. maddedeki ülkelerin sınırları yapay biçimde çizilmeden önceki tarihini bilmeden, 3) Sınırları büyük devletler tarafından çizilmemiş olan devletlere dair araştırma yapmadan, Sykes-Picot Anlaşmasının Ortadoğu için ne ifade ettiği konusunda yargıya varmak doğru değil. Ama yine de bazı gerçekler var ki, karşılaştırma yapmadan da yorumlanabilir. Birinci gerçek şudur: Bugün pek çok kişinin sandığı gibi, Ortadoğudaki devletlerin sınırları Sykes-Picot Anlaşması ile çizilmemiştir. Anlaşma ile yapılan, Ortadoğuyu Fransızlar ve İngilizlerin doğrudan veya dolaylı kontrolünde olacak beş etki alanına ayırmaktı.[ILK mesajdaki harita]

Hindistan Yolunu korumak açısından hayati öneme sahip olan Filistinin Fransızlara bırakılması Britanyanın hiç hoşuna gitmemişti ancak 1915te Çanakkalede uğranan hezimetten sonra Britanya müttefiklerine bağımlı hale gelmişti. (Ancak yine de Sir Sykes bu maddeden dolayı ülkesinde günah keçisi ilan edildi.) Ayrıca Fransız ve İngiliz nüfuz bölgelerinde bir Arap devletleri konfederasyonu ya da Fransız ve İngiliz nüfuzu arasında bölünmüş tek bir Arap devleti kurulacaktı. Hayfa ve Akka İngilizlerin kontrolüne bırakılırken, İskenderun serbest liman olacaktı. Anlaşmanın esas itibarıyla Almanya ve Rusyanın ilerde Hindistan Yolunun tehdit etmesini önlemek için hazırlandığı anlaşılmakta çünkü o yıllarda Arap Yarımadasındaki petrol varlığı bütün boyutları ile ortaya çıkmış değildi.

DEVLETLERİN SINIRLARI SAN REMODA ÇİZİLDİ

Sykes-Picotta ilk gedik, Britanyanın 1917de Yahudilere Filistinde bir yurt yaratmak için (metinde bu terimler kullanılıyor) kaleme aldıkları Balfour Deklerasyonu ile oldu.

Peki, Ortadoğudaki devletlerin sınırı 1916 Sykes-Picot ile çizilmediyse nerede çizildi derseniz, Ocak 1919-Ocak 1920 arasındaki Paris Barış Konferansında ama esas olarak 24-25 Nisan 1920de İtalyanın San Remo şehrinde toplanan konferans ve sonrasında çizildi olacaktır. Sınırlar çizilirken Osmanlı dönemindeki idari yapılanma (Trablusşam, Bağdat, Basra, Musul, Rakka, Lahsa eyaletleri) esas alınmış, ayrıca bazı tarihsel, demografik ve coğrafi kriterlere dayanılmıştı, ama deyim yerindeyse evdeki hesaplar çarşıya uymadı

FİLİSTİNLE TAKAS EDİLEN SURİYE

San Remo sürecinde Fransızlar Suriyenin tamamını kontrol etmek için Musul ve Filistindeki haklarından vazgeçmişlerdi. Ardından Suriyeyi işgal ettiler ve İngilizlerin Suriyenin başına geçirdiği Faysalı ülkeden sürdüler. İki yıl sonra Milletler Cemiyetinin onayıyla Suriyeyi önce kuzeyde bir Alevi devleti,
merkezde Sunni devleti,
güneyde ise Dürzi devleti

olarak üç parçaya bölmeye kalkıştılar.

Homojenleşmenin kadim çatışmaları halledeceğini düşünüyorlardı. Ancak, her grup bir diğerine tahsis edilen toprakta hak iddia ettiği için bu üç devlet yaşama geçemedi. Buna karşılık 1926da Katolik Kilisene bağlı olan ancak ayin biçimleri farklı bir mezhep olan Marunilerin özerk bir yönetim oluşturmasına izin verildi. Suriyenin kalanı da 11.yüzyıldan beri bölgede varolan bir Batıni mezhebi olan Dürzilerin yaşadığı Dağlık (Cebel) Lübnan, Latakia, Şam ve İskenderun olarak beş yarı-özerk bölgeye ayrıldı.

