• Merhaba Ziyaretçi hoşgeldin! Forumdan daha fazla yararlanmak için buradan kayıt olunuz...

Fıhi Mafih

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 24

Herkes bu imareti [Türbe yapmak veya onarmak] ya cömertliğini göstermek, ya ad kazanmak veya sevaba girmek gibi bir düşünceyle yapıyor. Allah'ın ise, bundan maksadı velilerin derecesini yükseltmek, onların türbelerine, sadukalarına saygı göstermektir. Onlar esasen büyük ve saygı değerdirler. Saygıya ihtiyaçları yoktur. Mesela çerağ yüksek bir yere konulmak isterse, bunu kendisi için değil, başkaları için ister. O, ister aşağıda ister yukarıda olsun, bulunduğu her yerde nurlu bir çerağdır.

Bununla sadece nurunun, ışığının başkalarına ulaşmasını istiyor. Göklerin üzerinde olan bu güneş, aşağıda da olsa yine aynı güneştir. Yalnız böyle olursa dünya karanlık içinde kalır. Şu halde o kendisi için değil, başkaları için yüksekte bulunmaktadır. Hülasa onlar da aşağıda ve yukarıda olmaktan, halkın saygı göstermesinden münezzeh ve böyle kayıtlardan kurtulmuşlardır. Sana da o alemin bir parçacık lutfu ve bir zerre zevki yüz gösterecek olursa, o anda aşağı yukarı, efendilik, başlık kaydından hatta sana bunların hepsinden daha yakın olan kendinden usanıp bıkarsın. O halde bu nurun ve zevkin madeni kaynağı ve esas olan onların (velilerin), aşağı ve yukarı ile kayıtlı olmadıklarını hiç düşünmüyor musun? Onlar Allah ile öğünürler. Allah ise aşağıdan, yukarıdan müstağnidir. Bu yukarılık ve aşağılık, bizim gibi başı ve ayağı olan insanlar içindir.

Mustafa (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) buyurdu ki: "Beni, Yunus İbni Meta'ya, onun urucu balığın karnından, benimki arş üzerinde olduğu için üstün tutmayın." (H.) Yani: Beni eğer ondan üstün tutmak istiyorsanız, bunu o, balığın karnında, ben arşın üzerinde uruc ettiğimiz için yapmayınız. Çünkü Yüce Allah ne aşağıda ne de yukarıdadır. O'nun tecellisi ister aşağıda ister yukarıda olsun birdir ve balığın karında da bu böyledir. O aşağıdan ve yukarıdan münezzehtir. Onun için hepsi birdir.

Birçok insanlar vardır ki, bir takım işler yaparlar. Bu işlerde onların istedikleri başka, Allah'ın maksadı başkadır. Aziz ve Celil olan Allah, Muhammed (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun dininin yücelmesini meydana çıkmasını ve dünya kaldıkça kalmasını istediğinden, Kur'an için kaç tane tefsir yazıldı. Dörderi sekizer ve onar ciltlik tefsirler yazdılar. Bunları yazanların düşüncesi, kendi üstünlüklerini ve bilgilerini göstermekti. Zemahşeri de nahvin ve dinin bütün incelikleriyle süslü ve fasih cümlelerle, ibarelerle Keşşaf'ı yazdı. Bunu kendi fazlını göstermek ve istediği şeyin hasıl olması için yapmışlar. Halbuki bu da Muhammed (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun dinini yükseltmekten ibaretti.

Bütün insanlar Allah için çalışırlar, onun işini görürler, fakat pek tabii Allah'ın bu işteki maksadını bilmezler. Bu işi yapmaktaki gayeleri, düşünceleri başkadır. [Mesela] Allah dünyanın kalmasını ister; onlar şehvetle meşgul olurlar. Bir kadınla kendi zevkleri için yaşarlar. Buradan bir çocuk hasıl olur. Böylece kendi zevkleri ve lezzet almaları için bir iş görürler ve dünya bizzat bununla kalır, karar bulur. Hiç te o niyetle yapmadıkları halde, gerçekte Allah'ın kulluğunu yerine getirmiş olurlar. Bunun gibi, mescidler yapar; kapısı, duvarı ve tavanı için o kadar para harcarlar. Halbuki onun değeri kıblededir ve maksat kıbledir. Onların maksadı bu olmakla beraber, yine kıblenin değeri, büyüklüğü artmış olur.

Velilerin büyüklüğü görünüşte değildir. Vallahi onlar için de aşağılık, yükseklik vardır. Fakat bu niteliksiz ve benzersiz olur. Mesela bu gümüş para şu bakır paradan üstündür ve bakır paranın fevkindedir, ne demektir? Görünüşte bakır paranın üstünde değildir. [Mesela] gümüş parayı evin damı üzerine koysan, altını da aşağıda bıraksan, herhalde altını gümüş paradan daha üstündür. Lal ve inci ise, ister aşağıda ister yukarda bulunsun, altının fevkindedir. Bunun gibi kepek eleğin üstünde, un ise onun altındadır. Kepek undan nasıl üstün olabilir? Görünüşte un altta kalmış olmakla beraber, gerçekte üstün olması lazımdır. Bunun için buğdayın üstünlüğü sureten değildir; onda bulunan cevherdendir. Bu bakımdan bütün hallerde daima üstün gelir.



FASIL 25

Biri içeri girdi. Mevlana buyurdu ki: O azizdir; alçak gönüllüdür ve bu ondaki cevherden ileri geliyor. Mesela üzerinde pek çok meyveler bulunan bir dalı, meyveleri aşağı doğru eğer. Meyvesiz dalın ucu, selvi ağacı gibi havada olur ve meyve çoğaldıkça, büsbütün yere inmemesi için, o dala direkler dayarlar. Peygamber (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) çok alçak gönüllüydü. Çünkü her iki alemin meyveleri onda toplanmıştı. Tabiatıyla herkesten daha mütevazi olacaktı.

"Selam vermek hususunda hiç kimse Allah'ın Elçisi'nden evvel (önde) gelememiştir." (H.) Peygamber'den (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) önce hiç kimse asla selam vermemiştir. Çünkü o, fevkalede alçak gönüllü olduğundan, daima evvel davranıp selam verirdi. Zahiren evvela selam vermese bile, yine alçak gönüllüydü. İlk önce o söze başlardı. Onlar selam vermeyi Peygamber'den öğrenmiş ve duymuşlardı. Gelip geçenlerden hepsinin nesi var, nesi yoksa, hep onun sayesindedir ve hepsi onun gölgeleridir. Bir insanın gölgesi, kendisinden önce eve girerse, gerçekte önce giren gölgenin sahibidir.

Her ne kadar görünüşte gölge sahibinden önce eve girmiş ve sureten ona tekaddüm etmiş olsa da, nihayet gölge onun fer'idir. Bu ahlak onda yeni ve bugünlük değildir. Ta Adem'in zerrelerinden, o zamandan beri bu onun zerrelerinde mevcuttu. Yalnız bunların bazısı aydınlık, bazısı yarı aydınlık, bazısı ise karanlıktı. Bu şimdi meydana çıkıyor; fakat bunlardaki aydınlık daha evvele aitti ve onun zerresi insanda hepsinden daha saf, daha nurlu ve daha alçak gönüllüdür.

Bazı kimseler [bir şeyin] başına, bazıları da sonuna bakarlar. Sonuna bakanlar aziz ve büyük insanlardır. Çünkü onların gözleri akıbette ve ahirettedir. Başına bakanlar ise, Allah'a daha yakındırlar. Onlar: "Sonuna bakmamıza ne lüzum var? Mademki baştan buğday ekmişler, sonunda arpa bitmeyecektir. Arpa ekmişlerse buğday çıkmayacaktır." Derler. Şu halde bunların görüşleri başkadır. Bir kavim daha vardır ki bunlar Allah'a daha yakın ve daha seçkin olurlar ve ne başa ne de sona bakarlar. Baş, son bunların akıllarına gelmez. Allah'ta gark olmuşlardır. Bir kavim de vardır ki dünyaya gark olmuştur ve son derece gafil olduklarından ne başına ne de sonuna bakarlar. Cehennem ateşinin yemidirler. Böylece Muhammed'in (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) asl olduğu malum oldu. Çünkü hakkında: "Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım." (H.K.) buyurulmuştur.

Şeref, tevazu, hikmetler ve yüksek makamların hepsi, ne varsa onun bağışı ve onun gölgesindendir. Çünkü ondan hasıl olmuştur. Mesela bu el ne yaparsa akıl sayesinde yapar. Onun üstünü aklın sayesi kaplamıştır. Her ne kadar aklın gölgesi yoksa da onun gölgesiz olan bir gölgesi vardır. Bunun gibi, mesela mananın da varlıksız bir varlığı vardır. Bir insanda aklın sayesi, gölgesi olmazsa onun bütün organları çalışmaz bir hal alır. Ayağı doğru yolda yürüyemez, işlemez. Gözü görmez. Kulağı her işittiğini yanlış işitir. Şu halde bütün organlar akıl sayesinde her işi muntazam, iyi ve yerinde olarak yaparlar.

Hakikatte bütün bu işler akıldan hasıl olur. Organlar alettir. Bu tıpkı zamanın Halifesi gibidir. Bu büyük adam akl-ı küllün gölgesini, başlarından kaldırmış olmasından dolayıdır. Mesela bir adam delirmeğe başlayınca biçimsiz ve hoşa gitmeyen işler yapar. Bundan, aklının başından gittiği, artık aklın başına gölge salmadığı ve onun gölgesinden, himayesinden uzak kaldığı anlaşılır.Akıl, melek cinsindendir; gerçi meleğin sureti kolu ve kanadı var ve aklın yoksa da, gerçekte aynı şeydir ve bir iş görürler. Mesela eğer onların suretlerini eritirsen hepsi akıl olur. Kolundan, kanadından hariçte bir şey kalmaz. O halde hepsinin akıl olduğunu, fakat tecessüm etmiş olduklarından dolayı onlara akl-ı mücessem denildiğini öğrenmiş olduk.

Mesela mumdan, kanatlı ve tüylü bir kuş yaparlar. Fakat o yine aynı mumdur. Görmyor musun erittiğin zaman bu kuşun kanadı, başı, tüyleri, ayağı tamamen mum oluyor ve dışarı atılacak bir şey kalmıyor; büsbütün mum haline geliyor. Mum o mumdur ve ondan yapılan kuşun da yine aynı mum olduğunu bilmiş olduk. Sadece bu, kuş yapılan mum, bir cisim peyda etmiş bir şekil almıştır. Buna rağmen yine mumdur. Mesela buz da sudur. Eritirsen su olur. Fakat buz tutmadan önce su idi ve kimse onu eline alamazdı, avucunda tutamazdı. Halbuki buz haline gelnce elle tutulabilir, eteğe konulabilir oldu. Aradaki ayrılık, bundan fazla değildir. Buz aynı sudur, ikisi bir şeydir.

İnsanın durumu da böyledir. Eşek, belki meleğin nuru ile arkadaşlık etmek sayesinde, melek olur ümidiyle, meleğin kanadını getirip eşeğin kuyruğuna bağlamışlardır. Onun melekleşmesi, ancak onunla aynı vasıfları taşıması ile mümkün olabilir. İsa'nın akıldan bir kanadı vardı ve gökyüzüne uçtu. Eğer eşeğin de yarım kanadı olsaydı, eşeklikte kalmazdı. [Merkebin] bir insan olmasına niçin şaşılsın? Allah her şeyi yapabilir. Mesela çocuk doğduğu zaman eşekten de beterdir. Elini pisliğine sokar, sonra yalamak için ağzına götürür. Annesi buna mani olmak ister ve çocuğu döver. Hiç olmazsa eşeğin bir nevi tamyiz hassası vardır. İdrar yaparken üzerine sıçramaması için ayaklarını açar. İşte bu eşekten daha kötü olan çocuğu Yüce Allah insan yapabilir. Şu halde eşeği insan yapabilmesine niçin hayret etmeli! Allah'ın huzurunda garip olan hiçbir şey yoktur.

Kıyamette insanın eli ayağı ve diğer şeyleri gibi bütün organları birer birer konuşurlar. Felsefeciler bunu yorup derler ki: "El nasıl konuşabilir?" Yalnız elde bir alamet, bir işaret hasıl olur ve bu konuşma söz yerine geçer. Mesela bir yara veya çıban çıkınca el: "Sıcaklık veren bir şey yedim de böyle oldum." Diye [hal diliyle] haber verir, konuşur. Yahut el siyahlanır veya yaralanırsa: "Bana bıçak değdi; kendimi kara tencereye sürdüm." Diye konuşur, haber verir. İşte elin veya diğer organların konuşması bu tarzda olmalı.

Sunniler: "Haşa, kat'iyyen! Bu görünen el [Mahsus] ve ayak, dil gibi söz söyler ve kıyamet gününde insan: "Ben çalmamıştım." Diye inkar edince, eli açık bir dille: "Evet sen çaldın, ben de aldım." Der. O eline, ayağına bakıp: "Sen konuşmazdın, şimdi nasıl oldu da konuşuyorsun?" diye sorar. O da fer ki: "Her şeyi söyleten Allah bizi de söyletti." [Kur'an, Sure: , Ayet:] Beni, her şeyi dile getiren konuşturdu. O kapıyı ve duvarı ve keseği de söyletir. Herkese konuşma kuvveti bağışlayan, Yaratan beni de konuşturdu. Senin dilini nasıl söyletti? Senin dilin bir et parçasıdır, benim elim de öyle. Bir et parçasından ibaret olan dilin söz söylemesi sana göre akla uygun [geliyor] ve her zaman gördüğün için imkansız görünmüyor, yoksa dil Allah'ın yanında bahanedir. Ona: "Konuş!" diye emrettiği için konuşmuştur. Bunun gibi her neye emretse, o şey de konuşur.

Söz, insanın değeri kadar gelir (söylenir). Bizim sözümüz bir suya benzer. Bu suyu subaşı (Mirab) akıtır. Su kendisini subaşının hangi çöle akıttığını nereden bilsin? Hıyar tarlasına mı, lahana tarlasına mı, yoksa soğan tarlasına mı, veya bir gül bahçesine mi? Şu kadarını bilirim ki su çok geliyorsa orada kurak yerler fazladır; az gelirse, sulanacak yer ufak bir bahçe, veya dört duvarla çevrili küçücük bir yerdir.

"Allah hikmetini dinliyenelrin himmetleri ölçüsünde vaizlerin diline telkin eder." (K.K.) Ben kunduracıyım; deri çok, fakat ayağın büyüklüğüne göre keser dikerim. Ben bir şahsın gölgesiyim, onun boyu ne kadarsa, ben de o kadarım.

Yerde bir hayvancık vardır. Yer altında yaşar, karanlıkta bulunur. Gözü ve kulağı yoktur. Esasen bulunduğu yerde, göze ve kulağa ihtiyaç da yoktur. Mademki muhtaç değildir, ona niçin göz, kulak versinler. Allah, gözü ve kulağı az olduğu için veya hasisliğinden dolayı mı vermiyor? [Hayır!] O ancak ihtiyaca göre verir. İhtiyacı olmadan bir kimseye verdiği şey, o kimse için sadece yük olur. [Fakat] Allah'ın lutfu, keremi ve hikmeti bir kimseye yük olmak şöyle dursun, onun yükünü üzerinden alır. Mesela marangozun keser, destere ve törpü ve daha başka aletlerini: "Bunları al!" diye terziye verirsen, bunlar terziye yük olur. Çünkü o bunlarla çalışamaz. İşte bunun için bir şeyi ihtiyaca göre verirler.

O kurtların yer altında ve karanlıklarda yaşadıkları gibi, bu dünyada da birtakım insanlar verdır ki bu alemin karanlığıyla yetinir ve buna razı olurlar. Bunların o aleme ihtiyaçları olmadığı gibi Allah'ın didarını görmek lüzumunu da duymazlar. [Bu durumda] o basiret gözü, akıl kulağı onların sanki ne işine yarar? Esasen bu sahip oldukları gözle, bu dünyanın işi görülür. O tarafa gitmek istemedikten sonra, işlerine yaramayan bu basireti niçin onlara versinler!

Rubai: (Zannetme ki [Allah] yoluna düşmüş erler yoktur. Kamil sıfatlar, nişansız da değildir. Sen sıraların mahremi olmadığın için, başkalarının da olmadığını mı sanıyorsun?)

İşte dünya gafletle kaimdir. Gaflet olmasa bu alem kalmaz. Allah şevki [aşkı] ahiret düşüncesi, sarhoşluk, kendinden geçiş ve vecd o alemin mimarıdır. Eğer onların hepsi yüz gösterirse, hepimiz tamamen o aleme gideriz ve burada kalmayız. Yüce Allah iki alemin var olması için burada bulunmamızı istiyor. İşte iki alemin mamur kalması için de biri gaflet, diğeri uyanıklık olmak üzere iki kahyayı görevlendirmiştir.
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 26

Buyurdu ki: Eğer ben sizin ben varken veya yokken, [bana karşı göstermiş olduğunuz] lutuflarınıza, gayretlerinize ve terbiyenize karşı teşekkür etmek, saygı göstermek ve özür dilemek hususunda kusur ediyorsam, bu büyüklendiğim veya bunlara ihtiyacım olmadığı yahut velinimetin hakkının sözle veya işle nasıl ödeneceğini bilmediğim için değildir. Sadece sizin temiz inancınızdan, bunu bilhassa ve tamamen Allah [rızası] için yaptığınızı anladığımdan, ben özrünü dilemeyi O'na bırakıyorum. Çünkü siz hepsini O'nun için yaptını. Ben eğer bunun özrünü dilemek için meşgul olur, dilimle iltifatta bulunur ve översem, Allah'ın size vereceği mükafatların ve sevapların [hepsi değil de] sanki bazısı size ulaşmış olur.

Bu özür dilemeler, övmeler, tevazular, hepsi dünya lezzetidir. Mademki dünyada, bir malı ve makamı vermek gibi sıkıntılara ve zahmetlere katlandın, bunun karşılığını Allah tarafından görmen daha iyi olur. İşte ben bu bakımdan özür dilemiyorum. Özür dilemek, dünyayı istemektir. Çünkü servet yenilmez, başka bir şey için istenir. Servetle, at, cariye ve köle alırlar. Öğünmek, her yerde söylenmek için memurluk ve makam isterler. İşte dünya bizzat büyük ve saygı değer olan, övülen şeydir. [Dünya dedikleri, dünya ile kazanılan şeydir.]

Şeyh Nessac-i Buhari, büyük ve gönül sahibi bir adamdı. Okumuş adamlar ve büyükler onu görmeğe gelir ve karşısında iki dizleri üzerine çöküp otururlardı. Şeyh ümmi idi. Kur'an'ın ve hadislerin tefsirini onun ağzından işitmek istedikleri zaman: "Ben Arapça bilmem, siz ayetin yahut hadisin tercümesini söyleyin ki ben de onlara mana vereyim" derdi. Onlar ayetin tercümesini söylerler o da tefsirine ve tahkikine başlardı: "Mustafa (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) bu ayeti söylerken falan makamdaydı. O makamın ahvali şöyledir" der ve o makamın derecelerini, yollarını oraya erişmenin usulünü bütün etrafı ile anlatırdı.

Bir gün Alevi-yi Muarrif (Teşrifatçı Alevi) onun yanında kadıyı övüyor: "Böyle kadı dünyada bulunmaz. Rüşvet almıyor, istediği gibi hüküm vermiyor. Tarafsızca, hiç çekinmeden, dosdoğru hakkın yerine gelmesi ve halk arasında adaletin yayılması ve tesisi için çalışıyor." Dedi. Bunun üzerine şeyh: "Senin bu, o rüşvet almıyor, demen bir defa yalan. Sen Alevi bir adam, üstelik Mustafa'nın (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) neslinden olduğun halde, rüşvet almıyor diye onu övüyorsun. Bu rüşvet almak değil de nedir ve bundan daha iyi rüşvet ne olabilir ki karşısında onu övüyorsun." Dedi.

Şeyhülislam Tirmizi: "Seyid Burhaneddin (Allah onun büyük ruhunu takdis etsin) tahkike ait sözleri pek güzel anlatıyor. Bu da şeyhlerin kitaplarını, yazılarını ve esrarını okumasından ileri geliyor." Dedi. Biri bunun üzerine: "Sen de okuduğun halde nasıl oluyor da böyle sözler söylemiyorsun?" diye sorunca, o: "Onun bir aşkı, bir derdi, bir cehdi, bilgisi ve ameli var." Cevabını verdi. O adam: "Öyleyse niçin böyle söylemiyor, bunu aklına getirmiyor da mütaleadan bahsediyorsun?" Esas olan odur ve biz onu diyoruz. Sen de ondan bahsetsene!" dedi.

Onlarda öbür dünyanın derdi yoktu. Gönüllerini tamamen bu dünyaya bağlamışlardı. Bazısı ekmek yemeğe, bazısı da ekmeği seyretmeğe gelmişti. Bu sözü öğrenip satmak istiyorlar. Bu söz bir gelindir, bir güzeldir. Güzel bir cariyeyi satmak için alırlar; böyle olunca o cariye kendisini alanı nasıl sever ve ona nasıl gönül verir? O tüccar cariyeyi satmaktan zevk duyar ve bunun için onu alır. Kendisi için alacak mertlik ve insanlık onda ne gezer. Zayıf, korkak olan bir adamın eline halis bir hint kılıcı geçse, bunu satmak için alır. Çünkü o yayı çekecek kuvvetli pazısı yoktur. Yayı sadece kirişi için ister. Bunu kullanamaz, fakat yine de kirişe aşıktır. Korkak onu sattığı zaman, parasını allığa ve rastığa verir. Başka ne yapacak! Satınca bundan daha iyi ne alabilir ki?

Bu söz Süryanice'dir, sakın anladım demeyiniz! Bunu ne kadar anlar, aklında tutarsan, o kadar o büyük anlayıştan uzaklaşırsın; bunun anlaşılması ancak anlayışsızlıkla kabil olur. İşte senin uğradığın bela ve katlandığın sıkıntılar, güçlükler bu yanlış anlamadan ileri gelir. Bu senin bağındır. Bir şey olman için bağdan kurtulman lazım. Sen su tulumunu denizden doldurdun ve: "Deniz benim tulumuma sığdı" diyorsun. Bu olamaz. Evet, eğer "Benim tulumum denizde kayboldu" dersen, yerinde olur. Esas şu, aklın seni padişahın kapısına getirinceye kadar iyidir. Aranır ve istenir. Fakat kapıya geldiğin zaman sen onu boşa. Çünkü o artık senin için zararlıdır, yolunu keser, ona ulaşınca kendini bırak. Artık senin nedenle, niçinle bir işin kalmamıştır.

Mesela kaba yahut cübbe biçtirmek için biçilmemiş bir kumaş istersin. Akıl seni terzinin önüne kadar götürür ve buraya götürünceye kadar, senin için faydalıdır. Fakat onu hemen bırakman ve terzinin karşısında da kendi tasarruf ve bilgini terk etmen lazımdır. Bunun gibi bir hastanın aklı da kendini doktora götürünceye kadar iyidir, faydalıdır; götürdükten sonra o artık bir rol oynamaz. Hastanın kendisini doktora teslim etmesi lazım gelir.

Senin gizli iniltilerini eshabın kulakları işitir. Bir şeyi olan veya kendisinde bir cevher yahut bir hastalık bulunan insan [belli olur]. Deve katarları arasındaki mest deve, nihayet gözünden, ürüyüşünden ve ağzından akan salyalardan, saçılan köpüklerden ve daha başka şeylerden anlaşılır.

"Çehreleri yüzlerindeki secde izinden bellidir." [Kur'an, Sure: 48, Ayet: 29] buyurulmuştur. [Mesela] bir ağaç kökünün yediği her şey o ağacın dalından, yaprağından ve meyvesinden anlaşılır. Yemediğinden dolayı sararıp solan da nasıl gizli kalabilir?

Bu yüksek sesle çıkardıkları hay huyların, sırrı, onların bir sözden bir çok sözleri anlamaları, bir harften birçok işartleri bilmeleridir. Mesela bir kimse Vasıt'i ve mutavvel (mutassal) kitapları okumuş olsa, Tenbih'ten bir kelime duyunca, vaktiyle şerhini okumuş olduğu için, o bir tek meselden birtakım esasları ve meseleleri anlar ve bir tek harf onun zihnini uyandırır. Yani, ben bunun altında birçok şeyler görüyorum. Bunları anlıyorum ve ben bu bapta çok zahmetler çektim. Geceleri sabahlara kadar çalıştım. Sonunda hazineler elde ettim, demektir. "Biz senin göğsünü genişletmedik mi?" [Kur'an, Sure: 94, Ayet: 1] buyurduğu gibi, gönlün şerhi sonsuzdur. O şerhi okumuş olan küçük bir işaretten birçok şeyler anlar. Yeni başlamış olan bir kimse ise, o söylenen sözün yalnız kelime manasını anlayabilir. Onun bunlardan ne haberi ve ne hayhuyu [telaşı] olsun.

Söz, dinleyenin anlayışı nispetinde gelir. O, hikmeti çekmedikçe hikmet de çıkmaz. Onu ne kadar çeker ve ondan ne kadar gıda alırsa hikmet de ona o nispette gelir [ilham olur]. Yoksa: "Bana niçin söz ilham olmuyor" derse, o zaman ona: "Allah, Allah! Sen niçin çekmiyorsun, istemiyorsun?" cevabı verilir. Sana *işitme kuvvetini vermeyen kimse, söz söyleyene de söz söylemek faktörünü vermez.

Mustafa (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) zamanında bir kafirin Müslüman ve cevher sahibi bir kölesi vardır. Bir sabah efendisi ona: "Tasları getir, hamama gidelim." Diye emretti. Yol üstündeki mescidde Mustafa (Ona selam olsun) eshabı ile (Allah ondan razı olsun) namaz kılıyordu. Köle: "Aman efendim Allah aşkına! Şu tası birazcık tut. *İki rekat namaz kıayım da sonra hizmetinize geleyim." Deyip mescide gitti ve namazını kıldı. Mustafa (Ona selam olsun) mescidden çıktı. Eshabı da hep birden çıktılar. Köle yalnız başına orada kaldı. Efendisi onu kuşluk vaktine kadar bekledi. Ve: "Hey köle dışarı çık!" Diye bağırmağa başladı. Köle: "Beni bırakmıyorlar, artık iş işten geçti." Dedi. Efendisi onu kimin bırakmadığını görmek için başını uzatıp içeri bakınca, orada ayakkabı ile gölgeden başka bir şey görmedi. Bunun üzerine: "Senin dışarı çıkmana kim mani oluyor?" diye sorunca, Köle: "Senin içeri girmene mani olan ki sen onu görmüyorsun." Cevabını verdi.

İnsan her zaman görmediği ve işitemediği, düşünemediği bir şeye aşıktır. Gece gündüz onu arar ve ister. Ben o görmediğim kimsenin kuluyum. İnsan gördüğü ve anladığı şeyden sıkılır, usanır ve kaçar. İşte bu yüzden filozoflar görmeyi inkar ederler. Onlar derler ki: "O şeyi gördüğüm zaman bıkabilirim ve bu doğru olmaz." Sünniler ise derler ki: "Onu görmek, O bir halde ve bir renkte iken mümkün olabilir. Çünkü "O her an şan içindedir." [Kur'an, Sure: 55, Ayet: 29] buyurduğu gibi, bir anda yüz renge girer. Yüz bin defa tecelli etse, her an görünüşlerin biri öbürüne benzemez. Şu anda sen Allah'ı işte bütün eserlerinde ve işlerinde, her lahza bir türlü görüyorsun. Allah'ın bir işi öbürüne hiç benzemez. Sevinçliyken başka, ağlarken başka, korku içindeyken başka, ümidederken de başka türlü tecelli eder. Mademki Allah'ın işleri, hareketleri, tecellisi ve eserleri türlü türlüdür, o halde O'nun Zatının tecellisi de böyle olur. Yani tıpkı işlerinin tecellisi gibidir. Sen, Allah'ın kudretinden bir parça olduğun halde bir anda bin türlü olur ve bir kararda bulunmazsan [O'nun kendisi nasıl olur?], bununla, onu kıyas et. Allah'ın bazı kulları verdır ki Hakk'a Kur'an vasıtasıyla ulaşırlar. Bazısı daha has olan kulları da vardır ki onlar Allah'tan gelir ve Kur'an'ı burada bulup Allah'ın göndermiş olduğunu bilirler.

"Her şeyi beyan eden, hatırlatan Kur'an'ı Biz gönderdik. Herhalde onu biz koruyacağız." [Kur'an, Sure: 15, Ayet: 9]

Müfessirler bu ayetin Kur'an hakkında inmiş olduğunu söylerler. Bu da iyi; fakat şu kadar var ki bu, senin içine bir arzu ve şevk koydu. Bunları koyan biziz ve ziyan ettirmeyiz. Bir yere ulaştırırız. Sen bir defa Allah! De, sonra sebat et ki bütün belalar başına yağsın, demektir.

Biri geldi ve Mustafa'ya (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun): "Seni seviyorum" dedi. Peygamber: "Aklını başına topla! Ne söylediğini biliyor musun?" deyince, o yine: "Seni seviyorum" diye tekrarladı. Mustafa: "Aklını başına al, ne söylediğini biliyor musun?" dedi ve o "Seni seviyorum" karşılığını verdi. Bunun üzerine Mustafa: "Öyleyse bunda sebat et ki şimdi seni kendi elimle öldüreceğim. Vay haline!" buyurdu.

Mustafa (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) zamanında bir adam: "Ben senin dinini istemiyorum. Bu dini geri al. Senin dinine girdiğimden beri bir gün rahat etmedim. Malım, karım elimden gitti. Çocuğum öldü. Saygı gösterenim kalmadı. Kuvvetim ve şehvetim tükendi" dedi. Peygamber de buyurdu ki: "Haşa! Bizim dinimiz nereye giderse gitsin, gittiği yerdeki adamı kökünden söküp atmadıkça, evini barkını yıkıp yerini süpürmedikçe geri gelmez. "Ona ancak temiz olanlar dokunabilirler." [Kur'an, Sure: 56, Ayet: 79] O öyle bir sevgilidir ki sende kendine has olan sevgiden kıl kadar bile bir şey kalsa sana yüzünü göstermez ve kendi vuslatına yol vermez. Dostun sana yüz göstermesi için kendinden ve dünyadan usanıp bıkmalı ve kendi kendinin düşmanı olmalısın.

İşte bizim dinimiz de yerleştiği bir gönülden, onu Hakk'a ulaştırmadıkça ve kendine yaramayan şeylerden ayırmadıkça el çekmez. Peygamber (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) o adama: "İşte sen bunun için rahat edemedin ve gam yiyorsun. Gam yemek, o evvelce seni aldatan sevinçlerden istiğfar etmektir. Bunlardan bir şeyler midende kaldıkça, sana yemek için bir şey cermezler. İstiğfar ederken insan yemek yiyemez. Midesi boşalıp çıkarma bitince yemek yer. Sen de sabret ve üzül. Çünkü gam yemek ve üzüntü çekmek istiğfar etmektir. İşte bundan sonra gerçek zevinç hasıl olur. Bu öyle bir sevinç ki gamı ve kederi yoktur; dikensiz bir güle ve başağrısı vermeyen bir şaraba benzer. Sen gece gündüz dünyada rahatlık ve huzur arıyorsun. Fakat bunun bu dünyada hasıl olması imkansızdır. Yine de onu aramaktan bir an geri kalmıyorsun. Dünyada bulduğun rahatlık ise bir şimşek gibidir, çabuk gelir geçer ve bir yerde durmaz. Hem de nasıl bir şimşek? Dolularla, yağmurlarla, karlarla ve türlü türlü mihnetlerler dolu bir şimşek. Mesela bir kimse Antalya'ya gitmek istemiş, fakat yanlışlıkla Kayseri yolunu tutmuş olsa, bununla beraber Atalya'ya varacağını ümidedip gayreti elden bırakmasa, bu yoldan Antalya'ya ulaşmasına imkan yoktur. Eğer Antalya yolundan giderse, topal ve zayıf da olsa oraya erişir. Çünkü gidilecek yolun sonu burasıdır. Dünya işi, zahmet çekmeden müyesser olmadığı gibi, ahiret işi de böyledir. Bunun için, hiç olmazsa bu zahmeti ahiret için çek de emeğin boşa gitmesin. Sen: "Ey Muhammed! Dinini al. Çünkü ben onunla rahat edemiyorurm." Diyorsun. Bizim dinimiz bir kimsenin maksadını hasıl etmeden, onun yakasını bırakmaz.

Rivayet ederler ki çok fakir bir öğretmen vardı. O kadar fakirdi ki kış mevsiminde tek kat cübbe giymişti. Bu arada sel bir ayıyı dağdan indirmiş, sürükleyip götürüyordu. Ayının kafası suyun içinde gizlenmiş olduğundan, çocuklar yalnız sırtını görüp öğretmenlerine: "Öğretmen, işte ırmağa bir post düşmüş, sen de çok üşüyorsun, onu alsana!" dediler. Öğretmen, soğuğun şiddeti ve çok muhtaç olduğundan postu almak üzere suya atılınca, ayı keskin pençelerini ona geçirdi. Böylece öğretmen de suda ayının pençesine düşmüşi oldu. Çocuklar: "Hey öğretmen, öğretmen, ya postu getir, yahut getiremiyorsan kendin gel!" diye bağırıp durdular. Öğretmen: "Ben postu bırakıyorum ama o beni bırakmıyor, ne yapayım!" dedi. Allah'ın şükrü de seni nasıl bırakır? Kendi elimizde olmayıp Allah'ın elinde olduğumuza şükretmeliyiz. Mesela çocuk küçükken, ve annesiyle sütten başka bir şey bilmezken Yüce Allah hiç onu bıraktı mı? Onu ilerletti, yemek yiyecek, oyun oynayacak hale getirdi. Böylece onu oradan alıp, akıl mak***** ulaştırdı. İşte çocuğun içinde bulunduğu bu hal tıpkı o aleme benzer. Orada, ilkönce seni başka bir meme ile oyalar, bırakmaz ve nihayet o [öyle bir] makama ulaştırır ki bundan evvelkinin hamlık çocukluk olduğunu ve hatta hiçbir şey olmadığını anlamış olursun.

