• Merhaba Ziyaretçi hoşgeldin! Forumdan daha fazla yararlanmak için buradan kayıt olunuz...

Fıhi Mafih

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
Mevlana Celaleddini Rumi'nin eserlerinden Fıhi Mafih'i sizlerle paylaşmak istiyorum.


FASIL 1

ESİRGEYEN BAĞIŞLAYAN ALLAH'IN
ADIYLA BAŞLARIM

EY ALLAH'IM HAYIRLA SONA ERDİR.

Peygamber (Ona selam olsun) buyurdu ki: "Bilginlerin kötüsü emirleri ziyaret eden, emirlerin iyisi bilginleri ziyaret edendir. Fakat fakirin kapısına gelen emir ne kadar hoş ve emirlerin kapısındaki fakir ne kadar kötüdür." (H)

Halk, bu sözün dış manasını almıştır. Bir bilgin'in, bilginlerin en kötüsü olmaması için, emiri ziyaret etmemesi lazımdır ve emiri ziyaret etmek ona yakışmaz.

Bu sözün gerçek manası, böyle halkın zannettiği gibi değildir. Belki şöyledir: Bilginlerin kötüsü, emirlerden yardım gören ve emirler vasıtasıyla durumunu düzelten, kuvvetini elde edendir. Emirler bana bağışlarda bulunur, saygı gösterirler, bir yer verirler düşüncesi ve onların korkusu ile okuyan kimse bilginlerin en kötüsüdür. Şu halde o kimse emirler yüzünden ıslah olmuş, bilgisizlikten bilir hale gelmiştir. Bilgin olduğu zaman da onların korkusundan ve kötülük etmesinden terbiyeli bir insan olmuştur. Bütün hallerde, ister istemez bu yola uygun olarak yürümesi gerekir. İşte bu yüzden, görünüşte emir onu görmeğe gelsin, isterse o emiri görmeğe gitmiş olsun, o ziyaret eden, emir ise ziyaret edilen olur.

Bir bilgin eğer emirler yüzünden bilgi sahibi olmayı düşünmezse onun bilgisi, belki başlangıçta ve sonunda Allah için olmuş olur. Tuttuğu yol ve göstermiş olduğu faaliyetler sevaplıdır. Çünkü yaradılışı böyledir ve bundan başkasını yapamaz. Tıpkı balığın sudan başka bir yerde yerleşip yaşayamayacağı gibi. Onun elinden gelen ancak budur. Böyle bir bilgin'in hareketlerini idare eden ve ayarlayan akıldır. Herkes ondan korkar ve insanlar bilerek veya bilmeyerek, onun ışığından ve aksinden yardım görürler. İşte böyle bir bilgin emirin yanında giderse, görünüşte o ziyaret eden, emir ziyaret edilen olur. Çünkü bütün hallerde emir ondan feyiz alır, yardım görür ve bilgin'in emire ihtiyacı yoktur, zengindir, nur bağışlayan güneş gibidir. İşi bağışlamak, ihsan etmektir. Taşları lal ve yakut yapar. Terkibi toprak olan dağları bakır, altın gümüş ve demir madenleri haline getirir. Toprakları yeşertir, tazelendirir. Ağaçlara türlü türlü meyveler bağışlar. İşi gücü bağışlamaktır. Arab'ın "Biz vermeyi öğrendik, almayı öğrenmedik" meselesinde olduğu gibi, verir ve başkasından almaz. İşte bu yüzden bu gibi bilginler [gerçekte] ziyaret edilen, emirler ise ziyaret eden olurlar.

Bu sözlere uygun olmamakla beraber aklıma şu ayeti tefsir etmek geldi. Mademki aklıma öyle geliyor, öyleyse söyleyelim gitsin.

Yüce Allah: "Ey peygamber, elinizde bulunan esirlere de ki: Yüce Allah kalbinizde hayır bulunduğunu bilirse, sizden alınandan daha iyisini size verir. Sizi yarlığar, Allah yarlığayıcı, bağışlayıcıdır." [Kur'an Sure:8, ayet 70.]

Bu ayetin inişinin sebebi şudur: Mustafa (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) kafirleri kırmış, öldürmüş, mallarını ganimet olarak almış, bir çoklarını esir edip ellerini, ayaklarını bağlamıştı. Amcası Abbas (Allah ondan razı olsun) da bunlardan biriydi. Esirler bağlar içinde aciz ve düşkün bir halde ağlayıp sızlıyor ve kendilerinden ümitlerini kesmiş kılıç ve ölümü bekliyorlardı. Mustafa (Ona selam olsun) onlara bakıp güldü. Bunun üzerine: "İşte gördün mü onda beşerlik var: Bende beşerlik yoktur diye iddia etmesi doğru değildi. Bizlere bakıyor ve bizleri bu bağlar içinde, kendi esiri olarak gördüğü için tıpkı nefislerine yenilen insanların, düşmanlarını yendiklerini ve onların kendileri tarafından yok edilmiş olduğunu gördükleri zaman sevinip, sevinçlerinden oynadıkları gibi, seviniyor ve memnun oluyor." dediler.

Mustafa (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) onların içlerinden geçen bu şeyi anlayıp buyurdu ki: "Haşa! Ben düşmanları esirim ve benim kahrıma uğramış ve sizleri de zarar etmiş olarak gördüğüm için gülmüyorum. Sır gözü ile, bir kavmi cehennemden külhanın ocağından ve kinle kararmış bacadan, bağlar ve zincirlerle çeke çeke, zorla cennete ve ölümsüz bir gül bahçesine niçin götürüyorsun? diye bağırıp, beddua ettiklerini gördüğümden gülüyorum. Bununla beraber siz şimdilik böyle bir görüşe sahip olmadığınızdan dolayı bu dediğimi anlayamaz ve açıkça göremezsiniz."

Yüce Allah buyuruyor ki: Esirlere deyiniz ki: Siz, önce askerler topladınız, kendi mertliğinize, pehlivanlığınıza, kuvvet ve kudretinize tamamen güvendiniz, kendi kendinize: "Biz, şöyle yapalım, Müslümanları şöyle kıralım, böyle yok edelim." dediniz. Kendinizden daha kudretli bir kudret sahibi olduğunu göremediniz ve kendi kahrınızın üstünde bulunacak, bir Kahredici tanımıyordunuz. Böyle olması için, ne kadar çalıştınız ve ne kadar tedbirler aldınızsa, hepsi aksine oldu. Şimdi korku içinde olduğunuz halde, yine tövbe etmediniz. Ümidiniz yok ve üzerinizde kudret sahibi birinin bulunduğunu görmüyorsunuz. Kuvvetli, kudretli ve şevketli olduğunuz zamanlar beni görmeniz lazım. Bana yenilmiş olduğunuzu biliniz ki işleriniz kolaylaşsın. Korktuğunuz zamanlar, benden ümidinizi kesmeyiniz; sizi, bu korkudan kurtarmaya ve size güven içinde bulunduğunuzu duyurmaya kudretim vardır, Yüce Allah, geceyi gündüze katar; gündüzü, geceye çevirir. [Kur'an Sure:35, ayet 13.] Ölüyü diriden ve diriyi ölüden çıkarır. [Kur'an Sure:30, ayet 19.] buyurulduğu gibi, beyaz inekten, siyah ineği vücuda getiren, siyah inekten beyaz ineği de vücuda getirir. Bunun için, esir bulunduğunuz şu halde, benim hazır ve nazır olduğumdan ümidinizi kesmeyiniz ki ben de sizin elinizden tutayım. Çünkü kafir olanlardan başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez. [Kur'an Sure:12, ayet 87.] buyurulmuştur.

Yüce Allah buyuruyor ki: Ey esirler! eğer , ilk dininizden döner, korku ve endişe içinde bulunduğunuz zaman, beni görür ve bütün hallerde, bana yenilmiş olduğunuzu kabul ederseniz, ben sizi bu korkudan kurtarırım; yağma edilen ve ziyan olan mallarınızın hepsini, belki fazlasıyla ve daha iyisini size geri veririm. Sizi yarlığarım. Ahiret saadetini, dünya saadetine yaklaştırırım.

Abbas: "Tövbe ettim, bulunduğum halden döndüm." dedi.

Mustafa (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun): "Allah, bu iddia ettiğim şey için, delil göstermeni istiyor." dedi.

Beyit: (Aşk iddiasında bulunmak kolaydır; fakat bunun delili ve şahidi vardır).

Abbas: "Bismillah! Ne delil istersin?" dedi.