Ancak 1925 yılına gelindiğinde Aleviler, Dürziler, Bedeviler ardarda ayaklanmaya başlamışlardı. Öte yandan Iraklıların 1924 yılında kazandıkları anayasal haklara sahip olamamak Suriyeli aydınların kızgınlığı giderek artıyordu. 1925te Fransızlar gerginlikleri yatıştırmak amacıyla Şam ve Halep vilayetleri birleştirdiler ancak aynı yıl patlak veren Dürzi ayaklanması Suriyenin diğer bölgelerine sirayet etti. Ayaklanma ancak 1927de bitti ancak Fransızlarla Suriyelilerin arası hergeçen gün biraz daha açılıyordu.

Fransız yetkililer için milliyetçi taleplere boyun eğmekten başka çare kalmamıştı. Eylül 1936da iki ülke arasında Suriyenin bağımsızlığını onaylayan bir andlaşma imzalandı. Buna göre Alevi ve Dürzi bölgeleri yeni ülkeye dahil edilirken, Lübnan bölgesi dışarıda kalacaktı. Ancak söz konusu andlaşma Fransa hükümeti tarafından onaylanmadığı gibi Fransa öteden beri Suriyeye karşı bir koz olarak kullandığı Hatay sorununda yüz seksen derece çark etti, 1938de Hatayın bağımsız olmasına, bir yıl sonra da Türkiyeye bağlanmasına razı olarak Suriyeli milliyetçilerden öcünü aldı.

Dolayısıyla (bağımsızlığını ancak 1946da kazanan) Suriyenin bugünkü sınırları ile Sykes-Picot sınırları arasında dağlar kadar fark oldu.

ÇOK ETNİKLİ, ÇOK DİNLİ LÜBNAN

(Arkeolog Gertrude Bell Ortadoğuda, 1909)
San Remo Konferansında Dürzilerin yerleşik olduğu dağlık bölgenin (Cebel Dürzi ya da Cebel Lübnan) yanısıra Şii nüfusun yoğun olduğu Bekaa Vadisi ve kıyı şeridi de dahil olmak üzere tüm bölge Suriyeye bağlanmıştı. Milletler Cemiyeti 1923de Lübnanda Fransız Mandasını onayladı. Ancak yönetimde Marunilere tanınan ağırlık Dürzilerin tepkisine neden oldu. Dürzi isyanlarını sert biçimde bastıran Fransız yönetimi 1926dan sonra daha dengeli bir politika izlemeye başladıysa da Arap milliyetçiliği bağımsızlık taleplerinden vazgeçmedi. Nihayet 1936 yılında Lübnana bağımsızlık veren bir antlaşma hazırlandı. Bu sırada Suriyeden koparılan Tripoli, Beyrut ve Sidon Lübnana dahil edildi. Ancak Fransız hükümetleri Lübnanın bağımsızlığını 1946ya kadar onaylamayarak bölgenin huzura kavuşmasına engel olmayı başardı.

ÇÖLÜN KIZI GERTRUDE BELLİN IRAKI

Irakta durum daha da karmaşıktı. Rivayete göre Irakın sınırlarını Britanya Kralı VII. Edwardın danışmanı, devlet adamları W. Churchill ve Lloyd Georgeun çalışma arkadaşı, ünlü casuslar T.E. Lawrence ve J. Philbynin sırdaşı olan Gertrude Margaret Lowthian Bell çizmişti. Arkeoloji okuduğu Oxfordu şeref derecesiyle bitiren ilk kadın olarak üniversitenin tarihine geçen, iki kez dünya turu yaptıktan sonra önce İrana, 1899da Kudüse giden, burada Arapça öğrenen ve Kudüs civarındaki arkeolojik alanların haritalarını oluşturan Bell savaş yıllarını Kahirede geçirdikten sonra Bağdat ve Basra taraflarında siyasi memur olarak bulunmuştu. 1920de artık tamamen İngiliz kontrolü altına girmiş olan Iraktaki İngiliz Yüksek Komisyonunun Ortadoğu Sekreteri idi. Araplar tarafından Çölün Kızı diye adlandırılan Gertrude Bell, bölge hakkındaki engin bilgisi yüzünden Başbakan Churcillin 1921de Kahirede topladığı konferansa davet edilen 40 kişi arasındaki tek kadındı ve güya Irakın sınırları Kahirede çizilmişti.