"Bu zincirlerle, bukağılarla cennete sürüklenerek götürülen kavme şaştım. Bunları tutunuz, bağlayınız, ondan sonra Vuslata götürünüz. Sonra Cemal'e, sonra Kemal'e götürünüz." [Kur'an, Sure: 60, Ayet: 30,31]

Balıkçılar, balığı bir defada sudan çekip çıkarmazlar. Oltanın çengeli balığın boğazına girince onu birazcık çekerler ve sonra bırakırlar, tekrar çekerler. Bunu, balığın kanının akıp bitkin bir hale gelmesi, kuvvetini kaybetmesi ve zayıflaması için yaparlar. Aşk oltası da insanın damağına takılınca, pis kanların azar azar akması ve kudretini kaybetmesi için Allah onu yavaş yavaş çeker. Çünkü "Allah kiminin kalbini darlaştırır, kimini açar." [Kur'an, Sure: 2, Ayet: 245]

"La ilahe İllallah" Bu avamın imanıdır. Has olanların imanı "Lahuve İlla Huve"dir. (Başka bir hüviyet yoktur, ancak O'nun hüviyeti vardır) Mesela bir kimse rüyasında padişah olduğunu, tahta çıktığını, etrafında kölelerin, perdedarların ve emirlerin ayakta yerlerini aldığını gördüğü zaman: "Padişah ben olmalıyım, benden başka bir padişah yoktur!" der. Uykuda böyle söyler, fakat uyanıp da evde kendisinden başka bir kimse olmadığını görünce: "Bu benim, benden başka kimse yok" der. İşte bunu görmek için uyanık bir göz lazımdır, uykulu göz göremez, esasen onun vazifesi değildir.

Her grup (taife) başka bir grubu kötülüyor. Bunlar: "Biz doğruyuz, haklıyız: Vahiy bize gelmiştir. Onlar yanılmışlardır.." derler. Öbürleri ise aynı şeyi, bunlar için söylerler. Böylece yetmiş iki millet birbirlerinin düşüncesini, sözünü kötüleyip dururlar. Şu halde hep birden, hepsi birden vahyin varlığında anlaşmış, birleşmiş oluyorlar. Fakat bu cümleden yalnız bir kişi için vahyin mevcut oluşunda müttefiktirler.

"Mümin zekidir. Hakkı ve batılı ayırdedicidir. Akıl ve fetanet sahibidir." (H.) buyurulduğu veçhile, o birin hangisi olduğunu bilmesi için Hakk'ı batıl'dan ayıran zeki bir mümin lazımdır. İşte iman da bu ayırdetme ve anlamadır.

Biri: "Bu bilmeyenler çok, bilenler azdır. Eğer bilmeyen ve cevher sahibi olmayanlarla bilen ve cevher sahibi olanlar arasında bir ayırma yapmak istesek ve bununla meşgul olsak, bu iş uzun sürmez mi?" diye sordu. [Mevlana] buyurdu ki: Her ne kadar bilmeyenler çok iseler de onlardan pek azını tanımakla, hepsini tanımış olursun. Mesela bir avuç buğdayı tanıdığın, bildiğin zaman, yeryüzündeki bütün buğdayları tanır ve bilirsin. Veya birazcık şekeri tatmışsan, yüz türlü helva yapsalar, tadından içinde şeker bulunduğunu bilirsin. Çünkü şekeri tanıyordun, tatmıştın. İnsanın, bir boynuz [büyüklüğünde] şekeri yedikten sonra, bunun ne olduğunu bilmemesi için iki boynuzlu olması lazım.

Bu sözün size tekrarlanmış gibi görünmesi, ilk dersinizi anlamamış olmanıdandır. Bu yüzden her gün aynı şeyi söylemek icabediyor. Tıpkı şunun gibi: Bir öğretmen varmış. Küçük bir çocuk üç ay yanında kalmış ve elif'ten başka bir şey öğrenememiş. Çocuğun babası gelip öğretmene: "Hizmetinizde kusur etmiyoruz. Eğer bir kusur işlemişsek buyurunuz, daha fazla hizmet edelim." Demiş. Öğretmen: "Hayır, sizin kusurunuz yok. Fakat çocuk bundan ileri gidemiyor." Deyip çocuğu çağırmış ve ona: "Elif'in bir şeyi yoktur, de!" demiş. Çocuk öğretmenin bu, elif'in bir şeyi yoktur sözünü bile tekrar edememiş. Öğretmen çocuğun babasına: "Durum böyle, görüyorsunuz. Bunu öğrenip geçmedikçe, ben ona yeni bir ders nasıl vereyim? Deyince çocuğun babası: "Alemlerin Rabbi'ne hamdolsun!" diye dua etmiş. Bu, Alemlerin Rabbi'ne hamdolsun! Dememiz Allah'ın ekmeği ve nimeti azaldığı için değildir. Onun ekmeği ve nimeti sonsuzdur. Fakat bizde iştah kalmadı ve misafirler de doydular. İşte bunun iççin hamd, Allah içindir (Elhamdü-lillah) denilir. Bu ekmek dünyanınkine benzemez. Çünkü dünyanın ekmeğini ve yiyeceklerini iştahın olmasa bile zorla, alabildiğin kadar yiyebilirsin ve cemad olduğu için onu istediğin yere sürükleyebilirsin; o da senin istediğin yere gelir. Canı yoktur ki gitmemezlik edebilsin. Halbuki bunun aksine olarak, hikmetten ibaret olan Allah'ın nimeti ise diridir. Tam iştahın olup yemek istediğin zaman, sana doğru gelir ve senin yiyeceğin, iştahın olmadan onu, zorla kendine doğru çekip yiyemezsin, yüzünü senden bir örtü ile saklar ve göstermez. Kerametlerin hikayesini buyuruyordu: "Bir kimse eğer burada bir günde veya bir anda Kabe'ye gitse, bu o kadar şaşılacak bir iş değildir. Keramet göstermek sayılmaz. Semum yeli bile aynı kerameti gösterir ve bir günde, bir anda istediğin yere gider. Kermaet, seni aşağı bir halden, yüksek bir hale getirmesidir. Sen oradan buraya sefer eder, bilgisizlikten akla, ölülükten diriliğe kavuşursun. Mesela önce toprak ve ceamaddın, seni bitki alemine getirdi; bitki aleminden aleka ve mudga alemine yolculuk ettin. Buradan hayvanlık alemine, hayvanlıktan da insanlık alemine sefer ettin. İşte keramet budur. Yüce Allah böyle bir seferi sana yakınlaştırdı. Bu gelip geçtiğin yollar, duraklar senin aklında, hayalinde yokken ve hangi yoldan nasıl geleceğini bilmezken, seni getirdiler. İşte sen de apaçık görüyorsun ki geldin. Böylece seni daha başka, türlü türlü alemlere de götürecekler. Bunu inkar etme ve sakın sana bundan haber verirlerse kabul et. Ömer'e (Allah ondan razı olsun) zehirle dolu bir kaseyi armağan olarak getirdiler. Ömer: "Bu neye yarar?" diye sordu. Ona: "Bu, birini açıkça öldürmeyi uygun görmedikleri zaman onu, bundan bir parça içirmek suretiyle, gizlice öldürmeğe yarar. Kılıçla öldüremeyecekleri bir düşman olunca bundan bir parça verip düşmanı haberi olmadan öldürürler." Dediler. Ömer: "Çok iyi bir şey getirdiniz. Veriniz içeyim; çünkü içimde öyle büyük bir düşmanım var ki ona kılıç yetişmiyor ve dünyada bana ondan daha çok düşmanlık eden biri yoktur." Dedi. Bunun hepsini bir defada içmene lüzum yok, bir zerresi yüz bin kişiyi öldürmeye yeter." Dediler. Ömer: "Bendeki düşman bir değil, bin kişiliktir ve yüz bin kişiyi yere vurmuştur." Deyip kaseyi aldı ve bir yudumda hepsini içti. Bunun üzerine orada bulunanların hepsi birden Müslüman oldular ve: "Senin dinin haktır." Dediler. Ömer: "Hepiniz Müslüman oldunuz, fakat bu kafir hala olmadı." Dedi. Ömer'in o iman'dan kastı, avamın imanı değildi. Onda iman hatta fazlasıyla vardı. Belki sıddık'lerin imanına sahipti. Fakat onun istediği nebilerin, has kulların imanı ve ayn-el yakın idi. İşte bunu ümit ediyordu. Mesela şunun gibi: Bir aslanın şöhreti dünyanın her tarafına yayılmıştı. Bir adam merakını yenmek için, uzak bir yoldan onun bulunduğu ormana geldi. Bu uğurda bir yıllık yolu yürümek zahmetine katlanmış, menziller aşmıştı. Ormana gelip de uzaktan aslanı görünce, durakladı. Çünkü daha ileri gidemiyordu. Ona: "Eh! Sen bu aslanın aşkıyla bu kadar yol yürüdün. Onun bir hususiyeti var. Her kim önüne korkmadan, çekinmeden çıkar da muhabbetle onu okşarsa aslan ona kötülük etmez. Fakat korkar ve ürkersen aslan kızar. Hatta bazılarının, kim bilir benim için ne kötü şeyler düşünüyorsunuz? Diye canına kıyıyor. Bir yıllık yol yürüdükten sonra bu durmak da ne oluyor?" dediler. Bunun üzerine yoldan gelen [diğer kimseler] de kendi kendine: "Mademki bir yıllık yolu teptin geldin, şimdi ise tam aslanın yanındasın, o halde durup bakmanın manası ne? Aslana doğru bir iki adım daha atıver." Dediler. Fakat kimsede bir adım daha atacak cesaret yoktu. O kadar yol yürüdük. Bize kolay geldi. Fakat şimdi burada bir adım bile atamıyoruz, dediler. İşte Ömer o imanla, aslanın önünde ve ona doğru atılacak bir tek adımı kstetmişti. Bu adım nadirdir. Ancak Allah'ın has kulları ile yakını olanların kararıdır. Adım bu adımdır. Geri kalanı bu adımın eseridir. Bu iman, ellerini canlarından yıkamış olan nebilerden başkasına nasip olmaz.

Yar hoş şeydir. Çünkü yar, yarin hayalinden kuvvet alır, gelişir ve yaşar. Buna şaşmamalı. Mecnun'a Leyla'nın hayali kuvvet vermiyor muydu. Ve onun yiyeceği içeceği bundan ibaret değil miydi? Mecazi bir sevgilinin hayali ona böyle bir kuvvet verir ve kuvvet bağışlamasına niçin şaşılsın. Onun hayali, surette ve gaybette mevcuttur. Şu halde ona nasıl hayal denir? O, hayal değil gerçeklerin ruhudur. Alem hayalle kaimdir ve sen göründüğü, hiss olunduğu için bu aleme gerçek diyorsun. Halbuki alem senin hayal dediğin manaların sadece fer'idir. Hayal olan tersine, alemin bizzat kendisidir. O mana, bunun gibi yüz tanesini daha meydana getirir, çürütür. Bu alem yıkılır yok olur. İşte o zaman o mana, bundan daha güzel olan yeni, iyi ve eskimez bir alem hasıl eder. O, eskilikten ve yenilikten münezzehtir. Fer'leri ise bunlarla sınıflanmıştır. Bunları ihdas eden odur ve her ikisinden de münezzeh ve üstündür. Mesela bir mimar, içinden tahmin edip onun genişliği şu kadar, boyu bu kadar, sofası ve sahanlığı da o kadar olmalıdır" diye karar verirse buna hayal demezler. Çünkü o gerçek, bu hayalden doğar ve bunun fer'idir. Evet, eğer mimardan başka birisi, böyle bir şekli içinden tasarlar ve tahayyül ederse, işte o zaman buna hayal derler. Usulen halk böyle mimar olmayan, ev yapmaktan anlamayan kimseye: "Bu seninki bir hayalden ibarettir!" derler. Allah daha iyisini bilir.
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 27

Fakirden bir şey istememek iyi olur. Çünkü istemekle onu sanki kışkırtmış ve bir yalan uydurmaya mecbur etmiş olursun. O şeyi cismani olan bir kimse istediği için ona hakkıyla verilecek cevabı söylemek mümkün olmaz. Çünkü o kimse böyle bir cevaba layık değildir. Ve bu lokma onun ağzına ve damağına yakışmaz. İşte bu bakımdan ona hazmedebileceği kadar ve kısmetine uygun olan bir cevap vermek için, yalandan bir cevap uydurmak lazımdır ki çekilip gitsin. Fakirin her söylediği gerçektir, yalan değildir. Sorana göre bu doğrudur. Fakat yine yalan sayılır; ama dinleyenlere nazaran doğrudur, hatta doğrudan daha doğrudur.

Bir dervişin, bir müridi vardı ve derviş için dilencilik ederdi. Bir gün mürit dilendiği şeylerden bir lokma getirdi. Derviş yedi ve [o] gece rahatsız oldu. Müridine: "Bunu kimden alıp getirdin?" diye sordu. Mürid: "Onu bana güzel bir kız vermişti" dedi. Derviş: "Vallahi ben yirmi yıldan beri hiç böyle rahatsız olmamıştım. Bu, o kızın lokması yüzünden oldu!" dedi. İşte bunun için dervişin sakınması ve herkesin lokmasını yememesi lazımdır. Çünkü o latif ve naziktir. Ona her şey dokunur ve işte böylece sebebi açığa çıkar. Mesela tertemiz, bembeyaz bir elbisede birazcık siyahlık hemen görünür, fakat senelerden beri kirden, pisten kararmış, beyazlığını kaybetmiş olan siyah bir elbiseye bin türlü yağ ve pislik de damlasa, ne giyen, ne de başkaları bunun farkına varır. Şu halde derviş, zalimlerin, haram yiyenlerin ve cismani kimselerin lokmasını yememelidir. Çünkü bunların lokması dervişe dokunur ve onda kötü, bozuk düşünceler peyda olur. Mesela o kızın lokmasından dervişin rahatsızlanması gibi. Allah daha iyisini bilir.



FASIL 28

"Taliplerin ve saliklerin evradı (tesbihleri) mücahede ve ibadetle" meşgul olmak, her işi zamanına göre ayırmaktır. O zaman, her işte onları bir kontrolör gibi, alışılmış olduğu üzere bu işe çekip sürükler. Mesela sabahleyin kalkınca, o saatte ibadetle meşgul olması her şeyden önce gelir. Çünkü bu zamanda nefis daha saf ve sakindir. Herkes kendisine yakışan ve nefsine layık olan ibadeti yerine getirir, Allah'ın kulluğunu yapar. Kur'an'da: "Saf saf dizenler biziz. Allah'ın şanını yükseltmiş olanlar biziz." [Kur'an, Sure: 37, Ayet: 165,166] buyrulduğu gbi, yüz bin saf vardır. Bir kimse ne kadar içini temizlerse, onu o kadar öne alırlar ve ne kadar az temizlerse, o nisbette arka sıralara atarlar. Çünkü "Onları Allah'ın bıraktığı yere götürünüz." (H) buyurulmuştur. Bu hikaye uzundur ve kimse bu uzunluktan kurtulamaz. Her kim bunu kısaltmaya kalkarsa, kendi ömrünü ve canını kısaltmış demektir. [Tabii] "Allah'ın korudukları müstesnadır." [Kur'an, Sure: , Ayet: ]

Bu vasılların evradına gelince, sizin anlayacağınız kadarını söylüyoruz. Bunların virdi şöyledir: Mukaddes ruhlar ve temiz melekler, "Sayılarını ancak Allah'ın bildiği" [Kur'an, Sure: 14, Ayet: 9] ve son derece kıskançlığından isimlerini halktan gizlediği Allah erleri, sabahleyin bunların ziyaretine Kur'an'da: "Ve insanların küme küme Allah'ın dinine girdiklerini görürsün" [Kur'an, Sure: 110, Ayet: 2] "ve melekler her kapıdan onların yayına girer." [Kur'an, Sure: 13, Ayet: 23] buyrulduğu gibi girerler. Onların yanına oturduğun halde görmüyorsun, o sözlerden, selam ve gülümsemelerinden bir şey anlamıyorsun ve duymuyorsun. Bu olmuştur ve şaşılacak bir şey değildir. Mesela hasta, ölümü yaklaşınca hayaller görür, yanına oturandan haberi olmaz, ne dediğini işitmez. Halbuki bu gerçekler hayallerden bin defa daha latiftir; insan hasta olmayınca bunu görmez ve duymaz. O gerçekleri ise ölmeden evvel ölmedikçe insan göremez.

Ziyaretçi, velilerin durumlarının ne kadar nazik olduğunu ve onların ne kadar büyük olduklarını, sabahın erken saatinde bu kadar meleğin ve temiz ruhların ona saygı göstermek, tazim etmek için geldiklerini bilir ve böyle bir vird esnasında meleklerin gelip şeyhi rahatsız etmemeleri için pek çok bekler. Mesela köleler padişahın sarayı kapısında hazır bulunurlar. Her sabah onların vird'i [zamana göre işleri] şöyledir: Her birinin belli bir yeri, belli bir saygı duruşu vardır. Bazısı uzaktan hizmet eder ve padişah onlara bakmaz, görmemezlikten gelir. Fakat köleler falanın saygı gösterdiğini görürler. [Biri] padişah olunca, onun vird'i, kölelerin her bir taraftan huzuruna gelmesidir. Çünkü onun için artık kölelik kalmamış ve "Allah'ın huyları ile huylanınız" (H) ve "Ben onun kulağı ve gözü olurum" (H) gerçeği hasıl olmuştur. Bu da pek yüksek bir makamdır. Bunu söylmek boştur. Çünkü onun büyüklğü, azameti, ayın = A',za, mim = me ve te = t harfleri ile anlaşılmaz. Onun azametinden, büyüklüğünden pek az bir şey sana yol bulsa, ne ayn ne de ayın'ın çıktığı yer kalır. Ne el, ne de himmet. Nurlar ordusula vücud şehri harap olur. "Padişahlar bir kasabaya girdiler mi onu altüst ederler." [Kur'an, Sure: 27, Ayet: 34] Bir deve küçücük bir eve girince ev yıkılır. Fakat bu harabede binlerce hazine bulunabilir.

Beyit: (Hazine viranede olur. Köpek mamur olan yerde bulunur).

Saliklerin makamını uzun uzadıya anlattığımızdan, vasılların hallerinin şerhi için ne diyelim? Sadece saliklerin sonu vardır, bunun yoktur; saliklerin sonu visaldir; vasılların sonu ne olabilir? Ayrılığı olmayan bir kavuşma. Üzüm hiç koruk olur mu? Olmuş meyve yeniden hamlaşır mı?

Beyit: (İnsanlarla konuşmayı haram sayarım; halbuki senin sözün olunca, sözü uzatırım).

Vallahi ben sözü uzatmıyorum, kısa kesiyorum!

Şiir: (Ben kan içiyorum, sen de şarap sanıyorsun. Sen can alıyorsun ve can verdiğini zannediyorsun).

Bunu kısa kesen, doğru yolu bırakıp da falan ağaç yakındır, diye tehlikeli çöl yoluna benzer.
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 29

Hıristiyan bir cerrah şöyle anlattı: Şeyh Sadrüddin'in eshabından bir topluluk bize geldiler, yanımızda içtiler ve bana: "İsa, sizin zannettiğiniz gibi Allah mıdır?" dediler. Ben de: "Biz bir Allah'ın var olduğunu biliyoruz. Fakat dinimizi korumak için bunu bilhassa gizliyor ve inkar ediyoruz." Dedim. Mevlana bunu işitince, *"Allah'ın düşmanı yalan söylüyor, haşa! Bu olamaz. Bu şeytanın şarabından sarhoş olup yolunu şaşırmış ve Allah'ın kapısından kovulmuş olan bir düşüğün sözüdür. Yahudilerim oyun, düzen ve hilelerinden bucak bucak kaçmış, boyu iki arşından daha kısa, zayıf bir adam nasıl olur da bu yedi kat göğün koruyucusu olur? Hem öyle ki bu göklerden her birinin kalınlığı, gidilecek olsa, beş yüz yıl sürer ve bir gökle diğer göğün arasındaki uzunluk beş yüz yıl var. Her *birinin kalınlığı beş yüz yıl ve birinden ötekine olan beş misli denizlerin tasarrufu onun elindedir. Bu zayıf adam bunların nasıl idare edicisi olur ve bunu senin aklın nasıl alır? Bundan başka İsa'dan önce yerin ve göğün yaratıcısı kimdi? Allah zalimlerin dediklerinden münezzehtir."

Sonra Hıristiyan'ın: "İsa'nın toprak olan kısmı toprağa, pak kısmı ile pak olanına gitti" dediğini söylediler. Mevlana buna cevap olarak dedi ki: "Eğer İsa'nın ruhu Tanrı ise, o halde ruhu nereye gitmiş olabilir. Ruh ancak aslına, yaratanına gider. Eğer İsa, asıl ve Yaratan ise, o halde onun gideceği yer neresidir?" Hıristiyan yine: "Biz bu inancı babamızdan bulduk ve onu kendimize din edindik" dedi. Ben de ona karşılık olarak dedim ki: "Eğer babandan sana, kalp para ve bozuk altın kalmış olsa, sen onu ayarı tam başka maddelerden saf ve temiz bir altınla değiştirmez misin, yoksa bu kalp altını üstün mü tutarsın? Babandan sana çolak bir l miras kalsa ve sen bu çolak eli düzeltecek bir ilaç ve doktor bulsan, bunu kabul etmez misin? Bu çolak el bana babamdan böyle kaldı. Ben bunu bozmak, değiştirmek istemem mi dersin? Sen babanın, yaşayıp öldüğü bir yer ve yurtta büyüyüp yetişsen, oranın suyu tuzlu olsa, sonra bundan başka suyu tatlı, toprağı verimli, ahalisi sıhhatte bir yer ve yurt bulsan, sen o fena yerden bu yere nakletmek, daima onun tatlı suyunu içmek ve bütün hastalıklardan kurtulmak istemez misin? Yoksa biz bu yer ve yurdu, bu hastalık yapan tuzlu suyu ile bulduk. Burada kalacağız, deyip oraya yapışır kalır mısın? Kat'iyyen bunu akıl ve duygu sahibi bir kimse söylemez. Allah sana babanın aklından başka bir akıl, görüşünden başka bir görüş ve iyiyi kötüyü ayırt etme kuvvetinden başka bir kuvvet vermiştir. Sen bunları işlet, yokluğa sürükleyen değil, doğru yola götüren bir akla uy…

Yoraş'ın babası eskici idi. Sonra sultana intisap etti. Sultan ona, padişahlara hizmet edep ve erkanını, silah kullanmayı öğretti. Yüksek mertebelere çıkardı. O: "Biz babamızdan eskici olarak dünyaya geldik, eskici olarak kalmak isteriz. Bu mertebeleri istemeyiz. Sen bize çarşıda bir dükkan aç. Orada eskicilikle uğraşalım" demedi. Mesela: Köpek o kadar aşağılık olduğu halde, av avlanmak sanatını öğreniyor. Sultanın avcısı oluyor; anasından, babasından öğrendiği, gördüğü, samanlıklarda, yıkık yerlerde yatmayı ve leş yemeye karşı olan hırsını unutuyor. Sultanın alayının arkasından gidiyor. Av arkasından koşuyor. Doğan da böyledir. Sultan ona terbiye verdikten sonra o: "Biz babamızdan dağların izbe yerlerinde oturmayı ve leş yemeyi öğrendik. Artık sultanın davulunun sesine ve avına rağbet etmeyiz". Demiyor. Hayvan, aklı ile babasından anasından varis olduğu şeyden daha güzelini bulduğu vakitte ona sarılıyor. Böyle olunca artık akıl ve temyiz ile bütün yaratıklara üstün olan insanın, bu hususta hayvandan daha aşağı olması pek kötü bir şeydir. Bundan Allah'a sığınırız. Evet doğrudur. Eğer derlerse ki: İsa'nın Allah'ı onu izaz etti, kendisine yakınlaştırdı. Kim ona hizmet ederse Allah'a itaat etmiş sayılır. Eğer Allah İsa'dan daha üstün bir peygamber gönderdi ise, İsa vasıtasıyla gösterdiğini, bununla fazlasıyla göstermiştir. Bu, peygambere uymak, Allah'a uymaktır. Onun kendisine uymak değil, Ona yapılan ibadet Allah'a ibadettir. Onu sevmek Allah'ı sevmektir. Allah'ın gayrısından olan sevgi yine Allah içindir. Bu böyle senin Allah'ına gider. Her şeyin sonu O'na varır. Yani sen her şeyi gaye için seversin. Başkası için onun talebinde bulunursun ve bu sevgi böylece Allah'tan nihayet bulur. Sonunda Onun zatını, aynısın seversin.

Beyit: (Kabe'yi örtülerle süslemek hevestendir. Beyit kelimesindeki (Y) harfi, yani onun putluktan çıkıp Beytullah (Allah evi) olması, ona süs olarak kafi gelir.

Gözlerdeki tabii kara renk, sürme ile meydana getirilen renk gibi değildir. Elbiselerin güzelliği fakirlerin simalarının güzelliklerini ve kemalini örttüğü gibi, onun yırtık pırtık olması da, zenginliğin letafet ve haşmetini örter. Fakirlerin esvabı parça parça olduğu zaman, kalbi açılır ve tecellilerin yeri olur.



FASIL 30

Baş olur, altın külahla süslenir; baş da olur altın külah ve mücevherlerle süslenmiş taçla [saçlarının] kıvrımlarının güzelliği örtülür. Çünkü güzellerin saçlarının kıvrımları, aşkı fevkalade çekici ve gönüllerin tahtıdır. Altın taç cansız cisimdir. Onu giyen gönlün sevgilisidir.

Süleyman'ın (Ona selam olsun) yüzüğünü her şeyde aradık. Onu nihayet fakr'da bulduk. Bu güzelle de düşüp kalktık, hiçbir şey onu bunun kadar memnun etmedi. Ben "nihayet kötü bir kadınım. Küçüklüğümden beri benim işim budur" dedi. Bütün engelleri, bunun (fakrın) kaldırdığını ve aradaki perdeleri bunun yaktığını bilirim. Bütün ibadetlerin aslı, esası budur. Geri kalan teferruattır. Mesela koyunun boğazını kesmeden, bacağından üflesen, ne faydası olur?

Oruç, insanı bütün zevklerin, güzelliklerin kaynağı olan yokluğa doğru götürür. "Allah, sabredenlerle beraberdir." [Kur'an, Sure: 2, Ayet: 249] Çarşıdaki bütün dükkan, içki, mal veya sanat gibi şeylerin hepsinin insan nefsinde bir ip ucu bulunur ve bu uç gizlidir. Bir işin olması gerektiği müddetçe, o ip ucu hareket etmez, belli olmaz. Bunun gibi her milletin, dinin, kerametin, mucizelerin ve nebilerin ahvalinin de her insanın ruhunda bir ip ucu vardır. İcap ettikçe, bu ip ucu kımıldamaz ve görülmez. "Biz her şeyi apaçık bir kitapta zaptetmişizdir." [Kur'an, Sure: 36, Ayet: 12]

İyiliği ve kötülüğü yapan bir mi yoksa iki şey midir? Diye sordular. Karşılık: Düşündükleri sırada, münazara halinde bulunduklarından, mutlaka iki olmalıdır. Çünkü bir insan kendi kendine muhalefet edemez. İşte bu bakımdan kötülük iyilikten ayrılamaz. İyilik de kötülüğü bırakmaktır. Kötülük olmadan, kötülüğü terk etmek imkansızdır. Yani bu iyilik, kötülüğü bırakmaktır demektir. Eğer kötülük etmek saikası olmasaydı, iyiliğin terki olmazdı. Öyle ise fail iki değil birdir.

Mecusiler derler ki: Allah iyiliklerin yaratıcısıdır; Ehrimen kötülükleri, hoşa gitmeyen şeyleri yaratır. Biz de karşılık olarak deriz ki: Sevilen, hoşa giden şeyler hoşa gitmeyenlerden ayrı değildir. Çünkü sevilenin zıddı olan sevilmeyen, hoşlanılmayan olmadan hoşa gidenin olması imkansızdır. Sevilen, hoşa gitmeyenin zevali demektir ve hoşa gitmeyen bir şey olmadan da onun zevaline imkan yoktur. Sevinç, kederin yok olmasıdır. Keder, keder olmadan yok olmaz. O halde fail birdir ve bir olur; parçalar ayrılmaz.

Dedim ki: Bir şey fani olmadıkça faydası belli olmaz. Mesela konuşurken, sözün harfleri ziyan olmadan dinleyicilere faydası dokunmaz.

Arifi kötüleyen gerçekte arifin iyiliğini söyleyendir. Çünkü arif *kendisinin kötülenmesine sebep olan o sıfattan kaçar ve onun düşmanıdır. Bu bakımdan o sıfatı kötüleyen, arifin düşmanın kötülemiş olan ve arifi övendir. Çünkü arif böyle kötülemeden kaçar; zıddı bunu yapan ise övülmüş bir insan olur. "Eşya zıddı ile belli olur." Arif bilir ki, [ve der ki]: Benim düşmanım, beni kötüleyen değil, beni kötüleyen benim düşmanımın düşmanıdır. Ben şenim, neşeliyim, etrafımda bir duvar var. Duvarın üzerinde bir takım dikenler vardır. [Dışardan] geçenler bahçeyi görmezler, sadece duvarın üstündeki süsü görüp, onu kötülerler. Şu halde bahçe buna niçin kızsın? Bu kötülemenin zararı, yalnızca bahçeye girmek için duvarla uyuşması gereken kimseyedir. Halbuki o kimse de duvarı kötülemekle bahçeden uzak kalıyor. Şu halde kendisine kötülükte bulunmuş ve kendini helak etmiş olur. Bunun için Mustafa (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) : "Ben çok gülücü ve çok öldürücüyüm." (H.) buyurmuştur. Yani, bu demektir ki: Öldürürken kızgın olduğum hiçbir düşmanım yoktur. O, kafirin kendisini yüz türlü ölümle öldürmesi için, onu yalnız bir türlü öldürür. Bunun için tabii düşmanını öldürdüğü zaman çok gülücüdür [sevinçlidir].
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 31

Yakıyn sıfatı, olgun bir şeyhtir; güzel, gerçek sanılar da onun müritleridir. Ayrı-ayrı dereceleri var, bunların. Sanı, doğruya yakın sanı, doğruya daha da yakın sanı; böylece gider işte. Sanı, ne kadar artık olursa inanca o kadar yakındır, yalandan-yalanlamadan o kadar uzak. "Abû-Bekr'in inancı tartılsa."

Bütün doğru sanılar, inançtan süt emerler de gelişirler. Bu süt emme, büyüyüp gelişmede bilgiyle,
işle sanının artmasına işarettir; böylece herbir sanı, inanç olur, inançta tümden yok olur-gider; çünkü inanç
haline geldi mi, sanı kalmaz.

Şu bedenler dünyasında görünen şeyhlerle müritler, o inanç şeyhiyle müritlerinin şekilleridir. Delili de şu: Bu görünen şekiller, zamandan zamana, yüzyıldan yüzyıla değişirler; fakat inanç şeyhiyle çocukları sayılan doğru sanılar, devirler geçer, yüzyıllar aşar da gene dünyada, değişmeden dururlar. Yanıltıcı, azdırıcı, yalanlayıcı sanılar da inanç şeyhinin sürgünleridir.

Hergün ondan, biraz daha uzaklaşırlar; hergün biraz daha alçalırlar; çünkü hergün, o kötü sanıyı çoğaltmaya, geliştirmeye uğraşırlar. "Gönüllerinde sayrılık var da Tanrı, sayrılıklarını arttırır onların." Deve sahipleri hurma yer, develer de tiken yer. Ulu Tanrı demiştir: "Bakmazlar mı deveye?" "Ancak tövbe eden, inanan, iyi işte bulunan başka"; "Tanrı onların kötülüklerini iyiliklere döndürür."

Sanıyı bozup kötüleştirmek için uğraşmaya koyuldu mu, o anda sanıyı düzene sokmaya kuvvet olur bu uğraşma. Bu, şuna benzer hani: Bilgin bir hırsız tövbe eder de polis olur. Hırsızken hırsızlık, yankesicilik için çalışıp uğraşması, artık adalette bulunmasına, ihsanda bulunmasına bir kuvvet olur. Önce hırsız olmayan öbür polislerden de üstündür. Çünkü hırsızlıkta bulunmuş olan bu polis, hırsızların yolunu-yordamını bilir, hırsızların halleri kapalı-örtülü kalmaz ona. Bu çeşit adam, şeyh olursa pek olgun olur, dünyada kılavuz kesilir, zamanın Mehdî' si olur.



FASIL 32

Bizden kaçın, yaklaşmayın bize dediler; İhtiyacım size, nasıl çekinir, kaçarım sizden? (l)

Şunu bilmek gerek ki herkes, nerde olursa olsun, muhtaç olduğu şeyin yanıbaşındadır, ondan ayrılamaz. Her hayvan, muhtaç olduğu şeyin yanı-başındadır, onunla beraberdir. "Muhtaç olduğu şey, ona babasından da yakındır, anasından da; onunla bitişiktir o"(2) muhtaç olduğu şey, onun bağıdır, onu bir yular gibi o yana bu yana çeker-durur. Bir adamın kendi kendini bağlamasına imkân yoktur; çünkü insan, bağdan kurtulmayı ister. Bağdan kurtulmak isteyenin bağlanmayı istemesine imkân yok.

Öyleyse kesin olarak onu, bir başkası bağlamıştır. Meselâ sağlık isteyenin kendini sayrı etmemesi gerekir. Çünkü hem sayrılık istemesine, hem de sayrık istemesine imkân yok. Madem ki muhtaç olduğu şeyin yanıbaşındadır; muhtaç olduğu şeyi verenin de yanıbaşındadır o. Madem ki yularlıdır; yularını çekenin, kendisine yular takanın da yanıbaşındadır. Yalnız gözü yulardadır da o yüzden üstün değildir, o yüzden değersizdir o. Gözü yuları çekende olsaydı yulardan kurtulurdu; yuları çeken, yular kesilirdi ona. Çünkü yularsız, yuları çekenin peşine düşmez de o yüzden yular takılır ona; gözü, yuları çekende değildir. Hasılı " Büyüyüp bir hortuma dönen burnuna yakında, bir damgadır, vururuz" Madem ki yularsız peşimizden gelmiyor; biz de ağzına, burnuna gem vuralım da istemeden çekelim-sürüyelim onu. Sekseninden sonra oyun olur mu derler;

Ben de sekseninden önce oyun olur mu dedîm(3)

Ulu Tanrı, kendi lûtfundan ihtiyarlara öylesine bir çocukluk bağışlar ki çocukların haberleri bile yoktur ondan. Çocuklar, dünyâyı yeni görmüşlerdir; bıkmamışlar, usanmamışlardır dünyâdan; bu yüzden çocukluk, onları yep-yeni bir yaşayışa atar da sıçratır, hoplatır, güldürür onları; oynama isteği verir onlara. Bu ihtiyar da dünyâyı yeni görür. Gerçekten de ihtiyarlığın kadri pek yüce;

Saçlar ağarmaya başladı mı yeniden oyuna dalıyor insan.(4)

Demek ki ihtiyarlığın ululuğu, Tanrı ululuğundan artmada; kadri, Tanrı yüceliğinden yücelmede; çünkü Tanrı ululuğunun baharı beliriyor. Güz mevsimine benzeyen ihtiyarlık o baharı yenebilir mi, güzlük huyunu bırakmaz mı? Böyle bir şey olsa Tanrı baharının üstünlüğünün arıklaşması gerekir; bir dişin düşmesiyle Tanrı baharının gülmesi azalır; bir saçın ağarmasıyla Tanrı ihsanının yeşilliği kaybolur gider; güz yağmurlarının yağmasıyla gerçekler bahçesi sararır-solar demektir. "Tanrı, zâlimlerin dediklerinden çok yücedir, münezzehtir o sözlerden."