Peygamber (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun): "Elinde kalan malları, kuvvetlenmeleri için İslam askerine dağıt. Eğer Müslüman oldunsa, İslamlığın ve Müslümanlığın iyiliğini istemen lazım." Buyurunca, o: "Ey Allah'ın elçisi, benim neyim kaldı ki? Hepsini yağma ettiler; bana eski bir hasır bile bırakmadılar." dedi. Bunun üzerine Peygamber (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun): "Gördün mü düzelmedin, olduğun gibisin, değişmedin. Ben sana, ne kadar malın olduğunu, ve onu nerede sakladığını, kime bıraktığını, nereye gizleyip gömmüş olduğunu söyleyeyim mi?" buyurunca o: "Haşa!" dedi. Peygamber (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun): "Malının şu kadarını annene bırakmadın mı? Falan duvarın dibine gömmedin mi? Ve ona: "Eğer dönersem, bana teslim edersin; dönmezsem şu kadarını, falan iş için harcarsın; şu kadarını falana verirsin; şu kadarı da senin olur." diye etraflıca vasiyet etmedin mi?" buyurdu. Abbas bunları işitince, şahadet parmağını kaldırdı ve tam bir sadakatle iman getirdi ve: "Ey Peygamber (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun)! Ben gerçekten, senin de eski meliklerden Haman, Şeddad ve Nemrud gibi, sadece dünyevi bir devlet sahibi olduğunu sanıyordum. Bunları buyurduğun zaman, bu devletin gizli, ilahi ve rabbani bir devlet olduğu anlaşıldı." dedi. Mustafa (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun): "Doğru söyledin. Bu defa, içindeki o şüphe zünnarının koptuğunu duydum; sesi kulağıma geldi. Benim, ruhumun içinde gizli olan bir kulağım vardır. Her kim şüphe, şirk ve inkar zünnarını parçalarsa, ben bu gizli kulakla o sesi duyarım ve koparken çıkan ses, benim ruhumdaki kulağıma gelir. Şimdi gerçekten doğru oldun ve iman getirdin." buyurdu.

Mevlana bunun tefsirinde buyurdu ki: Ben bunu: Emir Pervane'ye onun için söyledim: "Sen önce Müslümanlığın başı oldun ve: "Kendimi yok edeyim, İslam'ın bekası Müslümanların çoğalması uğrunda fikrimi, tedbirimi feda edeyim." dedin. Kendi düşüncene güvenerek Allah'ı görmediğin ve her şeyi Allah'tan bilmediğin için, Allah, bizzat bu sebepleri ve çalışmaları, İslam'ın zayıflamasına sebep kıldı. Sen, Tatarla birleştin. Halbuki bu şekilde Şamlıları ve Mısırlıları yok etmek, İslam vilayetlerini kırıp yıkmak için yardım etmiş oluyorsun. Binaenaleyh, İslam'ın bekasına sebep olan şey, bu vaziyette, onun zayıflamasına sebep olmuştur. O halde bu durumda, yüzünü Aziz ve Celil olan Allah'a çevir. Senin için korkulacak bir haldir; bu kötü durumdan seni kurtarması için, sadakalar ver. O'ndan ümidini kesme. O seni öyle bir taatten, böyle bir ma'siyete düşürmüştür. Fakat sen, o taati, kendinden zannettin ve bu yüzden ma'siyete düştün. Şimdi, şu günahkar olduğun durumda bile, ümidini kesme, yalvar. O, taatinden ma'siyet yarattığı gibi, bu ma'siyetten de taat yaratmaya muktedirdir. Sana bundan dolayı pişmanlık hissettirir; tekrar Müslümanların çoğalması için çalışmanı temin eder ve İslamlığın kuvveti olabilmen için de sebepler yaratır. Ümidini kesme. Çünkü kafir olandan başkası, Allah'ın rahmetinden ümit kesmez. [Kur'an Sure:12, ayet 87.]

Maksadım onun bunu anlaması, bu durumda sadakalar vermesi, Allah'a yalvarması idi. Çok yüksek bir durumdan, pek aşağı bir hale düşmüş olduğundan, bu vaziyette de ümitli olması için, ona bunları söyledik.

Yüce Allah aldatıcıdır. Güzel şekiller göstererek aldatır. O şekillerin içinde kötüleri de vardır. Bunu insanın: "Bana güzel bir düşünce ve iyi bir iş yüz gösterdi." Diye, kendi kendini aldatıp, gururlanmaması için yapar.

Eğer her görünen şey, göründüğü gibi olmuş olsaydı, o kadar keskin ve aydınlık bir görüşe sahip olan Mustafa (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun): "Bana eşyayı olduğu gibi göster". (H) diye feryat etmezdi. O, bununla demek ister ki: Ey benim Rabb'im! gerçekte çirkin olanı güzel, güzel olanı ise çirkin gösteriyorsun; bize her şeyi olduğu gibi göster ki tuzağa düşmeyelim ve her zaman yolumuzu kaybetmeyelim.

Şimdi, senin düşüncen, her ne kadar parlak ve güzel ise de O'nunkinden daha iyi olmaz. Sendeki her düşünceye ve her tasavvura güvenme, yalvar ve kork.

Benim maksadım bu idi ve o, bu ayeti ve bu tefsiri kendi iradesine ve kendi düşüncesine göre te'vil etti.
Mesela, ordular sevkettiğimiz şu anda bile, bunlara güvenmemeliyiz ve bozguna uğrasak da düştüğümüz korku ve acz içinde, Allah'tan ümidimizi kesmemeliyiz.

Peygamber (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) yukarıdaki ayeti [sözü] kendi maksadına uygun olarak söylei. İşte benim de söylemek istediğim, bu idi.
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 2

Biri: "Mevlana söz söylemiyorlar." Dedi. Ben: "Bu adamı yanıma, benim hayalim getirdi ve benim hayalim ona: 'Nasılsın, ne türlüsün?, diye bir söz söylemedi. Onu konuşmadan, hayalim buraya çekti. Eğer benim hakikatim onu söz söylemeden çeker ve başka bir yere götürürse, bua niçin şaşmalı?" dedim.

Söz, hakikat'in gölgesi ve fer'idir. Mademki gölge çeker, o halde hakikat, daha iyi bir tarzda cezp eder.

Söz bahanedir. Bir insanı diğer insana doğru çeken şey, söz değil, belki ikisinde mevcut olan ruhi birlikten bir parçadır. Eğer bir insan, yüzbin mucize ve keramet görse, onda veli ve nebiden uygun bir parça bulunmazsa, birleşmezler ve bunun faydası da yoktur. Onu veliye ve nebiye ulaştıran, onların sevgisini içlerinde kaynaştıran, o ortak olan parçadır.

Eğer samanda, kehrübar ile müşterek bulunan bir parça olmazsa, hiçbir zaman kehrübar tarafına gitmez. Onlar arasında bulunan bu aynı cinsten oluş, gizli bir şeydir, göze görünmez.

Bir insanı, her şeyin hayali, o şeye doğru götürüyor. Mesela bahçe hayali bahçeye; dükkan hayali dükkana. Yalnız bu hayallerde gerçeği değiştiren bir şey saklıdır. Mesela bir yerin hayali seni çekti, hayale uyup oraya gidiyorsun. [ O gerçeği değiştire şey] yani yalan-dolan orasını sana güzel göstermiştir. Sonra pişman olup kendi kendine: "Bunda bir hayır vardı sandım, meğer yokmuş." Diyorsun. Bu yüzden bu hayaller, tıpkı içinde birisi gizlenmiş olan çadırlara benzer. Hayaller ne zaman ortadan kalkar ve hakikatler yüz gösterirse, orada, çadır gibi olan hayal bulunmaksızın, kıyamet kopmuş olur ve artık pişmanlık bahis konusu olamaz; seni çeken gerçek, seni cezbeden gerçekten başka bir şey değildir.

O gün gizli şeyler apaşikar olur. [Kur'an, Sure: 86, Ayet: 9]

Gerçekte, cezbeden birdir; fakat sayılı görünür. Görmüyor musun bir insanın türlü türlü, yüzlerce arzusu vardır: "Tutmaç isterim, börek isterim, helva isterim, kızarmış et isterim, meyva isterim, hurma isterim." Der. Bu söylediği ve saydığı şeylerin aslı birdir ve o da açlıktır. Açlık bir tek şeydir. İnsan birinden doyunca: "Bunların hiçbiri istemez!" der. O halde anlaşılmış oluyor ki on ve yüz sayıları yoktur; sadece bir vardır.

Onların sayısını, kafirler için mihnet ve meşakkat eyledik. [Kur'an, Sure: *Ayet: 9] buyurulduğu gibi bu insanları saymak karışıklığı mucip olur, fitnedir. Mesela buna bir, onlara yüz, diyorlar; yani veli için bir ve halk için yüzbin derler. Bu, büyük bir günahtır. Veliyi bir, diğerlerini çok görmek, görme ve düşünme yolunu kaybetmek ve büyük bir fitnedir. Çünkü siz, onları çok, veliyi ise bir görüyorsunuz. Onların sayısını, kafirler için mihnet ve meşakkat eyledik. [Kur'an, Sure: *Ayet: 9] bunun için buyuruldu. Hangi yüz, hangi elli ve hangi altmış? Elsiz, ayaksız, akılsız ve ruhsuz bir takım insanlar, tılsım ve civa gibi, bu dünyada kaynaşıp dururlar. Şimdi sen onlara altmış yahut yüz ve bin ve buna da bir, de. Bu böyle değildir; belki onlar hiçtirler ve bu bir dediğin bin, yüzbin ve yüzbinlerce bir sayılır. Tıpkı, Bizim kavmin ahalisi azdır; fakat hücum ettikleri zaman çok olur, sözündeki gibi.