San Remo sürecinde Fransızların Suriye karşılığında vazgeçtiği Musul bölgesi (yani Kuzey Mezopotamyanın doğusu) Sykes-Picot ile paylarına düşen Güney Mezopotamyaya eklenmişti. Böylece ortaya Sykes-Picottakinden çok daha büyük bir Irak çıkmıştı. İngilizler, Fransızlar tarafından Suriyeden sürüldükten sonra İngilterede kendisine bir taht bulunmasını bekleyen Faysalı Irak kralı yaptılar, yerli halktan bir ordu oluşturdular ve yeni bir işbirliği andlaşması imzaladılarsa da milliyetçi çevrelerin etkisiyle, Mart 1924de seçilen yeni hükümet Irakın bağımsızlığını ilan etti ancak bu kağıt üzerinde kaldı. 1927de İngilizlerle daha elverişli bir andlaşma imzalamaya çalışan milliyetçiler bir kez daha başarısız oldular. Ancak İngilterede iktidara geçen İşçi Partisi Irakın Milletler Cemiyetine üyeliğini destekledi ve Irakın bağımsızlığı için görüşmeler başladı. Görüşmeler sonucu Basradaki İngiliz üslerinin garanti altına alınması, ayrıca İngiliz birliklerinin ülke içinde serbestçe hareketlerine izin verilmesi karşılığında 1930 yılında yeni bir anlaşma imzalandı. 1932 yılında İngiliz Manda Yönetimi resmen sona erdi ve Irak hem Milletler Cemiyetinin hem de İngiliz Milletler Topluluğunun bir üyesi oldu.

OTEL ODASINDA ÇİZİLEN BRÜKSEL HATTI

Bunlar olurken Irakın kuzey yani Türkiye sınırı, Lozanda Musul Meselesi halledilemeyince, konu önce ikili ilişkilerle çözülmeye çalışılmış, 1924te sınır tartışmalarını önlemek için Brüksel Hattı diye anılan geçici bir sınır konmuştu. Hat, iddialara göre, Brükselde bir otel odasında İngilizlerce oluşturulmuştu. Ancak, her iki tarafın da geçici olan bu sınırı kabul etmesiyle, kontrol fiilen İngilizlerin eline geçti. Sınırı belirleyen nihai anlaşma 5 Haziran 1926da imzalandı. Bu hikayeden de anlaşılacağı gibi, Irakın kuzey sınırı da Sykes-Picot anlaşmasıyla ilgili değildi.

Irakın güney, yani Kuveytle ve Suudi Arabistanla sınırı ise 1923te çizildi ancak kesin halini 1961de aldı. Basra Körfezinin kuzeybatı ucunda, Suudi Arabistan ile Irak arasında kurulu olan Kuveyt Şeyhliğinin tarihi 18.yüzyıla kadar gidiyordu ama 1899da yapılan bir anlaşma ile bölge İngiliz denetimine bırakılmıştı. Bu andlaşma uyarınca Birinci Dünya Savaşı sırasında bölgede bir pretoktora idaresi kuruldu. Savaşın nihayetinde daha sonraları Suudi Arabistan adını alacak Necd İdaresi ile Kuveyt arasındaki ilişkiler normalleştirildi ve 1923de Kuveytin Suudi Arabistanla ve Irakla bugünkü sınırı üç tarafın katılımıyla çizildi. Ancak, Britanyanın 1961de pretoktora idaresine son verip de Kuveytin bağımsızlığını tanımasının hemen ardından Irakın bu anlaşmaya gönülsüzce razı olduğu anlaşıldığı. Irak bölge üzerindeki tarihsel haklarını ileri sürerek, Kuveytin Iraka bağlanmasını talep ediyordu. Bu tehlike ancak Arap Birliği Teşkilatının Kuveytı üye kabul ederek kanatları altına almasıyla savuşturuldu.
(Fakat sorunların hallolmadığı 1991de Irakın Kuveyti işgal etmesiyle anlaşılacaktı.)
Emir Faysal, 1919da Paris Barış Konferansında, sağında Arabistanlı Lawrence.