(1) Bu beyit arapçadır.
(2) Tırnak içindeki cümle arapçadır.
(3-4) Aynı şiirden olan bu iki beyit de arapçadır.



FASIL 33

Onu vahşi bir hayvan şeklinde gördüm.(*) Üstünde bir tilki postu vardı. Tutmak istedim. Küçücük bir odadaydı; deliklerden dışarıya bakmadaydı. Derken ellerini kaldırdı; şu yana-bu yana sıçramıya
koyuldu. Sonra onun yanında Tebrizli Celâl'i gördüm. Bir hayvan şeklindeydi; benden ürktü. Yakaladım onu; beni ısırmak istiyordu. Başını ayağımın altına aldım, adam-akıllı ezdim onu; içinde ne varsa dışarıya fırladı. Ondan sonra derisinin güzelliğine baktım. Bu deriye dedim, altın, mücevher, inci, yakut, bunlardan da kıymetli şeyler doldurulsa değer. Sonra da dedim ki: Ben alacağımı aldım; a ürkek hayvan; sen dilediğin yere kaç; ne yanı görürsen o yana sıçra. Zâti o, yenilmeden korktu da o yüzden sıçradı; oysa ki kutluluğu, yenilmesindeydi.

Gerçekten de o, akan yıldızların âni hareketlerini ve bundan başka daha da bâzı şeyleri gösteriyordu sanki. Onun gönlüne, herşeyi anlama dileği geldi. Fakat bu yolu tutup herşeyi bellemeye çalışan ve bundan tat duyan herkes, bunu elde edemez; buna imkân yoktur. Çünkü ârifin öylesine bir hali vardır ki bu tuzaklarla avlanamaz; bu av, ne kadar düz ve sağlam olursa olsun, bu tuzaklarla avlanmaya da lâyık değildir. Anlayışlı birinin, kendisini anlayabilmesi, ancak ârifin elindedir.

Hiçbir kimse, o istemezse ârifi anlayamaz. Sen pusuya oturmuşsun; avlanmak istiyorsun.Avsa seni görüyor; ne kurduğunu, ne düzende bulunduğunu da görüyor.

Av, dilediğini yapabilir; geçip giderken senin tasarladığın yoldan senin pusu kurduğun yerden geçmez; kendi bildiği, dilediği yoldan geçer-gider. "Tanrının yeryüzü geniştir." "Onun bilgisinden, dilediği miktardan başkasını kavrayamazlar." Sonra bu incelikler, senin diline, senin anlayışına düştü mü, incelikleri kalmaz ki; hattâ sana ulaştıklarından bozulur-gider onlar, Hani bozuk olsun, düzgün olsun, ârifin ağzına düşen, anlayışına-kavrayışına ulaşan herşeyin, Tanrı yardımlarıyla, Tanrı lûtuflarıyla örtülüp bambaşka birşeye döndüğü gibi. Sopayı görmez misin hele? Mûsâ'nın elinde nasıl değişti, sopalığı kalmadı. Hannâne direğiyle Peygamber'in elindeki çöp, Mûsâ'nın ağzındaki duâ, Dâvûd'un elindeki demir de böyle; Dâvûd'a karşı dağlar da böyle; bunlar da oldukları halde kalmadılar, olduklarından bam-başka bir hale döndüler. İşte ince anlamlar, dualar da karanlık, beden âlemine bağlı bir ele düşerlerse oldukları gibi kalmazlar.

Senin varlığın sende oldukça İbadet bile etsen Kâ'be meyhâneye döner.

"Kâfir, yedi mîdeyle yemek yer." Bilgisiz döşemecinin seçtiği şu eşek sıpası da yetmiş mideyle yemek yiyor; bir mîdeyleyse bile öyle geliyor adama. Çünkü sevilmeyen adamın herşeyi, her işi sevilmez. Sevilenin
yaptığı herşey sevimli görünür. Döşemeci burada olsaydı yanına gider, ona öğüt verirdim; onu evden atıp kendinden uzaklaştırıncaya dek de yanından ayrılmazdım. Çünkü o, döşemecinin kanını, gönlünü, canını,
aklını bozuyor. Keşke şarap içmek gibi kötülüklere alıştırsaydı onu; çünkü bunlar, yardımcının yardımlarıyla düzelir-gider. Oysa ki o, evi seccâdelerle doldurdu. Nolurdu döşemeci, onu bu seccâdelere sarıp da yaksaydı; döşemeci, ondan da kurtulurdu, şerrinden de; çünkü o, yardımcı hakkındaki inancını bozuyor, göz göre-göre önünde alay ediyor, kovuculukta bulunuyor da döşemeci susup duruyor, kendini öldürüyor âdeta.

Döşemeciyi tesbihlerle, virdlerle, namazlarla avlamış. Dilerim Tanrı, bir gün döşemecinin gözlerini açsın; elbette açar; açar da ne yoksunluklara düştüğünü, yardımcı Tanrının rahmetinden ne kadar uzaklaştığını görür, eliyle başını keser onun; ona der ki: Beni öldürdün; bütün suçlar bende toplandı; bütün kötü işlere ben daldım; kötü işlerimi, azgın, bozuk inançlarımı, evin bir bucağında otururken sırtıma yüklenmişim; bunu böyle gördüler; bunları yardımcıdan gizliyordum; hepsini de sırtıma yüklenmiştim; oysa, ondan gizlediklerimi hep anlıyordu da ne diye saklıyorsun diyordu bana; canım, elinde olana and olsun, o gizli şekilleri bir çağırsam hepsi de birer-birer önüme gelir, ap-apaçık görünür; kendini gösterir, halinden haber verir. İbâdet yolunu tutarak kulları Tanrı yolundan azdıran, onların yollarını kesen bu çeşit yol kesicilerden Tanrı kurtarsın
mazlumları.

Padişahlar, savaşlarda bulunamayan şehir halkına, savaş erlerinin savaşını seyrettirmek, düşmanların başlarını nasıl kestiklerini, kellelerin meydanda nasıl yuvarlandığını, erlerin saldırışını, geri çekilişini, kaçışını göstermek için meydanda top-çevgen oynatırlar. Meydandaki bu oyun, gerçek savaşı göstermek için bir usturlaptır sanki. Tanrı ehlinin namaz kılması, semâ 'etmesi de buna benzer işte. Gizlilik âleminde kendilerine has olan Tanrı buyruklarına nasıl uyduklarını, Tanrının yapma dediği işlerden nasıl çekindiklerini göstermek içindir namazları, semâ’ları. Semâ'da nağmeler inşâd eden, namazdaki imama benzer; semâ edenler de ona uymuşlardır. Nağmeci, ağır ırlarsa semâ’ da ağır olur, hızlı ırlarsa semâ'da hızlaşır. Bu da, özden gelen, içten duyulan yap, yapma diye buyruk verenin buyruğuna uymayı gösterir.

(*) Bu cümle farsça, ondan sonra bu bölüm, bir beyitten başka sonuna dek arapçadır.
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 34

Şaşarım şu hâfızlara; nasıl da âriflerden bir koku bile almazlar. Tanrı anlatır da "Uyma çok and içenlerin hiçbirine" der ya; bunu okur; fakat kovucunun da ta kendisidir o. Filânın sözüne kulak asma, o
ne derse desin, sana karşı öyledir diye kovuculuk eder. "Ayıp arayan, kovucu, söz getirip götürücüye; hayrı tümden men'edene" (diye de gene okur).

Kur'ân, şaşılacak kıskanç bir büyücüdür. Öylesine bir göz bağlar, kulak tıkar ki. Açıkça düşmanın kulağına okur; o da sözüm ona, anlar, fakat hiç haberi olmaz. Yahut da verir, gerisin-geriye alıverir. "Tanrı mühürlemiştir, kapamıştır." Mühürleyişi, kapayışı, ne de hoş; duyuyor da anlamıyor; okuyor, söylüyor da gene anlamıyor. Tanrı lâtiftir, kahrı da lâtîf, kilitleyişi de lâtîf. Amma kilitleyişi açışı gibi değil; açışının güzelliği tarifsiz, övülmeye bile sığmaz. Bütün organlarımı döküp-saçarsam bu, onun sonsuz güzelliğindendir; kilitler açıcılığındaki tattandır; onun neliksiz-niteliksiz açıcılığındandır. Sakının, benim için hastalığı kınamayın; ölümü yermeyin. Sayrılık, ölüm, gizlemek için bir sebep; asıl beni öldüren, bu güzelliktir, bu eşsizlik. Ortaya gelen o bıçak, o kılıç, yabancının kem gözü, bu öldürüş alanına değmesin diye yabancıların gözlerini oradan
uzaklaştırmak içindir.


FASIL 35

Şekil, aşkın parça-buçuğudur; aşksız o şeklin değeri yoktur. Parça-buçuk, tümsüz-temelsiz olamaz. Tanrıya şekil diyemezler; çünkü şekil, parça-buçuktur; ona parça-buçuk denemez ki. (Birisi,) aşk da şekilsiz düşünülemez, şekilsiz meydana gelemez; şu halde şeklin parça-buçuğu olmuyor mu dedi. Dedik ki: Neden şekilsiz düşünülemesin aşk? Oysa ki şekilleri meydana getiren odur. Yüz binlerce şekil, aşktan kopar; bu şekiller, hem göze görünürler, hem gerçekleşmişlerdir. Şekil, resim, şekli yapandan, ressamdan ayrı değildir; ressam da resimsiz ressam olamaz amma resim, parça-buçuktur, ressamsa tümdürtemeldir.
Hani parmağın, yüzükle oynayışı gibi (*).

Ev sevgisi olmadan mühendis, evin şeklini, evi düşünür mü hiç? Hani buğday bir yıl altın pahasınadır, bir yıl toprak pahasına; şekliyse neyse odur gene. Demek ki buğdayın şeklindeki değer, aşka göre meydana geliyor. Böylece dilediğin, sevdiğin hünerde ne kadar istekliysen sence o kadar değerlidir; ne kadar seviyorsan o kadar yücedir sence. Bir zaman bir hünerin, bir san'âtın dileklisi olmasa o hüneri, o san'atı hiç öğrenmezler; onun üstüne hiç mi hiç düşmezler.

Aşk yoksulluktur, bir şeye muhtaç oluştur; demek ki muhtaç oluş, temeldir, kendisine muhtaç olunan şeyse parçabuçuktur derler ya; biz, şu sözü söylüyorsun ya deriz, muhtaç olduğundan söylüyorsun; demek bu söz, senin ihtiyacından meydana geldi. Çünkü bu sözü söylemek istedin, o yüzden doğdu bu söz. Şu halde muhtaç olmak daha önce geliyor; bu söz de ondan doğuyor; söz yokken de muhtaç oluş var demek; böyle olunca da aşk ve muhtaç oluş, parça buçuk olmaz.

(Birisi,) peki dedi; o muhtaç oluştan maksat, bu sözün söylenişiydi; maksat, nasıl olur da parça-buçuk olur?

Dedi ki: Maksat daima parça-buçuktur; ağacın kökünden maksat, ağacın parça-buçuğudur, dalıdır, meyvesidir.

(*)Bu cümle arapçadır.


FASIL 36

O cariyeciğin dâvasına giriştiler ya; yalan bir dâvâ, ileriye de gitmez; fakat o yüzden şu topluluğun
vehmine bir tozdur, konu işte.

İnsanın vehmi, insanın içi, koridora benzer. Gelenler, önce koridora girerler, ondan sonra eve gelirler. Bütün dünya, bir evdir sanki. Bu eve giren, bu dehlize dalan, elbette evde görünecektir. Meselâ içinde oturduğumuz şu evin şekli, önce mühendisin gönlünde belirdi, ondan sonra bu ev meydana geldi. Bütün
dünya bir evdir dedik ya; vehim, tasarlayış, düşünce, bu evin koridorudur. Koridorda beliren, gözüne görünen şey gerçek olarak bil ki evde de görünecektir. Dünyada beliren, görünen hayır-şer, herşey, önce koridorda belirmiştir; ondan sonra burada, dünyada. Ulu Tanrı, dünyada görülmemiş, şaşılacak çeşit-ceşit renk renk şeyler, bağlar, bahçeler, çayırlar... bilgiler çeşit-çeşit kitaplar meydana getirmeyi istedi mi, o isteği, o ihtiyacı önce gönüllere koyar, ondan sonra da onları, bu istekten, bu ihtiyaçtan meydana getirir.

Böylece bu dünyada ne görüyorsan bil ki o dünyada var. Meselâ bir nemde ne görüyorsan bil ki denizde de var. Çünkü bu nem, o denizden. Böylece Ulu Tanrı, bu göğü, bu yeri, Arş'ı, Kürsî'yi, başka şaşılacak şeyleri yaratmak dileyince, bunların isteğini, önce gelip-geçenlerin gönüllerine verdi; kâinat, bu yüzden meydana geldi. Halkın kimisi, dünyanın önüne ön yoktur, der; bunların sözleri nasıl dinlenebilir? Kimisi de sonradan yaratılmıştır der; bunlar erenlerdir, peygamberlerdir; bunlar, kâinattan da önce vardır. Ulu Tanrı kâinatın yaratılması isteğini onların canlarına vermiştir de sonra bu âlem meydana gelmiştir. Demek ki bunlar, gerçek olarak biliyorlar ki âlem, sonradan meydana gelmiştir, çünkü kendi duraklarından haber veriyor bunlar. Meselâ, şu oturduğumuz evdeyiz, ömrümüz altmış-yetmiş olmuş; görmüşüz ki bu ev yoktu; birkaç yıldır, yapıldı bu ev. Şimdi bu evde, kapının dibinden, duvarın kovuğundan, tahta kurdu, fâre, yılan, başka küçücük hayvanlar doğar ya; onlar evi, yapılmış-kurulmuş görürler de bu evin önüne ön yoktur diyebilirler. Fakat deseler de bu söz, bize delil olamaz ki. Çünkü biz görmüşüz ki bu ev, sonradan yapılmıştır. Böylece evin kapısında, duvarında meydana gelen, bu evden başka birşey bilmeyen, görmeyen şu hayvancıklar, bu dünya evinden meydana gelen topluluktur. Onlarda bir öz, bir maya yoktur. Buradan bitmedir onlar, gene burada yere gömülürler, yiter-giderler.


Şimdi bunlar, âlemin önüne ön yoktur derlerse sözleri, peygamberlerle erenler katında delil olur mu hiç? Peygamberler, erenler, âlemden yüz milyonlarca yıl önce vardı; hattâ yılın-sayının da yeri mi? Onların varlığına ne sınır var, ne sayı. Senin, şu evin sonradan yapıldığını gördüğün gibi onlar da kâinatın sonradan yapıldığını görmüşlerdir. Sonra da o filozofçuk, Sünnîye âlemin sonradan yapıldığını neyle bildin diyor. A eşek, âlemin önüne ön olmadığını sen neyle bildin? Âlemin önüne ön yok demenin anlamı, âlem yaratılmamıştır demektir. Bu, birşeyin olmadığına tanıklık etmektir; oysa ki birşeyin varlığına tanıklık, yokluğuna tanıklıktan daha da kolaydır. Çünkü yokluğuna tanıklık etmenin anlamı, meselâ, filân adam, feşman işi yapmamıştır demektir. Fakat bunu bilip anlamak güçtür; tanıklık edenin, ömrü boyunca o adamla beraber bulunması gerektir ki bu tanıklıkta bulunsun; hem de gece-gündüz, uykuda- uyanıklıkta beraber olmalı ki bu işi yapmamıştır diye tanıklık etsin. Bu da gerçek olmayabilir. Bu adam uyuyabilir, yahut o dama aptesaneye gitmiş olabilir; bu hallerde de beraber bulunamazlar ya. Bu sebeple bir işin olmadığına tanıklık etmek doğru olamaz; çünkü buna imkân yoktur. Fakat birşeyin varlığına, olduğuna tanıklık mümkündür, kolaydır. Çünkü bir soluk onunlaydım, şöyle dedi, böyle yaptı diyebilir insan. Hâsılı bu tanıklık, kabul edilir, çünkü adamın elindedir, mümkündür. Şimdi a köpek, âlemin sonradan yaratıldığına tanıklık ediyor ya şu adam; bu tanıklık, senin âlemin önüne ön yoktur diye ettiğin tanıklıktan daha da kolay. Çünkü tanıklığından çıkan son-uç şu: Âlem yaratılmamıştır diyorsun, demek ki birşeyin olmadığına tanıklık etmedesin. Amma her ikisine de delil yok; âlem sonradan mı yaratıldı, yoksa önüne ön yok mu, görmemişsiniz ki. Sen ona, sonradan yaratıldığını neden bildin diyorsun; o da sana, a kaltaban diyor, yaratılmadığını, önüne ön olmadığını sen, neden bildin? Senin dâvân, daha zor, daha olmayacak bir dâvâ.
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 37

Tanrı rahmet etsin, esenlik versin, Mustafâ, sahabeyle otururken kâfirler, îtirâza başladılar. Buyurdu ki: Hepiniz şunda birleşmişsiniz ki dünyada biri vardır, vahiy ıssı odur, ona vahiy gelmededir; herkese gelmemededir. O kişinin de işinde, sözünde, yüzünde, bütün varlığında bunun izi vardır. Şimdi o izleri gördünüz ya, ona yüz tutun, ona sıkı yapışın da elinizden tutsun sizin.

Onlar alt olup bu söze karşılık söz bulamayınca kılıçlarına el atarlardı. Sonra gene gelip sahâbeyi incitirler, döverler, aşağılarlardı. Tanrı rahmet etsin, esenlik versin, Mustafâ, dayanın da buyururdu, bize üst oldular, zorla dinlerini yaymak istiyorlar demesinler; Tanrı bu dini yayacak. Sahâbe, zamanlarca gizli namaz kıldılar, Mustafâ'nın adını gizli andılar. Bir zaman sonra, siz de kılıç çekin, savaşın diye buyruk geldi. Tanrı rahmet etsin, esenlik versin, Mustafâ'ya anadan doğduğu gibi kalmış, okuma-yazma bilmez derler. Yazı yazamadığından, bilgiler ıssı olmadığından demezler; yazısı da, bilgisi de, buyruğu da anadan doğmadır, sonradan kazanılma değil de bu yüzden ümmî derler ona. Ayın yüzüne rakamlar yazan, yazı bilmez mi hiç? Dünyada ne var ki bilmesin o; herkes ondan öğreniyor öğrendiğini. Cüz'î akılda ne vardır acaba ki Akl-ı Küll'de olmasın? Cüz'î akıl, birşeyi, yahut ona benzer şeyleri görmeden, kendiliğinden birşey meydana getiremez.

Adamlar, işte, kitaplar yazmışlardır, yeni hendese kuralları kurmuşlar, yeni yapılar yapmışlardır; fakat bunlar, yeniden meydana gelmiş şeyler değil. O çeşit şeyleri görmüşler, onlara fazlalıklar eklemişlerdir ancak. Kendiliklerinden yepyeni birşey meydana getirenler, Akl-ı Küll mertebesinde olanlardır. Cüz'î akıl, birşeyi öğrenebilir; bellemeye-öğrenmeye muhtaçtır. Akl-ı Küll, öğretmendir, bu ihtiyaç yoktur onda. Böylece de meselâ mezar kazma işi gibi, bütün işlerin, bütün sanatların temeli, başlangıcı vahiydir; halk bütün sıfatları, bütün hünerleri peygamberlerden öğrenmiştir; onlar, Akl-ı Küll'dür. Hikâye ederler ya, Kaabil, Hâbil'i öldürünce ne yapacağını bilmiyordu. Derken bir karga, bir kargayı öldürdü. Toprağı eşti, o ölü kargayı gömdü, üstüne toprak attı; Kaabil'e mezar kazmayı, ölü gömmeyi öğretti. Bunun gibi bütün zenaatlerde kimin aklı, cüz'î akılsa öğrenmeye muhtaçtır. Herşeyi ilk icat edense Akl-ı Küll'dür; Akl-ı Küll'e mazhar olanlar, peygamberlerle erenlerdir, onlar, cüz'î aklı Akl-ı Küll'e ulaştırmışlar, birleştirmiylerdir. Meselâ, insanın eli, ayağı, gözü, kulağı, bütün duyguları, gönülden, akıldan birşeyler öğrenebilir. Ayak, akıldan yürümeyi öğrenir. El, akıldan, gönülden tutmayı beller. Gözle kulak, görmeyi, duymayı öğrenir. Fakat gönülle akıl olmazsa bu duygular, bir işe yarar mı, yahut bir iş görebilir mi? Şimdi böylece bu göz de akla, gönüle karşı katıdır, kabadır; akılla gönülse lâtif; bu katı, o lâtifle durmada.

Bunun bir inceliği, bir letâfeti varsa bile ondan geliyor; onsuz hiçbir işe yaramıyor, pisleşiyor, katılaşıyor, değersiz bir hale geliyor. Tıpkı bunun gibi cüz'î akıllar da Akl-ı Küll'e karşı bir araç, ne öğreniyorlarsa ondan öğreniyorlar, ondan faydalanıyorlar; Akl-ı Küll'e karşı katı, kaba onlar.

(Birisi) bizi himmetle an, temel olan himmettir, söz olmazsa varsın, olmasın, zâti söz, parça-buçuktur dedi.

(Mevlânâ) buyurdu ki: Zâti bu himmet, canlar âleminde, bedenler âleminden önce de vardı. Bizi şu bedenler âlemine boş yere getirmediler; böyle birşeyin imkânı yok. Şu hakde sözde de iş var, söz de faydalar vermede. Kaysının yalnız çekirdeğini yere eksen hiçbir şey bitmez; fakat kabuğuyla ekersen biter. Şu halde anladık ya, şeklin de bir işi var. Namaz, içe-öze âit birşey; "Gönül huzûru yoksa namaz da yoktur" demişler; fakat şekil bakımından da namaz kılman, rükûa varman, secdeye kapanman gerek; ancak o vakit faydalanırsın, maksadına ulaşırsın. "Onlar, namazlarını daima kılarlar." Bu, can namazıdır. Şekil namazının vakti vardır, buysa boyuna kılınır-durur. Çünkü can, deniz âlemidir, sonu yoktur; bedense kıyıdır, kuruluktur, sınırı vardır, miktarı vardır. Demek ki daimî namaz, ancak canın namazıdır. Canın da rükûu, secdesi vardır amma görünüş bakımından da şu rükûu yerine getirmen, secdeye kapanman gerek. Çünkü anlamın şekle bağlılığı var; ikisi beraber olmazsa fayda vermez; kaysıyı kabuğuyla ekmedikçe bitmediği gibi hani. Şimdilik şekil, anlamın parça-buçuğudur diyorsun. Şekil tebaa, gönülse padişah; sonucu bütün bunlar, izâfî adlar. İş böyleyken nasıl bu, onun parça-buçuğudur diyebilirsin? Parça-buçuk olmadıkça ona nasıl asıl adı verilebilir? Demek ki o, parça-buçuk yüzünden asıl oldu. Bu parça-buçuk olmasaydı onun adı bile anılmazdı. Kadın dedin mi, çâresiz ona bir erkek gerek. Hâkim dedin mi, çaresiz bir mahkûm gerek.



FASIL 38

(*):- Erzincanlı Hüsâmeddin, dervişlere katılmadan, onlarla düşüp kalkmadan, görüşüp konuşmadan önce bilginlerle mübâhase etmeye pek düşkündü. Nereye gider-oturursa canla-başla bahse girişir, münâzaraya başlardı. İyi de ederdi, güzel de söylerdi hani. Fakat dervişlerle düşüp kalkmaya başlayınca bu iş, gönlüne soğuk geldi; soğudu bundan artık. Aşkı, ancak bir başka aşk giderir.

"Tanrıyla oturup kalkmak isteyen, tasavvuf ehliyle oturup kalksın." Bu bilgiler, dervişlerin hallerine karşı oyundur, ömrü yitirmektir. "Dünya ancak oyundur." İnsan ergenleşince, aklı başına gelip olgunlaşınca oyun oynamaz. Oynasa bile kimse görmesin der, utancından gizli oynar. Şu bilgi, şu dedi-kodu, dünyanın şu hevesleri, yeldir; insansa toprak. Yel esti de toprağı tozuttu mu, nereye varırsa gözleri rahatsız eder; o yeli yererler, kınarlar ancak. İnsan topraktır amma bir söz duydu mu ağlar, gözyaşları, su gibi akar. "Görürsün ki Tanrıdan gerçek olarak geldiğini bilirler de bu yüzden gözleri yaşlarla dolar-taşar." Şimdi, yel yerine toprağa su dökersen, iş, tersine olur; şüphe yok ki sulanan topraktan yeşillikler, fesleyenler, menekşeler, güller biter. Şu yokluk yolu, öylesine bir yoldur ki bu yolda bütün dileklerine kavuşursun. Neyi istiyorsan elbette bu yolda, o şey, gelir-çatar sana; ordular bozmak, düşmanlara üst olmak, ülkeler zapetmek, halkı avucunun içine almak, eşinden-dostundan üstün olmak, güzel, yerinde söz söylemek gibi, daha da bunlara benzer herşey. Mâdemki yokluk yolunu seçtin, bunların hepsi de gelir, ulaşır sana.

Başka yolların aksine bu yola kim girdiyse hiç şikâyet etmemiştir. Bu yoldan başka yolu tutan, çalışır-çabalar; yüz binlerce dileğinden birini elde eder; onu da gönlü hoşlanacak, yatışacak kadar değil hani. Çünkü her yolda maksada ulaşmak için sebepler vardır, yollar vardır. Maksat, ancak sebeplerin yoluyla elde edilir. Fakat o yol da uzundur; tehlikelerle, engellerle doludur. Olabilir ya, sebepler, maksada aykırı gelir. Şimdi yokluk âlemine geldin, bu yolda çalıştın ya; Ulu Tanrı sana, öylesine ülkeler verir, öylesine âlemler bağışlar ki vehmine bile getirmemişsindir onları. Önceden dilediğin, istediğin şeylerden utanır da eyvanlar olsun dersin, bunca şeyler varken öyle bayâ şeyi nasıl istemişim ben? Fakat Ulu Tanrı der ki: Sen ondan arındın, istemiyorsun, bezdin amma o vakit aklından geçmişti; bizim için vazgeçtin ondan; keremimize son yok; elbette onu vereceğiz sana. Nitekim Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Mustafâ, ulaşmadan, tanınmadan, Arapların güzel, yerinde söz söylemelerini görürdü; ben de böyle güzel, böyle yerinde söz söyleyebilsem derdi; bunu isterdi. Gizli âlem ona açılınca Tanrı esriği oldu; o istek, o dilek, tümden soğuk geldi ona.

Ulu Tanrı buyurdu ki: O dilediğin güzel, yerinde söz söylemeyi verdik sana. Mustafâ, Yârabbi dedi, ne işime yarar benim; vazgeçtim, istemiyorum. Ulu Tanrı buyurdu ki: Gam yeme; hem ona ulaşırsın, hem de hiç aldırış etmezsin ona; sana ziyan vermez o. Ulu Tanrı, ona öylesine bir söz söyleme kabiliyeti verdi ki bütün âlem, onun zamanından bu zamanadek sözlerini anlatmak için çeşit-çeşit bu kadar cilt kitaplar düzüp koştu; hâlâ halk, o sözleri anlamaktan âciz kalıyor. Ulu Tanrı buyurdu ki: Sahâbe, senin adını, arılıktan, can-bay korkusundan, hasetçilerden ürktüğünden kulaklara gizlice söylüyorlardı. Büyüklüğünü öylesine yayayım ki dünyanın yedi iklim, dört bucağında yüksek minârelerde, günde beş kere adını yüce, güzel seslerle bağırsınlar, doğuda- batıda tanın. Şimdi, kim bu yola kendisini fedâ eder, varlığından geçerse onun dünyaya ait dilekleri de müyesser olur, ahrete âit dilekleri de; hepsini elde eder o; kimse bu yoldan şikâyetlenmemiştir. Bizim sözlerimizin hepsi de yenidir, peşindir; başkalarının sözleriyse nakildir, rivâyettir. Bu nakil, bu rivâyet, yep-yeni sözlerin parça-buçuğudur. Yep-yeni söz, insanın ayağına benzer, nakilse insan ayağı şeklinde tahtadan yapılmış bir kalıptır. O tahta kalıbı şu ayaktan almışlar, onun boyunu-enini, bunun boyuna-enine uydurmuşlardır.

Dünyada ayak olmasaydı bu kalıbı nerden yaparlardı? Şu halde kimi sözler yep-yenidir, kimi sözler nakil, rivâyet. İkisi de bir-birine benzer. Bir ayırdedici gerek ki yeni sözü tanısın da rivâyetten ayırsın, ayırdediş, inanmaktır, küfür de ayırdedemeyiştir. Görmez misin, Firavun'un zamanında Mûsa'nın sopası yılan oldu. Büyücülerin ipleri, sopaları da yılan oldu. ayırdedemeyen hepsini bir renkte gördü, ayırdedemedi. ayırdediş kabiliyeti kimde varsa büyüyü gerçekten o ayırdı da bu ayırdediş yoluyla imana geldi. Bildik, anladık ya; inanmak ayırdediştir. Şu fıkhın temeli de vahiydi amma halkın düşünceleriyle, duygularıyla, düzüp koşmasıyla karıştı da arılığı kalmadı; şimdi vahyin arılığına nerden benzeyecek? Hani Turut'tan şehre akan bir su vardır; kaynadığı yerde bir seyret de gör, ne de arı-durudur, ne de güzel. Fakat şehre girdi de mahallelerden, bağlardan, şehir halkının evlerinden geçti mi, bu kadar halk elini, yüzünü, ayağını, bedenini, elbiselerini, halılarını onunla yıkadı mı mahallelerin lâğımları, atların, katırların pislikleri akıp da ona karıştı mı, hâsılı o yandan bir yana geçti mi aynı sudur; hani toprağı güllükgülüstanlık eden, susuzu kandıran, bozkırı yeşerten sudur amma bulanmış-gitmiştir. Yalnız bu suda o arılığın kalmadığını, kötü şeylerle bulanmış olduğunu anlamak için bir ayırdedicinin bulunması gerek. "İnanç ıssı zekidir, ayırdeder, anlayışlıdır, akıllıdır." İhtiyar, oyunla oyalandıkça yüz yaşında bile olsa daha çocuktur.

Çocuk, oyunla oyalanmadıkça ihtiyar sayılır. Burada yaşa îtibar yoktur. "Bozulmamış, kokmuş su" gerek. Bozulmamış, kokmamış su, öylesine bir sudur ki dünyanın bütün pisliklerini temizler de kendisi hiç pislenmez; nasıl arı-duruysa, nasıl temizse gene de öyledir o su, mîdede de bozulmaz, başka birşeyle karışmaz, kokmaz; bengisudur o. Birisi namazda nâra atar, ağlar; namazı bozulur mu, bozulmaz mı? Bu sorunun cevâbı etraflı olmalı. Ona bir başka âlem, duygulardan dışarı bir âlem gösterdilerse, bu yüzden ağladıysa... Şimdi gözden akan suya gözyaşı derler zâti; acaba ne gördü de ağladı? Böyle birşey gördüyse gördüğü de namazdan sayılır, hattâ namazı tamamlar, namazdan maksat odur; o vakit namazı daha doğru, daha olgun olur. Fakat tersine, gördüğü şey dünyaya âitse, dünya için, yahut yenildiği bir düşmana güttüğü kinden, yahut onda bunca mal-mülk var, bende yok diye birisine hasedinden ağladıysa namazı bozulur- gider. Anladık ya, inanmak ayırdetmektir. İnanan gerçekle bâtılın arasını, yep-yeni bir sözle nakledilen sözün arasını ayırdeder, bunları seçer, ayırır. Kimde ayırdediş kabiliyeti yoksa yoksundur o. Şimdi bu sözleri söylüyoruz ya, kimde ayırdetme kabiliyeti varsa kazanır; kimde ayırdetme kabiliyeti
yoksa bu söz, onun katında yitiktir. Hani akıllı-fikirli iki şehirli, bir köylüyü esirgerler, faydalanması için gidip tanıklıkta bulunurlar. Fakat köylü, bilgisizliğinden öyle bir lâf eder ki lâfı, ikisinin sözüne de aykırıdır; tanıklığın da hiçbir sonucu olmaz, adamların çabası da yite-gider. Bu yüzden, "Köylünün tanığı kendisidir" derler. Esriklik hali adamı iyice sardı mı esrik, burada bir anlayan, ayırdeden var mı, yok mu; bu söze müstahak olan, ehil olan var mı, yok mu; bunlara hiç dikkat etmez, ağzına geleni söyler-durur.

Hani bir kadının memeleri iyice dolar, ağrımaya başlar. Gider, mahallenin köpek enceklerini toplar, memelerindeki sütü onlara sağar. Şimdi bu söz de anlamayanın eline düştü mü şuna benzer: Değerli mi değerli bir inciyi, değerini bilmeyen bir çocuğun eline verirsen biraz öteye gidince eline bir elma tutuştururlar, o inciyi alıverirler; çocukta ayırdediş, anlayış yoktur ki. Hâsılı ayırdediş, anlayış pek büyük bir nîmettir. Abâ-Yezîd'i babası, çocukken medreseye götürdü. Bâyezîd hocaya, bu Tanrı fıkhı mı diye sordu. Hayır dediler. Abû-Hanîfe'nin fıkhı. Bâyezîd, ben Tanrı fıkhını isterim dedi. Babası, nahivciye götürdü. Ona da, bu Tanrı nahvi mi diye sordu. Hayır dediler, Sîbeveyh'in nahvi. İstemem dedi. Böylece nereye götürdülerse böyle dedi, böyle söyledi. Babası bunda kaldı; kendi başına bıraktı onu. Derken Bâyezîd,bu arayışa düştü, Bağdâd'a geldi. Cüneyd'i görünce bir nâra attı da işte dedi, Tanrı fıkhı bu. Kuzu, nasıl olur da sütünü emdiği koyunu tanımaz? Akıldan, anlayıştan doğmuştur o; görünüşü, şekli bırak. Bir şeyh vardı. Müritlerini karşısında el-pençe dîvan durdururdu. A şeyh dediler, neden bunları oturtmuyorsun? Bu, dervişlerin âdeti değil; beylerin, padişahların âdedi. Hayır dedi şeyh, susun; onların bu yolu-yordamı ulu bilmelerini istiyorum; ulu bilsinler de muratlarına ersinler. Ululamak gönülledir amma "Görünüş de özün adı-sanıdır." Ad-san nedir, anlamı nedir? Yâni mektubun üstündeki yazıdan, kime yazıldığını, kimden geldiğini anlarlar. Kitabın adından, bu kitapta ne kısımlar var, ne bölümler var, anlarlar. Görünüşteki ululamadan, baş koymadan, ayakta durmadan da özlerinde ne ululamalar var, ne çeşit ululuyorlar Tanrıyı, bu anlaşılır. Görünüşte ululamayan kişinin de içinde bir korku olmadığı, Tanrı erlerini büyük saymadığı anlaşılır.