Bir padişah, birine yüz kişilik gelir sağlamıştı. Askerler padişahı bu yüzden payladılar. Padişah kendi kendine: "Bir gün gelir, size gösteririm; o zaman bunu niçin yaptığımı anarsınız." Diyordu. Savaş günü geldi. Hepsi kaçmış yalnız o döğüşüyordu. Padişah: "İşte ben bu adama, bunun için para verdim." Dedi.

İnsanın ayırt etme hassasını her türlü garazdan temizlemesi ve dinden yardım araması lazımdır. Din, sahibini tanır. Fakat siz ömrünüzü, ayırt etme hassasından mahrum olan kimselerle geçirdiğinizden, onun iyiyi ve kötüyü ayıran vasfı zayıf düşmüştür ve artık dini insana yar olanı tanıyamaz.

Sen bu vücudu besledin, ama onda ayırt etme hassası yoktur. Ayırt bir sıfattır. Görmüyor musun ki delilinin eli, ayağı var, fakat ayırt'ı yoktur. Ayırt sende bulunan latif bir manadır ve sen, gece gündüz o ayırttan mahrum olan şeyi, beslemeğe uğraşıyor ve onun, bununla kaim olduğunu bahane ediyorsun. Nihayet bu da onunla kaimdir.

Nasıl oluyor ki sen bu ayırttan mahrum olanı tamamen besledin, geliştirdin ve tamamiyle vücudunu beslemekle vakit geçirdin de o latif olan manayı, yani ayırt kudretini, ihmal ettin? Senin zannettiğin gibi bu, onunla kaimdir; o bununla değil. O nur, yani latif ita mana, bu göz, kulak ve diğer pencerelerden ve bu pencereler olmazsa, daha başka pencerelerden kendini gösterir. Çerağa ne lüzum var? Allah'tan ümidi kesmemek lazımdır.

Ümit, güvenlik yolunun başıdır. Yolda yürümesen de daima yolun başını gözet: "Doğru olmayan şeyler yaptım." Deme, doğruluğu tut. O zaman, hiçbir eğrilik kalmaz. Doğruluk Musa'nın asası gibidir; eğrilik ise, sihirbazların sihrine benzer. Doğruluk ortaya çıkınca, onların hepsini yutar. Eğer bir kötülük etmişsen kendi kendine etmişsindir. Senin kötülüğün başkasına nasıl dokunur?

Şiir: (Bak o dağın üzerine konup, kalkan kuş, o dağın nesini arttırdı, nesini eksiltti?)

Sen doğru olursan, onların hiç biri kalmaz. Sakın ümidini kesme.

Padişahlarla bir arada bulunmak şu bakımdan tehlikeli değildir; çünkü ister bugün, ister yarın olsun, zaten fena bulacak ve gidecek olan baş gider. Bu yönden de tehlikelidir; Padişahların nefisleri, kuvvetlenip bir ejderha gibi olur. Onlarla konuşup, onların dostluğunu iddia ve mallarını kabul eden kimse mutlaka onların keyfine göre konuşur. Hatırları hoş olsun diye, onların kötü düşüncelerini benimser ve sözlerinin aksini söyleyemez. İşte bu yüzden de her zaman bir tehlike mevcuttur. Çünkü onların tarafını yaparak, asıl olan diğer tarafı sana yabancı bırakmanın dine zararı vardır. Sen o tarafa yüz çevirir ve sen dünya ehli ile ne kadar uzlaşırsan o da sana o kadar kızar.

Allah zalimlere yardım eden kimsenin üzerine, O zalimi musallat eder. (H)

Senin ona doğru gitmen de bu neticeye varır. Çünkü madem ki o tarafa doğru gittin, sonunda onu senin başına bela edecektir.

Denize varıp oradan birazcık veya bir testi su almakla yetinmek yazık olur. Denizden alınacak inciler ve daha başka binlerce şeyler varken, yalnız su almanın ne değeri olabilir? Akıllı insanlar bununla nasıl öğünürler ve ne yapmış olurlar?

Alem bir köpüktür. Bu deniz muhakkak velilerin bilgileridir. Denizin incisi nerede?

Bu alem, çer çöple dolu bir köpüktür; fakat bu köpük, dalgaların çalkalanmasından, oynamasından ve denizin köpürüp kaynamasından temizlik saflık ve güzellik bulur.

İnsanların kadınlar, oğullar, yük yük altınlarla gümüşler, güzel cins atlar, davarlar, ekinler gibi şeyler gösterişleriyle, içini çeker ve hırsını gıcıklar. Bütün bunlar dünya zevkidir. [Kur'an, Sure: 3, Ayet: 19] Madem ki (Züyyine) süslendirildi, buyruldu o halde, onda gerçek güzellik ve iyilik yoktur; bu güzellik onda iğreti olarak bulunuyor ve başka bir yerden gelmiştir, demektir. Dünya, altın kaplamalı kalp para gibidir. Yani kıymetsiz bir köpükçük olan bu dünya kalptır; önemsiz ve değersizdir. Onu biz altınla sıvadık. İşte bunun için insanların, kadınlar, oğullar, yük yük altınlarla gümüşler, güzel cins atlar, davarlar, ekinler gibi şeyler, gösterişleriyle içini çeker, buyurulmuştur.

İnsan, Allah'ın usturlabıdır. Yalnız usturlabdan anlayan bir müneccim lazımdır. Terecinin ve bakkalın usturlabı olsa bile, bunun onlara ne faydası vardır ve o usturlabla feleklerin ahvalinden, dönmelerinden, burçlarından, bunların tesirlerinden ve değişmelerinden daha bunun gibi şeylerden ne anlarlar? Binaenaleyh usturlab müneccim için faydalıdır. Çünkü kendini bilen Allah'ını da bilir. (H) Bu bakımdan usturlab nasıl feleklerin aynası ise, insan vücudu da Allah'ın usturlabıdır. Çünkü Kur'anda onun hakkında; Biz Adem oğullarını aziz ettik. [Kur'an, Sure: Ayet: 70] buyurulmuştur.

Yüce Allah insanı kendinden bizzat bilgin, bilen ve bilgili kılmış olduğundan, insan kendi varlığının usturlabında zaman zaman, Allah'ın tecellisini ve eşsiz güzelliğini, parıltı halinde görür. O Cemal, hiçbir zaman bu aynadan eksik olmaz.

Aziz ve Celil olan Allah'ın hikmet, marifet ve keramet elbiseleri giydirdiği kulları vardır. Her ne kadar halkın bunları görebilecek görüşleri yoksa da, Allah onları pek çok kıskandığından, onlar da kendilerini tıpkı Mütenebbi'nin: "Kadınlar ipekli elbiseleri ile süslenmek için değil, güzelliklerini korumak için giydiler." Dediği gibi, [hikmet, marifet ve keramet elbiseleriyle] örterler.
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 3

[Biri]: "Gece, gündüz kalbim ve canım sizin yanınızda, hizmetinizde; fakat, Moğolların işinden ve meşgalesinden dolayı ziyaretinize gelemiyorum" dedi. O: "Bu işler de Hakk işidir. Çünkü bunlar, Müslümanlığın güvenini temin ediyor. Siz onların gönüllerini rahat ettirmek ve birkaç Müslüman'ın huzur ve güven içinde ibadetle, takatle meşgul olabilmeleri için, kendinizi malınızla, canınızla, feda ettiniz. Bu da hayırlı bir iştir. Yüce Allah size böyle hayırlı bir iş yapmak arzusunu vermiştir. Bu işe karşı ilginizin artması, Allah'ın size olan inayetinin bir delilidir. Eğer bu arzunuz zayıflayacak veya eksilecek olursa, bu da Allah'ın inayetinden mahrum kalacağınıza bir işaret demektir. Zira Yüce Allah böyle büyük ve hayırlı bir işin onun vasıtasıyla yapılmasını, o kimsenin sevap kazanmasını ve derecesinin yükselmesini istemiyor, demektir. Bu, sıcak bir hamama benzer. Hamamın sıcaklığı külhandan hasıl olur. Yüce Allah ot, odun ve tezek gibi vasıtalar ortaya kor. Bunlar her ne kadar görünüşte kötü, çirkin ve iğrenç şeyler iseler de hamamcı için inayet olur. Çünkü bunlardan hamamcının hamamı ısınır ve bunun da halka faydası dokunur.

Bu arada dostlar geldiler, [Mevlana] özür diledi ve: "Eğer sizin için ayağa kalkmıyorsam, sizinle konuşmuyorsam ve halinizi, hatırınızı sormuyorsam, bu size saygı gösterdiğim içindir. Çünkü her şeyin saygısı, o zamana uygun olur. Namaz kılarken babayı, kardeşi sormak ve saygı göstermek yakışmaz. Namazda dostlara, akrabalara iltifat etmemek, bizzat iltifat etmek ve gönül almaktır. Sen onlar yüzünden kendini ibadetten ve dalmış olduğun dini halden ayırmaz ve huzurunu bozmasan, böylece onlar da günaha girmemiş ve şikayeti hak etmemiş olurlar. İşte bunun için insanı günaha sokan, siteme müstahak eden bir şeyden çekinmek, bizzat iltifat ve gönül almaktır. Çünkü onları cezalandıran bir şeyden sakınılmıştır." Buyurdu.