İSRAİL, FİLİSTİN VE ÜRDÜN

1917 Balfour Deklerasyonu ile oluşturulan, San Remoda uluslararası düzlemde kabul gören Yahudi Yurdunun Yahudi Devleti olması ancak Mayıs 1948′ de mümkün oldu. Devletin sınırları ise 1948-1949, 1967, 1973 savaşlarından sonra bile netleşmedi. Sykes-Picotun Kudüs ve çevresinde uluslararası denetime tabi bir idare kurması planı da tarihe gömüldü, çünkü Kudüs İsrailin içinde kaldığı gibi diğer Filistin toprakları Gazze ve Batı Şeria adıyla ikiye bölündü. Bunlardan ilki bir açıkhava hapishanesi iken, diğeri kısmen İsrailin kontrolünde. Bu durum Sykes-Picotun sonucu değil, son derece karmaşık bir sürecin sonucu.

Bölgede bir de Sykes-Picotda adı bile geçmeyen Ürdün var biliyorsunuz. San Remoda Filistinin Yahudiler için bir yurt haline getirilmesine razı olan ancak sonra bundan pişman olan Mekke Şerifi Hüseyinin oğlu Emir Abdullah, Mavera-i Ürdün (Trans Ürdün) bölgesini işgal etmiş ve Suriyeye saldırmaya kalkmıştı. Ancak Fransızlarla bozuşmak istemeyen Britanyanın araya girmesiyle Abdullah, Mavera-ı Ürdünün başına getirildi. Böylece Britanya Balfour Deklerasyonunun kefaretini ödemiş oldu. (1916da Filistini Fransızlara bıraktığı için ülkesinde ağır eleştirilere maruz kalan Sir Sykesın, Balfour Deklerasyonunun ateşli taraftarı olması da suçluluk duygusuyla açıklanmıştı.) Ürdün Krallığı bağımsızlığını ancak 1950de kazandı, sınırları da 1950de Batı Şeriayı ilhak ederken genişledi, 1967de geri verirken daraldı.

Mısır, Suudi Arabistan, Körfez emirlikleri ve Kuzey Afrikadaki Arap devletleri (ki bugün 22 Arap devleti var) Sykes-Picot çerçevesine girmediği için onların sınırları hakkında bilgi vermeye gerek yok.

(1952de Mısırda yönetime el koyan Hür Subaylar hareketinin lideri Cemal Abdülnasır, 1956 Süveyş Krizi sırasında sadece Mısırlıların değil tüm Arapların gönlünü kazanmıştı.)

İÇİÇE GEÇMİŞ TOPLUMLAR

Sınırların 1916da değil 1920 sonrasında çizilmesi bir yana, bu sınırların çoğu yerde cetvelle çizildiği doğru. Bunun nedeni sınırların çoğu yerde çöllerden geçmesi. Ama çöl olmayan yerlerde de sınırı şu veya buradan geçirmek için dayanılacak kriterler bulmanın zorluğu da düşünülmeli. Çünkü, Mezopotamyada Sünnilerle Şiiler, Araplarla Kürtler, Türkmenler, Hıristiyanlarla Müslümanlar ve diğer dinler, aşiretlerle, yerleşik toplumlar asırlardır içiçe yaşıyorlardı. Bu unsurların bir bölümü (göçebe aşiretler) mevsimsel olarak, bir bölümü sosyal, siyasal, askeri ya da ekonomik nedenlerle tarih içinde sürekli hareket halinde olduklarından herbirinin yaşam alanlarını belirlemek zordu.

Örneğin Lübnan ve Suriyede etnik grup olarak Araplar, Kürtler, Türkmenler, Filistinliler, Ermeniler, Rumlar, Asuriler ve başkaları; dinsel grup olarak Hıristiyanlar, Müslümanlar, Süryaniler ve başkaları; mezhepsel olarak Maruniler, Dürziler, Rum Ortodokslar, Rum Katolikler, Ermeni Apostolikler, Protestanlar ve diğerleri yaşar. Ayrıca elbette dil grupları da vardır.

Irakta nüfusun çoğunluğunu Araplar oluşturur. Arapların da yüzde 60ı Şiidir ve Çelebiler, Musevi, Temmiler, Hasan, Hüseyin, Hafaci, Zevanil, Sand, Salman, Nuaymi, Karagol ve Mavali gibi adlar taşıyan yüzlerce aşiret halinde Basra bölgesinde yoğunlaşmışlardır.

Batıda toplanmış olan azınlık Sünni Arap nüfus ise genel olarak üç aşiret arasında dağılmıştır. Bunlar Ürdün ve Suriyeye de yayılmış olan Dileym aşireti, bütün Arap dünyasına yayılmış olan ve Hicaz-Ürdün-Suriye hattında yoğunlaşan Şemmar aşiretinin bir kolu olan Cubur aşireti ve tarihi boyunca gerek Cubur gerekse Türkmen Bayat aşireti ile sürekli çatışma halinde yaşayan Ubeyd aşiretidir. Cuburlar ile Ubeydler arasında da tarihsel kan davası vardır.