(*) Fasıl yazılmamış, fakat üç nokta konarak ayrılmış. Selim Ağa nüshasında, kenara, «38. fasıl» yazılı (154b). Bundan sonraki «fasıl»a 39 numarası konduğuna göre doğrudur (156 b).
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 39

Padişahın hizmetçisi Cevher sordu; dedi ki: Diriyken günde beş kere talkın verildiği halde anlamayan, ezberlemeyen kişiye ölümden sonra ne soracaklar? Zâti ölümden sonra cevaplarını öğrendiği soruları da unutur-gider. Dedim ki:

Mâdemki öğretileni unutur; arı-duru bir hale gelir, cevapları öğretilmemiş soruları anlayacak, cevap verecek bir kabiliyet kazanır. Şu anda, geldiğinden beri söylediğim sözleri duyuyorsun. O çeşit sözler duyduğundan, kabul ettiğinden kimi sözlerimi kabul ediyorsun; kimi sözlerimi yarı kabul ediyorsun; kimisinin
üstünde duruyorsun, kimisinde de bahse girişiyorsun. Şu senin, içinden reddedişini, kabul edişini, bahse girişini kimsecikler duymuyor; ordaki hali duyuracak bir araç yok. Ne kadar kulak verirsen ver, içinden kulağına bir ses gelmez, içinde de arasan-tarasan, bir söyleyeni bulamazsın. İşte senin bana şu gelişin yok mu? Sorunun ta kendisidir bu. Dilsiz-damaksız, bize bir yol gösterin, gösterdiğiniz yolu daha da aydınlatın demektir bu. Bizim de susarak, yahut konuşarak sizinle oturmamız, sizin gizlice sorduğunuz o sorulara cevap vermemizdir. Buradan dönüp padişahın tapısına gittin mi, sorudur padişaha bu, cevap verişidir padişahın. Padişah, dilsiz-dudaksız, bütün gün kullarına ne yapıyorsunuz, ne yiyorsunuz, ne görüyorsunuz diye sorular sorar-durur. Birisinin özden eğri bir görüşü varsa ona, kesin olarak eğri cevap verilir. O da doğru cevap vermek için kendisini zorlayamaz. Birinin dili tutuk olsa doğru-düzen konuşmak istese de konuşamaz. Kuyumcunun, altını mehenk taşına sürmesi sorudur; altın da işte buyum ben, halisim, yahut karışığım diye cevap vermededir.

Potaya girdin de sızırıldın mı; Altın mısın, yoksa altın suyuna batmış bakır mısın, pota söyler sana. Açlık, beden evinde yıkım var diye tabiattan bir istektir; kerpiç ver, balçık ver diye isteyiştir. Yemek de al işte diye bir cevaptır. Yememekse henüz ihtiyaç yok diye cevap veriştir. Duvarın bedeni daha kurumamış demek, üstüne sıva vurulamaz demektir. Hekim gelir, hastanın nabzını tutar, bu bir sorudur. Damarın atışı cevaptır. İdrara bakış soru sormaktır, söz söylemeksizin cevap duymaktır. Tohumu yere dikmek, bana filân meyve gerek diye soru sormaktır; ağacın bitmesi, dille söylemeksizin cevap veriştir. Harfsiz cevaba, harfsiz soru gerek. Tohum çürümüşse ağaç bitmez; bu da sorudur, cevaptır. Bilmez misin ki cevap vermemek de cevaptır. Padişahın biri, birinin üç mektubunu okudu, cevap yazmadı. Adam, üç kez tapıya halimi bildirdim; dileğimi kabul mü ettiniz, red mi; lûtfen bildirin diye bir mektup daha gönderdi. Padişah, bilmez misin ki cevap vermemek de cevaptır; ahmak kişiye karşı susmak, ona cevap vermektir diye mektup yazdı, yolladı. Ağacın bitmemesi, cevap vermemesidir ki bu da cevaptır. İnsanın her hareketi bir sorudur, gam olsun, neş'e olsun, uğradığı hal de cevaptır. Güzel bir cevap duyarsa şükretmesi gerekir; şükür de gene o çeşit soru sormasıdır; çünkü o soruya bu cevabı aldı.

Kötü bir cevap duyarsa tez tövbe etmesi, artık o çeşit soru sormaması gerekir. "Onlara azâbımız geldiği zaman yalvarıp yakarmaları gerekti; o vakit bile aldırış etmediler; gönülleri katılaştı." Yâni, anlamadılar ki cevap, sorularına uygundur. "Şeytan, yaptıkları işleri bezedi, güzel gösterdi onlara." Yâni sorularının cevabını duydular da bu kötü cevap o soruya lâyık değil dediler. Bilmediler ki duman odundandır, ateşten değil. Odun ne kadar kuru olursa dumanı o kadar az olur. Bir gül bahçesini bir bostancıya versen, sonra da o bahçeden pis bir koku gelse gül bahçesini kınama, bostancıyı kına. Adamın birine birisi, ananı neden öldürdün dedi. Lâyık olmayan bir şey gördüm dedi adam. O yabancıyı öldürmen gerekti denince de her gün dedi, birisini öldürmem gerekti. Şimdi başına ne gelirse nefsini terbiye et; her gün biriyle savaşman gerekmez. "Herşey Allahtan" derlerse deriz ki nefsini kınamak,âlemi kurtarmak da Allahtan. Hani birisi, bir zerdali ağacına çıkmıştı. Hem zerdali topluyordu, hem yiyordu. Bahçenin sahibi gördü de Tanrıdan korkmuyor musun dedi. Adam, neye korkayım dedi; ağaç Tanrının ağacı, ben de Tanrının kuluyum. Tanrı kulu Tanrı malını yiyor. Bahçe sahibi, dur dedi, cevabını vereyim. İp getirin, şu ağaca bağlayın bu adamı, vurun köteği de sözünün cevabını duysun dedi. Adamı bağlayıp dövmeye koyuldular. Tanrıdan korkmuyor musun diye bağırmıya başladı. Bahçe sahibi, neden korkayım dedi; sen Tanrı kulusun, bu sopa da Tanrı sopası... Tanrı sopasını Tanrı kuluna vuruyorum. Sonucu şu: Dünya, bir dağa benzer. Hayır olsun, şer olsun, ne dersen onu duyarsın dağdan. Bir güzel söz söyledim, dağ çirkin cevap verdi sanırsan imkân yok buna. Bülbül dağa karşı şakısın- çilesin de dağdan karga sesi gelsin; yahut insan seslensin de dağ eşek anırışıyla yankılansın; mümkünü yok.

Eşek anırışını duyuyorsan iyice bil ki sen anırmışsındır.

Dağa geldin mi güzel sesle seslen; Dağa karşı ne diye eşek gibi anırırsın?*

Dilerim, bu gökkubbe, boyuna hoş sesli kılsın seni.


FASIL 40

Biz su üstündeki kâseyiz sanki. Suyun üstündeki kâsenin gidişi, kâsenin buyruğuyla, dileğiyle değildir; suyun buyruğuyladır, suyun dileğiyle. (Birisi), bu herkese göre böyledir; yalnız kimisi suyun üstünde olduğunu bilir, kimisi bilmez dedi. (Mevlânâ) buyurdu ki:

Herkese göre olsaydı "İnananın gönlü, Tanrının iki parmağı arasındadır" diye inanan hakkındaki özel hüküm doğru olmazdı. Tanrı, "Rahmân, Kur'ân'ı öğretti" buyurdu. Bu da herkese göre böyledir denemez. Bütün bilgileri o öğretti amma Kur'ân hakkındaki bu özellik ne? Nitekim "Gökleri ve yeryüzünü yarattı" âyetinde gökle yer, özel olarak anılmada; bu neden? Mâdem ki herşeyi bir uğurdan yarattı; şüphe yok ki bütün kâseler onun gücünün, onun dileğinin denizi üstünde yüzmede; fakat kötü birşeyi o suya katıp söylemek, edepsizlik olur.

Meselâ, ey pisliği, sesli-sessiz yellenmeyi yaratan denmez de ey gökleri yaratan, ey akılları yaratan denir. Öyleyse, genel de olsa bu özellikte bir fayda var. Demek ki birşeye özellik veriş, o şeyi seçiştir; buna delâlet eder. Hâsılı su üstünde giden kâseyi su, öylesine götürür ki bütün kâseler o kâseyi seyrederler. Su üstünde giden kâse öylesine gider ki bütün kâseler, yapılışları bakımından ondan kaçarlar, utanırlar; su, onlara kaçmayı ilham eder, kaçış gücü verir; onların gönüllerine, Tanrım, bizi suya yaklaştırdıkça yaklaşır duâsını ilham eder. Genel olarak gören kişi, suya kapılış bakımından ikisi de bir der. O da suyun bu kâseyi ne kadar güzel götürdüğünü, bu götürüşteki güzelliği görseydin bu özel güzelliği sorardın, o genel sıfatı anmazdın bile diye cevap verir. Hani birisinin sevgilisi, anlam ve beden bakımından bütün pisliklerle eştir amma âşığın aklına, sevgilim pisliklere eş diye birşey gelmez. Genel sıfat bakımından ikisi de bedendir, ikisinde de parça-buçukluk var, altı yön var, ikisi de sonradan meydana gelmiştir, yok olup gidecektir; daha da bu eşit genel sıfatlar ıssıdır. Fakat bu sıfatlar, kesin olarak sevgili hakkında söylenmez, sevgiye sığmaz.

Sevgiliyi kim bu genel sıfatlarla anarsa âşık, ona düşman olur, kendisinin şeytanı bilir onu. Fakat sana göre bu sıfatlarla da anılabilir; çünkü genel bir görüşün var; bizdeki özel güzelliği seyredecek kişi değilsin sen; seninle bahse girişmeye değmez; çünkü bizim bahse girişmemiz, güzellikle karılmıştır. Ehli olmayana güzelliği göstermek zulümdür; o, yalnız ehline gösterilir. "Hikmeti, ehli olmayana vermeyin, verirseniz hikmete zulmetmiş olursunuz; fakat ehlinden de saklamayın, ehil olanlara zulmedersiniz" buyurmuştur. Bu, görüş bilgisidir, münâzara bilgisi değil. Ağaçlar, güzün çiçek açmaz, meyve vermez ki buna dâir bahse girişelim. Bitkilerin güze dayanabilmeleri için karşıkoyacak, dayanacak gücü-kuvveti olmalı; çiçekte, güze karşıkoyacak güç yok. Güneşin tesiriyle ılık havada açılır çiçek; güneşi, havayı bulamazsa başını çeker, aslına kavuşur-gider. Güz ona, kuru dal değilsen karşıma çık, ersen gel der; o da sana karşı bir kuru dalım, istediğini söyle, er değilim ben der.

Beyit A gerçekler padişahı, benim gibi bir münâfık gördün mü sen? (*) Dirilerinle diriyim, ölülerinle ölüyüm ben. A Bahâeddin, dişleri düşmüş, yüzü kertenkele derisine dönmüş, bum-buruşuk olmuş bir kocakarı, çıkagelir de ersen, gençsen geldim işte; aha at, aha güzel; aha erlik meydanı; ersen erliğini göster derse Tanrı korusun dersin, vallahi sana karşı er değilim ben; ne söylemişlerse yalan söylemişler; çift sen olduktan sonra er olmamak daha hoş. Hani bir akrep, kuyruğunu kaldırmış, duydum, güzel bir ermişsin, güzelmişsin; hadi, gül de gülüşünü seyredeyim diye üstüne doğru geliyor. Adam der ki: Sen geldin ya, artık gülüş yok bende, o güzel huy bitti-gitti; hakkımda ne demişlerse yalan söylemişler; beni güldürecek herşeyim, gidersin de uzaklaşırsın benden umusuna düşmüş, bu umutla oyalanmada. Ah ettin de zevk gitti; ah etme de zevk gitmesin dedi (Mevlânâ buyurdu ki:)

Kimi vakit olur, ah etmezsen zevk gider; kimi vakit de ah edersin, zevk gelir. Böyle olmasaydı "Gerçekten de İbrâhim, çok ah eden yumuşak bir erdi" buyurmazdı Tanrı. Aynı zamanda hiçbir ibâdeti de göstermemek gerekirdi. Çünkü ibâdetlerin hepsi de zevki belirtmektir. Şimdi şu sözü söylüyorsun ya, zevk gelsin diye söylüyorsun. Söz, zevki gideren, kesen bir şeyse zevk gelsin diye ona koyuluyorsun. Bu, şuna benzer: Uyuyan birine, kalk, gündüz oldu, kervan gidiyor diye bağırır birisi. Derler ki: Bağırma, o, zevk içinde; zevki kaçar. İyi amma o zevk, ölüm zevkidir, buysa ölümden kurtuluşunun zevkidir. Derler ki: İşkillendirme onu, düşündürür, yoksa şu uykuda ne düşüncesi olacak onun? Uyandıktan sonra düşünmeye başlar. Bağrış da iki çeşittir. Bağıran, bilgi bakımından ondan yüceyse fazla düşünmesine sebep olur. Çünkü uyandıranı, bilgi ıssıdır; Tanrısal bir uyanıklığı vardır onun. Onu gaflet uykusundan uyandırdı mı, içinde bulunduğu âlemi anlatmış olur ona; oraya çeker onu; bu bakımdan da düşüncesi yücelir; çünkü ona, yüce bir yerden seslenmişlerdir. Fakat tersine olursa, uyandıran, akılca ondan aşâğıysa bakışı aşağıya düşer; çünkü uyandıranı, ondan aşağıdır ya; kesin olarak onun bakışı da aşağıya düşecektir; onun düşüncesi de aşağı âleme gidecektir.

(*) Selim Ağa nüshasında "beyit" kelimesi yok. Başa "Fasıl 41" yazılmış (158 b).
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 41

Tahsiller eden, tahsile dalan şu kişiler, sanırlar ki buraya kapılırlarsa bilgiyi unuturlar, bilgiden vazgeçerler. Oysa ki buraya gelirlerse bütün bilgileri can kesilir. Bilgilerin hepsi de resimdir, şekildir; canlandılar mı, cansız bir kalıp can bulunca ne olursa o olurlar. Zâti bu bilgilerin temeli ordandır; harfsiz, sessiz âlemden, harf ve ses âlemine göçerler. O âlemdeki söz, harfsizdir, sessizdir. "Tanrı, Mûsâ'ya söz söylemiştir, konuşmuştur onunla." Ulu Tanrı Mûsâ'ya söz söylemiştir amma harfle-sesle söz söylememiştir; dille-damakla değildir o söz. Çünkü harfe damak gerektir, dudak gerek ki harf, meydana çıksın; yücedir, arıdır dudaktan, ağızdan, damaktan Tanrı. Öyleyse peygamberler, harfsiz-sessiz âlemde konuşurlar Tanrıyla, duyarlar onun sözünü; öylesine konuşurlar ki şu parça-buçuk akıllar, o âleme ulaşamaz, o âlemin izinin tozunu bile bulamaz. Peygamberler, o sözleri harfsiz âlemden, harf alemine getirirler; şu çocuklar için çoçuklaşırlar; hani "Öğretmen olarak gönderildim" sözü var ya, tıpkı öyle işte.

Şimdi harf âleminde ses âleminde kalan şu toplum var ya, onlar, bunların hallerine ulaşamazlar amma oradan güç-kuvvet elde ederler, büyürler, gelişirler; onunla dincelirler. Çocuk, anasını iyice tanımaz amma onunla dincelir, esenleşir ya; ondan güç-kuvvet bulur ya; meyve, daha esenleşir, tatlılaşır, olgunlaşır ya; amma gene de ağaçtan haberi bile yoktur; tıpkı onun gibi bu topluluk da, onu bilmediği, ona ulaşamadığı halde o uludan güç kuvvet bulur, yetişir, gelişir. Bütün halk şunu bilir ki aklın harfin, sesin ötesinde birşey, bir büyük âlem var. Görmez misin sen; bütün halk, delilere düşkündür, onları ziyarete gider; olabilir ya der, bu belki de umduğumuzdur. Doğrudur; böyle birşey vardır amma nerdedir, kimde... Bunda yanılmışlardır. O şey akla da sığmaz amma her akla sığmayan da o değildir. Her ceviz yuvarlaktır, fakat her yuvarlak şey ceviz değildir. Onda bir hal var ki dile gelmez, söze sığmaz amma izini, eserini söyledik ya; akıl da ondan güç-kuvvet kazanır, can da; akıl da onunla beslenir, gelişir, canda. Halkın çevrelerinde dönüp dolaştığı şu delilerdeyse bu anlam yoktur.

Halk, onların yüzünden, bulunduğu halden başka bir hale dönmez, onlarla dincelip rahatlaşmaz. Onlar, rahatlık budur derler, rahatlaştık sanırlar amma biz, rahatlık demeyiz ona. Hani çocuk, anasından ayrılır da bir soluk, bir başkasıyla rahatlaşır; buna rahatlık demezler; çünkü yanılmıştır o. Hekimler, mizâca hoş gelen, iştahı çeken herşey, insana kuvvet verir, insanın kanını artırır derler ya; bu, insanın hasta olmadığı zaman hoşuna giden iştahını çeken şeydir. Meselâ, toprak yemeye alışan kişiye toprak hoş gelir amma ona, bu, mizacına iyidir, ye diyemeyiz; isterse hoş gelsin ona. Safra illetine tutulmuş kişi de ekşiden hoşlanır, şekerden hoşlanmaz. O hoşlanmanın îtibarı yoktur, çünkü bir illete dayanmadadır. Hoşluk ona derler ki illetten önce adama hoş gelsin. Meselâ, birinin eli kesilmiş; cerrah onu iyileştirir, eski haline getirir; sınıkçı, ayağı kırılmış, askıya alınmış, eğrilmiş kişinin ayağını düzeltmeye çalışırken ayak ağrır, acır; kendisine o eğri ayak hoş gelir; sınıkçıysa ona der ki: bundan önce elin-ayağın düzdü; bundan hoşlanırdın, bununla rahattın; kırıldı-eğrildi; kederlendin, incindin; şimdi bu eğri el-ayak, hoş geliyor sana; fakat bu hoşluk, yalancı hoşluktur; buna itibar edilmez. Tıpkı bunun gibi canlar da kutluluk âleminde Tanrıyı anıştan, Tanrıya dalıştan hoşlanırlar, melekler gibi hani. Onlar, bedenler yüzünden hastalanmışlardır, illetlere uğramışlardır; toprak yemek hoş gelir onlara; fakat peygamber, fakat eren hekimdir; onlara, sana hoş gelmez bu; bu hoşlanış yalandır; bir başka hoşlanacak şey var senin için; onu unutmuşsun; senin sağ-esen mizacının hoşlandığı şey, hastalanmadan önce hoşuna giden şeydir; şimdi bundan hoşlandığını sanıyorsun da
inanmıyorsun bana der.

Ârifin biri, bir nahivcinin katına gitmiş, oturmuştu. Nahivci dedi ki: Söz, şu üç halden dışarı olamaz: Ya isim olur, ya fiil olur, ya harf. Ârif, elbisesini yırttı da eyvanlar olsun dedi; yirmi yıllık ömrümde yele gitti, çalışıp çabalamam da. Ben, bu üç halden dışarı bir söz vardır umusuyla çalıştım; sense benim umudumu yitirdin gitti. Bu ârif, o sözün anl***** da erişmişti, maksadına da; fakat bu yolla nahivciyi uyandırmak istiyordu. Hikâye ederler; Tanrı ikisinden de râzı olsun, Hasan’la Huseyn çocukken birinin yanlış abdest aldığını gördüler; adamın abdesti şerîate sığmıyordu ona en güzel şekilde abdest almayı öğretmek istediler. Adamın yanına gittiler. Biri, bu dedi, bana yanlış abdest alıyorsun diyor, ikimiz de tapında abdest alalım; bak, bakalım; ikimizden hangimizin abdesti şerîate uygun. İkisi de adamın yanında abdest aldılar. Adam, a çocuklar dedi, sizin abdestiniz şerîate tam uygun, doğru, güzel; bu yoksulun abdesti yanlışmış. Şuna benzer bu: Konuk çok olunca evi büyütürler, daha çok bezerler, yemeği daha fazla yaparlar. Görmez misin, çocuğun boycağızı küçükken onun konuğu olan düşüncesi de eve benzeyen kalıbına göredir; sütten dadıdan başka birşey bilmez. Daha büyüyünce akıldan, anlayıştan ayırdedişten, daha da başka kabiliyetlerden meydana gelen düşünce konukları, daha da büyür. Fakat aşk konuğu geldi mi, eve sığmaz, evi yıkar-gider de yeni baştan evler kurar. Çünkü padişahın perdeleri, adamları, orduları, onun evine sığmaz. O perdeleri assalar bile bu kapılara lâyık olmaz. Öylesine sonsuz adamlara sonsuz bir durak gerektir. O perdeleri astılar mı, hepsi de aydınlıklar verir, örtüleri kaldırır, gizlileri meydana kor. Bu âlemin, ardındakileri göstermeyen perdelerin aksinedir o perdeler.

Şiir

Hani mum ağlar amma göz yaşları,
Ateşle eş-dosttur da o yüzden mi akar, yoksa baldan ayrıldığından mı bilinmez ya;
Ben de ağır olaylardan şikâyet ediyorum amma hangi olaydan?
İnsanlar beni özürlü tutmasınlar, paylamasınlar da; bunun için o olayı söylemiyorum.

Birisi dedi ki: Bunu Heratlı Kadı Abû-Mansûr söylemiştir.

Mevlânâ dedi ki:

Kadı Mansûr, kapalı söyler; insanı işkile düşürür; çeşitlidir sözleri. Fakat Mansûr dayanamadı da apaçık söyledi-gitti. Bütün âlem buyruğa tutsaktır; buyruksa tanığa tutsak. Tanık açıklar, gizlemez. (Mevlânâ,) Kadı'nın sözlerinden bir sayfa oku dedi. (Adam,) okudu. Ondan sonra (Mevlânâ) buyurdu ki:

Tanrının öyle kulları vardır; çarşafa bürünmüş bir kadını gördüler mi, yüzünü aç da görelim derler; ne biçim kadınsın, neyin nesisin? Yüzü örtülü geçip gittin de seni görmedik mi, bu kimdi diye kuruntuya düşeriz. Yüzünü görünce sana fitne olacak, sana tutulacak adam değilim ben. Tanrı, çoktandır, beni sizden arıtmıştır, boşverdirmiştir size; sizi görünce siz de bana fitne olamazsınız; bundanda emînim ben; ancak görmezsem kimdi bu diye kuruntuda kalacağım. Bu hal, nefis ehli olan topluluğun tersine; onlar, güzellerin yüzlerini açık olarak gördüler mi, onlara kapılırlar, kararları kalmaz. Öyleyse onlara fitne olmamaları için güzellerin onlara yüzlerini göstermemeleri yeğ; fakat fitneden kurtulmaları için gönül ehline yüzlerini açmaları yeğ. Birisi, Hârezm'de kimse âşık olmaz dedi; çünkü Hârezm'de güzeller çok. Bir güzeli gördüler de gönül verdiler mi ondan daha güzelini görürler, ilkinden gönülleri soğur. (Mevlânâ) buyurdu ki: Mâdemki Hârezm güzellerine âşık olmak imkânı yok; Harezm’ e âşık olmak gerek; çünkü orda güzellerin sayısı yok. O Hârezm, yokluktur. Orda anlam bakımından güzel olanların, can şekline bürünenlerin sonu yoktur. Birine kapıldın-kaldın mı, bir başkası yüz gösterir, ilkini unutursun; bu, böylece yürür-gider; sonu gelmez; şu halde yokluğun ta kendisine âşık olalım, onda bunca güzel var.
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 42

Buhârâlı Seyf Mısır'a gitti. Aynayı herkes sever;herkes sıfatlarının aynasına, herkes, kendine fayda veren şeylere âşık olur; fakat yüzündeki gerçekten haberi bile yoktur. Yüzündeki peçeyi yüz sanır. Örtü altındaki ayna, yüzünün aynasıdır senin... Yüzünü aç da, yüzünü görecek aynayı bul da sence benim ayna olduğum anlaşılsın. (Birisi,) onun sözü bence de gerçek dedi; peygamberlerle erenler de aslı olmayan bir sanıya kapılmışlar; kuru dâvâdan başka birşeyleri yok.

(Mevlânâ) dedi ki: Bu sözü şakacıktan mı söylüyorsun, yoksa sen de böyle mi görüyor da söylüyorsun? Böyle görüyor da söylüyorsan varlıktaki görüş gerçekleşmiş demektir; görmekse varlıktaki en üstün, en yüce şeydir, aynı zamanda da peygamberleri gerçek bilmedir. Çünkü onlar da gördüklerini iddiâ etmişlerdir ki sen de onu ikrar etmedesin. Sonra görmek, görülenle meydana çıkar; çünkü görmek, insandan taşan, birşeye ulaşan işlerdendir. Görmek için kesin olarak görülen gerek. Görülen, istenendir, görense isteyen; yahut da tersi olur bunun. Şimdi inkârınla isteyende sâbit oldu, istenen de, varlıktaki görüş de. Allahlıkla kulluk, nefyinde ispat olan bir kaziyedir; demek ki kesin olarak sübûtu vâciptir.

Şu topluluk, bu gaflete daldıran adama mürîd olmuş, onu ululayıp duruyor dendi de dedim ki: Gaflete daldıran şu şeyh, taştan, puttan da aşağı değil ya. Taşa, puta tapanlar onları ululuyorlar, büyütüyorlar; onlardan birşeyler umuyorlar; onlardan şevke geliyorlar; dilekler diliyorlar; hâcetler istiyorlar; onlara karşı ağlayıp sızlanıyorlar. Taşın, putunsa bunlardan haberi bile yok, birşeycik duymuyor; fakat Ulu Tanrı, gerçekliklerine karşı onları sebep ediyor da dileklerini veriyor; taşın, putun bundan da haberi yok. Bir fakıyh, çocuğun birini dövüyordu. Neden dövüyorsun, suçu ne dendi. Dedi ki Bu piçin ne yaptığını, ne ettiğini bilmezsiniz siz. Ne yaptı ki, ne cinâyet işledi dediler. Tam akıtacağım vakit hayâli kaçıp gidiyor dedi. Hiç şüphe yok ki o, hayâline âşık onun; çocuğunsa bundan haberi bile yok. İşte müritler de bu battal şeyhin hayâline âşık olmuşlar; oysa onların ayrılığından da habersiz, ulaşmalarından buluşmalarından da, hallerinden de. Fakat yanıltıcı, yanılmış bir hayâli sevmek bile insana vecit verir; verir amma bu aşk, âşığın her halini bilen, gören gerçek sevgiliye karşı beslenen aşka da benzemez. Karanlıkta sevgiliyi kucaklıyorum sanarak bir direğe sarılan, ağlayıp sızlayan, şikâyetlenen kişinin duyduğu tat, diri, herşeyden haberi olan sevgilisini kucaklayan kişinin duyduğu tat, diri, herşeyden haberi olan sevgilisini kucaklayan kişinin duyduğu tada benzemez elbet.



FASIL 43

Bir yere gitmeyi kuran, bir yolculuğa çıkmaya niyetlenen herkes, oraya varırsam işler başarırım; birçok işlerim kolaylaşır, halim düzene girer, dostlar sevinirler, düşmanları yenerim diye a kıllıca düşüncelere dalar; gönlüne gelenler bunlardır; Tanrının dileğiyse büsbütün başka birşeydir. İnsan bunca tedbirlerde bulunur, bunca kuruntular kurar, düşüncelere dalar; bir tanesi olsun, kendi dileğince olmaz; bununla beraber gene de kendi tedbirine dayanır, dilediğini başaracağını sanır. Kul tedbirde bulunur; takdîri bilmez;

Tanrı takdîri gelip-çattı mı, tedbir yok olur-gider. Bu, şuna benzer: Birisi rüyâda bir şehirde garip kaldığını, orda bir tek bildiği olmadığını, başıboş dolaşıp durduğunu görür. Ne kimse onu tanır, ne o kimseyi. Pişman olur adam; tasalara dalar, hasretlere düşer de ne diye bu şehre geldim, bir tek dostum yok demeye, elini eline vurmaya, dudağını ısırmaya koyulur. Derken uyanır; bir de bakar ki ne şehir var, ne halk. Anlar-bilir ki o tasalanma, o eseflenme, o hasret, faydasızmış; o hale pişman olur, yiten zamana acır. Fakat bir kere daha uykuya dalınca rasgele kendini gene öyle bir şehirde görür, gene gamlanmaya, hasret çekmeye koyulur, pişman olur o şehre geldiğine; hiç düşünmez, hiç aklına gelmez de demez ki ben uyanıkken gam yediğime pişman olmuştum, bu bir rüyâydı, faydası bile yoktu; şimdi de öyle işte. Tıpkı bunun gibi halk da kuruntusunun, tedbirinin asılsız olduğunu, boşa çıktığını, hiçbir işi dileğince yürümediğini yüz binlerce kez görmüştür. Fakat Ulu Tanrı, onlara bir unutmadır verir; hepsini unuturlar da kendi dileklerine uyarlar. " Gerçekten de Allah, insanla insanın gönlü arasında bir engel olur."

İbrâhim Edhem, padişahlığı zamanında ava gitmişti; bir ceylânın ardına düşmüş, at sürüyordu. Süre- süre ordudan iyice ayrıldı, uzak düştü. Atı da yorgunluktan terlere battı, su içinde kaldı. Gene de çölde at koşturmadaydı. İş, sınırı aşınca ceylân dile geldi; yüzünü geri çevirdi de bunun için yaratılmadın sen, seni bunun için yaratmadılar; yokluktan, beni avlanman için var etmediler seni; tut ki avlandın beni, ne olur bundan dedi. İbrâhim bu sözleri duyunca bir nâra attı, kendini attan yere fırlattı. O ovada bir çobandan başka kimsecikler yoktu. Ona yalvardı-yakardı; mücevherlerle bezenmiş padişahlık elbisesini, silahını, atını ona verdi. Bunları al, kepeneğini bana ver, kimseye de bir şey söyleme, halimi kimseye açma dedi. Kepeneği giydi, yola düştü. Şimdi onun maksadına bak ki neydi, bir de Tanrının dileği neymiş, bir seyret. O diledi ki ceylânı avlasın; Ulu Tanrıysa bir ceylânla onu avladı. Buna bak da bil ki dünyada onun dileği oluyor; dilek onun malı-mülkü, maksat ona uymuş.

Tanrı râzı olsun Ömer, Müslüman olmadan kızkardeşinin evine girdi; kardeşi Kur’ân okuyordu. Yüksek sesle "Tâhâ, biz sana eziyet olsun diye indirmedik Kur'ân'ı" diyordu. Kardeşini görünce Kur'ân'ı gizledi, sustu. Ömer kılıcını sıyırdı; mutlaka söyleyeceksin dedi; neydi okuduğun, neden gizledin? Söylemezsen şu solukta kesiveririm başını; hiç aman vermem. Kız kardeşi pek korktu, onun öfkesini bilirdi. Can korkusundan söyledi, Ulu Tanrı dedi, esenlik ona, bu yakınlarda Muhammed'e bu sözleri vahyetti, onları okuyordum. Oku da duyayım dedi Ömer. Kız kardeşi, Tâhâ sûresini sonunadek okudu. Ömer pek öfkelendi; öfkesi birdi, yüzlere çıktı. Şimdi dedi, seni öldürürsem âcizi öldürme olur bu; önce gideyim, onun başını keseyim, ondan sonra senin işini bitiririm. Öylece kızgın, öfkeli bir halde sıyrılmış kılıcıyla Mustafâ'nın, Tanrı rahmet etsin, esenlik versin, Mescid'ine yüz tuttu. Yolda Kureyş uluları gördüler; Ömer dediler. Muhammed'e kastetmiş, ne olacaksa ondan olacak. Çünkü Ömer, pek güçlü-kuvvetliydi, pek erdi. Hangi orduya yüz tutsa mutlaka üst olurdu, mutlaka onların başlarını keser-getirirdi. Öylesine kuvvetliydi ki Tanrı rahmet etsin, esenlik versin, Mustafâ, boyuna Tanrım derdi, benim dinime ya Ömer'le yardım et, ya Abû-Cehil'le. Çünkü zamanlarında ikisi de kuvvetli, er, yiğit tanınmıştı.

Müslüman olduktan sonra boyuna ağlar da a Tanrı Elçisi derdi Ömer, ya Abû-Cehil'in adını önce ansaydın da Tanrım deseydin dinime ya Abû-Cehil'le yardım et, ya Ömer'le; vay bana, nolurdu halim benim, sapıklıkta kala-kalırdım. Hâsılı Ömer, sıyrılmış kılıcıyla Peygamber'in evine yüz tuttu; o arada Tanrı esenlik versin, Cebrâil, Tanrı rahmet etsin, esenlik versin, Mustafâ'ya vahiy getirdi. İşte şimdicek ey Tanrı Elçisi dedi, Ömer Müslüman olmak üzere geliyor. Onu kucakla. Ömer, eve girince apaçık gördü ki Mustafâ'dan atılan bir ışık oku uçtu, geldi, gönlüne saplandı. Bir nâra attı, kendinden geçti, yere yıkıldı. Canında bir sevgidir, bir aşktır belirdi. Sevgisinin çokluğundan Mustafâ'da yanıp erimek, yok olmak istiyordu. Ey Tanrı Elçisi dedi, îman arzet, o keleciyi söyle de duyayım. Ömer Müslüman olunca şimdi dedi,sıyrılmış kılıçla senin kastına gelmiştim ya; o suçun keffâresi olarak bundan böyle kimden, senin hakkında bir kötü söz duyarsam hemencecik şu kılıçla başını bedeninden ayırayım, hiç aman vermeyeyim, bu da Müslümanlığın bir şükrü olsun. Evden çıkar-çıkmaz babasına rastladı. Babası, dininden mi döndün dedi. Ömer hemencecik onun başını bedeninden ayırdı. Elinde kanlı kılıç; yola düştü. Kureyş uluları, kanlı kılıcı görünce başını getireceğim diye vâdetmiştin ya, nerde baş dediler. İşte baş dedi Ömer. Bu başı, buradan götürdün sen dediler. Hayır dedi, bu baş, o baş değil. Şimdi bir bak, Ömer'in kastı neydi, Ulu Tanrının ondan dilediği neymiş; bir bak da bil ki işler, o ne dilerse hep öyle oluyor.