Biri: "Allah'a namazdan daha yakın olan bir şey var mıdır?" diye sordu. O: "Hem namaz vardır; ama namaz yalnız bu suretten ibaret değildir. Bu, namazın kalıbıdır. Çünkü bu namazın başı, sonu bellidir ve vardır. Başı ve sonu olan her şey ise kalıptır. Tekbir namazın başı, selam ise onun sonudur. Bunun gibi şahadet de yalnız dilleriyle söyledikleri şey değildir. Onun da başı ve sonu vardır. Sesle, sözle söylenebilir. Sonu ve başı olan her şey suret ve kalıptan ibaret olur. Onun ruhu benzersiz ve sonsuzdur, başı sonu yoktur. Bu namazı nebiler bulmuşlardır ve bunu ortaya çıkaran nebi: "Benim Allah ile bazı vakitlerim olur ki o zaman, oraya ne bir Allah tarafından gönderilmiş Peygamber ve ne de Allah'a en yakın bulunan bir melek sığar." (H) buyuruyor. O halde namazın ruhunun yalnız bu suretinden ibaret olmayıp, belki istiğrak, kendinden geçiş olduğunu, bilmiş olduk. Çünkü bütün suretler dışarıda kalıp oraya sığmazlar. Katıksız, sırf mana olan Cebrail bile oraya sığmaz.

Bilginlerin sultanı, alemin kutbu olan Mevlana Baha-ul Hak Ve'd-Din (Allah onun büyük ruhunu takdis etsin) hakkında bu hikaye rivayet edilir: Bir gün eshabı onu istiğrak halinde buldular. Namaz vakti geldi. Müritlerden bazısı Mevlana'ya: "Namaz vaktidir" diye seslendiler. Mevlana onların sözüne aldırış etmedi. Onlar kalkıp namaz kılmaya başladılar. Yalnız, müritlerden ikisi, şeyhe uyup namaza durmadılar. Namaz kılanlardan Hacegi adlı bir müridi sır gözüyle, namaz kılan eshabın hepsinin imamla beraber arkalarının, şeyhe uyan o iki müridin ise, yüzlerinin kıbleye dönük olduğunu apaçık gösterdiler. Çünkü şeyh benlik ve bizlik iddiasından geçip, onun o'luğu fena buldu. Varlığından bir şey kalmadı. Ölmeden evvel ölünüz. (H) sözü gereğince Allah'ın nurunda helak oldu. O şimdi, Allah'ın nuru olmuştur. Her kim, arkasını Allah'ın nuruna ve yüzünü duvara çevirirse, mutlak surette arkasını kıbleye çevirmiş olur. Çünkü artık o, kıblenin canı olmuştur. İnsanların yöneldikleri Kabe'yi Peygamber yapmamış ve o, alemin kıblegahı olmamıştır? O halde Peygamber kıble olursa daha uygun olur. Çünkü kıble, onun için kıble olmuştur.
Mustafa (Allah'ın salatı onun üzerine olsun) bir dostunu: "Seni çağırdım, niçin gelmedin?" diye azarladı. O: "Namaz kılmakla meşguldüm." Dedi. Peygamber: "Peki! Ben seni çağırmadım mı?" deyince o: "Ben biçareyim." Dedi.

Peygamber ona buyurdu ki: Her zaman biçare olman ve kudretli olduğun vakit kendini, acizken olduğu gibi biçare görmen iyidir. Çünkü senin kuvvetinin ve kudretinin üstünde bir kudret vardır. Sen bütün hallerde, Hakka mahkumsun. İki parçaya ayrılmış değilsin ki bazen çaresiz, bazen kudretli olasın. O'nun kudretine bak ve kendini her zaman elsiz, ayaksız ve biçare gör. Zayıf bir insan şöyle dursun, arslanlar, kaplanlar, timsahlar bile O'na nispetle zavallıdır ve Allah'ın korkusuyla titrerler. Yerler, gökler hepsi acizdir. Ve hepsi O'nun hükmünün esiridir. O büyük bir padişahtır ve nuru ayın, güneşin nuruna benzemez ki varlığı ile bir şey yerinde kalabilsin. Bu nur, perdesiz olarak görünecek olursa ne gök, ne yer, ne güneş ve ne de ay kalır.

Hikaye: Bir padişah dervişin birine: "Allah'ın huzurunda, Allah'ın tecellisine ve yakınlığına mahzar olduğun anda, beni hatırla!" dedi. Derviş: "O huzurda, güzelliğin güneşi bana vurunca ben kendimi bile hatırlamıyorum. Seni nasıl hatırlayayım?" cevabını verdi. Fakat, Yüce Allah bir kulunu seçip onu kendi varlığında yok ederse, bunun eteğine yapışıp ihtiyacını bundan dileyen herkesin dilediğini o adam, Büyük Allah'ın huzurunda yad etmemiş bile olsa Yüce Allah yerine getirir.

Bir hikaye anlattılar: Bir padişahla ona çok yakın olan bir kölesi varmış. Bu köle padişahın sarayına gitmek istediği zaman dilek sahipleri padişaha göstermesi için mektuplar, dilekçeler verirlermiş. O, bunları cüzdanına kor, fakat padişahın huzuruna çıktığı zaman padişahın cemalinin parlamasıyla, kendinden geçmiş bir halde, padişahın önüne düşermiş. Padişah: "Benim cemalime dalıp kendinden geçen bu kulumun acaba nesi var?" diye, şevk ve aşk ile onun cebini, çantasını ve cüzdanını karıştırır, o mektupları ve dilekçeleri bulur, hepsinin istediği şeyi mektuplarının arkasına yazarak, tekrar yerlerine kormuş. İşte böylece, köle bir şey söylemeden, hepsinin işini yapmış, yerine getirmiş ve belki bunların bir tanesi bile geri çevrilmeden, istedikleri, fazlasıyla ve daha iyi bir şekilde hasıl olmuş olurdu. Halbuki, akılları başlarında olan kölelerin padişahın huzurunda arz ettikleri, ihtiyaç sahiplerinin dileklerinden ancak yüzde biri, yerine getiriliyordu.
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 4

Biri: "Burada bir şey unutmuşum." Dedi. Mevlana buyurdu ki: Dünyada bir şey vardır. O da unutulamaz. Eğer bütün şeyleri unutup da onu unutmazsan bundan korkulmaz. Bunun aksine, hepsini yerine getirip, hatırlayıp, unutmayıp da onu unutursan, hiçbir şey yapmamış olursun. Mesela, bir padişah seni muayyen bir işi için bir köye gönderdi. Sen gittin ve o iş için gitmiş olduğun halde, onu yapmayarak daha başka yüz iş yaparsan hiçbir şey yapmış olmazsın. Binaenaleyh insan, bu dünyaya bir iş için gelmiştir; gaye odur. Eğer onu yapamazsa hiçbir şey yapmamış olur.

"Biz emaneti göklere, yere, dağlara teklif ettik. Onlar emaneti yüklenmekten çekindiler; ona hiyanet etmekten endişeye düştüler. İnsan onu yüklendi çünkü o, pek zalim, çok cahildir." [ Kur'an, Sure: 33, Ayet: 72.]

Biz emaneti göklere ve yere bıraktık.Bunlar, onu üzerlerine almaktan çekindiler, bunu insan üzerine aldı. Bak, onun elinden kaç iş birden geliyor ki akıllar bile hayret içinde kalıyor: Taşları, lal ve yakut, dağları altın ve gümüş madeni yapıyor. Yeryüzündeki bitkileri harekete getirip diriltiyor ve Aden cenneti haline getiriyor. Yer, taneleri kabul ediyor, ürün veriyor,ayıpları örtüyor ve daha anlatılamayacak kadar çok, yüzbinlerce tuhaf şeyleri kabul ediyor, meydana getiriyor. Bunun gibi dağlarda da türlü türlü madenler ortaya çıkarıyor. Bütün bu işleri yaptıkları halde onların elinden o bir iş gelmiyor. Şu halde o bir iş, yalnız insanın elinden geliyor.

Esasen Allah: "Biz hakikaten ademoğullarını şereflendirdik." [ Kur'an, Sure: 17, Ayet: 70.] buyuruyor; biz göğü ve yeri şereflendirdik, demiyor. Fakat o iş ne göklerin, ne yerlerin ve ne de dağların elinden gelmeyip yalnız insanın elinden geldiğine göre, insan gerçekten çok kötü ve çok bilgisizdir.Sen eğer:"Elimden şu kadar iş geliyor; ama o işi yapamıyorum." *dersen, bunun hiçbir değeri yoktur. [Çünkü] İnsanı başka işler için yaratmadılar. Bu tıpkı şuna benzer: Mesela sen padişahların hazinelerinde bulunan kıymetli polattan yapılmış bir Hint kılıcını:" Ben , bu kılıcı işe yaramaz bir halde bırakmıyorum ve onu birkaç işte kullanıyorum." diye , getirip kokmuş, bir eti doğramak için satır yerine kullanırsan veya bir zerresiyle, yüz tane tencere alınabilecek olan, altından bir tencereyle şalgam pişirirsem veyahut mücevherlerle süslü bir bıçağı, kırık bir kabağı asmak için, çivi yerine kullanıp: "Ben bu bıçağı işe yaramaz bir halde tutmuyorum , ona kabak asıyorum." der sen yazık olmaz mı ve buna gülünmez mi? Halbuki kabağın işi, bir paralık tahtadan veya demirden bir çivi ile de görülür. Yüz dinarlık bir bıçağı, böyle bir işe bağlamak, akıl karı mıdır? Yüce Allah sana, pek büyük bir değer vermiştir.