Iraktaki en büyük azınlık grubu ise Kürtlerdir. Soranda ağırlıklı olarak Şafii Kürtler, Bahdinanda Nakşibendi Kürtler yaşar. (Şengal) bölgesinde Ezidi Kürtler yaşar. (Yoksa yaşardı mı demek lazım? Biliyorsunuz, IŞİD tarafından katledildiler, bölgeden çıkarıldılar ya da kaçmaya mecbur bırakıldılar).

İkinci büyük azınlık grubu Telafer, Musul, Erbil, Altunköprü, Kerkük, Tuzhurmatu, Kifri, Kara Tepe, Hanekin, Mendeli yerleşimlerinden Bağdatın güney doğusundaki Bedreye kadar uzanan bir şerit üzerinde yaşayan Sünni ve Şii Türkmenlerdir. (Irak ve Suriye Türkmenleri için sırasıyla şu yazılarımı hatırlatayım: Birinci yazıyı içir tıklayın, ikinci yazı için tıklayın ) Bunların dışında Asuriler, Mandayyalar, Ermeniler ve Lurları anmak gerekir.

Bu iç içe geçmişlikler dolayısıyla, Sir Sykes ve Mösyö Picotun şahsında Britanya ve Fransa isteselerdi de Ortadoğuda homojen ulus-devletler yaratamazlardı. Yine de Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasından sonra ortaya çıkan yeni statükonun bazen gönüllü ama çoğu zaman zorunlu olarak (hem yetke alanlarındaki yerel güçlerin baskısıyla, hem de kendi ülkelerindeki kamuoyunun baskısıyla) kademeli olarak ulus-devlet formuna dönüştüğü görülüyor.

SINIRLARI SÖMÜRGECİLER TARAFINDAN ÇİZİLEN DİĞER DEVLETLER

Ortadoğu Sykes-Picot Anlaşmasından önce de güllük gülistanlık bir yer değildi, San Remo sonrasında da olmadı. Ama dışsal faktör olarak 1940larda İkinci Dünya Savaşı, 1945 sonrasında Soğuk Savaş, Britanyadan boşalan alanı doldurmaya çalışan ABD, içsel faktör olarak Mısır, Suriye ve Iraktaki Nasırcı ve Baasçı yönetimler, İsraili yaşatmak istemeyen Arap devletlerine direnme yolu olarak yayılmacılığı tercih eden İsrail ve Lübnandaki mezhepçi oluşumlar ve bölgede vekalet savaşları yoluyla çarpışan İran ve Suudi Arabistan tarafından çığrından çıkarılmıştır.

Hala ikna olmayanlara şunu da hatırlatayım: Avrupa hariç, imparatorlukların dağılmasıyla (ki sadece Osmanlı İmparatorluğu değil, Rus Çarlığı, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu dağılmış, Britanya İmparatorluğu ise sembolik hale gelmiştir) hemen bütün modern devletlerinin sınırları sömürgeciler tarafından çizilmiştir. Orta ve Latin Amerika ülkelerinin sınırlarını İspanyol sömürgeciler, Afrika ülkelerinin sınırlarını Fransız, Belçikalı, Hollandalı, Alman, Portekizli vb sömürgeciler çizmiştir. ABD-Kanada, ABD-Meksika sınırını Amerikalılar, Hindistan-Pakistan, Hindistan-Afganistan, Pakistan-Afganistan sınırını İngilizler çizmiştir.

Örnekleri çoğaltmak mümkün. Bu ülkelerin sınırlarının çizilme yöntemi (sömürgeciler tarafından mı yerel unsurlar tarafından mı, cetvelle mi, yaşam alanlarını izleyerek mi gibi) ve bu ülkelerin etnik, dinsel, dilsel açıdan bölünmüşlük dereceleri ile bu ülkelerin çatışmasızlık tarihleri ve gelişmişlik düzeyleri arasında bir ilişki olup olmadığını matematiksel yöntemlerle karşılaştıran bilim adamları eğer tabloları yanlış yorumlamadıysam değişkenler arasında tek tip ilişki bulamamışlar. Örneğin Latin Amerika ülkelerindeki sınırlar 19. yüzyılda sömürgeciler tarafından çizildiği şekliyle muhafaza edilirken ülkeler arasında herhangi bir çatışma olmazken, bazı ülkeler gelişirken, bazıları gelişememiştir. Afrikada ise bazı ülkeler sürekli birbiriyle çatışırken bazıları çatışmamış, ama Güney Afrika Cumhuriyeti, Nijerya gibi bir kaç ülke hariç hemen bütün ülkeler gelişme, modernleşme sorunları yaşamıştır.