Ömer, kılıç elde Peygamberin kastına geldi; Tanrı tuzağına tutuldu, bahtı yâver oldu da görüş ıssı kesildi. Şimdi size de ne getirdiniz derlerse baş getirdik deyin Biz bu başı görmüştük derlerse hayır deyin, bu baş, o baş değil; başka bir baş bu. Baş ona derler ki onda bir sır bulunsun; yoksa bin baş, bir pula değmez.

Bu âyeti okudular: "An o zamanı ki evi, insanların toplanması, eminlik yurdu olması için kurduk; İbrâhim'in durağını namaz yeri yapın, orda namaz kılın ”Tanrı rahmetler etsin, İbrâhim dedi ki: Tanrım, beni, râzılığının elbisesiyle yücelttin, seçtin; soyumu da bu ululukla rızklandır. Ulu Tanrı, "Zalimler, ahdime nâil olamazlar" buyurdu; yâni zâlim olanlar, benim râzılık elbisemi giymeye, ululuğuma ermiye lâyık olamazlar. İbrâhim, Ulu Tanrının zâlimlere, azgınlara lûtfetmeyeceğini anlayınca sözünü kayıtladı da Tanrım dedi, inananlara, zulmetmeyenlere kendi rızkından pay ver, rızkını esirgeme onlardan. Ulu Tanrı, rızkım geneldir buyurdu, herkesin payı var onda; bu konuk yurdundaki bütün yaratıklar, ondan faydalanırlar, paylarını alırlar; ancak râzılık elbisesi, ululuk elbisesi hasların, seçkinlerin payı.

Zâhir ehli olanlar, evden maksat Kâ'be'dir; kim oraya sığınırsa zararlardan aman bulur; orda avlanmak haramdır; orda hiç kimseyi incitmek caiz değildir; Ulu Tanrı orasını seçmiştir derler. Bu da doğrudur, güzeldir amma bu, Kur'ân'ın zâhiridir. Gerçeklerse derler ki: Ev, insanın gönlüdür. Yâni Tanrım, gönlümü, nefse ait vesveselerden, nefse âit işlerden boşalt; bozuk, asılsız sevdâlardan, düşüncelerden arıt da orda hiçbir korku kalmasın, eminlik yurdu kesilsin; vahyinin yeri olsun; şeytanlar, kuruntular oraya yol bulamasın. Hani Ulu Tanrı, gökyüzüne şihaplar dikmiştir ya; bunlar, taşlanmış şeytanların, meleklerin sırlarını duymamaları, hiçbir kimsenin, onların hallerini bilip anlamamaları için onları men'etmeye memurdur; böylece de melekler, bütün zararlardan uzak kalırlar. Yâni, Tanrım, sen de lûtuf bekçilerini gönlümüze dik de şeytanların kuruntularını, nefis düzenlerini bizden uzaklaştırsınlar. İşte bu, bâtın ehlinin, gerçeklerin sözüdür. Herkes, kendi yerinde oynar, neredeyse oraya göre lâf eder. Kuran, iki yüzlü bir ipek kumaştır; kimisi bu yüzünden faydalanır, kimisi o yüzünden. Her ikisi de doğrudur. Çünkü Ulu Tanrı, iki bölüğün de ondan faydalanmasını diler. Hani bir kadının kocası da vardır, süt emer oğlu da; her ikisi de alır. Yaratıklar, yol çocuklarıdır; Kur'ân'dan zâhirî bir tat duyarlar, süt emerler.

Olgunlarınsa Kur'ân'ın anlamlarında bir başka seyir-seyranları, bir başka anlayışları vardır. İbrâhim'in durağı, şudur: İbrâhim'in namaz yeri, Kâ'be yanında bir yerdir. Zâhir ehli, orda iki rek'at namaz kılmak gerektir derler. Bu doğrudur, eyvâllah; fakat gerçekler katında İbrâhim'in durağı şudur: İbrâhim gibi kendini, Tanrı uğruna ateşe atarsın, kendini Tanrı yolunda çalışıp çabalamayla bu durağa, yahut bu durağın yakınlarına ulaştırsın; çünkü o da Tanrı uğruna kendini fedâ etti; yâni nefsini fedâ etti; ona karşı bir tehlike kalmadı, kendinden pervâsı yok artık. İbrâhim'in durağında iki rek'at namaz kılmak güzel; fakat öylesine bir namaz ki kıyamı bu âlemde olmalı, rükûu o âlemde. Kâ'be'den maksat, peygamberlerle erenlerin gönülleridir. Onların gönülleri, Tanrı vahyinin geldiği yerdir; Kâ'be'yse onun parça-buçuğu. Gönül olmasaydı. Kâ'be ne işe yarardı? Peygamberlerle erenler, tümden dileklerinden vazgeçmişlerdir; Tanrı dileğine uymuşlardır; o ne buyurursa onu yaparlar; Tanrının lûtfuna ermeyen kişiden, babaları, anaları bile olsa bezerler, gözlerine düşman görünür onların.

Gönlümün dizginini, senin eline öylesine verdim ki, Pişti mi dersen sen, yandı bile derim ben. Her ne söylüyorsak hepsi de örnektir, eşit değil. Örnek başkadır, eşit başka. Ulu Tanrı, kendi ışığını, örnek olarak kandile, erenlerin varlıklarını sırçaya benzetti. Bu, örnek için bir benzetiştir. Onun ışığı, bütün varlık ve mekân âlemine sığmazken sırçaya, kandile nerden sığacak? Ulular ulusu Tanrı ışıklarının doğuları, gönüle nerden sığacak? Fakat onu istedin mi, gönülde bulursun; yalnız bu buluş, gönüle girmesi yolu da değildir. O ışık gönülde değildir amma onu, oradan bulursun. Hani kendini aynada görürsün ya, amma senin şeklin, aynanın içinde değildir; öyleyken aynaya bakınca kendini orda görürsün. Akla sığmaz görünen şeyler var ya; onları bir örnekle söylerlerse akla sığmaz, duygularla duyulur, görülür. Hani birisi gözünü yumdu mu, şaşılacak şeyler görür, duygularla duyulan şekiller seyreder; gözünü açtı mı da bunların hiçbirini görmez desen hiç kimsenin aklı almaz bunu; kimse inanmaz bu söze. Fakat bir örnek getirsen anlaşılır. Şuna benzer bu: Birisi rüyada yüz binlerce şey görür ki uyanıkken onların birini bile göremez. Bir mühendis, içinden bir ev kurmayı geçirir, enini-boyunu arşınlar, şeklini düşünür. Bu, birisine akla sığmaz görünebilir; fakat evin plânını kâğıda çizerse göze görünür. Demek ki neliği-niteliği aydın bir hale getirdi mi, akla sığıyor; akla sığdıktan sonra da evi, düşündüğü gibi yaptı mı, duyguyla da anlaşılıyor; gözle de görülüyor. Anlaşıldı ya artık, bütün akla sığmayan şeyler, örnekle akla sığmada, duygularla anlaşılmada. Gene derler hani; öbür dünyada amel defterleri uçacak, kimi insanın sağ eline verilecek, kimi insanın sol eline... Melekleri, Arş'ı, cehennemi, cenneti, mîzânı, soruyu, kitâbı anlatırlar; bunları bir örnekle anlatmadıkça hiçbiri de anlaşılmaz bunların.

Bunlara şu dünyada eşit yoktur amma örnekle anlaşılır. Bu dünyada örneği şudur bunların. Gece herkes uyur; ayakkabıcının, padişahın, kadı'nın, terzinin, bunlardan başka herkesin bütün düşünceleri, varlıklarından uçar-gider; hiç kimsede bir düşünce bile kalmaz. Günün ağarması, İsrâfîl'in sûru üfleyişi gibi onların beden zerrelerini diriltir; herbirinin düşüncesi,uçup gelen amel defterleri gibi sahibine gelir; hiç yanılmaz. Terzinin düşüncesi terziye, fakıyhin düşüncesi fakıyhe, demircinin düşüncesi demirciye, zâlimin düşüncesi zâlime, adâlet ıssının düşüncesi adâlet ıssına gelir. Hiçbir kişi yoktur ki gece terzi olarak yatsın da gündüz ayakkabıcı olarak kalksın; imkânı yok bunun. Çünkü onun işi buydu, bununla uğraşmadaydı; gene onunla uğraşır. İşte böylece bilir-anlarsın ki öbür dünyada da böyle olacak; akla sığmaz bir şey değil ki bu; bu dünyada da oluyor işte. Şu halde birisi, şu örneği getirse, ipin ucuna yapışsa o âlemin bütün hallerini şu dünyada görür; o âlemden koku alır, o âlem, görünür ona da bilir ki her-şey, Tanrının gücüne-kuvvetine sığar, herşeye gücü yeter Tanrının. Nice kemikler var, mezarda çürümüş-gitmiş, görürsün onları ya; sahipleri ya esenliktedir, hoştur, sarhoş bir halde yatıp uyumadadır; o tattan, o sarhoşluktan da haberleri vardır. Toprağı hoş olsun ona derler hani; saçma lâf değil bu lâf. Toprağın hoşluktan haberi olmasaydı nasıl söylerlerdi bunu? O Ay parçası güzel, yüz yıl yaşasın; Onun gam oklarına okluk olsun gönlüm.

Kapısının toprağında bir hoş ölüme daldı gönül; Kim duâ etmişti de toprağı hoş olsun demişti yârabbi? Bunun örneği duyulan âlemde de olur-gider. Hani iki kişi bir yatakta yatar, uyur. Birisi kendini güzeller arasında, gül bahçesinde, cennette görür; öbürü kendini yılanlar, cehennem zebanileri, akrepler arasında görür. Sende ikisinin arasında araştıra-dur. Ne bunu görürsün, ne onu. Peki, kimisinin parçabuçuğu mezarda tat içinde, esenlikte, esrik bir halde oluşu, kimisinin azapta, elemde, mihnette bulunuşu, seninse ne onu görmen, ne bunu bilmen, şaşılacak bir şey midir ki? Demek anlaşıldı ki akla sığmayan şey, örnekle akla sığıyor amma örnek de eşide benzemiyor.

Şunun gibi hani; ârif, ferahlığa, gönül genişliğine bahar adını takmıştır; gönül darlığına, gama da güz demiştir. Görünüş bakımından iyilik hoşluk nerden bahara; gam, nerden güze benzeyecek? Fakat bu bir örnektir ki akılsız adam, onun anlamını, anlayamaz, kavrayamaz. Ulu Tanrı da "Karanlıklarla ışık, gölgeyle ısı bir, eşit değildir" buyurmuştur, imanı ışığa benzetmiştir, küfrü karanlığa. İnanmayı, güzelim bir gölgeliğe benzetmiştir, küfrü adamın beynini kaynatan, yakıp yandıran amansız güneşe benzetmiştir. İnancın aydınlığı, lâtifliği, şu dünyanın ışığına; yahut küfrün pisliği, şu dünyanın karanlığına ne diye benzesin?

Birisi, biz söz söylerken uyursa o uyku, gafletten değildir, eminliktendir. Hani bir kervan, sarp, korkunç bir yolda kap-karanlık gecede yola düşer, sürer-gider, düşmanlardan bir zarar gelmesin diye boyuna yol alır. Derken kervan halkının kulaklarına köpek havlaması, yahut horoz sesi geldi mi, bir köye vardı mı kervan; kervandakiler esenleşirler; ayaklarını uzatıp bir güzelce yatarlar, uykuya dalarlar. Oysa ki yolda ne ses vardı, ne gürültü; fakat korkudan uykuları gelmiyordu ki. Köyde eminlikle beraber o kadar gürültü-patırtı, köpeklerin havlaması, horoz sesleri var, öyle olduğu halde uykuya dalıyorlar. Bizim sözlerimiz de mâmurluktan, eminlikten geliyor; peygamberlerin, erenlerin sözleri. Canlar, söz tanır bir hale geldi mi, emin olur; korkudan kurtulur. Çünkü bu sözden umut kokusu gelmede, devlet kokusu duyulmada. Hani birisi, kap-karanlık gecede bir kervanla yoldaş olmuş, gidiyor. Korkusundan, her solukta harâmiler kervanı basmış sanmada. Yol arkadaşlarının seslerini işitmek, onları, seslerinden tanımak ister bu adam; onların sözlerini işitti mi, emin olur. "Ya Muhammed,söyle: Oku." Sen söyle; çünkü özün lâtif, gözlere görünmüyor; söz söyledin mi, anlıyorlar ki bildiksin, canlar emin oluyor, esenleşiyor. Söz söyle; Seninle konuşmadıkça seni göremiyorum ben.

Ovada küçücük bir yaratık vardır. Küçüklüğünden göze görünmez. Fakat bağırdı-öttü mü, sesinden anlaşılır. Yaratıklar da dünya ovasına dalmışlardır; senin özünse pek lâtîf, gözlere görünmüyor; söz söyle de tanısınlar seni. Sen, bir yere gitmek istedin mi, önce gönlün gider, orasını görür, orasının ahvâlini anlar. Sonra gönül geriye gelir, bedeni çeker-götürür. Şimdi bütün bu yaratıklar, peygamberlerle erenlere karşı bedendir; âlemin gönlü peygamberlerle erenlerdir. Önce onlar, o âleme gittiler; insanlıktan, etten-deriden sıyrıldılar; aşağıdan-yukardan çıktılar; bu âlemi de seyrettiler, o âlemi de. Konaklar aştılar; sonucu, yol nasıl alınır, anladılar. Ondan sonra geldiler; o temelli âleme gelin; bu dünya yıkık bir âlem,geçici bir saray; biz hoş bir yer bulduk, size haber vermedeyiz diye halkı o âleme çağırıyorlar. Artık anlaşıldı ya; gönlüm, herhalde sevgiliyle beraber; konaklar aşmaya ihtiyacı yok; ne yol kesici korkusu var, ne palan, deve ihtiyacı. Bunlarla bağlı olan, yoksul beden.

Rubâi

Gönüle dedim ki: A gönül, bilgisizlikten
Nasıl bir kişinin tapısından yoksunsun, bilir misin?
Gönül bana, a arayan dedi, yanlış söylüyorsun;
Ben tapıdayım da sensin başı dönen
Nerde olursan ol, ne halde bulunursan bulun; sevmiye, âşık olmaya çalış. Sevgi mülkün, ülken oldu mu, boyuna âşık olursun; mezarda da, mahşerde de, cennette de âşık olursun; sonu gelmez ya; boyuna âşık olursun. Mademki buğday ektin, kesin olarak buğday biter; ambardaki buğday da o biten buğdaydır.

Mecnûn, Leylâ'ya bir mektup yazmak istedi; eline kalemi aldı, şu beyti söyledi: Hayâlin gözümde, adın ağzımda; Anışın gönlünde, nereye yazayım? Mâdemki hayâlin gözü durak edinmiş, adın ağızdan gitmiyor; anışın can evinde; peki, mektubu kime yazayım; buralarda dolaşıp duruyorsun sen dedi de kalemi kırdı, kâğıdı yırttı. Çok kişiler vardır, gönülleri bu sözlerle doludur; fakat söyleyemezler; söylemeye âşık olsalar, söylemek isteseler bile söyleyemezler. Buna şaşılmaz, aşkı da gidermez bu. Zâti temel olan da gönüldür, dilektir, aşktır. Hani çocuk da süte âşıktır, ondan yardım görür, onunla kuvvetlenir, büyür. Bununla beraber gene de sütü anlatamaz, târif edemez; ben süttün ne tat duyuyorum, onu içmezsem nasıl kederleniyorum, nasıl arıklaşıyorum diyemez; tadını da söze getiremez, bulamadığı zamanki kederini de. Canı süt ister, süte âşıktır. Fakat büyüyen, ergenlik çağına gelen kişi, sütü binlerce çeşit târif etse, övse, anlatsa gene de çocuğun bulduğu tadı bulamaz sütte, onun aldığı zevki alamaz sütten.
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 44

O gencin adı ne (dedi). Seyfeddin (dediler). Buyurdu ki:

Seyf (kılıç), kındadır, görünmez. Seyfeddin ona derler ki din için savaşır. Çabası, tümden Tanrı içindir; doğruyu eğriden ayırır; gerçeği aslı olmayandan ayırdeder. Ancak önce kendisiyle savaşması, önce kendi huylarını güzelliştirmesi gerek. "Kendinden başla." Bütün öğütleri önce kendine vermek gerek. İnsan, sen de adamsın, elin-ayağın, kulağın, aklın, gözün, ağzın var demeli; peygamberler, erenler, devletler buldular, maksatlarına erdiler; onlar da adamdı; onların da benim gibi kulakları, akılları, dilleri, elleriayakları vardı. Ne yüzden onlara yol veriyorlar, kapıyı açıyorlar da bana yol vermiyorlar, kapıyı örtüyorlar yüzüme? İnsan, kendi kulağını kendi burmalı, gece-gündüz, ne yaptın, elinden ne biçim bir iş çıktı da makbul olmuyorsun, seni kabul etmiyorlar diye kendisiyle savaşmalı da seyfullah olmalı, Tanrı dili kesilmeli.

Meselâ, on kişi, bir eve gitmek ister. Dokuzu yol bulur, eve girer; biri dışarda kalır, içeri almazlar onu. Kesin olarak bu adam, kendi-kendine düşünür, acaba ben ne yaptım ki beni içeriye almadılar; benden edepten dışarı ne meydana geldi diye ağlar, yakarır. İnsanın, suçu kendisine vermesi, kendisini kusurlu görmesi, edepsiz tanıması; bunu bana Tanrı yaptırıyor, ben ne yapayım, onun dileği böyle; dileseydi yol verirdi dememesi gerek. Çünkü bu, bir yolla Tanrıya sövmektir, Tanrıya kılıç çekmektir. Böyle olursa bu bakımdan Tanrıya çekilmiş kılıç olur, Tanrı kılıcı değil. Ulu Tanrı, hısımdan-akrabâdan münezzehtir. "Doğurmaz da, doğmamıştır da." Hiçbir kimse, kulluktan başka bir yolla yol bulamaz ona. "Tanrı zengindir, sizsiniz yoksullar." Tanrıya yol bulan kişiye, onun Tanrıya benden daha çok yakınlığı var, benden daha bildik, daha çok ilgisi var Tanrıyla diyemezsin; mümkünü yok bunun. Ona yakınlık, ancak kullukla olabilir. O, herkeseher- şeye, genel olarak vericidir.

Denizin eteğini incilerle doldurur; tikene gülden elbise giydirir; bir avuç toprağa, garezsiz, geçmişsiz can bağışlar. Kâinatın bütün parça-buçuklarının payı vardır nîmetinden. Bir insan, filân şehirde vergili bir adam varmış; pek büyük bağışlarda bulunuyormuş diye buysa bana da verir umusuna düşer de ondan faydalanmak için mutlaka oraya gider. Tanrının nîmet verişi de bu kadar meşhur, bütün âlemin haberi var onun lûtfundan; peki, niçin dilemezsin ondan, neden vuslat elbisesi um-mazsın ondan? Dilerse kendi verir demişsin de tembelcesine oturup kalmışsın; hiç çabalamıyorsun. Aklı, anlayışı olmayan köpek bile aç kaldı mı, ekmeği kalmadı mı karşına gelir, kuyrucağını sallamaya, yâni, bana ekmek ver, ekmeğim yok benim, fakat sende ekmek var demeye koyulur; bu kadarcık bir anlayış vardır onda. Köpekten de aşağı değilsin ya; o bile toz-toprak içinde yatmaya; dilerse kendi verir demeye râzı olmuyor; yalvarıyor, kuyruk sallıyor. Sen de kuyruk salla, Tanrıdan iste, yoksulluk göster.

Böylesine bir vergilinin karşısında yoksulluk göstermek, pek istenir-dilenir birşeydir. Mâdemki bahtın yok,bir kişiden baht iste ki onun bahtı yâverdir, devlet ıssıdır. Tanrı, pek yakındır sana. Ne düşünsen, ne kursan seninle biledir o. Çünkü düşünceyi, kuruntuyu var eden de odur, sana eş eden de o. Yalnız, pek yakın olduğundan göremezsin. Ne şaşılacak şey ki, yaptığın her işte aklın, seninle; onunla girişiyorsun giriştiğin işe. Fakat aklı hiç göremiyorsun, ancak eseriyle görüyorsun; asıl aklı görmene imkân yok. Meselâ, birisi hamama gider. Kızışır. Hamamın içinde nereye gitse ısı kendisiyle biledir. Ateşin ısısının tesiriyle kızışmıştır amma ateşi göremez. Hamamdan çıkar da ateşi gözüyle görürse anlar ki hamam da ateşle kızışmadadır, hamamdakiler de; bilir ki hamamdaki ısı, ateşlenmiş. İnsanın varlığı da büyük bir hamamdır.

Orda aklın, canın, nefsin ısısı hep vardır. Fakat hamamdan dışarıya çıktın da öbür dünyaya yüz tuttun mu aklın da kendini görürsün, nefsin de, canın da. Anlarsın ki bu buluş, bu anlayış,aklın ışığındanmış; o düzenler, nefistenmiş; yaşayış da canın eseriymiş. Herbirinin özünü görürsün o vakit; fakat hamamda oldukça ateşi gözünle görmene imkân yok, ancak eseriyle görebilirsin. Yahut da hiç akar su görmemiş birinin gözlerini bağlasalar da suya alsalar yaş birşeyin gözüne vurduğunu, bedenini kapladığın duyar, fakat o nedir, bunu bilmez. Gözlerini açtılar mı ap-açık görür bilir ki şuymuş o. Önce eserleriyle bildi, şimdi kendisi gördü. Şu halde Tanrıya karşı yoksulluk göster, ihtiyâcın neyse ondan iste; bu isteyiş hiç mi hiç yitmez."Beni çağırın, icâbet edeceğim size." Semerkant'teydik. Hârezmşâh Semerkand'i kuşatmıştı.

Asker çekmişti, savaşmadaydı. Oturduğumuz mahallede bir kız vardı, pek güzeldi. Öylesine güzeldi ki o şehirde eşi-benzeri yoktu. Her solukta duyuyordum, diyordu ki: Tanrım, nasıl revâ görürsün de zâlimlerin ellerine verirsen beni? Biliyorum, hiç revâ görmezsin bunu, sana güvencim var. Şehri yağma ettiler, bütün halkı tutsak edip götürdüler. O kadının câriyeciklerini bile tutsak edip götürdüler de ona hiçbir elem erişmedi; o kadar güzel olmakla beraber kimse ona bakmadı bile. Bilmelisin ki kim, kendisini Tanrıya tapşırırsa zararlardan emîn olur, sağ-esen kalır; onun katında hiç kimsenin dileği yitmemiştir zâti. Bir derviş, oğluna öğretmişti, alıştırmıştı onu. Çocuk ne isterse babası, Tanrıdan iste derdi. Çocuk ağlar-sızlar, dileğini Tanrıdan isterdi. Ondan sonra çocuğa istediğini verirlerdi. Böylece yıllar geçti. Çocuk, evde yalnız kalmıştı birgün. Derken canı keşkek istedi. Gayb âleminden geldi. Yedi, adam-akıllı doydu. Babası, anası geldiler. Birşey istemiyor musun dediler. Keşkek istedim, geldi, yedim dedi. Babası, hamdolsun Tanrıya ki bu durağa ulaştın dedi; Tanrıya güvenci de büsbütün arttı.

Meryem'in anası, Meryem'i doğurunca onu, Tanrı evine adamış, ona hiçbir iş buyurmamayı kurmuştu. Götürdü, mescidin bir bucağına bıraktı. Zekeriyyâ, onu yetiştirmek istedi; fakat herkes de bu işi, üzerine almayı dilemedeydi. Aralarında kavga çıktı; herkes, ben yetiştireceğim demedeydi. O zamanın töresi şuydu: Herkes, suya bir sopa atardı; kimin sopası suyun üstünde durursa o iş, onun olurdu. Tesâdüf bu ya, Zekeriyyâ'nın falı düz geldi. Evet dediler, çocuğu o yetiştirecek; hak onun. Zekeriyyâ, hergün, Meryem'e yemek getirirdi. Hangi yemeği getirirse mescidin bir bucağında o yemeği bulurdu. Birgün Meryem'e, seni ben kabullendim, bu yemeği nerden getiriyorsun dedi. Meryem, yemeğe ihtiyâcım oldu mu, ne istiyorsam Ulu Tanrı gönderiyor dedi. Onun rahmetine son yok, kim ona dayanır, güvenirse dayancı-güvenci hiç yitmez. Zekeriyyâ dedi ki: Yârabbi, herkesin dileğini veriyorsun; benim de bir dileğim var; sen müyesser et. Bana öylesine bir erkek evlât ver ki senin dostun olsun; ben teşvik etmeden seninle düşsün-kalksın, sana ibâdette bulunsun. Ulu Tanrı, Yahyâ'yı verdi ona; hem de Zekeriyyâ'nın beli iki kat olduktan, iyice arık bir hale geldikten sonra. Anası da gençken kısırdı; ihtiyarlamışken iyiden-iyiye hayız gördü, gebe kalıp doğurdu. Bunlara bak da bil ki bütün bunlar, Tanrı gücüne karşı bahanedir ancak. Herşey ondan, herşeyde hükmeden, hem de kayıtsız hükmeden o.

İnanmış, o kişiye derler ki bu duvarın ardında birisinin bulunduğunu, biz onu görmediğimiz halde onun, bizim hallerimizi, bir-bir bildiğini, gördüğünü bilir; hayır, bunların hepsi de hikâyeden başka birşey değil diyen, inanmayan kişinin aksine iyiden-iyiye inanır buna. Zâti inanmayanın da birgün kulağını burarlar; pişman olur, ah der, kötü söyledim, yanıldım; meğer hep oymuş, bense o, yok diyordum. Meselâ sen rebap çalmadasın; biliyorsun ki ben, duvarın ardındayım; rebap çalar-durursun, hiç ardını-arasını kesmezsin.

Şu namaz, bütün gün kıyâmda, rükûda, secdede durman için konmamış ya; maksat, namazda, sende beliren halin, daima sende olmasıdır. Uykuda, uyanıklıkta, birşey yazarken, birşey okurken, hâsılı bütün hallerde Tanrıyı anıştan ayrılmamalısın ki "Onlar, namazlarını boyuna kılarlar" sırrına eresin, buna erenlere katılasın. Zâti şu söylemek, susmak, yemek, uyumak, öfkelenmek, bağışlamak, gibi bütün haller, bütün huylar, değirmenin dönüşünden başka birşey değil. Değirmen de kesin olarak suyla döner. Çünkü susuz sınamıştır kendini o. Peki, şimdi değirmen, bu dönüşü kendinden bilirse bilgisizliğin, hiçbir şeyden haberi olmayışın ta kendisidir bu. Bu dönüş de vardır, meydan da var; çünkü bu dünyanın halleridir bunlar. Tanrıya yalvar, sızlan; a benim Tanrım, şu dönüşten başka, cansal bir dönüş ver bana, onu müyesser et bana; bütün dilekleri veren sensin; senin keremin, rahmetin bütün varlıklara genel olarak sunulmada de. Soluktan-soluğa dileklerini Tanrıya bildir; boyuna an onu. *Çünkü onu anış, can kuşuna güç-kuvvettir, kolkanat, O dileğe, bir uğurdan ulaşırsan nur mu, nu olur bu; tam ulaşamazsan Tanrıyı anmakla azar-azar, yavaş-yavaş için aydınlanır, dünyadan kesilir-gidersin. Meselâ bir kuş, göğe doğru uçmak ister; göğe ulaşamasa da soluktan-soluğa yeryüzünden uzaklaşır, öbür kuşlardan daha yücelerde uçar. Meselâ bir hokkada misk var, hokkanın ağzı da dar; içine el sığmıyor; miski çıkarmana imkân yok. Bununla beraber elini sürdükçe elin kokmada, burnuna o güzelim koku geliyor, seni hoş bir hale getiriyor ya. Tanrıyı anış da böyledir işte. Zâtına erişmesen de ulular ulusu Tanrıyı anışın tesirleri olur sana; onu anıştan pek büyük faydalar elde edersin.
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 45

Şeyh İbrâhim aziz bir derviş. Onu gördük mü dostları hatırlıyoruz. Mevlânâ
Şemseddîn, ona pek iltifat ederdi. Boyuna bizim Şeyh İbrâhim'imiz derdi, kendisine mal ederdi onu.
Tanrının lûtfu başkadır, çalışıp çabalamak başka. Peygamberler, peygamberlik durağına çalışmayla
ulaşmadılar; o devleti Tanrı lûtfuyla buldular. Ancak bu durağa ulaşan kişinin huyunun, yaşayışının itâatle, ibâdetle geçmesi, halinin düzgün olması da bir töredir; bu da avam içindir; avâmın, onların sözlerine, onlara güvenmelerini sağlamak içindir. Çünkü, avâm, içyüzü göremez, görünüşe bakar; görünüşe bakınca da bu yüzden, bu akışın bereketinden içyüze yol bulur.

Firavun da pek çalışırdı, mal verirdi, ihsanda bulunurdu, hayrı yayar-dururdu amma Tanrı lûtfuna mazhar olmadığından o ibâdet, o çaba, o vergi, kendisine bir parlaklık veremedi; hepsi de örtüldü-gitti. Hani bir bey, bir kale dizdârı, kaledekilere ihsanda bulunur, hayırlar yapar. Fakat maksadı, padişaha karşı çıkmaktır, ona isyan etmektir de bu yüzden ihsanda bulunur; o ihsanın kendisine ne hayrı dokunur, ne bir parlaklık verir ona o vergi. Amma bir uğurdan, Tanrı lûtfetmemiş ona da denemez; olabilir ya, Tanrının gizli bir lûtfu vardır ona da herhangi bir sebeple görünüşte reddetmiştir onu. Çünkü padişahın kahrıda vardır, lûtfu da; elbise de verir, zindana da atar; her ikisi de gerektir.

Gönül ehli, Firavun'a Tanrının hiç lûtfu yok diyemez; ancak görünüşe kapılanlar onu, tümden reddedilmiş sayar; görünüşü korumak için bu, gereklidir de. Padişah birisini astırsa onu, halkın görebileceği bir yerde, pek yüce bir yerde astırır. Halktan gizli, bir evin bucağında, küçücük bir çiviye de astırabilir; fakat halk görsün de ibret alsın, padişahın buyruğunun geçtiği, yürüdüğü anlaşılsın diye yüce bir yerde astırır onu. Zâti bütün darağaçları tahtadan değildir ki. Mevki, yücelik, dünya devleti de pek büyük, pek yüce bir darağacıdır. Tanrı, birisine kahretmek istedi mi dünyada ona büyük bir mevki, ulu bir padişahlık verir. Firavun gibi Nemrûd gibi, bunlara eşit olanlar gibi hani. O mevki, bir darağacına benzer; Ulu Tanrı onları, bütün halk görsün, bilsin diye bu darağacına çekmiştir. Çünkü Ulu Tanrı, «Ben gizli bir defineydim; bilinmeyeni istedim, beni bilsinler dedim» buyuruyor. Yâni bütün âlemi yarattım; kimi lûtufla, kimi kahırla, fakat hepsinden de maksat, kendimizi göstermek. Öylesine padişah değildir o ki bir tek muarrif, saltanatını bildirebilsin. Âlemin bütün zerreleri muarrif kesilse de onu övmeye kalkışsa hepsi de bunda kalır, onu târif edemez.

Demek ki bütün yaratıklar, gece-gündüz, Tanrıyı bildirip durmada. Ancak onların kimisi biliyor bunu, Tanrının bildirisini anlıyor, kimi si de gaflette. Fakat ne olursa olsun, Tanrıyı bildirme, gösterme var ya. Hani bir bey, birisini dövmelerini, edebe getirmelerini buyursa o adam da bağırmaya, feryât etmeye koyulsa her ikisi de, döven de, dövülen de beyin buyruğunun yürüdüğünü gösterir. Dövülen, acıdan bağırır-çağırır amma herkes bilir ki döven de beyin buyruğuna uymuş, dövülen de. Bu iki işten, beyin buyruğu görülüyor. Tanrıyı ispat eden, boyuna onu bildirmede, göstermede. Tanrı yok diyen de onu bildiriyor amma. Çünkü birşeyi ispat etmek, inkâr etmek olmazsa düşünülemez bile; hem de bu, tatsız-tuzsuz bir şey olur. Bir mecliste, bir bahse giren, ortaya bir mesele atan, orda kabul etmiyorum diyen, onunla çekişen biri olmazsa neyi ispat eder ki? Onun söyleyeceği sözde ne zevk olur ki? Çünkü ispat, inkâr karşısında güzeldir. Bunun gibi şu dünya da Tanrıyı ispat meclisidir; ispat edenle inkâr eden olmadıkça bu meclisin zevki yoktur: her ikisi de Tanrıyı göstermededir bunların. Dostlar İğdişbaşı'nın katına gittiler.

O, kızdı da hepinizin ne işi var burada dedi. Dediler ki: Kalabalık bir halde, hep birden gelişimiz, birisine zulmetmek için değil, dayanmada birbirimize yardımcı olalım, birbirimize dayanalım dedik. Hani yasta halk toplanır; ölümü kovmak için değildir bu; yasa düşeni teselli etmek, hatırından kederi gidermek içindir. «İnananlar, bir kişi gibidir.» Dervişler, bir beden sayılırlar. Organlardan biri ağrısa öbürleri de derde uğrar. Göz görmeyi bırakır, kulak duymayı, dil söylemeyi. Hepsi de ağrıyan organın katına toplanır. Dostluğun şartı, kendini dostuna fedâ etmektir; dost için kendini kavgalara atmaktır. Çünkü herkesin yüzü birşeyedir; herkes bir denize dalmıştır; îmanın da şartı budur, İslâmın da. Bedenle taşınan yük, canla taşınan yüke ne benzesin. «Zararı yok, biz Rabbimize dönenleriz.» inanan, kendisini Tanrıya fedâ etti mi, belâyı-kazâyı, eli-ayağı ne diye düşünsün? Mâdem ki Tanrıya gidiyor, ele-ayağa ne hâcet? Eli-ayağı, o yandan bu yana gelmen için verdi sana; fakat eli yapana, ayağı yaratan giderken elden çıksan, ayaktan kalsan, Firavun’un büyücüleri gibi elsiz-ayaksız olsan ne gam. Gümüş bedenli sevgilinin elinden, zehir bile olsa içilir. Acı sözleri, şeker gibi yenir. Pek tatlı tuzludur sevgili, pek tatlı-tuzlu; Tuz olan yerde ciğer yenebilir.



FASIL 46

Ulu Tanrı hayrı da irâde eder, şerri de; fakat ancak hayra râzı olur. Çünkü «Ben gizli bir defineyim; bilinmeyi sevdim, diledim» demiştir. Hiç şüphe yok ki Ulu Tanrı emri de irâde eder, nehyi de. Emir, emredilen kişinin, huy bakımından hoşlanmadığı şeyi yap demektir. A aç, helva ye, şeker ye denemez aç kişiye. Dense bile bu emir değildir, ağırlamadır. İnsanın yapmak istediği şeye de yapma denir; yapmak istemediği şeye değil.