"Allah mü'minlerin canlarını, mallarını kendi yoluna vakfetmeleri mukabilinde, onlara cennet vermiştir." [ Kur'an, Sure: 9, Ayet: 112.]

Şiir: (Sen, değerinle ve düşüncenle iki aleme bedelsin. Ama ne yapayım ki kendi değerini bilmiyorsun.)

Kendini ucuza satma, çünkü değerin yüksektir. Yüce Allah buyuruyor ki: Ben sizi, vaktinizi, nefsinizi, mallarınızı satın aldım. Eğer bunları, benim için harcar, bana verirseniz, bunun karşılığı ölümsüz cennettir. Senin, benim yanımdaki değerin budur. Eğer kendini cehennem karşılığında satarsan, kendine kötülük etmiş olursun; tıpkı o adamın, yüz dinarlık bıçağı duvara çakıp, ona bir testi veya bir kabak astığı gibi.

Gelelim şimdi.. Sana: "Kendimi yüksek işlere veriyorum; fıkıh, hikmet, astronomi, tıp ve daha başka bilgiler okuyorum, öğreniyorum." Diye bahaneler gösteriyorsun. Bunların hepsi kendin içindir. Eğer öğrendiğin fıkıh ise bu, bir kimsenin elinden ekmeğini kapmaması, elbiseni üstünden soymaması, seni öldürmemesi ve selamette bulunman içindir; eğer astronomi bilgisi ise, feleğin ahvalini, tesirlerini, yeryüzüne ucuzluk, pahalılık, güven ve korku olup olmadığını bilmek ve ona göre kendini ayarlamak içindir; eğer yıldız bilgisi ise uğurlu, uğursuz bir yıldızın, senin talihinle ilgili bulunmasındandır. Düşünecek olursan, aslın sen olup, bütün bunların senin fer'in olduğunu anlarsın. Fer'in bu kadar sonsuz tafsilatı, acayiplikleri, halleri ve garip alemleri olursa, esas olan senin, bak ki ne gibi hallerin olması lazımdır? Senin fer'lerinin yükselişleri, inişleri, uğurlu ve uğursuz halleri olursa, esas olan senin için nurlar aleminde bak ki ne inişler ve çıkışlar, nasıl uğursuzluklar ve uğurlar, zarar *ve faydalar vardır? Mesela, falan ruhun şu özelliği vardır, ondan şu gibi haller görünür ve o ruh falan işe yarar [derler]. "Ben Allah'ın indinde gecelerim. O beni yedirir ve içirir." (H) buyurulduğu veçhile, senin için yemek yemek ve uyumak *besininden başka, bir besin daha vardır. Sen bu dünyada, o besini unutmuş, bununla meşgulsün. Gece gündüz vücudunu maddi besinle besliyorsun. Olsa olsa, bu vücut senin atındır ve bu dünya o atın ahırıdır. Atın yemi, binicinin yiyeceği olamaz. Onun kendine göre uykusu, yiyeceği ve nimetleri vardır. Fakat, hayvanlık duygusu seni yenmiş olduğundan ve atların ahırında, atların başı ucunda kalmış bulunduğundan, beka aleminin emirleri ve şahlarının sırasında yerin yoktur. Kalbin burada, fakat vücudun seni yenmiş olduğu için onun hükmü altına girmiş ve onun esiri olarak kalmışsın.

Tıpkı şunun gibi: Mecnun Leyla'nın iline gitmek istediğinden, aklı başında olduğu müddetçe, devesini o tarafa doğru sürüyor, fakat Leyla'nın hayaline dalınca, kendini ve deveyi unutuyordu. O sırada deve, köydeki yavrusunu hatırlayıp gerisin geri gitmeye başladı. Köye ulaştığı zaman Mecnun da kendine geldi. İki günlük yolu geri gitmişlerdi. Böylece üç ay yolda kaldı. Nihayet: "Bu deve benim başımın belası!" dedi ve feryat ederek deveden atlayıp yola düştü.

Beyit: (Benim devemin arzusu geride, benimki ise ileride. Ben ve o, yön tayininde, ayrılmış oluyoruz.)

Buyurdu ki: Seyid Burhaneddin Muhakkik (Allah onun aziz olan ruhunu takdis etsin) konuştuğu sırada, biri geldi ve: "Falandan senin methini duydum." Dedi. O: "Bakalım o falan nasıl bir kimsedir? Beni tanıyıp övebilecek bir halde midir? Beni eğer, sözlerimle tanımışsa tanımamış demektir; çünkü bu ses, bu töz, bu ağız ve dudak kalmaz; bunların hepsi arazdır. Yok eğer işlerimle tanımışsa, yine böyledir. Fakat benim zatımı tanımışsa işte o zaman beni övebilir ve bu övmenin bana ait olduğunu bilirim." Dedi.

Buna benzeyen bir hikaye var. Rivayet ederler ki: Padişahın biri, oğlunu hüner sahibi bir topluluğa teslim etmiş ve o topluluk da ona yıldız bilgisi, reml ve daha başka bilgilerden öğretmişti. Çocuk son derece aptal olduğu halde, bu bilgileri tamamen öğrenip üstad oldu. Bir gün padişah avucuna bir yüzük sakladı ve oğlunu imtihan etti. "Gel söyle bakayım avucumda ne var?" diye sordu. Çocuk: "Elindeki yuvarlak, sarı ve içi boş bir şeydir." Dedi. Padişah: "Alametlerini doğru verdin, o halde ne olduğuna da hükmet." Deyince, çocuk: "Kalbur olması lazım" dedi. Padişah: "Aklı hayretler içinde bırakan bu kadar alameti, bilgi ve tahsil sayesinde söyledin. Fakat kalburun avuca sığmayacağına nasıl akıl erdiremedin!" dedi.

Bunun gibi zamanımızdaki bilginler de kılı kırk yarıyorlar. Kendileriyle ilgili olmayan şeyleri pek iyi biliyorlar. Onlara tamamen ve bütün etrafıyla vakıftırlar, fakat önemli olanı ve kendine her şeyden daha yakın bulunanı, yani kendi kendilerini bilmiyorlar.

Onlara her şeyden daha yakın olan bir şey var ki bu da onların benliğidir. Bunun yapılması doğrudur, bununki doğru değildir, bu helaldir yahut haramdır, diye bir şey hakkında helal ve haram olması bakımından, hüküm verdiği halde, kendi mahiyetini helal midir, yoksa haram mıdır, temiz midir, yoksa pis midir bilmez. Binaenaleyh [söylemiş olduğu] bu boşluk, sarılık, şekil ve yuvarlaktır arızidir. Ateşe attığın zaman, bunların hiçbiri kalmaz. Bu alametlerin hepsinden kurtulmak zati olur. Bir insana verilen iş, söz vesaire gibi şeylerin hepsi de bunun gibidir. [işte o bilginlerin] alameti böyle olur. Bütün bu şeyleri söyleyip anlattıktan sonra, kalburu avuç içine sığdırmaya kalkarlar. Çünkü onların esas olan şeyden haberleri yoktur. Ben kuşum, bülbülüm, papağanım. Eğer bana, başka türlü ses çıkar, derlerse yapamam. Çünkü benim dilim böyledir ve bundan başkasını söyleyemem. Kuş seslerini öğrenen kimse, kuş olmadığı gibi, aynı zamanda kuşların düşmanı ve avcısıdır. Kendisini kuş zannetmeleri için, onlar gibi ses çıkarır ve ıslık çalar. Ona bu seslerden daha başka sesler çıkar, diye emretseler bunu da yapabilir. Çünkü ses onun değildir, ona iğretidir. Bunun için başka bir ses de çıkabilir. Halkın kumaşını çalan [hırsız] her evden bir kumaş göstermeyi de öğrenmiştir.
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 5

Atabek: "Bu ne lütuf!" Mevlana teşrif etti. Doğrusu beklemiyordum. Hatta buna layık olmayı aklımdan bile geçirmemiştim. Benim, gece gündüz karşısında el bağlayıp müritleri arasında yer almam lazım gelirken ve ben henüz buna bile layık değilken, bu ne lütuf!" [dedi.] Bunun üzerine Mevlana buyurdu ki: Bu sizin himmetinizin yüceliklerindendir. Dereceniz aziz, büyük ve önemlidir. Siz de yüksek işlerle uğraşmanıza rağmen, himmetiniz çok yüksek olduğundan, kendinizi kusurlu görüyor ve bu şeylerle de yetinmeyerek kendiniz için daha birçok şeyleri gerekli buluyorsunuz.