Sınırları tarih içinde doğal biçimde ve yerli halklar tarafından çizilen Avrupa ülkelerinin sınır bölgelerindeki sorunlar (Alsas-Loren, Südetler, Tiroller, Transilvanya gibi) ise iki dünya savaşına neden olmuştur. Hala da ellerinde olsa bu bölgeler için üçüncü bir dünya savaşı çıkarmayı hayal eden gruplar vardır. Ama iki büyük savaşa rağmen Avrupa devletleri barışmayı başarmışlar, modernleşme sürecini de kesintisiz devam ettirebilmişlerdir.

ORTADOĞUYA ŞARKİYATÇI GÖZLE BAKMAK

Sonuç olarak Ortadoğu tarihini 1916dan başlatmak (veya tarihi 1916da dondurmak), Ortadoğuyu Batılıların kuklası gibi tarif etmek, Ortadoğudaki tüm çatışmaların etnik, dinsel, dilsel, aşiretsel gruplar arasında olduğunu iddia etmek tipik (Edward Said tarzı) şarkiyatçı yaklaşımlardır. Evet, bu devletlerin geç 19. yüzyıl, erken 20. yüzyıl tarihinde Batılı devletler çok hayati roller üstlenmiştir ama bu devletlerin tarihinde Osmanlının rolü daha uzun ve etkilidir. Evet savaş sonrası ortaya çıkan devletler homojen ulus-devletler değildir, evet sınırlar pek çok etnik, dinsel, dilsel, aşiretsel grubu parça parça etmiştir, parçalanmayan gruplar da bu devletlerde mutlu değildir ama Ortadoğu devletleri ama Charles Glassın iddia ettiği gibi bayrakları olan aşiretler de değildir. Arap devlet teorisinin, Arap milliyetçiliğinin gayet uzun tarihleri vardır.

Arap milliyetçiliğinin Baasçılık bataklığına saplanmasıyla, yine köklü bir geleneği olan Selefi olan veya olmayan İslamcı ideolojilerin önce milliyetçiliğe eklemlenmesi, sonra onu ekarte ederek kurtuluş reçetesini tek başına yazmaya kalkmasının da Sykes-Picot anlaşması ile ilişkisi yoktur.

Nitekim bugün Arap Baharını başlatan ve sürdüren güçleri harekete geçiren etnik veya dinsel itkiler değildir, ülkelerindeki baskıcı, çürümüş, kötü yönetimlerdir. Bu kesimler Sykes-Picot öncesine dönmeyi veya ulus-devlet formunu canlandırmayı hedeflemiyorlar. Kabaca söylersek, çok kültürlü, müreffeh, demokratik, barışçıl toplumlar kurmayı hedefliyorlar. Aynı şekilde Ortadoğuyu kana bulayanların başında gelen IŞİD de Sykes-Picotu tarihe gömdüğünü iddia ederken, 1916 öncesi statüye geri dönmeyi ya da modern ulus-devletler kurmayı hedeflemiyor. Onun amacı da yepyeni bir statü oluşturmak. Bu statünün Müslüman olmayanları kapsamadığı açık ama tüm Müslümanları da kapsamadığı, hatta tüm Sünnileri de kapsamadığı ortada. Esada ve özellikle de IŞİDe yönelik tüm antipatiye rağmen ABDnin veya Batılı ülkelerin de bölgedeki sınırları yeniden çizmek gibi bir çabası henüz yok. Aksine bölgeye müdahale etmemek için ayak sürüyor. Artık tek tek bireylerin bile tarihin akışını değiştirmesine olanaklar sunan bir çağda yaşıyoruz. Tarihle ilgilenen biz fanilere düşen en küçük görev ise, önyargılardan ve ezberlerden kaçınmak galiba
Sn.Ayşe Hür'e sevgilerimizi sunuyorum!
 
Üst Alt