İnsana taş yeme, tiken yeme denmesi doğru olamaz. Dense bile buna nehiy denmez. Hayrı buyurmanın, şerri yapma demenin doğru olması için şerri yapmak isteyen birinin bulunması şarttır. Böylesine birinin varlığını dileyiş de şerri dilemektir; fakat şerre râzı olmaz; olsaydı hayrı buyurmazdı. Bu, şuna benzer: Hani okutmak isteyen var ya, o, okuyacak-öğrenecek kişinin bilgisizliğini istiyor demektir. Çünkü ancak bilgisiz okutulur, bilmeyene öğretilir. Bir şey dilemek, o şeye gerekli olan şeyleri de dilemektir. Fakat okutan, okuyanın bilgisizliğine râzı olamaz; olsaydı öğretmezdi. Hekim de buna benzer; hekimlik yapmayı istedi mi, insanların hastalanmasını istiyor demektir; çünkü hekimliğini göstermesi ancak insanların hastalanmasıyla mümkündür.

Fakat insanların hastalanmasına râzı değildir, râzı olsaydı onları tedâvi etmezdi, onlara ilâç vermezdi. Ekmekçi de böyle; kazansın, geçimi yoluna girsin diye insanların acıkmasını ister. Fakat aç kalmalarına da râzı değildir, râzı olsaydı ekmek satmazdı. Kumandanlar da, ordu da böyle; padişahlarına aykırı biri olsun, düşmanlar başkaldırsınlar derler; çünkü böyle olmasa erlikleri de meydana çıkmaz, padişaha olan sevgileri de; padişah da onlara ihtiyâcı olmyacağından onları derleyip toplamaz. Fakat isyâna da râzı değildirler; râzı olsalardı karşı durmazlar, savaşmazlardı. İnsan da böyledir. Kendi nefsindeki şer işletecek huyları diler; çünkü o, şükredeni, itâatte bulananı, çekineni sever; bunların, bu huyların kendisinde bulunabilmesi için nefsinde kötülüğün, şer yaptıran huyların da bulunması gerektir. Bir şey dilemek, o şeye gereken şeyleri de dilemektir. İnsan da o kötülükleri diler amma onlara râzı olmaz.

Çünkü bunları nefsinden gidermeye çalışır-durur. Demek ki o bir yüzden şerri istediğini, bir yüzden de dilemediğini biliyor; düşmansa o diyor, hiçbir yüzden, nasıl olursa olsun, şerri dilemez. Buna imkân yoktur; yâni insan bir şey dilesin de o şeye gerekli olan şeyleri dilemesin, imkân yoktur bunun. Yap-yapmanm gereklisi de yaratılıştan şerre rağbet eden, yaratılıştan hayırdan nefret eden şu bencil nefistir. Öylesine bir nefistir bu ki dünyada ki bütün serler de ona gerekli olan şeylerdir. Şu kötü işleri dilemeseydi, nefse uymayı istemeseydi bunlara gerekli olan yapmayı da istemezdi insan. Fakat kötülüklere râzı olsaydı da ne yap derdi, ne yapma. Hâsılı kötülük, kötülükten başka bir şey için dilenir. Sonra şunu da söyleyelim: İnsan, bütün hayırları istese şerleri gidermek de hayırlardan bir hayırdır; şu halde şerri gidermeyi istiyor demektir. İyi amma şerri gidermek, şerrin bulunmasıyla mümkündür. Yahut da insan, inanmayı, inancı ister dersek, inanmak, küfürden sonra mümkündür. Demek ki küfür, iman için gerekli şeylerden. Hâsılı şerri, şer olduğu için dilemek, çirkindir; fakat hayır için dilemek çirkin değildir. Ulu Tanrı, «Kısâsta sizin için yaşayış var?, buyurdu.

Ulu Tanrının yapısını yıkmak şerdir; fakat yarı-buçuk şerdir; buna karşılık halkı öldürmeden korumak, tüm hayırdır. Tüm hayır için parça-buçuk şerri istemek, kötü bir şey olamaz; tüm şerre râzı olarak parça-buçuk şer dileğinden vazgeçmek kötüdür. Bu, şuna benzer: Ana, çocuğu azarlamak, dövmez istemez; çünkü parça-buçuk şerri görür o. Babaysa çocuğun azarlanmasını, dövülmesini ister, râzıdır buna; çünkü tüm şerri görür; kangren olan uzvun kesilmesi gibi hani. Ulu Tanrı bağışlar, yarlıgar, azâbı da çetindir. Bütün bu sıfatlarla Tanrıyı gerçeklemeni diler mi, dilemez mi? Elbette evet, diler, değil mi? Suçlar olmasa bağışlayıcı, yargılayıcı da olamaz. Birşeyi dilemek, o şeye gerekli şeyleri de dilemektir. Böylece bize de bağışlamamızı, barışmamızı buyuruyor; düzene girmemizi, uzlaşmamızı buyuruyor; buyruğun, düşmanlık olmadıkça faydası olmaz ki. Sadr-al İslâm buna benzer şu sözleri söylemiştir: Gerçekten de Tanrı bize kazanmayı, mal elde etmeyi buyurdu; çünkü «Allah yoluna harcayın, yoksulları doyurun» dedi. Mal olmadıkça doyurmanın da imkânı yoktur; bu bakımdan bu buyruk, mal elde etmeyi buyurmaktır. Kim, birisine, kalk, namaz kıl derse kesin olarak ona abdest almayı, su bulmayı buyurmuştur; bunların hepsi de namaz için gerekli şeylerdir(*).

(*) Bu fasıl arapçadır.
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 47

Şükretmek avlanmaktır, nîmeti bağlamaktır. Şükür sesini duydun mu nîmetin çoğalmasına hazırlan. «Tanrı bir kulu sevdi mi sınar, belâlara uğratır.» Sabrederse onu seçer, şükrederse de akrânı arasında seçkin bir hale getirir onu. Kimi kullar vardır, kahrı yüzünden şükrederler. Tanrıya; kim kullarda vardır, Lûtfu yüzünden şükrederler Tanrıya; bunların herbiri de hayırlıdır; çünkü şükretmek panzehirdir; kahrı lûtfa döndürür. Akıllı, olgun, o kişiye derler ki gizli-açık, cefâya şükreder; öylesine bir kişidir o ki Tanrı, seçmiştir onu, maksadı öç almak bile olsa şükürle maksadına ulaşmayı hızlaştırır; çünkü ap açık şikâyetlenmek, içteki şikâyeti azaltmaktır.

Esenlik ona, Peygamber, «Ben çok güle-güle öldüren kişiyim» dedi. Yâni, cefâ eden gülüşüm, onu öldürüştür sanki. Gülüşten maksat, şikâyet yerine şükretmektir. Hikâye edilmiştir ya, bir Yahûdi vardı; Tanrı Elçisi'nin ashâbından birinin evinin üst katında otururdu. Yahûdinin lâğmından pislikler, çocukların sidikleri, çamaşır suları, o zâtın evine akardı. Böyle olduğu halde o, teşekkürler ederdi. Yahûdiye, ayâline de Yahûdiye teşekkürler etmesini, işi belli etmemesini buyururdu. Böylece sekiz yıl geçti. Derken ashâptan olan o zat öldü.

Yahudi, ev halkına başsağlığı vermek için sahâbeden bulunan zâtın katına indi. Evdeki pislikleri, pisliklerin aktığı delikleri görünce bunca zamandır olup-biteni anladı, pek nâdim oldu. Ölen zâtın karısına, ne diye bana haber vermediniz, ne diye boyuna bana teşekkür edip durdunuz dedi. Ev halkı, o buyururdu teşekkür etmemizi, teşekkürden vazgeçmememiz için bizi korkuturdu dediler. Yahûdi imana geldi, Müslüman oldu (1). Çalgı, insanı nasıl şaraba düşürürse; insan çalgıyla nasıl içtikçe içerse İyileri anış da iyiliğini arttırır insanın (2). Bu yüzdendir ki Tanrı, peygamberlerini, iyi kullarını Kur'ân'da anar, yaptıklarına şükürde bulunur; gücü yettiği halde suçluyu bağışlıyanı över (3). Şükretmek, nimet memesini emmektir. Meme dolu olsa bile emmezsen süt gelmez. (Birisi,) şükretmemenin sebebi nedir, şükretmeye engel olan ne diye sordu. Şeyh buyurdu ki: Şükre engel olan, ham umut beslemedir. Elde ettiğinden daha çoğunu ummuştu; o ham umut, çok isteğe bağlamıştı onu. Gönlüne koyduğundan daha azını elde etmesi, şükre engel oldu. Onun, kendinde ki ayıptan, kendindeki kusurdan da haberi yoktu, ayıptan, kusurdan uzak gördüğü kişideki ayıptan, kusurdan da haberi yoktu.

Hâsılı ham umut gütmek, ham meyve yemeye, pişmemiş ekmek yemeye, çiy et yemeye benzer; elbette bir hastalık belirtir, insanı şükretmekten alıkor. İnsanın, Zaran veren bir şey yediğini anlayınca kusması gerek. Ulu Tanrı, onu kusturmak, o bozuk sanıdan kurtarmak için hikmetinden, onu şükretmemeye uğratmıştır ki o tek sayrılık, yüz sayrılık olmasın(*). «Dönsünler, vazgeçsinler diye onları iyiliklere, kötülüklere uğrattık."Yâni, onları, ummadıkları yerlerden rızklandırdık; bu rızklar, gizli âlemden gelir; gözleri, Tanrının ortakları gibi görünen sebepleri görür, o sebeplerle örtülür. Hani Abû-Yezîd gibi. O da yârabbi demişti, sana şirk koşmadım ben. Ulu tanrı, a Abû-Yezîd dedi, süt içtiğin gece yok mu? Hani bir gece süt içmiştin de süt bana dokundu demiştin; oysa ki zarar veren de benim, fayda veren de. Sebebi göreni müşrik saydı Tanrı da sütü içtikten sonra zarar veren benim; fakat sütü bir suç, verdiği zararı da hocanın azarı haline kodum. Hoca talebesine meyve yeme der. Talebe yer; hoca talebeyi falakaya yıkar. Şimdi, meyve yedim de tabanlarıma zarar verdi dersen bu söz doğru olmaz. Kim dilini, Tanrıya şirk koşmadan korursa Tanrı da onun canını şirkten korur; işte bu da, buna dayanır. Az, Tanrının katında çoktur. Hamdle şükür arasında ki fark şudur. Bir nimete şükredersin de meselâ, filânın güzelliğine, yiğitliğine şükrettin diyemezsin; hamd, şükre göre daha geneldir.

1. Bu fasıl, burayadek arapçadır.
2. Bu beyit farsçadır.
3. Bu cümleler gene arapçadır.

* Buraya kadar farsça, ondan sonra sonadek arapçadır.



FASIL 48

Birisi imamlık ediyordu. «Bedevî Araplar, küfürde, münâfıklıkta pek çetindir" âyetini okudu. Arap beylerinden biri de namazdaydı. İmamın ensesine bir sille asketti. İmam, öbür rik'atte «Araplardan Tanrıya, âhiret gününe inanan» âyetini okudu. O Arap, imama, sille ıslah etti seni dedi. Biz de her solukta, gizli âlemden bir sille yemedeyiz. Neye yöneliyorsak bir silleyle ondan uzaklaştırıyor bizi. Gene bir başka şeye yöneliyoruz, gene öyle yapıyor. Dayanamayacağımız şey, yere batmaktır, uzak kalmaktır denmiş. «Bedenin eklerini kesmek, dosttan ayrılıştan kolaydır.» Yere batmaktan maksat, dünyaya dalmak, dünya ehline katılmaktır. Uzak düşmekten maksat da erenlerin gönüllerinden uzak düşmektir. Hani birisi bir yemek yer, yediği yemek midesinde ekşir; derken onu kusar. Ekşimeseydi, kusmasaydı o yemek, insanın parça-buçuğu olacaktı. Şimdi mürit de şeyhin gönlüne girmek için yaltaklanır, hizmet eder. Derken Tanrı korusun, ondan bir iştir, meydana gelir; bu iş şeyhe hoş gelmez, onu gönlünden çıkarır atar; bu mürit, adamın yedikten sonra kustuğu yemeğe döner. O yemek, insanın parça-buçuğu olacaktı, ekşimesi yüzünden kusuldu-gitti. O mürit de zaman geçecek, şeyh olacaktı, bir kötü hareketi yüzünden şeyhin gönlünden çıktı-gitti.

Aşkın, âleme bir tellâldır, saldı da Gönülleri dertlere-belâlara uğrattı.
Derken hepsini de yaktı-kül etti;
Bir yeldir, estirdi; aldırış etmezlik yeliyle
hepsini savurdu-gitti.

O aldırış etmezlik yelinde o gönüller, oynarlar, nâra atarlar. Böyle değilse bu haberi kim getirdi? Oysa ki her solukta bu haber tazelenmede. Gönüller, yaşayışlarını o yanışta, öyle savruluşta görmeselerdi nasıl olurdu da ona bu kadar özenirlerdi? Dünya isteklerinin ateşine düşüp yanan, yanıp kül olan gönüllerden ne bir ses duyarsın, ne onlarda bir parlaklık görürsün.

İyice bildim ki israf, huyum değildir benim;
Rızkım, nasıl olsa gelip bulacaktır beni.
Onu elde etmeye çalışıp yorulmadayım;
Fakat otursam da o, bana gelir, yorulmam da hem.

Gerçekten de ben, rızkın yolunu-yordamını bilmişim. Boş yere habire koşmak huyum değil; boşuna kendimi yormak huyum değil. Gerçekten de gümüş olsun, yiyecek-içecek olsun, giyecek olsun, belden aşağı istekler olsun, rızkım neyse, otursam da gelir, beni bulur. Onların peşinde koşmak beni zahmetlere sokar, yorar, horlar. Dayanır da yerimde oturursam zahmetsizce, horlanmadan gelir, bulur beni; çünkü o rızk da beni ister, arar; beni kendisine çeker. Beni kendisine çekmezse o kalkar, gelir bana; hani ben de onu çekemezsem kalkar, ona giderim ya, tıpkı onun gibi. Bu sözden maksat şudur: Din işine uğraş da dünya, senin ardından koşsun. O oturmadan maksat, oturup din işine girişmektir. Koşsa bile mâdem ki din işine koşuyor, oturmuş sayılır koşan. Oturmuş bile olsa dünya için oturan, koşuyor sayılır. Esenlik ona, Peygamber demiştir ki: «Kim, dertlerini bir dert yaparsa Tanrı, onun öteki dertlerini de giderir.» Kimin on derdi olsa din derdine düştü mü, Ulu Tanrı o dokuz derdi, o çalışmadan düzeltir-gider. Peygamberler, Tanrı rızâsını kazanma derdine düşmüşlerdi ya; ekmek de onlara sunuldu, ad-san da. Kim Tanrı râzılığını dilerse bu dünyada da peygamberlere düşer-kalkar, öbür dünyada da. «Tanrının nimetlendirdiği kişiler, peygamberlerledir, gerçeklerle, şehitlerle, tertemiz erlerle.» Hattâ sözün de yeri mi? O kişi, Tanrıyla düşerkalkar. Çünkü «Ben, beni ananlayım.» demiş. Onunla düşüp-kalkan Tanrı olmasaydı, gönlünde Tanrıyı özleyiş bulunmazdı. Gül olmadıkça gül kokusu gelmez; misk olmazsa misk kokusu duyulmaz. Bu sözün sonu yoktur. Sonu olsaydı başka sözlere benzerdi.

Gece bitti-gitti de sözümüzün sonu gelmedi.

Bu dünyanın gecesi geçer-gider de bu sözün ışığı, her solukta daha da fazla parlak, görünür. Nitekim peygamberlerin ömür gecesi geçti-gitti amma sözlerinde ki ışık geçmedi, bitmedi; geçmezde-bitmez de. Mecnûn için dediler ki: Leylâ'yı seviyorsa şaşılmaz buna; ikisi de daha çocukken bir mektepteydiler. Mecnûn bu sözü duyunca bu adamlar dedi, akılsız. Hangi güzel vardır ki insan, onu sevmez, ona imrenmez? Hiçbir erkek var mıdır ki güzel bir kadına gönlü akmasın? Kadın da böyledir; hattâ bu imreniş, onun aşkıdır; çünkü yiyeceğini, ağzının tadını onda bulur; anasının, babasının, kardeşinin yüzünü onunla görür; oğlunun güzelliğini, isteğin tadını, bütün tadı-tuzu onda bulur. Mecnûn, âşıklara bir örnek olmuş, hani Zeyd'in, Amr'in nahivde örnek oluşu gibi.

Şunu şöyle bil ki ister meze ye, kebap ye,
ister arı-duru şarap iç;
Uykudasın da su içiyor görüyorsun kendini.
Uyandın mı uykudan, gene susuzsun, susuz;
Uykuda içilen su, bir fayda vermez sana.

«Dünya, uyuyanın gördüğü rüyâya benzer.» Birisi rüyâda bir şey yer ya, dünya ve dünyada nîmetler elde etmek, tıpkı buna benzer. Şu halde dünya hâcetlerinden, bir şey dilemek de birisinin rüyâda bir şey istemesidir sanki. Ona verirler; fakat uykunun sonu uyanmaktır: rüyâda yediği şeyden hiçbir fayda yoktur ona. Tut ki rüyâda bir şey istemiş de vermişler ona. «Nimet, nasip ne kadarsa o kadardır.»
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 49

(Birisi,) biz, insana âit halleri, bir-bir bildik, öğrendik; mizâcından, huyundan, ısılığından, soğukluğundan kıl kadar bir şey kalmadı ki bilmiyelim; ancak ondan kalacak olan nedir? Onu bilemedik dedi.

(Mevlânâ) buyurdu ki:

Onu sâdece sözle bilmek mümkün olsaydı bunca çalışmaya, çeşit çeşit çabalamalara ihtiyaç kalmazdı zâti; hiç kimse de kendisini zahmetlere sokmaz, fedâ etmezdi. Mesalâ, birisi denize varır, fakat acı, tuzlu bir sudan, timsahlardan, balıklardan başka bir şey görmez. İnci nerde der. Gerçekten de inci yok mudur? Vardır amma yalnız denizi görmekle inci görülmez ki. Şimdi yüz bin kere denizin suyunu tas-tas ölçüp biçse gene de inciyi bulamaz. Bir dalgıç gerek ki inciye yol bulsun. Hem de her dalgıç değil; çevik, bahtı yâver bir dalgıç gerek. Bu hünerler, bu bilgiler, denizin suyunu tas-tas ölçmeye, doldurup dökmeye benzer. İnciyi bulmanınsa bir başka yolu vardır. Hünerlerle bezenmiş, mal-mülk ıssı, güzel mi, güzel birçok kişi vardır; fakat onlarda o anlam yoktur. Nice kişi de vardır; görünüşü yıkık; görünüşte ne güzelliği var, ne güzel lâf eder, ne yerinde söz söylemeyi bilir, fakat ölümsüz olan o anlam, vardır o kişide. O anlam, öylesine bir anlamdır ki insan onunla yücelmiştir, onunla ululanmıştır; onunla başka yaratıklardan üstündür.

Kaplanların, timsahların arslanların, başka yaratıkların da hünerleri vardır, özellikleri vardır; fakat ölümsüz olarak kalacak olan o anlam yoktur onlarda. İnsan, o anlama yol bulursa, kendi üstünlüğünü elde eder; yol bulamazsa o üstünlükten hiçbir fayda elde edemez. Bütün bu hünerler, bu bezentiler aynanın arkasına tutulan mücevherlerdir; aynanın yüzünün haberi bile yoktur onlardan. Aynanın yüzüne bakmaya, ter-temiz, güzel bir yüz gerek. Yüzü çirkin kişi, aynanın arkasını ister; çünkü aynanın yüzü gammazdır, gördüğünü söyler. Yüzü güzel olan, yüzlerce canla aynanın yüzünü ister, çünkü aynanın yüzü, onun yüzünü gösterir. Mısır Yûsuf’unun bir dostu vardı. Yolculuktan geldi. Yûsuf, bana ne armağan getirdin dedi. O adam, sende olmayan nedir ki, neye ihtiyâcın var senin? Senden daha güzel kimse yok; bu yüzden sana bir ayna getirdim, her solukta ona bakar, kendi yüzünü görürsün dedi. Nedir ki Ulu Tanrıda olmasın, neye ihtiyâcı var onun? Ulu Tanrı tapısına aydın bir gönül götürmek gerek ki o gönülde kendini görsün insan. «Gerçekten de Tanrı, sizin şekillerinize, yaptığınız işlere değil, gönüllerinize bakar.» Öylesine şehirler ki dilediğini bulursun o şehirlerde; Yok yok, herşey var; ancak ulu kişiler yok.

Bir şehir ki orda güzel yüzlülerden, tatlardan, insanı iştaha getiren, özendiren şeylerden çeşit-çeşit bezentilerden ne dilersen bulursun orda; ancak akıllı birini aradın mı, bulamazsın o şehirde. Nolurdu, bunun tersi olsaydı. O şehir insanın varlığıdır. O varlıkta binlerce hüner olsa da o anlam olmasa o şehrin yıkılması daha yeğ. Fakat o anlam olsa da görünüşte bir süspüs olmasa hiçbir korku yok; o, boyuna mâmur gerek: İnsan, ne halde olursa olsun, içi Tanrıyla oyalanır-durur. Görünüşte ki işi-gücü, içyüzdeki oyalanmasına engel olamaz. Hani gebe kadın, ne halde olursa olsun; ister uzlaşsın, ister savaşsın, ister yesin-içsin, ister uyusun, yavrusu, karnında büyür-durur; güç-kuvvet kazanır, duygulara sâhip olur; fakat anasının bundan haberi bile yoktur. İnsan da o sırra gebedir. «O emâneti insana yükledik; gerçekten de pek zâlim oldu, pek bilgisiz oldu o.» Fakat Ulu Tanrı onu zulümde, bilgisizlikte bırakmaz. İnsan bedeninde taşınan yavru, insanla eşlik, uygunluk, daha da binlerce âşinâlık elde ediyor; insan, taşıdığı o sırdan dostluklar, âşinâlıklar elde ederse ne diye şaşılsın buna; bunları hep elde eder insan da ölümünden sonra neler zuhûr eder ondan, neler. Sırrın mâmur olması gerek; çünkü sır, ağacın köküne benzer; gizlidir kök amma eseri, dallarda, budaklarda görünür. Bir iki dalı kırılsa kök sağlamsa gene biter; fakat kök çürükse ne dal kalır, ne yaprak.

Ulu Tanrı, «Esenlik sana ey Peygamber» buyurdu; yâni esinlik sana ve senin cinsinden olan herkese. Ulu Tanrının maksadı bu olmasaydı Mustafâ, «Bize de, Tanrının temiz kullarına da» demezdi; derse Tanrıya karşı koymuş olurdu. Çünkü esenlik yalnız onayken o, tutup da temiz kulları da bu esenliğe katmaz, bana verdiğin selâm, bana da olsun, benim cinsimden olan temiz kullara da olsun demezdi. Nitekim Tanrı rahmet etsin, esenlik versin, Mustafâ, abdest alırken «Namaz, ancak bu abdestle doğru olur.» buyurdu. Maksat, o vakit, kendisinin aldığı o abdest değildi. Tek o abdest olsaydı hiç kimsenin namazı doğru olmazdı; çünkü namazın doğru olmasının şartı, Mustafâ'nın aldığı o abdest olurdu. Oysa ki maksat, o çeşit abdest almayanın namazının doğru olmadığını bildirmekti. Hani bu, tıpkı nar çiçeği derler; nedir anlamı? Yâni, nar çiçeği ancak budur demek mi? Hayır; bu çiçek de nar çiçeği cinsinden demektir, maksat budur. Bir köylü şehre geldi, bir şehirliye konuk oldu. Şehirli ona helva getirdi. Köylü, iştahla yedi. Sonra da a şehirli dedi, ben gece-gündüz havuç yemeye alışmıştım; şimdi helvayı tattım, havucun tadı gözümden düştü. Her zaman helva da bulamam; elimde bulunandan gönlüm soğudu; ne yapayım ben şimdi? Köylü helvayı tattı ya, artık şehre kapılır; çünkü şehirli, gönlünü çaldı onun; çâresiz o da gönlün peşine düşer, gelir.

Kimi vakit selâm verirler, selâmlarından duman kokusu gelir. Kimi vakit de selâm verirler, onların selâmından misk kokusu gelir; fakat bunu, can burnu kimde varsa o duyar; duyacak burun gerek. Sonunda pişman olmamak için dostu sınamak gerek. Tanrı töresidir bu: «Önce nefsinden başla.» Nefis de önce kulluk dâvâsına kalkışırsa sınamadan kabul etme kulluğunu. Abdest alınacak suyu önce burna götürürler, koklarlar; sonra ağza alırlar, tadarlar, yalnız görmekle yetinmezler. Olabilir ki rengi su rengidir de tadı, kokusu bozulmuştur; bu, suyu bir sınamadır, bozulmuş mu, değil mi? Bu sınamadan sonra yüze vururlar, abdest alırlar o suyla.

Gönlünde gizlediğin iyi-kötü, ne varsa Ulu Tanrı, dışında da gösterir onu. Ağacın kökü ne yerse dalından, yaprağından izi görünür onun. «Yüzlerinde secde izi var.» Ulu Tanrının sözüdür gene: «Bir hortum gibi büyüyen burnuna yakında bir damga vuracağız.» Tutalım, gönlündekini herkes anlamıyor, fakat betini-benzini ne yapacaksın?



FASIL 50

Herşeyi, aramadıkça bulamazsın;

Fakat bu dost başka; bunu bulmadan arayamazsın. İnsanın araması, şudur; bulmadığı şeyi arar insan; gece-gündüz onu arış-tırır-durur. Fakat bulduğunu, maksadına erdiği halde arayıp istemesi, şaşılacak birşeydir. Bu,çeşit arayış, insanın aklına sığmaz; insan bunu düşünemez bile. Çünkü insanın arayışı, bulmadığını elde etmek içindir. Bulduğunu arayıp isteyiş, Tanrının arayıp istemesidir. Çünkü Ulu Tanrı, herşeyi bulmuştur; herşey onun kudretindedir, «Ol der, olur.» Bulandır, yüceler yücesidir. Bulan ona derler ki herşeyi bulmuştur. Bununla beraber Tanrı, «Odur isteyen, odur üst olan.» dediği gibi isteyendir de. Bu sözden maksat şudur öyleyse: A insan, sen, şu sonradan meydana gelen isteklere düşmüşsün ya, bu isteklere düşüş, insanlık huyudur. Fakat böylece de maksattan uzaksın sen. İsteğin, Tanrı isteğinde yok oldu mu, Tanrının isteği kavrar, kaplar seni; o zaman Tanrı isteğiyle isteyen bir hâle gelirsin.

Birisi dedi ki: Tanrı ereni, Tanrıya ulaşmış kimdir? Ne sözde, ne işte, ne kerâmetlerde, ne hiçbir şeyde buna kesin bir delil yok bize; çünkü söz, öğrenilmiş olabilir. İşte, kerâmetlere gelince keşişlerde de var; onlar da gönüllerden geçenleri biliyorlar; büyü yoluyla pek çok şaşılacak şeyler gösteriyorlar. Bu çeşit şeyleri saydı-döktü. (Mevlânâ) buyurdu ki: Senin birisine inancın var mı, yok mu? Eyvallâh dedi; inançım da var, âşıkım da.

(Mevlânâ) buyurdu ki:

O adam hakkındaki inancın bir delile, bir ize dayanıyor mu; yoksa gözünü açmışsın, onu görmüşsün de ona mı sarılmışsın? Hâşâ dedi o adam, bu inanç, delilsiz, izsiz-esersiz değil.

(Mevlânâ) buyurdu ki:

Peki, neden inanca bir delil, bir iz-bir eser yok diyorsun da bir-birini tutmaz sözler söylüyorsun? Birisi dedi ki: Her eren, her büyük, Tanrıyla olan yakınlığım derecesinde hiç kimse Tanrıya yakın olamaz; Tanrı, bana ettiği lûtfü kimseye etmemiştir sanısındadır.

(Mevlânâ) buyurdu ki:

Bu sözü eren mi söyledi, ermeyen mi? Bu sözü eren söylediyse, mâdem ki her erenin inancı böyledir; her eren, kendisine böyle inanır diyor; şu halde bu lûtuf, kendisine mahsus değilmiş. Bu sözü eren söylemediyse gerçekte eren odur. Tanrı hası odur; çünkü Ulu Tanrı bu sırrı bütün erenlerden gizlemiş olduğu halde ondan gizlememiştir.

O kişi, örnek getirdi de dedi ki:

Bir padişahın on tane halayıcığı vardı. Halayıkçağızlar, bizim içimizden en çok kimi seviyor padişah dediler; bunu bilelim, öğrenelim. Padişah, şu yüzük dedi, yarın kimin evinde bulunursa en çok sevdiğim odur. Ertesi gün, o yüzüğün tıpkısı on yüzük yapılmasını buyurdu; yaptılar. Her câriyeciğe bir yüzük verdi.

(Mevlânâ) buyurdu ki;

Soru hâlâ yerinde, bu söz cevap değil, bu sözün onunla bir ilgisi yok. Bu sözü, ya o on câriyecikten biri söylemiştir, yahut başka bir câriye söylemiştir. O câriyeciklerden biri söylediyse o yüzüğün kendisine mahsus olmadığını, her câriyecikte ona benzer bir yüzük olduğunu biliyor demektir, şu halde kendisinin bir üstünlüğü yoktur, daha sevgili değildir. Yok, bu sözü o on câriyecikten başkası söylediyse, padişahın asıl has kırnağı(*) odur; sevgilisi odur.

Birisi dedi ki: Aşığın alçalması, hor bir hale gelmesi, herşeye dayanması gerek. Bu çeşit vasıfları sayıp dökmeye koyuldu.

(Mevlânâ) buyurdu ki:

Âşığın sevgilisi böyle olmasını istiyor mu, istemiyor mi? Sevgili istemiyor da o, kendisini bu hale sokuyorsa âşık değildir o, kendi dileğinin peşine düşmüştür. Sevgilinin dileğine uymuşsa sevgili de onun bu hale gelmesini, alçalıp hor-hakıyr olmasını istemiyorsa nasıl oluyor da alçalıyor, hor-hakıyr oluyor? Anlaşıldı ya, âşığın ahvali nasıl olacak, belli değildir; sevgili nasıl isterse öyle olur-gider. Esenlik ona, İsâ buyurmuştur ki: Şaşarım canlıya; nasıl oluyor da canlıyı yiyor? Zahir ehli derler ki: İnsan hayvan eti yer ya, maksat bu; çünkü ikisi de canlı. Hayır, bu yanlıştır. Neden mi? Çünkü insan et yer; oysa canlı değildir, cansızdır. Hayvan kesildi mi, hayvanlığı kalmaz ki. Maksadı, şeyhin, müridini neliksiz-niteliksiz yiyip bitirmesidir. Ben asıl böyle pek az görülür şeye şaşarım işte.

Birisi sordu da dedi ki:

Esenlik ona, İbrâhim, Nemrûd'a dedi ki: Benim Tanrım ölüyü diriltir, diriyi de öldürür. Nemrûd, ben de yaparım bunu dedi, birini mevkiinden azlederim, öldürmüş olurum onu; birine bir mevki veririm; âdeta diriltirim onu. Bu sözü duyunca İbrâhim, cevap veremedi, o sözü bıraktı, bir başka delile sarıldı. Dedi ki: Tanrım güneşi doğudan doğdurur, batıdan batırır; sen, bunun tersini yap. Bu söz, görünüşte öbür sözüne aykırı değil mi?

(Mevlânâ) buyurdu ki:

Hâşâ, İbrâhim, onun deliline cevap vermeden âciz değildi; bu söz, başka bir örnekle aynı sözdü zâti. Yâni, Ulu Tanrı, ana karnında ki çocuğu rahim doğusundan doğdurur, mezar batısında da batırır. Sen Tanrılık dâvâsı güdüyorsan onun tersini yap; yâni mezar batısından doğdur, rahim doğusunda batır dedi. Demek ki bu da aynı söz, bu da İbrâhim'in getirdiği ilk delilden başka bir şey değil. Ulu Tanrı insanı her solukta yeniden yaratıyor, onun içine yeni-yeni şeyler gönderiyor; öylesine ki ilki ikinciye benzemiyor, ikinci üçüncüye benzemiyor. Fakat insanın, kendisinden haberi yok, kendisini tanımıyor insan.

Sultan Mahmud'a bir denizaygırı getirmişlerdi. Pek güzeldi, pek hoştu. Bayram günü ona bindi. Bütün halk görmek için damlara çıktı, oturdu, seyre daldı. Bir sarhoş da evinde oturuyordu. Ona da hadi, sen de gel, denizaygırını seyret diye zorla dama çıkarmak istediler. Ben kendi halimle oyalanmadayım, istemiyorum, görme sevdâsında değilim dedi amma zora da dayanamadı. Çâresiz kaldı, dama çıktı, kıyıya geldi. Fakat adam-akıllı da sarhoştu. Padişah geçerken sarhoş, atın üstünde padişahı görünce bu at neye yarar bence dedi; benim olsaydı çalgıcı çalıp söylerken hemen ona bağışlayıverirdim. Padişah bu sözü duydu. Pek öfkelendi. Tutup hapsetmelerini buyurdu. Aradan bir hafta geçince adam, padişaha birini yolladı; ne suçum var, ne yaptım, âlemin padişahı buyursun da ben de bileyim diye suçunu sordu. Padişah, adamı getirmelerini buyurdu. Adam gelince, a birşeye aldırmaz edepsiz, o sözü nasıl söyledin, ne haddin var ki öyle bir lâf söylüyorsun dedi.

Adam, ey âlemin padişahı dedi; o sözü ben söylemedim ki. O sırada damda sarhoş bir adamcağız duruyordu. O sözü söyledi-gitti. Şimdi ben o adam değilim, aklı-fikri başında bir adamım ben. Padişah ona elbise verdi, zindandan çıkardı. Bize sarılan, bizim olan, bu şaraptan içip esriyen, nereye giderse gitsin, kiminle oturursa otursun, hangi toplulukta konuşursa konuşsun, gerçekte bizimle oturur, bizim cinsimize katılır. Çünkü yabancılarla görüşüp konuşmak, sevgiliyle sohbet etmedeki güzelliğin, hoşluğun aynasıdır. Kendi cinsinden olmayanlara katılmak, kendi cinsinden olanları sevdirir, kendi cinsinden olanlara katar insanı. «Herşey, zıddıyla belirir, meydana çıkar.» Tanrı râzı olsun Abû-Bekr-i Sıddıyk, şekere ümmî adını takmıştı; yâni anadan doğma tatlı. Şimdi başka meyveler, biz bu tatlı hale gelinceyedek ne acılar çektik; sen tatlılığı ne bilirsin; acılık zahmetini çekmedin ki diye şekere karşı övünürler.