Bizim gönlümüz her zaman manen sizin hizmetinizde bulunmakla beraber, sureten de şereflenmek istedik. Çünkü bu suretin de büyük bir itibarı vardır. İtibar ne demek! O hatta öz ile, mana ile beraberdir. Nasıl ki beyinsiz *bir kafanın işi bir sonuç vermezse, kabuksuz meyve de yetişmez. Mesela, bir çekirdeği kabuksuz olarak yere ekersen göğermez, fakat onu kabuğuyla beraber yere gömdüğün zaman göğerir ve büyük bir ağaç olur. Binaenaleyh bu bakımdan vücudun da büyük bir aslı, rolü vardır. Hem böyle olması da tabiidir. Onsuz bir iş meydana gelmez. Evet işte bu asıl, manadır. Fakat bu, manayı bilen ve manalı olan kimsenin yanında böyledir.

İki rekat namaz, dünya ve dünyada olan şeylerden hayırlıdır; (H.) işte bunun için buyurmuşlardır. Yalnız, bu söz herkes için değildir; bu, o iki rekat namazı kılmaması, onun için dünya ve dünyada bulunan her şeyden daha önemli olan kimse içindir. [Böyle bir] insanın gözünde, bütün dünya malı kendinin olsa bile, iki rekat namazı kılmaması ona, o dünya malının büsbütün elinden çıkmasından daha ağır gelir.

Dervişin biri, bir padişahın yanına gitti. Padişah ona: "Ey zahid!" dediği vakit, o: "Zahid sensin!" dedi. Padişah: "Ben nasıl zahid olurum? Bütün dünya benimdir". Dedi. Bunun üzerine derviş: "Hayır, aksine! Görüyorsun ki bütün dünya, ahiret ve bütün mülkler benim malımdır. Alemi ben kapladım; sen sadece bir lokma ve bir hırka ile kanaat ettin." Dedi.

Yüzünü ne tarafa çevirsen, Allah oradadır. [Kur'an. Sure: 2, Ayet 109] O, her yerde bulunan,
Geçer olan Vecih'dir; devamlıdır, ölmez. Aşıklar bu Vech'e kendilerini feda etmişlerdir ve karşılık da istemezler. Geri kalanlar ise hayvan gibidir.

Buyurdu ki: Sığır gibi olmalarına rağmen, nimetlere müstahaktırlar ve ahırda bulundukları halde ahır sahibinin makbulüdürler. Çünkü, eğer ahır sahibi isterse, onu, [onları] ahırdan nakleder ve padişahın ahırına götürür; başlangıçta olduğu gibi, yokluktan varlığa getirir. Varlık (Vücut) ahırından, cemad ahırına ve cemad ahırından, bitkiliğe, bitkilikten hayvanlığa, hayvanlıktan insanlığa, insanlıktan melekliğe ve daha böylece sonu gelmeden ilerletir. O sana bunları, O'nun biri birinden üstün olan bu türlü ahırlardan daha birçok ahırı bulunduğunu kabul ve itiraf etmen göstermiştir.

Kur'anda: Siz elbet bir halden, bir hale geçeceksiniz. Öyle ise onlara ne oluyor da iman etmiyorlar? [Kur'an. Sure: 84, Ayet 19-20] buyurulmuş olduğu gibi, bunu sana önde bulunan başka tabakalara inanman ve onları kabul etmen için gösterdi, yoksa hepsi bundan ibaret, diye inkar etmen için değil.

Bir üstad, bilgisini ve hünerini kendisine inanmaları ve daha göstermemiş olduğu birçok marifetleri ve ilimleri olduğunu ikrar ve kendine iman etmeleri için gösterir. Bunun gibi bir padişah da hil!at verir, bağışlarda bulunur, okşar, gönül alır. Bunları, kendisinden daha başka şeyler beklemeleri ve ümitlenerek vereceği paralar için kese dikmeleri için yapar, yoksa vaat ettiklerinin hepsi bundan ibaret, padişah başka bağışlarda bulunmayacak, diyerek bu kadarla iktifa etmeleri için değil. Esasen o, böyle söyleyeceklerini bilse, onlara kat'iyyen lütuf ve in'am'da bulunmaz.

Zahid, ahari (başkasını) gören kimsedir; dünya ehli ise ahiri görür. Fakat Allah'ın has kulları ve arifler, ne ahari ne de ahiri görürler. Onların nazarları evvele düşmüştür, her işin evvelini bilirler. Mesela, buğday ekince, buğday biteceğini bilir. *İşte evvelden sonunu görmemiş midir? Arpa, pirinç ve daha başka şeyler için de aynen böyledir ve başını, evvelini gördüğünden, gözü sonunda değildir; bir şeyin sonu, daha başından ona belli olmuştur! Bunlar nadir olurlar. Diğerleri ise, orta halli olduklarından, nazarları sondadır; ahırda kaldıkları için hayvandırlar.

Dert daima insana yol gösterir. Dünyadaki her iş için, bir insanın içinde ona karşı bir aşk, bir heves ve dert olmazsa, insan o işi yapmaz ve o iş dertsiz, zahmetsiz olarak ona müyesser olmaz. İster dünya, ister ahiret, ister ticaret, ister padişahlık, ister ilim, ister astronomi ve ister daha başka işlerde olsun [hepsi için bu, böyledir].

Mesela Meryem'de doğum ağrısı olmadıkça, o baht ağacına gitmedi. Kur'an'da; Doğurma sancısı onu bir hurma ağacının kütüğüne dayanmağa sevketti [Kur'an. Sure: 19, Ayet 22] , buyurulduğu gibi onu o dert, ağaca götürdü ve kuru ağaç meyve verir bir hale geldi.

Vücut da Meryem gibidir; her birimizin İsa'mız vardır. Bizde eğer o dert peyda olursa İsa'mız doğar; eğer dert olmazsa, İsa da o geldiği gizli yoldan tekrar kendi aslına döner. Biz de böylece ondan faydalanmaktan mahrum kalırız.

Şiir: (Can, içerde aç; tabiat ise dışında servet ve saman içinde. Şeytan yiyip içmekten mide fesadına uğramış; Cemşid sabah kahvaltısı bile yapmamış. Şimdi senin Mesih'in bu yeryüzünde; burada bulunduğun müddetçe derdinin devasına bak. Mesih göğe çıkınca deva da elden gider).
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 6

Bu söz, idrak etmekte söze muhtaç olanlar içindir. Sözsüz idrak edenin söze ne ihtiyacı kalır? İdrak edebilen için bu göklerin, yerlerin hepsi sözdür. Hafif bir sesi duyana bağırıp çağırmağa ne lüzum var? [Dünya] Kur'an'daki, O'nun emri Ol demekti. O da hemen olur. [Kur'an. Sure: 36, Ayet 82] Sözünden meydana gelmiştir.

Hikaye: Arapça konuşan bir şair, bir padişahın yanına geldi. Padişah Türk'tü. Farsça'yı da bilmiyordu. Şair ona Arapça pek parlak bir şiir yazıp getirdi. Padişah tahta oturmuş, divana mensup olan bütün insanlar, emirler ve vezirler de onun önünde sırayla kendi yerlerini almışlardı. Şair ayağa kalktı ve şiirini okumaya başladı. Padişah, aferin denilecek yerde başını sallıyor, hayret gösterilecek yerde hayret gösteriyor ve şairin tevazu göstermiş olduğu yerde de iltifat ediyordu. Padişahın mecliste, bu uygun olan ve gereken yerlerde başını sallaması onun Arapça'yı bildiğini gösteriyordu. [Orada bulunanlar]: "Padişah bu kadar senedir bizden Arapça bildiğini sakladı. Bu zaman zarfında, eğer uygun olmayan sözler söylemişsek vay geldi halimize!" dediler. Padişahın bir has kölesi vardı. Divandakiler toplanıp, bu köleye at, merkep ve mal verdiler ve daha başka şeyler de vereceklerini vaat ettiler: "Padişah Arapça biliyor mu, bilmiyor mu? Bunu öğren ve bize bildir. Eğer bilmiyorsa niçin münasip olan yerde başını sallıyordu? Bu onun kerametinden miydi? Yoksa ona ilham mı gelmişti?" dediler.

Bir gün köle, avda, bunu öğrenmek fırsatını buldu. Padişahı memnun görmüştü. Padişah birçok av avladıktan sonra, köle ona sordu. O da: "Vallahi ben Arapça bilmem. Yalnız, onun bu şiiri yazmaktaki maksadını bildiğim için başımı sallayıp iltifat ediyordum. Anlaşılıyor ki bu adamın maksadı övmekti ve o şiir buna vasıta olmuştu. O maksat olmasaydı, bu şiir söylenmiş olmazdı." Dedi. Binaenaleyh eğer maksada bakacak olursak ikilik kalmaz. İkilik teferruattadır. Esas olan birdir.

Bunun gibi eğer görünüşte şeyhler türlü türlü, işleri ve sözleri farklı ise de maksatları itibariyle birdirler; bu da Allah'ı talep etmektir. Mesela bir sarayda rüzgar esse bu, halının ucunu kaldırır, kilimleri hareket ettirir, çörü çöpü havaya uçurur, havuzun suyunu halka halka eder, ağaçları, dalları ve yaprakları oynatır. Bütün bu birbirine benzemeyen haller maksat, esas ve hakikat bakımından birdir. Çünkü hepsinin hareketi, bir rüzgardandır.