(*) Câriye anl***** gelen kırnak sözü, Türkçe ve böyle kullanılmıştır.
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 51

Şu beytin tefsîrini istediler:

Fakat sevgi son dereceye vardı mı,
Dostluk, baştan-başa düşmanlık olur.

Buyurdu ki:

Düşmanlık dünyası, dostluk dünyasına göre dardır; çünkü düşmanlık dünyasından kaçarlar da dostluk dünyasına ulaşırlar. Dostluk dünyası da dostluk dünyasını, düşmanlık dünyasını var eden dünyaya göre dardır. Dostluk, düşmanlık, küfür, îman, ikiliğe sebep olur. O âlemse küfrün de ötesindedir, îmanın da... Dostluğun da ötesindedir, düşmanlığın da. Dostluk, ikiliğe sebep oluyor ya, bir âlem var ki orda ikilik yok; tüm birlik o âlem. İnsan oraya vardı mı, dostluktan da çıkar, düşmanlıktan da. Oraya ikilik sığmaz çünkü. İnsan oraya varır da ikilikten çıkar ya; önceden bulunduğu ikilik âlemi, yâni aşk âlemi, dostluk âlemi, şimdi göçtüğü bu âleme göre aşağıdır; bu yüzden o âlemi istemez artık; o âleme düşman kesilir.

Hani Mansûr, Tanrıya aşkı son haddine varınca kendine düşman kesildi, kendini yok etti-gitti. Ben Tanrıyım dedi; yâni ben yok oldum. Tanrı kaldı ancak. Bu söz, gönül alçaklığının son derecesidir, kulluğun sonudur. Yâni o vardır ancak. Dâvâya kalkışmak, ululanmak, ona derler ki sen Tanrısın, ben kulum dersin de kendi varlığını da ortaya korsun; bu ikiliktir. Odur Tanrı dersen gene ikilik çıkar bu sözden; çünkü ben olmadıkça o'nun olmasına imkân yoktur. Şu halde ben Tanrıyım sözünü Tanrı söyledi; çünkü ondan başka bir varlık kalmamıştı; Mansûr yok olmuştu; o söz, Tanrının sözüydü. Hayal âlemi de düşünceler, duyulan şeyler âlemine karşı daha geniştir. Çünkü bütün düşünülen şeyler, hayalden doğar. Fakat hayal âlemi de hayalin kendisinden var olduğu âleme göre dardır. Sözle bu kadar anlaşılır; yoksa anlamın gerçekliğini sözde anlatmaya imkân yoktur; sözle anlaşılmaz o.

Birisi, peki sözün, lâfın ne faydası var diye sordu.

(Mevlânâ) buyurdu ki:

Sözün şu faydası var. Seni istekli bir hale getirir, heyecan verir sana; yoksa istersen, sözle elde edilemez. Sözle elde edilebilseydi bunca çalışmaya, kendini yok etmeye ihtiyaç kalmazdı. Söz şuna benzer: Uzaktan bir şey görürsün, kımıldıyor, hareket ediyor. Koşar, onu görürsün. Fakat kımıldayışını görmekle onu görmüş olmazsın. İnsanın sözü de iç âlemde böyledir işte. O şeyi elde etmek için bir heyecan verir sana; o anlamı görmezsin amma görmeyi istersin.

Birisi dedi ki: Bunca bilgiler belledim, bunca anlamlar elde ettim; insanda ölümsüz olarak kalan anlam nedir, hangisidir; bir türlü bunu bilemedim, bir türlü ona yol bulamadım.

(Mevlânâ) buyurdu ki:

Eğer sadece sözle bilinseydi varlığı yok etmeye, bunca zahmetler çekmeye ihtiyaç kalmazdı. Öylesine çalışmak gerek ki sen kalmayasın da o ölümsüz olarak kalacak şeyi bilesin. Hani birisi, bir Kâ'be var, duymuşum amma ne kadar bakarsam bakayım. Kâ'be'yi göremiyorum; gidiyorum, dama çıkıyorum, gene göremiyorum der. Evet dama çıkar, boynunu uzatır, bakınır, Kâ'be'yi göremez; derken Kâ'be yok der. Kâ'be'yi görmek, sadece bununla olmaz ki. Kâ'be yok der; çünkü durduğu, olduğu yerden Kâ'be görülmez ki. Nitekim kışın canla-başla kürk istersin; yaz gelince atarsın kürkü; için nefret eder ondan. Demek ki kürkü isteyiş, ısınmak içinmiş; çünkü sen sıcağa âşıktın; kışın, seni bir koruyan olmadıkça ısınamıyordun, kürke muhtaçtın. Fakat soğuk kalmadı, kürkü kaldırdın-attın.

«Gök yarılıp çatlayınca» : «Yeryüzü, çetin bir depremle sarsılınca» âyetleri de ona işârettir. Yâni toplanma tadını duydum, şimdi, öylesine bir gün de gerek ki şu parça-buçukların ayrılışında ki tadı da duyman, o âlemin genişliğini görmen, şu daracık yerden kurtulman gerek. Meselâ, birisini çarmıha gerseler sanır ki o halde hoştur o; kurtuluştaki tadı unutur gider. Fakat çarmıhtan kurtulunca ne azap içindeymiş, o vakit anlar. Çocukların büyümesi, esenleşmesi beşiktedir hani. Çocukken ellerini bağlarlar. Fakat ergen birisini beşiğe bağlasalar azaptır ona, zindandır. Kimi vardır, güllerin, çiçeklerin açılmasından, koncanın açmasından hoşlanır. Kimi vardır; çiçeklerin dağılmasından, aslına varmasından hoşlanır. Kimi de vardır; hiçbir dost, hiçbir sevgi kalmasın; küfür-îman yok olsun da aslına ulaşsın ister.

Çünkü bunların hepsi de duvarlardır, daraltır adamı, ikiliğe düşürür. O âlemse genişletir insanı, yalnız birlik vardır orda. Şu söz, o kadar da büyük bir söz değildir, o kadar da kuvveti yok. Nasıl büyük olabilir ki sonucu sözdür işte; hattâ arıklık verir; fakat Tanrı ona bir tesir vermiştir, insana Tanrıyı dileyip bulma heyecanını verir. Söz, arada bir perdedir, bir yüz örtüsü. İki-üç harfin bir araya gelmesinden doğan söz, ne diye yaşatsın insanı, ne diye heyecan versin insana? Meselâ biri çıkagelir yanına; ona saygı gösterirsin, merhaba dersin. Bu yüzden senden hoşlanır, seni sever o. Birine de iki-üç sözle söversin. O iki-üç söz öfkelendirir, kırar-geçirir o adamı. Şimdi iki-üç sözün, sevginin artmasıyla, râzılığın meydana gelmesiyle, öfkelendirmeyle, düşmanlık meydana gelmekle ne ilgisi var. Fakat Ulu Tanrı, herkesin gözü onun güzelliğini, onun olgunluğunu görmesin diye perdeler, örtüler yapmıştır bunlara; ince perdeler gerek arık gözlere. Sonra da o, bu perdeleri buyruklar haline getirir, sebepler yapar. Şu ekmek, gerçekten yaşayışa sebep değildir: Fakat Ulu Tanrı, onu yaşayışa, güç-kuvvet buluşa sebep etmiştir. Nihayet o cansızdır; insanın yaşayışı yok onda. Nasıl oluyor da gücü çoğaltıyor? Onda can olsaydı diri olurdu zâti.


FASIL 52

Birisi, şu beytin anlamını sordu:
A kardeş, sen, o düşüncesin ancak;
Ondan başka neyin varsa kemiktir, kıldır.

Buyurdu ki:

Sen şu anlama bak; o düşünce sözü, o özel düşünceye bir işâret. Anlamı genişletmek için düşünce dedik ona; gerçekte o düşünce değil; olsa bile insanların anladıkları bu cinsten düşünce değil. Düşünce sözünden maksadımız buydu. İnsan, o anlamı, halkın anlaması için biraz daha aşağılara inerek anlatmak
istese insan, konuşan hayvandır der. İster gizli olsun, ister duyulsun, burada söz, düşünce olur; ondan ötesi de hayvan. Demek ki insanın düşünceden ibâret oluşu, öte yanının kemikten, deriden başka bir şey olmayışı doğrudur.

Söz güneşe benzer; bütün insanlar onunla ısınır, onunla yaşar. Güneş, boyuna vardır, hazırdır, herkes, herşey, boyuna onun yüzünden sıcaktır; fakat her vakit görünmez. Yaşayanlar da onun yüzünden yaşadıklarını, onunla ısındıklarını bilmezler. Fakat şükür olsun, şikâyet olsun, ister hayır olsun, ister şer, söz söylemeye koyuldular mı, güneş göze görünür. Gökyüzündeki güneş gibi hani. Daima ışır-durur amma ışığı bir duvarı ışıtmadıkça görünmez. Tıpkı bunun gibi söz güneşinin ışıklarıda boyuna vardır amma, harf, ses vasıtasiyle belirmedikçe görünmez. Çünkü, güneş lâtiftir, hava da lâtiftir. Kesif bir şey gerek ki o kesâfet vasıtasiyle o lâtif nesne göze görünsün, belirsin. Meselâ birisine Tanrı sözü hiç yüz göstermemiş, şaşkın bir halde donakalmış. Tanrı şöyle etti, böyle buyurdu, böyle yapma dedi dedikleri zaman ısınır o adam, Tanrının letâfetini görür. Amma önce de vardı o ışık; hem de ona vurup duruyordu. Fakat yap-yapma emirleri söylenmedikçe, Tanrının yaratışı, gücü anlatılmadıkça o ışığı göremiyordu. Kimi kişiler vardır; güçleri yetmez de bal yiyemezler, arıktırlar, bal ağır gelir onlara; kuvvetlenmeleri için zerde gibi, helva gibi bir yemeğin içinde yiyebilirler. Sonunda kuvvetleri bir hadde varır ki balı, bal olarak da yemeye başlarlar. Hâsılı anladık-bildik ya, söz, lâtif, daima ışıyan, ışığı hiç kesilmeyen bir güneştir. Fakat sen, güneşi görmek, ondan zevk almak için kesif birşeye muhtaçsın. Derken iş bir yere varır ki ışıkları, o letâfeti kesif bir vâsıta olmadan da görebilirsin; buna alışırsın, onu seyretmeye koyulursun, güç kuvvet sahibi olursun; o letâfet denizinde şaşılacak renkler, şaşılacak şeyler görür-seyredersin. Neden şaşıyorsun ki o söz, söylesen de, söylemesen de boyuna sende var. Düşüncende söz yok dersen deriz ki: Onda da söz var; hem de boyunavar. İnsan, konuşan hayvandır demişler ya, o canlılık, sen diri oldukça sendedir; o halde sözün de boyuna seninle olması gerek. Hayvanın bir şey çiğnemesi, geviş getirmesi, hayvanlığının belirmesidir amma boyuna çiğneyip geviş getirmesi şart değil. Söz de buna benzer; söylemek, meram anlatmak içindir amma boyuna söylemek de şart değil ya.

İnsanın üç hali vardır. İlki şudur: Adam, Tanrı çevresinde çizginmez; herkese ibâdette, hizmette bulunur. Kadına, erkeğe, mala-mülke, çocuğa, taşa, toprağa ibâdet eder de Tanrıya ibâdet etmez. Derken insanda bir bilgi, bir anlayış belirir, Tanrıdan başkasına hizmet edemez olur. Derken bu halde de ileri gittikçe gider; öyle bir hale gelir ki ne Tanrıya tapı kılıyorum diyebilir, ne tapı kılmıyorum diyebilir; bu iki mertebeyi de aşmıştır artık. Bu topluluktan bir ses bile duyulmaz.

Tanrı, ne hazırdır, ne gaaip; ikisini de yaratandır o; yâni hazır oluşu da o yaratmıştır, gaaip oluşu da. Öyleyse ikisinden de ayrıdır o. Çünkü hazır olsa kayboluşun bulunmaması gerekir; kayboluş, bulunmayış varsa bulunuş da var demektir. Çünkü hazır oluş, bulunuş halindedir bulunmayış, kayboluş. Demek ki o ne bulunmayışla vasfedilebilir, ne bulunuşla. Bunlarla vasfedilecek olsa zıddan zıddın doğması, gerekir. Çünkü bulunmayış halinde bulunuşu yaratması gerek; bulunuşsa bulunmayışın zıddı. Bulunmayış da tıpkı bunun gibi. Hâsılı zıddın doğması, Tanrının kendisine bir benzer yaratması caiz değildir. «Ona benzer yok» diyor. Bu mümkün olsaydı üstün olmayanı üstün görmek gerekirdi; aynı zamanda birşeyin, kendini meydana getirmesi gerekirdi. Oysa ki her ikisi de olamaz. Buraya vardın ya, dur artık, aklını yorma; aklın işi yok burada. Deniz kıyısına varan durmak da kalmayıncayadek durur, kalakalır. Bütün sözler, bütün bilgiler, bütün hünerler, bütün zenaatler, bu sözden tat-tuz bulur. Bu söz olmasa hiçbir işte, hiçbir zenaatte tat-tuz kalamaz. Bu, böyledir amma bilmezler; zâti bilmek de şart değildir. Şuna benzer hani; bir adam, mallımülklü bir kadın alır; kadının sürüleri, yılkıları, daha da birçok malı-mülkü vardır. Adam, o koyunları görürgözetir, atları tımar eder, bahçeleri-bağları sular. Bu hizmetlerle oyalanır amma bu işlerden, o kadının varlığıyla tat alır. Kadın aradan kalksa o işlerin de tadı-tuzu kalmaz, hepsi de ölür-gider; cansız görünür adama. Dünyadaki bütün zenaatler, bütün bilgiler, herşey, ârifin zevk ışığından dirilik bulur, hoşluğa erer, sıcak görünür. Onun zevki olmasa, onun varlığı olmasa bütün bu işlerde ne zevk kalır, ne tat. Hepsi de ölü görünür insana.
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 53

Buyurdu ki:

Önceleri şiir söylerken şiir söylemeye büyük bir istek duyardım; o vakit-ki şiirlerimde tesirler vardı. Şimdiyse o istek arıklaştı; battı-gitti; fakat gene de şiirlerimde tesirler var. Ulu Tanrının türesi bu; herşeyi doğuş vaktinde geliştirir; onda büyük tesirler yaratır, birçok hikmetler belirtir. Batış vaktinde de aynı geliştirme vardır. «Doğunun da rabbidir, batının da.» Yâni doğan istekleri de yetiştiren odur, batan istekleri de.

Mu'tezile der ki: İşleri yaratan kuldur. Kuldan beliren her işin yaratıcısı, yapıcısı kuldur. Böyle olmasına imkân yok. Çünkü kuldan beliren her iş, ya akıl, can, kuvvet, beden gibi kulun araçlarından biriyle belirir; yahut da vasıtasız belirir. İki halde de kulun bir şey yaratmasına imkân yoktur. Bu organlarla bir iş görülse bunları bir araya toplamaya gücü yetmez; şu halde o, bu araçla bir işi yaratamaz; çünkü araç, onun hükmü altına girmez. Bu araç olmadan da bir iş yaratamaz, çünkü araçsız bir iş görmesine imkân yoktur; demek ki ne halde olursa olsun, işleri yaratan Tanrıdır, kul değil. Hayır olsun, şer olsun, kuldan beliren her işi kul, bir kuruntuya uyar, bir şey umar da yapar. Fakat o işteki hikmet, kulun aklına-fikrine geldiği kadar değildir. O işte kendisine görünen anlam, kendisine beliren hikmet, elde ettiği fayda, gördüğü, elde ettiği kadardır da o yüzden o işi işlemiştir. Fakat onun tümden bütün faydalarını Tanrı bilir; o işten neler elde edecek, Tanrı bilir onu. Meselâ, ahrette sevab elde etmek, iyi bir ad-san ıssı olmak, dünyada da aman bulmak için namaz kılarsın. Fakat o namazın faydası o kadar değildir; vehme sığmayacak kadar yüz binlerce faydalar elde edeceksin amma faydaları Tanrı bilir de kulu bu işe koyultur. Şimdi insan, Tanrının kudret avucunda bir yaya benzer.

Ulu Tanrı, onu işlerde kullanır-durur. Gerçekte yapan-eden Tanrıdır; yay değil. Yay bir araçtır, fakat Tanrıdan haberi yoktur, dünyanın durması için gaflet içindedir. Kimin elindeyim ben diyen, kimin elinde olduğunu bilen yay, ne büyük yaydır. Ne diyeyim şu dünyaya ki gafletle durur; direği gaflettir. Görmez misin, birini uyandırdılar mı, dünyadan bezer, dünyada sanki erir-yok olur-gider. İnsanoğlu, küçükken büyümeye başlar ya, gaflet vasıtasiyle büyür, gelişir; yoksa hiç mi, hiç boy atmazdı, büyümezdi. Mâdem ki gaflet vasıtasiyle mâmur oldu, büyüdü; Tanrı gene ona, istesin, istemesin, zahmetler yollar, çalışmalar verir; böylece de o gafletleri yur, arıtır onu da ondan sonra o âlemle tanıştırır insanı. İnsanın varlığı, bir çöplüğe benzer, pislikten meydana gelmiş bir tepedir. Pislikten meydana gelen tepe üstünse, padişahın yüzüğü vardır orda da ondan dolayı üstündür. İnsanın varlığı, bir çuval buğdaydır; padişah, şu buğdayı nereye götürüyorsun; benim ölçeğim orda diye bağırır. İnsanınsa ölçekten haberi bile yoktur; buğdaya dalmış-gitmiştir. Ölçekten haberi olsaydı buğdaya nerden aldırış ederdi. Şimdi seni yüce âleme çeken, aşağılık âlemden seni soğutan her düşünce, o ölçekten vuran parıltıdır; o ölçeğin ışığıdır ki dışarıya vurmadadır; insan bu ışık yüzünden o âleme meyleder. Yok, tutar da aşağılık âleme meylederse bu ölçeğin perde altında gizlenmiş olduğunu bildirir.



FASIL 54

Birisi, Kadı İzzeddin'in selâmı var; boyuna sizi Övüyor dedi.

(Mevlânâ) buyurdu ki:

Kim bizi iyilikle anarsa Dünyada adı, İyilikle anılsın. Bir kimse, bir kimse hakkında iyi söylerse o hayır, o iyilik, kendisinedir, gerçekte kendisini övüyor
demektir. Bu, şuna benzer: Birisi, evinin çevresine güller, fesleğenler eker; evinin bahçesini güllükgülüstanlık yapar. Ne vakit bakarsa gül görür, fesleğen görür, boyuna cennettedir. İnsan, insanların hayrını söylemeyi huy edinirse birisinin hakkında hayırlı sözler söylemeye koyulur; o da onun sevgilisi olur; onu andı mı, sevgilisini anmış olur. Sevgiliyi anış güldür, gül bahçesidir, güzel kokudur, esenliktir. Fakat birisinin kötülüğünü söylerse onun nefretini .kazanır; o adam da onu andı mı, hayâli gözünün önüne geldi mi, yılan, akrep görmüşe, yahut tiken, çöplük görmüşe döner. Madem ki gece-gündüz, güller, gül bahçeleri, İrembagları görebilirsin, elindedir bu; peki, ne diye tikenliklerde, yılanların bulunduğu yerlerde gezerdolaşırsın? Herkesi sev de boyuna güllükte-gülüstalıkta yaşa. Herkesi düşman bilirsen düşmanların hayalleri gelir gözünün önüne; gece-gündüz tikenliklerde, yılanların bulunduğu yerlerde gezip dolaşırsın âdeta. Erenler, herkesi severler, iyi görürler ya; bunu başkaları için yapmazlar, kendileri için bu işe girişmişlerdir; kötü, tiksinilen bir hayal görmemek isterler. Madem ki şu dünya da insanları anmaktan, hayallerini görmekten kaçınmaya imkân yok; nefret edilen bir kötülük, yollarını kesmesin diye anış-larının da, hatırlayışlarının da hep sevimli, hep güzel olmasına çalışırlar. Demek ki halka ne yapıyorsan, halkı nasıl hayırla, şerle anıyorsan hepsi de dönüp sana geliyor. Ulu Tanrı bunun için «Kim bir iyilik ederse kendisinedir o; kim kötülük ederse gene kendisinedir o» buyurur; «Zerre ağırlığınca hay-reden hayrını görür; zerre ağırlığınca şer eden şerrini görür» buyurur

Birisi şu soruyu sordu:

Ulu Tanrı «Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacağım» deyince melekler, «Orda bozgunculuk edecek, kan dökecek bir topluluk mu yaratacaksın? Oysa ki biz hamdederek noksan sıfatlardan arı olduğunu söylemedeyiz, kutlamadayız seni» dediler. Daha Adem gelmemişti; melekler, önceden insanların bozgunculuk edeceğine, kan dökeceğine nasıl hükmettiler?

(Mevlânâ) buyurdu ki:

Bu sözü iki bakımdan dediler; biri nakle dayanır, öbürü akla. Nakle dayanan şu: Melekler bir topluluğun meydana çıkacağını, sıfatlarının şöyle olacağını Levh-i Mahfûz'da gördüler, okudular; bu yüzden haberleri vardı, ikincisi de şu: Melekler, akıl yoluyla yerden, topraktan yaratılan insanların, çaresiz hayvan
sıfatında olacaklarını, hayvandan da gene çaresiz bu çeşit işler meydana geleceğini buldular. Bu anlam, insanda olacak, konuşacak, söz söyleyecek insan; fakat madem ki hayvanlık var insanlarda, çaresiz suç işleyecekler, kan dökecekler. Çünkü bu, insanların gerekli huyu.

Bir bölük insan da başka bir anlam verir. Bunlar derler ki: Melekler, tüm akıldır, salt hayırdır. Onların bir işte dilekleri, istekleri hiç yoktur. Meselâ, sen uykuda bir iş yapsan onu dileyerek, isteyerek yapmazsın; bu yüzden de sorumlu olamazsın, kınanamazsın. Rüyada küfre dair bir söz söylesen, Tanrı birdir desen, yahut zina etsen bir şey denemez sana. Melekler, uyanıkken bu haldedir; insanların hali, bunun tersinedir; onların dilekleri, istekleri, tamahları, hevesleri vardır. Kendileri için herşeyi isterler; herşey kendilerinin olsun diye kana girmek de isterler ki bu, hayvan huyudur. Demek ki meleklerin hali, insanların haline zıttır. Bu yolla insanların hallerinden haber verebilirler; orda söz de yoktur, dil de, fakat böyle demeleri, yâni hem söz söylememeleri, hem de söylemeleri şuna benzer: Hani şâir, havuz, doldum dedi der ya; havuz söz söylemiyor amma anlamı şu: Eğer dili olsaydı böyle derdi. Şimdi her meleğin içinde bir levh vardır; o levhe bakar da gücü yettiği kadar dünya hallerini, dünyada olacak şeyleri önceden okur. Vakti geldi de o okuduğu, bildiği şey oldu mu Ulu Tanrıya inancı çoğalır, sevgisi, esrikliği artar; Tanrının ululuğuna, gizli şeyleri bilişine şaşırır-kalır. Bu sevginin, inancın, şaşmanın çoğalmasına da sessiz-sözsüz tespihidir onun. Hani bir mimar, kalfasına haber verir de şu yapılmakta olan saraya bu kadar tahta, bu kadar kerpiç, bu kadar taş, bu kadar saman gidecek der ya; derken saray tamamlanır; mimarın dediği kadar da harç harcanır; hem de eksiksiz-artıksız; bu hal karşısında mîmann bilgisine kalfanın inancı artar. Onların halleri de buna benzer işte.

Birisi Şeyh'e sordu; dedi ki:

Tanrı rahmet etsin, esenlik versin, Mustafâ'ya» «Sen olmasaydın gökleri yaratmazdım» dendi; bu kadar ululukla beraber «Keşke Muhammed'in rabbi Muhammed'i yaratmasaydı» derdi, bu nasıl olur?

Şeyh buyurdu ki:

Örnekle aydınlanır; buna bir örnek getirelim de anlayın. Köyün birinde bir adam vardı. Bir kadını sevdi. İkisinin de evi-otağı birbirine yakındı. Beraberce yaşarnıya, birbirinden gelişmeye, birbiriyle büyümeye başladı bunlar. Yaşayışları bile biribirindendi bunların. Hani balık gibi; balık da suyla yaşar ya. Yıllarca bir aradaydılar. Derken Ulu Tanrı, onları zengin etti. Birçok koyunlar, öküzler, atlar, mal-mülk, altın, uşak-köle nasib etti onlara. Malın-mülkün, adamın çokluğundan şehre vardılar, orda yerleştiler. İkisi de padişahlara lâyık birer büyük konak aidi; adamlarını o saraya yerleştirdiler. Bu, bir tarafa düştü, öbürü o tarafa. Hal bu hadde varınca o yaşayışı, o zevki sürdüremediler. Gönülleri ımıl-ımıl yanmadaydı. Gizli-gizli feryadlar ediyorlardı amma hallerini dile getirmelerine de imkân yoktu. Sonunda bu yanış haddi aştı; onları tümden ayrılık ateşine yaktı. Yanış da son hadde erişince duanın kabul edileceği yere varmış oldular. Atlan, koyunları, azalmaya başladı. Yavaş-yavaş ilk hallerine döndüler. Uzun bir ölümden sonra gene o köyde biraraya geldiler. Yiyip içmeye, koşuşup murad almaya, murat vermeye koyuldular; ayrılık acısını da anarlardı. Şimdi Muhammed de «Keşke Muhammed'in rabbi Muhammed'i yaratmasaydı» dedi ya; Muhanı-med'in canı, yapa-yalnız kutluluk âleminde, Ulu Tanrıyla buluşmuştu. Büyüyüp duruyor, o rahmet denizinde balık gibi dalgalar yutuyordu. Bu âlemde peygamberlik, halka kılavuzluk durağına ulaştı, büyüklük, padişahlık buldu, ad-san, sahabe ıssı oldu amma Önceki zevk âlemine döndükçe keşke diyordu, peygamber olmasaydım,.keşke bu âleme gelmeseydim. Çünkü o mutlak buluşmaya karşı bunların hepsi de yüktür, azaptır, zahmettir. Bütün şu ibadetler, çabalar, kulluklar, Tanrı hakkına, onun ululuğuna karşı şuna benzer: Birisi gelir, sana karşı eğilir, yere baş kor, kalkar, gider. Tanrı tapısında bütün yeryüzünü başına koşan buna benzer, bir kerecik başını yere koymuş sayılırsın. Çünkü Tanrının hakkı daha da çoktur; onun lütfü, senin varlığından da öncedir sana. Seni nerelerden çıkardı da getirdi, var etti, kulluğa, tapı kılmaya istidat verdi sana da onun kulluğuna dair lâf ediyorsun. Bu kulluklar, bu ibâdetler şuna benzer: Tahtadan, yünden insancıklar, hayvancıklar yaparsın da ondan sonra Tanrıya, bana buncağızlar hoş geldi; hoş geldi amma can bağışlamak senin işin dersin; can bağışlarsan ibâdetlerimi diriltmiş olursun; bağışlamak senin işin dersin; can bağışlarsan ibâdetlerimi diriltmiş olursun; bağışlamazsan ferman, gene senin. ibrahim buyurdu ki: Tanrı odur ki yaşatır, öldürür. Nemrûd, ben de yaşatır, öldürürüm dedi. Ulu Tanrı ona saltanat vermişti ya; o da kendini, gücü yeter gördü; bu işi Tanrıya vermedi; ben de diriltirim, ben de öldürürüm dedi. Bu saltanattan maksadım bilgidir. Ulu Tanrı insana bilgi, anlayış, derine dalış bağışladı; insan da ben bu işi yaparım, şu işleri diriltir, meydana getiririm, bundan zevk alırım dedi. Hayır... Odur dirilten, odur öldüren.

'Birisi Ulu Mevlânâ'ya sordu da dedi ki: İbrahim Nemrûd'a, Tanrım öldürür, diriltir dedi. Nemrûd, ben de bunu yaparım deyince ibrahim, bu kez bir başka delil getirdi de benim Tanrım dedi güneşi doğudan doğdurur, batıdan batırır. «Gerçekten de Allah güneşi doğudan doğdurun Sen de Tanrılık dâvasını güdüyorsan tersini yap. Şimdi burada, Nemrûd'un İbrahim'i alt etmesi gerekir; çünkü ilk sözünü bıraktı; ona cevap vermeden bir başka delil getirmeye koyuldu.

Ulu Mevlânâ buyurdu ki:

Başkaları herze yediler, sen de herze yemedesin. O bir sözdür, iki örnekle söylenmiş. Sen de yanılmışsın onlar da. Bunun bir çok anlamlan var. Bir anlamı şu: Ulu Tanrı seni yokluk bucağından ana rahmine getirdi; orda şekil verdi sana; senin doğun, ana rahmiydi, ordan doğdun; mezar batısına batacaksın; bu, ilk sözün bir başka şekilde aynıdır. Tanrı diriltir, öldürür; şimdi senin de gücün yeterse mezar batısından dışanya çıkar, gerisin-geri rahim doğusuna batır. Bir başka anlamı da şu: Arif, ibâdete dalar, çalışır-ça-balar, yüce işlere girişir; böylece de kendisinde bir aydınlık, bir zevk, bir esriklik, bir huzur, bir esenlik belirir. O ibâdeti, o çabayı bıraktı mı, o hoşluk, batıya gider, batar. Şu iki hal, ibâdet, ibâdeti bırakış, doğudur, batıdır onca. Bu batış hali, kötülüklerde bulunma, bozuk-düzen gitme, suç işleme halidir ya; diriltmeye gücün yetiyorsa o ibâdetlerden, itaatlerden doğan o aydınlığı, o esenliği şimdi, batış halinden doğdur. Fakat bu, kulun işi değildir; kul, bunu hiç mi hiç yapamaz. Bu, Tanrının işidir; dilerse güneşi batıdan doğdurur, dilerse doğudan; çünkü «Dirilten de odur, öldüren de.»

Kâfir de Tanrının noksan sıfatlardan arı olduğunu söyler, onu teşbih eder, inanan da. Çünkü Ulu Tanrı haber vermiştir; kim doğru yolu tutar, doğruluğa çalışır, şariate, peygamberlerin, erenlerin yollarına uyarsa onda bunca hoşluklar, aydınlıklar, dirilikler belirir; bunun tersine hareket edenin gönlünde de böylece karanlıklar, korkular, kuyular, belâlar baş gösterir demiştir. Madem ki her ikiside bu yolları tutmuşlar, Ulu Tanrının vâdettiği şeyler, artıksız-eksiksiz doğru olacak, çıkacaktır. Şu halde ikisi de Tanrıyı teşbih ediyor; o bir dille, bu bir dille; fakat bu teşbih edenle teşbih eden arasında fark var. Meselâ, bir hırsız hırsızlık eder; onu tutarlar, darağacına asarlar: O da Müslümanlara öğüt vermede, hırsızlık edenin hali budur demededir. Birisine de padişah, eminliği, doğruluğu yüzünden elbise verir; o da Öğüt vermededir Müslümanlara; fakat hırsız o dille öğüt verir, emin kişi bu dille. Sen, iki Öğütçünün arasında ki farkı seyret.
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 55

Buyurdu ki: Nasılsın, gönlün hoş mu? Gönül aziz bir-şeydir. Ağa benzer. Düzgün, sağlam olmalı ki av tutsun. Gönlü, hatırı hoş olmayan, yırtılmış ağa benzer; bir işe yaramaz. Birisinin hakkında beslenen dostluk da aşırı olmamalı, düşmanlık da. Bunların ikisinden de ağ yırtılır; ortalama gerek. Aşırı olmaması gerek dediğimiz bu dostluk, Tanrıdan başkasının hakkında. Tanrı hakkındaysa aşırılık düşünülemez bile. Sevgi ne kadar ileri olursa o kadar iyidir. Tanrıdan başkasına beslenen sevgi aşırı olursa... Halk feleğe kapılmıştır, feleğin çarkıysa boyuna döner; halkın hali de hal-den-hale döner-durur. Birisi aşırı sevildi mi, o kişinin boyuna kutlu olmasını, büyük bir halde kalmasını ister insan. Bunaysa imkân yoktur. Bu bakımdan adamın hatırı darmadağın olur, canı sıkılır. Düşmanlık da aşırı olursa adam, düşmanının hep kutsuz olmasını, aşağılık olmasını ister. Oysa ki feleğin çarkı döner, onun ahvali de kimi vakit kutlu olur, kimi vakit kutsuz. Boyuna kutsuz olması da mümkün değildir; bu yüzden gene canı sıkılır. Fakat Tanrı sevgisi, bütün âlemde, ateşi kutlu bilenlerde Musa dinine uyanlarda, Hıristiyanlarda, bütün, bütün var olanlarda gizlidir. Kim vardır ki kendisini meydana getireni sevmesin? Sevgi onda gizlidir amma engeller göstermez onu. Engeller kalktı mı, o sevgi de görünür. Var olanların da sözü mü olur, yeri midir yâni? Yokluk bile kendisini varlık âlemine getirir umuduyla coşup köpürmededir. Yokluklar, bir mevki elde etmek umuduyla padişahın tapısında saf düzmüş dört kişidir sanki. Herbiri, öbüründen utanmada; çünkü onun umusu, öbürünün umudunu kırmada. Evet, yokluklar da var olmak umuduyla saf düzmüşlerdir; herbiri, beni var et demede, Tanrının önce kendisini var etmesini dilemededir de birbirlerinden utanırlar âdeta. Şimdi yokluklar böyle olunca var olanlar nasıl olurlar? «Hiçbir şey yoktur ki onu Överek noksan sıfatlardan arı olduğunu söylemesin.» Buna şaşılmaz; olmayan herşeyde onu överek noksan sıfatlardan arı olduğunu söyler; asıl şaşılacak şey budur.

Kâfirlik de, din de... Her ikisi, senin yolunda yelip dururlar; Hem de birdir, ortağı yok diye-diye.