[Biri]: "Biz kusurluyuz!" dedi. O buyurdu ki: Bir kimsede: "Ah ne haldeyim? Niye böyle yapıyorum?" diye bir düşünce ve kendi kendini paylama hasıl olması, dostluk ve inayetin delilidir. Çünkü sevgi oldukça, sitem de olur (M.) Dostlara sitem edilir, yabancılara değil. Şimdi bu sitem (itab) de farklıdır. Bir, insana acı veren sitem vardır. Bu sitemden müteessir olan ve bunun kendi hakkında bir inayet ve sevgi olduğunu bilene yapılır. Bir de hiç teessür uyandırmayan vardır ki bu sevgi alameti değildir.

Mesela bir halıyı, tozunu temizlemek için değnekle döverler. Akıllılar buna paylama demezler. Fakat kendi sevdiği birini veya çocuğunu döverlerse ona itab derler. Sevginin delili işte böyle bir yerde meydana çıkar. Bu yüzden madem ki kendinde bir dert veya pişmanlık hissediyorsun bu, Allah'ın sana olan inayetinin ve sevgisinin [bir] delilidir. Eğer sen kardeşinde bir kusur görüyorsan o, sende bulunan kusurun aksinden ibarettir. Alem de işte böyle bir ayna gibidir. Mü'min mü'min'in aynasıdır (H.). Sen o kusuru kendinden uzaklaştır. Çünkü ondan duyduğun üzüntü, kendinden duymuş olduğun üzüntüdür. Ondan incindiğin zaman kendinden inciniyorsun.

Dedi ki: Bir fili sulamak için, çeşmenin başına getirdiler. Fil, kendini suda görüp ürktü. Fakat başkasından ürktüğünü sanıyor ve kendi kendinden ürktüğünü bilmiyordu.

İşte kötülük, kin, kıskançlık, hırs, merhametsizlik, buyurmuş ve kafir kafirin aynasıdır, dememiştir. Fakat bu, kafirin aynası yoktur, demek değildir. Onun aynası vardır; ancak, kendi aynasından haberdar değildir.

İnsan, kendi kelinden ve çıbanından iğrenmez. Yaralı elini yemeğe sokar, parmağıyla yalar. Bundan midesi bulanmaz; ama başka bir kimsede birazcık çıban ve ufacık bir yara görse o yemeği artık yiyemez, iğrenir.

İnsandaki kötü huylar da kellere ve çıbanlara benzer. Kendinde olduğu zaman, insan ondan iğrenmez, incinmez; halbuki başka birinde, ondan bir parçacık görecek olsa iğrenir, nefret eder. Sen ondan ürktüğün gibi o da senden ürker ve incinirse, onu hoş gör! Senin incinmen onun suçudur. Çünkü onu görmenden dolayı inciniyorsun. O da aynı şeyi görür. Peygamber: Mü'min, Mü'min'in aynasıdır (H.) buyurmuştur. Kafir kafirin aynası olmaz, demek değildir. Onun aynası vardı, ancak, kendi aynasından haberdar değildir.

Bir padişah canı sıkılmış olduğu halde, ırmak kenarında oturmuş, emirler de ondan ürkmüş ve korkmuşlardı. Bir türlü yüzü gülmüyordu. Kendisine çok yakın olan bir soytarısı vardı. Emirler ona: "Eğer padişahı güldürürsen, sana şunu veririz, bunu veririz". Dediler. Soytarı, padişahın yanına gitti. Fakat ne kadar çalıştı çabaladıysa, padişah onun yüzüne bakmadı. Başını kaldırmıyordu ki bir taklit yaparak onu güldürsün. Mütemadiyen önüne bakıyor ve başını eğiyordu.

Nihayet soytarı dayanamayıp, padişaha: "Bu suda ne görüyorsunuz?" deyip sordu. O: "Bir kaltabanı görüyorum." Dedi. Soytarı da: "Ey alemin padişahı! Eh bu kulunuzu da kör değil ya!" cevabını verdi.

Bu böyledir. Sen onda bir şey görüp incindiğine göre, o da nihayet kör değil ki senin gördüğünü görmemiş olsun.

O'nun yanında iki ben sığmaz Sen: "Ben!" diyorsun; O da: "Ben!" diyor. Ya seen öl, ya O ölsün ki bu ikilik kalmasın. Fakat O'nun ölmesi imkansızdır. Bu ne hariçte, ne de zihinde mümkün olur. Çünkü O ölmeyen bir diridir (Hay). [Kur'an, Sure: 25, Ayet: 58]

O, o kadar lütufkardır ki imkan olmuş olsaydı, senin için ölürdü. Fakat madem ki O'nun ölümü imkansızdır, o halde bu ikiliğin yok olması ve O'nun sana tecelli etmesi için, sen öl.

İki canlı kuşu birbirine bağlarsan, aynı cinsten oldukları için, iki tane olan kanatları, dört tane olduğu halde uçamazlar. Çünkü ikilik mevcuttur. Halbuki buna ölü bir kuşu bağlarsan uçar. Zira ikilik kalmamıştır. Güneşte o lütuf vardır ki yarasanın önünde ölür; fakat buna imkan olmadığından: "Ey baykuş! Benim lütfüm herkese ermiştir, sana da ihsanda bulunmak isterim. Sen öl. Çünkü buna imkan vardır. Böyle yaparsan benim yüceliğimin nurundan nasibini alırsın. Baykuşluktan çıkıp, Yakınlık Kaf'ımın Anka'sı olursun." Diyor.

Kendini bir dost için feda etmek kudreti Allah'ın kullarından bir kulda vardı. O dostu Allah'tan istedi. Aziz ve Celil olan Allah kabul etmedi ve ona: "Ben, senin onu görmeni istemiyorum." Diye bir ses geldi. O Allah kulu ısrar etti ve yalvarmaktan vazgeçmedi: "Allah'ım! Bende onun arzusunu meydana getirdin; bu bende yok olmuyor." Diyordu. Nihayet ona: "Eğer onun sana görünmesini istiyorsan, başını feda et; sen yok ol, kalma, bu dünyadan git!" diye bir ses erişti. O: "Ey Allah'ım razı oldum!" dedi ve öyle yaptı, dost için kafasını feda etti. İşte o zaman, maksadı hasıl oldu.

Bir günü bütün dünyanın ömrüne bedel olan kulun lütfü böyle olursa, bu lütfü yaratan Allah'ın böyle lütfü olmaz mı? Bu sana imkansız görünür, fakat O'nun fena bulması muhaldir. O halde, hiç olmazsa sen fena bul, yok ol.

Sevimsizin biri geldi ve büyük bir adamın üst tarafına oturdu. Bunun üzerine Mevlana buyurdu ki: Bunlar için çerağın üstünde veya altında bulunmanın ne farkı var? Çerağ eğer yüksekte olmak isterse, bunu kendisi için istemez. Maksadı, bundan başkalarının faydalanmasıdır. Onlar çerağın nurundan zevk alırlar; yoksa o ister yukarıda, ister aşağıda olsun, aynı çerağdır. Ebedi güneştir. [Büyük adamlar] Onlar eğer yükseklik, makam, mevki isterlerse bu, halkın onları görecek gözleri olmadığı içindir. Onların maksatları, bu maddi ve dünyevi tuzakla, dünya ehlini avlamaktır. Böylece bu yükseklikleri uhrevi yüksekliğe yol bulmak için isterler. Mesela Mustafa (Allah'ın selamı onun üzerine olsun) Mekke'yi ve diğer beldeleri, kendi ihtiyacı olduğu için zaptetmemiş, belki herkese hayat bağışlamak, herkesin kalplerini nurlandırmak için zaptetmişti.

Bu el vermeye alışmıştır, almaya alışmamıştır (H.) buyurulduğu gibi onlar halka bağışta bulunmak için halkı aldatırlar. Yoksa onlardan bir şey almak için değil.

Bir insan tuzak kurar ve yemek yahut satmak için zavallı kuşları tuzağa düşürür. Buna mekr (hile) derler. Fakat bir padişah kendi cevherinden haberi olmayan, kıymetsiz, acemi bir doğanı tutar, bileğine alıştırırsa, bundan maksadı onu şereflendirmek, ona bilgi ve terbiye vermektir. Buna hile demezler. Her ne kadar bu, görünüşte mekr ise de gerçekte aynen doğruluk ve ihsandır; taşı lal haline getirmek, ölü bir tohumu, insan yapmaktır. Akıl sahipleri bunu böyle bilirler. Hatta bundan daha fazla bir şey [bir şeref bilirler]! Eğer doğan kendisini niçin tuttuklarını bilmiş olsaydı, o zaman, tuzağa ve taneye lüzum kalmazdı. Can ve gönülden, kendisi tuzağı arar ve şahsın bileğine uçarak giderdi.