Bu bir evdir ki yapısı gafletten. Cisimlerin, âlemin durması, hep gafletle. Şu büyüyen, gelişen beden de gafletle gelişmiş, yetişmiş. Gaflet küfürdür; din, küfür olmadıkça mümkünü, yok, olamaz. Çünkü din, küfürden vazgeçmektir. Şu halde küfür gerek ki terkedilsin. Demek ki ikisi de bir şey; değil mi ki bu, onsuz olmuyor, o da bunsuz olmuyor; birbirinden ayrılmıyorlar demek. Yaratıcıları bir. Bir olmasaydı yaratıcıları, birbirinden ayrılırdı onlar. Madem ki yaratan bir; «Birdir, ortağı yok» demektir. Seyyid Burhâneddin güzel söz söylüyor amma sözlerine Senâyînin sözlerini çok alıyor dediler. Seyyid buyurdu ki: Bu, şu söze benziyor: Meselâ, güneş güzel amma ışık veriyor demişler. Bunda bir ayıp yok ki. Çünkü Senâyînin sözünü nakletmek o sözü göstermek, belirtmektir. Herşeyi güneş gösterir. Neyi görmek istersek güneşin ışığıyla görürüz. Güneşin ışığından maksat, herşeyi göstermesidir zâti. Ancak şu güneş, işe yaramayan şeyleri gösterir. İşe yarayan şeyleri gösteren güneş, güneşin gerçeğidir, gerçek güneştir. Bu güneş, o gerçek güneşin parça-buçuğudur, o gerçek güneşin geçici bir şekildir. Artık siz de, parça-buçuk aklınız miktarınca şu gönül güneşinden bir ışık elde edin, bilgi ışığını isteyin de baş gözüyle görüneme-yen şeyler görünsün size, bilginiz artsın. Her ustadan, her dosttan bir şey anlamayı, bir şey bellemeyi umun. Demek, anladık ya, şu görünen güneşten başka bir güneş var ki anlamlar, onunla meydana çıkıyor, gerçekler onunla görünüyor. Şu kaçıp sığındığın, onunla hoşlaştığın parça-buçuk bilgi, o büyük bilgiden, o bilginin ışığı. Bu ışık, seni o büyük bilgiye, o asıl güneşe çağırıyor. «Onlardır uzaktan seslenilenlerin ta kendileri.» Sen bu bilgiyi kendi yanına çekiyorsun. Oysa diyor ki: Ben buraya sığmam; sen de oraya geç varırsın. Benim buraya sığmama imkân yok; senin oraya gelmen de zor. Fakat imkânı olmayanı meydana getirmek mümkün değil; değil amma zoru başarmak mümkün. Zor amma çalış-çabala da ulu bilgiye ulaş. Onun buraya sığacağını umma; buna imkân yok.

Bunun gibi hani, zenginler de Tanrı zenginliğini severler de bu sevgiyle pul-pul, habbe-habbe para biriktirirler; sonunda zenginliğin ışığıyla zengin olmayı isterler. Oysa ki zenginliğin ışığı, onlara der ki: Ben çağıncıyım, o büyük zenginliğe çağırıyorum sizi. Beni buraya çekmeye kalkışmayın, buraya sığmam ben. Siz bu zenginliğe gelin. Hâsılı temel olan sondur. Son iyi olsun. Son iyiliği de şudur hani. Bir ağacın kökü, o can âleminde dikili olsa, dalları-budakları, meyveleri başka yerlere sarksa, meyveleri başka yerlere dökülse sonunda o meyveleri toplarlar, o bağa götürürler; çünkü kökü o bağdadır. Fakat tersine olsa bu işi, görünüşte teşbih eder, Tanrı birliğini söyler insan; söyler amma kökü bu âlemdedir; bütün meyvelerini de bu âleme getirirler. Kökü de, dalı-budağı da o âlemde olursa bu, nur mudur, nurdur.
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 56

Ekmeleddin dedi ki:

Mevlânâ'ya âşığım; yalnız onun yüzünü görmek istiyorum; ahret hiç aklıma gelmiyor zâti. Bu düşünceler, bu kuruntular olmaksızın yalnız Mevlânâ ile uzlaşmışım, onun cemâliyle huzura kavuşuyorum; onu görünce, yahut hayâlini düşününce tatlar buluyorum.

(Mevlânâ) buyurdu ki:

Ahret, Tanrı aklına gelmiyor amma bütün bunlar, bu sevgide gizli,bu sevginin içinde. Halîfenin tapısında güzel bir oyuncu kız çalpara çalıyor, oynuyordu. Halîfe, sanatın ellerinde dedi. Kız, ayaklarımda ey Tann Elçisinin halîfesi dedi; ellerimdeki güzellikte ayaklarımın güzelliği de gizli; onun için ellerim güzel. Mürit, ahreti etraflıca hatırlamaz amma şeyhi görmekle ahret tadını, şeyhten ayrılmakla ahret'korkusunu duyar; bütün ahret ahvali bunda gizlidir. Nitekim birisi oğlunu, kardeşini okşar-sever; oğulluk, kardeşlik, vefa umusu, acımak, esirgemek, yakınlara sevgi, işin sonu, yakınların yakınlardan umdukları başka faydalar var ya; bunların hiçbiri aklına bile gelmez amma bütün bunlar, o sevip okşamada gizlidir hep o sevip okşamanın içindedir. Hani yel de sopada tahtada gizlidir ya; sopada, tahtada yel olmasaydı ateş onu yakamazdı; çünkü yel, ateşin otudur, ateşin yaşayışıdır: Görmez misin, üfürmekle ateş dirilir. Sopa, tahta, suda, toprakta bile olsa yel, gizlidir onda. Gizli olmasaydı suyun yüzüne çıkamazdı. Söz söylüyorsun ya; akıl, beyin, dudak, damak, dil; bedenin başlan sayılan bütün parça-buçuk-lar... Unsurlar, tabiatlar, gökler... Daha da yüz binlerce sebepler ki âlem, bunlarla durmada... Tâ sıfatlar âlemine var, sonra da zâta... Söz için gerekli bu kadar çok şeyler var amma bununla beraber gene de bu anlamlar sözle görünmezler, meydana çıkmazlar; fakat önceden de söylediğimiz gibi bütün bunlar, sözde gizlidir.

İnsana her gün beş-altı kere isteksizlik, zahmet, gelir-çatar. İnsanın elinde değildir ki bunu gidersin. Kesin olarak insandan değildir, bir başkasın-dandır bu. İnsan, onun buyruğu altındadır. O başkası, insanı görür gözetir. Çünkü kötü bir iş işledikten sonra insana bir sıkıntı vermede. Görüp gözeten olmasaydı nasıl olur da o kötü işe uygun bir sıkıntı verirdi insana? Bütün bu isteksizliğe, can sıkıntısına karşılık gene de insanın içi, ben böyle bir kişinin buyruğu altındayım demez. «Tanrı insanı, kendi sureti üzerine yarattı.» Tanrı, kulluk sıfatının zıddı olan Tanrılık sıfatını eğreti olarak vermiştir insana. Başına bunca vurur da insan gene baş çekmeden vazgeçmez, o sıkıntıları, o eline geçmeyen şeyleri çabucak unutur-gider. Fakat fayda vermez bu unutuş insana; o eğreti sıfatı ona mülk etmedikçe silleden kurtulamaz insan.



FASIL 57

Ârifin biri dedi ki: gönlün ferahlasın diye bir külhana gittim; külhan, bâzı erenlerin kaçıp sığındığı yerdir. Gördüm ki külhancının bir çırağı var. Belini bağlamış, hizmet etmede. Külhancı, şunu yap, bunu et diyor ona. O da çevik bir tarzda dediğini yapıyor. Buyruğu hemencecik yerine getirmesi, külhancının hoşuna gitti de evet dedi, böyle çevik ol. Hep böyle çevik olur, edep gözetirsen yerimi sana veririm; kendi yerime geçiririm seni. Beni bir gülmedir, tuttu, gönlümdeki düğüm çözüldü, ferahladım. Bu dünya başlarının hepsi de kullarına karşı böyledir işte.



FASIL 58

Buyurdu ki:

O müneccim diyor ki: Gökleri, şu toprak küreyi görüyoruz ya; siz, bunlardan dışarı bir şey var diye dâvâya girişiyorsunuz; bence bundan başka hiçbir şey yok; varsa gösterin, nerde? Bu soru bozuk bir kere, hem de baştan bozuk. Çünkü, nerdedir, göster diyorsun; oysa ki onun yeri yok zâti. Sonra gel bakalım,
sen göster, senin o itirâzın nerden geliyor, yeri nerde? Dilde değil, ağızda değil, göğüste değil. Bütün bunları bir-bir kaz; zerre-zerre, param-parça et; bak bakalım, itirâzını, o düşünceni bunlar da bulabilecek misin? Bildik-anladık ki düşüncenin yeri yok. Sen, daha kendi düşüncenin yerini bilemiyorsun, düşünceyi yaratanın yerini nasıl bileceksin? Sana bunca düşünceler, binlerce kuruntular geliyor; çeşit-çeşit hallere düşüyorsun. Hiçbiri de senin elinde değil, senin buyruğuna uymuyor. Bunların doğuş yerini bilseydin, nerden geldiklerini anlasaydın dilediğin gibi çoğaltır-eksiltirdin. Bütün bunların geçidi sende amma nerden geliyor, nereye gidiyor; ne yapmak gerek; senin haberin yok. Kendi ahvalini bilmekten âcizken yaratanını bilmeyi nasıl umuyorsun? Kahpenin kardeşi gökte yok diyor. A eşek, yok olduğunu nasıl biliyorsun? Evet, gökyüzünü karış-karış ölçtün-biçtin; her yanı gezdin-dolaştın da haber veriyorsun, orda yok diyorsun, öyle mi? Evindeki kahpeyi bilmiyorsun, gökyüzünü nerden bileceksin. Hey gidi-hey; bir göktür, duymuşsun; yıldızların, göklerin adlarını işitmişsin; bir lâftır, ediyorsun. Gökyüzünü bilseydin, yahut göğe bir karış ağsaydın, bu herzeleri yemezdin. Biz de bu sözü söylüyoruz. Tanrı gökyüzünde değil diyoruz amma bizim bu sözden maksadımız, gökyüzünde değildir, yâni gökyüzü onu kaplayıp kavrayamaz; odur gökyüzünü kavrayan, kaplayan demektir. Fakat neliksiz-niteliksiz olarak gökle ilgisi var, neliksiz-niteliksiz olarak seninle ilgisi olduğu gibi hani. Herşey onun kudret elinde, herşey onun mazharı, onun tasarrufunda. Şu halde gökten, varlıktan dışarı değil, fakat onlarda da değil. Yâni bunlar, onu kavrayamaz; odur hepsini kavrayan, kaplıyan.

Birisi, yer, gök, Arş, Kürsî olmadan Tanrı nerdeydi diye sordu. Dedim ki: Bu soru da baştan bozuk. Çünkü Tanrı, ona derler ki onun yeri olmasın. Sense bunlardan önce nerdeydi diye soruyorsun. Sende olan bütün şeylerin de yeri yok. Sende olan şeylerin yerini bildin mi ki onun yerini arıyorsun? Hallerin, düşüncelerin bile yerleri yokken düşünceleri yaratanın yeri nasıl düşünülebilir? Düşünceyi yaratan, elbette düşünceden daha lâtiftir. Meselâ, bir ev yapan mimar, elbette evden daha lâtiftir; çünkü bunun gibi yüzlercesini de yapabilir, bundan başka yüzlercesini de. Hiçbiri, öbürüne benzemez. Başka başka tedbirler kuran o mîmarsa, mîmardan da daha lâtiftir: daha üstündür. Ancak o letâfet, duygu âlemine giren bir ev kurmadıkça, bir iş yapmadıkça görünmez; bir ev kurmalı, bir iş yapmalı ki letâfeti, yüzünü göstersin. Şu soluk, kışın görünür, yazın görünmez. Bu, yazın soluk kesilir, soluk yoktur demek değildir. Yaz lâtiftir, onun için yazın soluk görünmez; kışın tersine hani. Bunun gibi senin sıfatların, senin anlamların da lâtiftir, bir iş olmadıkça göze görünmez. Meselâ, yumuşaklığın vardır amma göze görünmez. Derken bir suçluyu bağışlarsın; yumuşaklığın duygu âlemine çıkar, görünür. Böylece kahır da edersin sen; fakat kahrın da göze görünmez. Fakat bir suçluyu kahrettin, vurdun-kırdın mı, kahrın da göze görünür. Böylece sonu yoktur bunun; ulanır-gider. Ulu Tanrı da pek lâtiftir, bu yüzden göze görünmez. Kudreti, sanatı gözle görülsün diye göğü, yeri yarattı. Bu yüzden de «Göğe bakmazlar mı; nasıl da kurduk onu» buyurur.

Söz, benim elimde değil; bu yüzden de incinirim. Çünkü dostlara öğüt vereyim derim, bunu isterim; söz, buyruğuma uymaz. Bu yüzden incinirim işte. Fakat sözüm benden daha yücedir, ben onun buyruğu altındayım; bu yüzden de sevinirim. Çünkü Tanrının söylediği söz nereye varırsa orasını diriltir; pek büyük tesirleri görülür. «Attığın zaman sen atmadın, Tanrı attı.» Tanrının yayından fırlayan oka hiçbir kalkan, hiçbir zırh engel olamaz; bu yüzden sevinirim. Bilgi, tümden insanda olsaydı da bilgisizlik bulunmasaydı insan yanardı, varlığı kalmazdı. Demek ki bilgisizlik de istenmede; şu yüzden istenmede ki varlığın durması onunla. Bilgi de istenmede; şu yüzden istenmede ki Tanrıyı bilmeye sebep. Demek ki ikisi de birbirine yardımcı. Bütün zıtlar da böyle. Gece, gündüzün zıddı amma ona yardımcı; gündüzle aynı işi görmede. Boyuna gece olsaydı hiçbir iş görülmezdi, hiçbir iş başa çıkmazdı. Boyuna da gündüz olsaydı göz, baş, beyin şaşırır-kalır, deli-divane olur, bir iş göremezdi. Geceleyin dinleniyorlar, uyuyorlar da beyin, akıl-fikir, el-ayak, göz-kulak, bütün organlar güç kuvvet buluyor; gündüzün de o kuvvetleri harcıyor; demek ki hiçbiri, öbürüne zıt değil. Şu dünyada bir kötü iş göster ki onun içinde bir iyilik olmasın; hangi iyidir o iyi ki onda bir kötülük gizli bulunmasın? Meselâ, birisi, birini öldürmeyi kastederken zinâ etmeye koyulur. Zinâya koyulduğundan da kan dökmemiş olur. Zinâ kötüdür ama adam öldürmeye engel olduğu için iyidir. Demek ki iyi-kötü, birşeyden ibâret, bir-birinden ayrılmalarına imkân yok. Burada Mecûsîlerle bahsimiz var. Onlar iki Tanrı vardır; biri hayrı yaratır, öbürü şerri derler. Şimdi sen bana şersiz bir hayır göster de şer Tanrısı vardır, hayır Tanrısı vardır diye ikrar edelim. İmkan yok buna: çünkü hayır, şerden ayrı değil ki. Mâdem ki hayırla şer, iki ayrı şey değil, mâdem ki aralarında ayrılık yok, şu halde iki Tanrı olması da mümkün değil. Biz, mutlaka inan, bu, söylediğimiz gibidir diye zorlamıyoruz seni; hiç olmazsa diyoruz; olmaya ki dedikleri gibi ola diye bir sanı bilirsin sende diyoruz; onun için söylüyoruz hani. Fakat bu da meydanda ki inanmadın sen. Nasıl oldu da böyle olduğuna inanmadın? Tanrı, a kâfirceğiz buyuruyor, «Onlar gerçekten de dirileceklerini sanmazlar mı bir pek büyük gün için?». Vaatlerde bulunduk ya, doğru olmasın sakın diye bir sanı da mı belirmedi sende? Kâfirler, bir sanıya damı düşmedin; neden ihtiyatla hareket etmedin, neden bizi aramadın diye kınanacaklar zâti.
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 59

«Abû-Bekr, çok namaz kıldığından, çok oruç tuttuğundan, çok sadaka verdiğinden üstünlüğe ulaştırılmadı; gönlündekinin yüzünden yüceltildi.» Peygamber buyuruyor ki: Abû-Bekr'in başkalarından üstün oluşu, çok namaz kıldığından, çok oruç tuttuğundan değil; ona Tanrı lûtfetmiş de o yüzden; o da sevgidir. Kıyâmette namazları, oruçları, sadakaları terâziye korlar. Fakat sevgiyi getirdiler mi, terâziye sığmaz. Demek ki temel, sevgidir. Onu iste de çoğalt. «Hareketlerde bereketler var.» Yolculuğu arttırmazsan sermâye elden çıkar. Yerden de aşağı değilsin ya. Yeri bellerler, aktarırlar, bir başka renge sokarlar; bitkiler bitirir. Kendi haline bıraktılar mı, katılaşır- gider. Kendinde bir istek, bir dilek gördün mü, gel, git: bu gitmenin ne faydası var deme. Sen git, fayda da görünür elbet. İnsanın dükkâna gitmesindeki fayda, ihtiyâcını bildirmeden başka bir şey değildir. Ulu Tanrı, evde otursa da adamın rızkını verir derler ya, bu aldırmamak dâvasına girişmektir. Rızk, tepeden inmez ya. O yavrucak ağlar da anası, ona süt verir. Bu ağlamamda ne fayda var düşüncesine kapılsa, ağlamak, süt vermeye neden sebep olsun kuruntusuna düşse sütten kalır. Şimdi görüyoruz ya, çocuğa, ağladığı için süt verilmede. Birisi, bir beyin, bir başın önünde eğiliyorum, secdeye kapanıyorum, ne fayda var bunda düşüncesine dalabilir.

Fakat tapı kılıyorsun, diz çöküyorsun ya; sonunda o bey sana acıyor, bir parçacık ekmek veriyor. Beyden sana acıyan, beyin derisi, eti değildir. Bey öldükten sonra da bu deri, bu kemik yerindedir; uykuda, dalgınlıkta da öyle. Fakat o vakit, onun önünde tapı kılman yiter-gider. Anladık ya, o beydeki acıyış göze görünmüyor. Mâdem ki deride, kemikte bulunan görmediğimiz bir şeye tapı kılmadayız; deriden, kemikten dışarı birşeyin de bulunması mümkün. Deride, kemikte gizli bir şey olmasaydı, Abû-Cehil'le Muhammed bir olurdu, aralarında bir fark kalmazdı. Şu kulak, ister sağırın olsun, ister duyanın, görünüşte birdir; arada bir fark yoktur. O da kulak, bu da; fakat duyanın kulağında bir duyan var; o gizli, o görünmüyor; demek ki temel, Tanrının lûtfu. Tut ki bir beysin, iki tane de kulun var. Biri çok hizmetler ediyor, senin için birçok yolculuklara katlanmış; öbürüyse tembel, kullukta ileri değil. Fakat bir de bakıyoruz ki sen o tembel köleyi o hizmeti çok köleden fazla seviyorsun. O çok hizmet eden köleden de geçmiyorsun amma böyle olmuş işte; sevgiye hükmedilemez ki. Bu sağ göz, öbürü sol göz; görünüşte ikisi de bir. Peki, acaba o sağ göz ne hizmette bulundu da sol göz olmadı? Sağ el ne iş gördü ki sol, onu görmedi? Sağ ayak da böyle. Sağ göz, lûtfa uğramış işte. Böylece Cuma günü, başka günlere üstün olmuş. «Gerçekten de Tanrının verdiği rızklardan başka rızkları da vardır; onlar Levha yazılmıştır; onları Cuma günü isteyin.»

Şimdi şu Cuma, ne hizmette bulundu ki başka günler, o hizmeti etmediler. Fakat Tanrı, ona lûtfetmiş; bu yücelik ona nasib olmuş. Bir kör, beni kör yarattılar, mâzûrum dese şu körüm, mâzûrum demesiyle körlük ondan gider mi hiç; günün yüzünü, güzellerin yüzlerini görebilir mi hiç? Körün, topalın, mâzûrum demesi, kendisine fayda vermez, kendinden zahmeti gidermez. Şu kâfirler küfür içindeler ya, küfür zahmeti içindeler, amma bir bakarsak görürüz ki o zahmet de lûtfun ta kendisi. Çünkü o, esenlik zamanında Tanrıyı unutur, zahmete düştü mü anar. Şu halde cehennem, kâfirin tapınağıdır, mescididir. Çünkü Tanrıyı orda anar; hani zindanda, hastalıkta, diş ağrıyınca anarlar ya, onun gibi. Zahmet geldi mi, gaflet perdesi yırtılır, Tanrıyı ikrar eder, sızlanmaya, ağlamaya koyulur; yârabbi, ey merhametli Tanrım demeye başlar. İyileşti mi, gene gaflet perdeleri gerilir önüne; nerde Tanrı der; bulamıyorum, göremiyorum ki; neyi arayacakmışım? Zahmet, meşakket vaktinde gördün, buldun ya; fakat şimdi görmüyorsun. Mâdem ki sıkıntıya düşünce görüyorsun, sıkıntıyı musallat eder sana da Tanrıyı anarsın. Cehennemlik, esenlikte Tanrıdan gaafildi, onu anmazdı bile. Cehennemdeyse gece-gündüz Tanrıyı anar. Tanrı, âlemi, göğü, yeri, Ayı, güneşi, dolaşan yıldızları, iyiyi, kötüyü, halk, kendisini ansın, kulluk etsin ona, noksan sıfatlardan arı olduğunu söylesinler diye yarattı ya; Mâdem ki kâfirler, esenlikte anmıyorlar; yaratılışlarından maksat da onu anmaları; öyleyse onu anmaları için cehenneme atılırlar. İnananlara gelince: Onlara sıkıntı vermeye hâcet yok; onlar, bu esenlikte o sıkıntıdan gaafil değiller; o sıkıntıyı, o zahmeti boyuna önlerinde görmedeler; akıllı çocuk gibi hani. Akıllı çocuğu bir kez falakaya yatırırlar, yeter; falakayı unutmaz o.

Fakat ahmak çocuk unutur; bu yüzden de onu her solukta falakaya yatırmak gerek. Zeki at da böyledir; bir kere mahmız yedi mi, bir daha mahmızlamıya hâcet yoktur onu. Fakat ahmak ata her solukta mahmız gerek. Zâti insanları taşımaya lâyık değil, pislik yüklerler onu.



FASIL 60

Kulağın bir şeyi tevâtürle işitmesi, o şeyi görüş hükmündedir; o şeyi görmüştür diye hükmedilir. Hani babandan oldun, anandan doğdun ya; sana, onlardan meydana geldin dediler. Bu çok-çok söyleyiş, sence öylesine bir gerçek olmuştur ki onlardan doğmadın deseler duymazsın, işitmezsin bile. Nitekim Bağdad'ı, Mekke'yi bir çok kişiden duymuşsunuzdur, tevâtürle bunları işitmişsindir; sana bu şehirler yok deseler, andiçseler gene inanmazsın. Bildik- anladık ya, kulak, birşeyi tevâtürle duyarsa bu, görüş hükmündedir. Görünüşte tevâtürle söylenen söze nasıl görüş hükmünü verirlerse bir adam da gerek ki onun sözü, tevâtür hükmünde olsun. Çünkü o, bir kişi değildir, bin kişidir. Onun bir sözü de yüz bin söz sayılır: Buna ne diye şaşmalı? Şu zâhir padişahı bile bir kişi amma yüz bin kişi sayılmada. Yüz bin kişi, bir sözsöylese kulak asılmaz da o söyledi mi, yerine gelir. Zâhirde böyle olunca canlar âleminde haydi- haydi olur. Dünyayı tamamiyle gezdin amma onun için gezmedin ki. Senin bir kere daha gezip dolaşman gerek. «De: Gezin yeryüzünü.» O geziş benim için değildi; sarımsak, sovan içindi. Bir maksat için dolaştın ya; o maksat perde oldu sana; beni görmeye bırakmadı seni. Hani pazarda birisini aramaya, birisini bulmaya çalışır, gezer-dolaşırsın; kimseyi göremezsin o vakit; görsen bile hayal gibi görürsün. Yahut da bir kitapta bir mesele ararsın; gözün de o meseleyle dolmuştur, kulağın da, aklın da... Yaprakları çevirirsin de gene bir şey göremezsin. Bundan başka bir kuruntun, bundan başka bir maksadın oldu mu, nereyi gezersen gez; nerde dolaşırsan dolaş, o maksatla dolmuşsun sen; başka bir şey göremezsin artık.

Tanrı râzı olsun. Ömer'in zamanında biri vardı, pek kocamıştı. Öyle bir hale gelmişti ki kızı süt verirdi ağzına, çocuklar gibi sütle beslerdi onu. Tanrı râzı olsun. Ömer, o kıza buyurdu ki: Şu zamanda senin gibi baba hakkını gözeten bir çocuk yok. Kız cevap verdi de doğru buyuruyorsun dedi; ancak benimle babamın arasında bir fark var. Ben de ona hizmet ediyorum, hizmette hiçbir kusurum yok. Fakat babam beni besler, yetiştirir, aman, bir kazâya uğramasın diye üstüme titrerdi; bense gece-gündüz, sıkıntısının üstümden kalkması için Tanrıya duâ ediyor, ölümünü istiyorum. Babama hizmet ediyorum amma onun benim üstüme titreyişini nenden bulayım? Ömer buyurdu ki: Bu kız, Ömer'den daha fakıyh. Yâni, ben görünüşe göre hüküm verdim, sen işin içyüzünü söyledim. Fakıyh ona derler ki birşeyin özünü bilsin, içyüzünü, gerçeğini anlasın. Hâşâ. Ömer gerçeği bilmez, işlerin sırrını anlamaz değildi. Fakat sahâbenin huyu böyleydi; kendilerini küçük gösterirler, başkalarını överlerdi.

Çok kişi vardır, huzurda bulunmaya gücü yoktur; huzurda bulunmayınca hali daha hoş olur. Hani gündüzün bütün aydınlığı güneştendir amma adam, bütün gün güneş değirmisine bakarsa onun elinden hiçbir iş gelmez, gözleri kamaşır- gider. Bu adamın bir işle oyalanması daha iyidir; bu, güneş değirmisine bakmamasıdır işte. Gene buna benzer; sayrının yanında, iştahını açmak, onu heyecana getirmek, kuvvetlendirmek için güzel yemeklerden söz açmak iyidir amma o yemekleri getirip önüne koysak, ona zarar verir o yemekler. Anlaşıldı ya, Tanrıyı arayıp dilemede tir-tir titremek, aşka düşmek gerek. Kimde titreyiş yoksa onun da titreyenlere hizmet etmesi gerek. Ağacın bedeninde, hiç mi hiç meyve bitmez; çünkü orda titreyiş yok. Dalların, budakların uçları titrer; fakat gene de dallara, budaklara kuvvet veren, ağacın bedenidir; meyve yüzünden balta yarasından da emindir. Mâdem ki ağacın bedeni, ancak baltayla titriyor; titreyenlere hizmet etmesi için titrememesi, öylece durması daha hoş.

Çünkü Muîneddîn o, aynüddin değil. Bir «mim» yüzünden fazlalık elde etti amma «Olgunluğa eklenen fazlalık, noksanın ta kendisidir.» O «mim«in olması da kusurdur, noksandır; hani bir adam, altı parmaklı olur. Bu, bir fazlalıktır amma kusurdur, noksandır. Ahad olgunluktur; Ahmed'se, henüz olgunluk durağında değildir. O «mim» kalktı mı, tüm olgunluk kesilir; yâni Tanrı, herşeyi kavramış, kaplamıştır. Onun üzerine neyi eklersen noksan olur. Bu bir sayısı, bütün sayılarla beraberdir, onsuz hiçbir sayı olamaz. Seyyîd Burhâneddin, faydalı bir söz söylüyordu. Ahmağın biri sözünü kesti de bize dedi, örneksiz söz gerek. Seyyîd buyurdu ki: Sen örneksiz gel de örneksiz söz işit. Sen de sana bir örneksin, şu görünen beden değilsin sen. Bu şeklin, gölgendir senin. Biri öldü mü, filân gitti derler. O, şu bedenden ibâretse nereye gitti ki? Anlaşıldı ya; senin görünen şeklin, özünün örneği, böylece de görünüşüne bakarlar da özünü anlarlar; bu, sağlanmış olur. Göze görünen herşey kabadır; hani soluk da yazın görünmez; fakat kış olunca soğuğun çetinliği yüzünden görünür. Peygambere, Tanrı gücünü, Tanrı kuvvetini göstermesi, halkı çağırarak uyandırması gerek, fakat bir kimseyi istidat durağına ulaştırmak, onun işi değildir; bu iş, Tanrı işidir. Tanrının iki sıfatı vardır: Kahır, lûtuf. Peygamberler, ikisine de mazhardır. İnananlar, Tanrı lûtfuna, kâfirler, Tanrı kahrına mazhar olmuşlardır. Tanrıyı ikrar edenler, kendilerini peygamberlerde görürler, kendi seslerini onlardan duyarlar, kendi kokularını onlarda bulurlar. Hiç kimse, kendisini inkâr edemez. Bu sebeple de peygamberler, ümmetlerine, biz siziz, sis de bizsiniz; aramızda yabancılık, ayrılık, yok derler. Birisi, bu benim elim dese ondan hiç de tanık istemezler; çünkü el, onun parça-buçuğudur amma onunla birdir- beraberdir. Fakat filân, benim oğlumdur dese tanık isterler; çünkü o da parça-buçuğudur amma ondan ayrılmıştır, ayrıdır.
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 61

Kimileri der ki: Sevgi, saydırır, hizmet ettirir adama. Böyle değil. Sevilen kişinin isteği, saygı göstertir, hizmet ettirir. Sevgili dilerse seven, tapı kılar, hizmete koyulur; ondan boyuna hizmet belirir. Fakat sevilen bunu istemiyorsa seven de vazgeçer hizmetten. Çünkü tapı kılmayı bırakmak, sevgiyi gidermez ki. Seven tapı kılmasa, hizmet etmese bile ondaki sevgi, sevgiliye tapı kılar, hizmet eder. Temel olan sevgidir, tapı kılmak, hizmet etmek, onun parça-buçuğudur. Yen sallansa, elin sallanmasındandır bu sallanış; fakat el sallanınca mutlaka yenin de sallanması gerekmez. Meselâ birisinin cübbesi pek geniş olsa da cübbenin içinde oynasa-dursa, cübbe de hiç kıpırdamasa pekâlâ olabilir; yalnız cübbeyi giyen oynamadıkça cübbe oynamaz; buna imkân yoktur. Fakat kimi kişi olur ki cübbeyi adam sanır; yeni el sayar; mesti, şalvarın parçasını ayak beller; oysa ki bu el, bu yen, bu mest, bir başkasının elidir, bir başkasının yeni, bir başkasının ayağı. Hanî filân, fişmanın eli altındadır, filânın eli bu kadara yeter, filâna söz el vermiştir derler ya; bu sözlerde ki elden-ayaktan maksat, kesin olarak bu el, bu ayak değildir.

O bey geldi, derlenip toparlanmamıza sebep oldu; kendisi çıktı-gitti. Balarısının mumu balla bir araya getirmesi, sonra uçup gitmesi gibi hani. Çünkü onun varlığı şarttı, kalması değil. Analarımız- babalarımız, o balarısına benzerler; istekliyi istenenle bir araya getirirler; âşığı sevgiliye kavuştururlar; derken ansızın uçuverirler. Ulu Tanrı onları, mumla balı bir araya getirmeye vasıta kılmış. Onlar uçup giderler, mumla bal, bir de bahçıvan kalır. Bunlar zâti bağdan dışarı çıkamazlar. Bu bağ, öylesine bağ değil ki buradan çıkılıp gidilebilsin. Giderlerse bile ancak bağın bir bucağından öbür-bucağına giderler. Bedenimiz bu kovandır sanki; ondaki mumla bal da Tanrı aşkı. Babalarımız, analarımız vasıtadır amma onları da bahçıvan yetiştirir, ondan terbiye görürler. Kovanı bahçıvan yapar. Ulu Tanrı, balarılarını bu işe koşunca onlara bir başka çeşit elbise verir; o işe göre bir elbise. Öbür dünyaya gittiler mi, elbise değiştirirler; çünkü orda bir başka iş görür onlar. Yoksa insan, gene o insandır; değişen elbisedir ancak.

Hani birisi savaşa giderken savaş elbisesi giyer, silâh kuşanır, başına miğfer giyer; çünkü vakit, savaş vaktidir. Fakat meclise gelirken de o elbiseyi çıkarır; çünkü mecliste başka bir işe koyulacaktır; fakat adam, gene o adamdır. Fakat sen onu, o elbiseyle gördün ya, yüz çeşit elbise değiştirse düşünce o elbiseyle düşünürsün o adamı. Birisi bir yerde bir yüzük yitirse, onu oradan alıp götürmüşlerdir amma o, yüzüğümü burada yitirdim diye hep orda döner-dolaşır. Yaslı adamın mezarın başında, hiçbir şeyden haberi olmayan toprak yığınının çevresinde dönüp dolaşması, toprağı öpüp durması gibi. Bu, yüzüğümü burada yitirdim demektir amma hiç onu, orda bırakırlar mı? Ulu Tanrı bunca sanat meydana getirdi, kudretini gösterdi de bir gün iki canı kalıba alıştırdı; bu da Tanrının hikmeti. İnsan, şu bedeniyle bir soluk mezara girse - otursa korkarım, deli-divâne olur. Bu böyleyken şekil tuzağından, kokmuş kalıptan sıçrar- kurtulur da nasıl orda oturur-kalır? Ulu Tanrı, insanların gönülleri mezarda ki yalnızlıktan, kara topraktan korksun diye, onları yeniden-yeniye korkutayım diye o türeyi kurmuş. Hani yolda, bir kervanı bir yerde soyarlar; kervandakiler, belli olsun, burası korkulu bir yer, tehlikeli bir yer, herkes anlasın diye oraya iki-üç taşı, birbiri üstüne korlar; işte bu mezarlar da bu çeşittir, tehlikeli yerdir diye görünen işâretlerdir. Korku, insanların gönlüne tesir eder ya, bir suç işlenmesi gerekmez.

Meselâ, filân senden korkuyor derler; oysa ki sana karşı bir suç işlememiştir o; fakat bu söz yüzünden ona acırsın, gönlünde bir sevgi belirir. Tersine, filân senden hiç korkmuyor, gönlünde sana karşı bir ürküntü yok deseler yalnız bu söz yüzünden, içinden öfkelenirsin ona. Şu koşmak var ya, korkudandır. Bütün âlem koşuyor, fakat herbirinin koşması, halince. İnsanın koşması bir başka çeşit, bitkinin koşması bir başka çeşit, canın koşması bir başka çeşit. Canın koşması, adım atmadan, iz belirtmeden. Koruğa bir baksana. Ne kadar koştu da sonunda üzüm oldu. Şimdi tatlılaştı amma hemencecik bu durağa ulaşmadı ki. Ancak o koşuş göze görünmez, duyguyla anlaşılmaz. Fakat bu durağa ulaştıktan sonra anlaşılır ki buraya gelinceyedek bir hayli koşmuş. Hani suya dalıp su altında yüzen kişi de yol alır, fakat gittiğini kimsecikler görmez. Birden sudan başını çıkardı mı, buraya varıncayadek su altında yüzüp gittiği anlaşılır.
 
başlatan benzer konular forum cevaplar tarih
B sözlük 0
benzer konular
Mamafih
Üst Alt