Halk onların [büyük adamların] sözlerinin dışına, görünüşüne bakıp: "Biz bu gibi sözlerden çok işittik, içimiz dışımız bu sözlerle dopdolu!" der. Onlar derler ki: Kalplerimiz kılıflıdır. Hayır Allah onları küfürlerinden dolayı lanete uğrattı da onlar pek az inanırlar. [Kur'an, Sure: 2, Ayet: 88] Ayetinde buyrulduğu gibi kafirler: "Bizim kalplerimiz bu türlü sözlerin kılıfıdır, biz bunlarla dopdoluyuz." Derler. Yüce Allah onlara cevap olarak buyuruyor ki: Haşa' onlar bununla dolu değil, belki hayal, vesvese, şüphe ve şirkle, hatta lanetle doludurlar. Çünkü haklarında, belki Allah onlara küfürlerinden dolayı lanet etmiştir. [Kur'an, Sure: 2, Ayet: 88] buyurulmuştur. Keşke bu hezeyanlarla dolu olmasalardı! Hiç olmazsa bunu kabule layık olsalardı; buna bile layık değiller.

Yüce Allah onların kulaklarını, gözlerini ve kalplerini, başka bir renk görmeleri için mühürlemiştir. Bu yüzden gös Yusuf'u kurt görür, kulak başka bir ses işitir. Hikmeti saçma hezeyan sayar. Kalbini başka bir şekle sokmuştur ki o kalp hayal ve vesvese örtüleri altında, öylece donup kalmıştır. Bunlar hakkında: "Allah onların yüreğine mühür vurdu, kulakları da gözleri de perdelidir." [Kur'an, Sure: 2, Ayet: 8] buyurulmuştu. Onların kalpleri bununla dolu olmak şöyle dursun, ne onlar, ne onlarla öğünenler ve ne de onların yakınları, bütün ömürlerince bu hikmetten bir koku bile alamamışlardır. Bu, Allah'ın hikmeti bir testi gibidir. Allah onu, bazılarına su ile dolu olarak gösterdi. Onlarda bu sudan kana kana içerler. Bazılarının dudaklarında da onu boş gösterir. Bu boş gösterdiği ve bundan bir nasip alamayan kimseler, buna nasıl şükredebilir? Allah'ın bu testiyi kendisine dolu olarak gösterdiği kimse şükretmelidir.

Yüce Allah Adem'i toprak ve sudan yaratacağı vakit O'nu kırk günde tamam etti (H.), onun kalıbını tamamen yaptı. Bu zaman zarfında kırk gün, yer yüzünde kalmıştı. Lanet olası İblis! Yere indi ve onun kalıbına girdi, bütün damarlarında dolaştı, seyretti ve o kanla dolu damarı, yağı ve dört hıltını görüp: "Oh! Benim arşın ayağında görmüş olduğum ve peyda olacak olan İblis'in bu olması tuhaf değil mi? Şayet bu değilse ne garip! O İblis eğer varsa mutlaka, bu olmalıdır. İşte o kadar!" Diyerek çekilip gitti.
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 7

Atabek'in oğlu geldi. Mevlana buyuruyordu ki: Senin baban daima Allah ile meşguldür. Ona imanı galip gelmiştir; bu sözünden belli oluyor. Bir gün Atabek dedi ki: Rum kafirleri: "Tatar'a kız verelim de din bir olsun ve bu yeni bir din olan Müslümanlık ortadan kalksın." Diyorlar. Ben: "Bu din ne zaman bir oldu ki: Her zaman iki, üç din vardı ve onlar arasında daima savaş ve öldürmek [kan dökmek] mevcuttu." Dedim. Bunun üzerine Mevlana buyurdu ki: Siz, dini nasıl bir yapacaksınız? Bu ancak Kıyamette bir olur. Burası dünya olduğuna göre, bu imkansızdır. Çünkü burada, her birinin çeşitli dileği ve isteği vardır. Burada bir olamaz, ve bu, ancak kıyamette mümkün olabilir. Orada hepsi bir olur, hepsi aynı yere bakar ve bir tek kulak, bir tek dil haline gelirler.

İnsanda birçok şeyler mevcuttur. [Mesela] Fare vardır, kuş vardır. Kuş kafesi yukarı kaldırır; fare aşağı çeker. İnsanda daha bunun gibi, binlerce çeşitli yırtıcı hayvanlar bulunur. Bunlar eğer, fare fareliğini, kuş da kuşluğunu bırakırsa, hepsi birleşir ve istenilen şey de meydana gelmiş olur. Çünkü istenen ne yukarı ne de aşağıdadır. Ve istenilen hasıl olunca, ne yukarı ne de aşağı kalır.

Birisi bir şey kaybetmiş. Sağda, solda, önde ve arkada arıyor. Bulduğu zaman ne sağı ne solu, ne önü ne de arkayı arar. Bunların hepsi bir olur. Kıyamet gününde nazarlar birleşir. Diller, kulaklar ve duygular bir olur. Mesela on kişinin müşterek bir bahçesi veya dükkanı bulunsa, hepsinin sözleri, kaygıları bir olur ve hepsi bir şeyle uğraşırlar. Çünkü istedikleri şey bir olmuştur.

Kıyamet gününde hepsinin işi Allah'a düşer. Yani hepsi Allah ile meşgul olur ve hepsi bunda birleşir. Bunun gibi, dünyada herkes bir işle uğraşır. Kimi kadın sevgisiyle, kimi mal toplamakla, kimi kazanmak, kimi bilgi elde etmekle uğraşır; bunlardan birinden zevk alır ve hoşlanır. Hepsi de: "Benim dermanın, saadetim ve huzurum bundadır." Der ve ona inanır. Bu da Allah'ın bir rahmetidir. Çünkü insan, o sevdiği şeye gider, onu arar, bulamayıp geri döner, bir zaman bekler ve kendi kendine: "Bu zevk ve rahmet aranılmağa değer; belki ben iyi arayamadım tekrar arayayım." Diye, yeniden aramağa başlar. Fakat, yine bulamaz. Böylece Allah'ın rahmeti ona perdesiz olarak yüz gösterinceye kadar devam eder. Rahmet yüz gösterdikten sonra, bu tuttuğu yolun, gerçek yol olmadığını anlar. Fakat Allah'ın öyle kulları da vardır ki onlar, kıyametten evvel bu gayeye ulaşmışlardır. Şimdiden sonu görürler.

Ali (Allah ondan razı olsun): "Perde kalksa da benim yakınım artmıyor" (K.K.) buyuruyor. Yani: Bu kalıbı ortadan kaldırsalar ve kıyamet görünse de benim yakınım artmaz [demektir]. Bu şunun gibidir: Mesela, farz edelim ki karanlık gecede, bir evde herkes yüzünü bir tarafa çevirmek suretiyle, namaz kılsa gündüz olunca, yüzlerini çevirmiş oldukları yönü değiştirirler. Fakat onlar arasında gece, kıbleye çevirmiş olan, bu hakiki yönden yüzünü çevirmez. Hem niçin çevirsin? Çünkü herkes yüzünü ona doğru çevirir. [Bu dünyada] Gece yüzlerini ona dönüp, başkasından yüz çevirmiş iseler, o halde onlar için kıyamet görünmüş ve hazır olmuştur.

Hiçbir şey yoktur ki onun hazineleri bizim yanımızda bulunmasın. Biz onu ancak muayyen bir ölçü ile göndeririz. [Kur'an, Sure: 15, Ayet: 21] buyurulduğu veçhile, sözün sonu yoktur. Fakat isteyenin istediği ölçüde iner [gelir]. Hikmet de yağmur gibidir ve kendi madeninde sonsuz bir durumdadır. Yalnız ihtiyaca göre yağar. Kışın, ilkbaharda, yazın ve sonbaharda bu mevsimlerin ihtiyaçlarına göre az veya çok olur. Fakat geldiği yerde, yani kaynağında bitip tükenmek bilmeyen bir haldedir. Mesela atarlar şekeri veya ilaçları kağıda sararlar. Ama şeker, o kağıda konulandan ibaret değildir. Şeker ve ilaç depoları sonsuzdur. Sonsuzluk, sınırsızlık kağıda nasıl sığabilir?

Kur'an Muhammed'e (Allah'ın selam ve kelamı onun üzerine olsun) niçin kelime kelime iniyorda sure sure inmiyor, diye dedikodu yapıyorlardı. Bunun üzerine Mustafa (Allah'ın selam ve kelamı onun üzerine olsun): "Bu sersemler ne diyorlar? Eğer hepsi birden inseydi ben erirdim, kalmazdım." Buyurdu. Çünkü o, azdan çoğunu, bir şeyden birçok şeyleri, bir tek satırdan defterler dolusunu anlayabilir.

Mesela şunun gibi: Bir grup insan oturmuş [bir vakanın] hikayesini dinliyorlar. Fakat bunlar arasında biri, hikayenin cereyanında bulunmuş olduğundan, hikayenin hepsini tamamen biliyor ve bir işaretle hepsini anlıyor, kızarıp bozarıyor ve bir halden bir hale dönüyor. Diğerleri hikayenin ancak işittikleri kadarını anlıyorlar; çünkü onlar vaziyetten haberdar değillerdir. Yalnız vaziyete vakıf olan o kadarıyla pek çok şeyler anlamıştır.

Gelelim eski konumuza: Atarın dükkanına gittiğin zaman, orada, şekerin ne kadar çok olduğunu görürsün. Fakat Atta, elinde ne kadar para getirdinse, sana onun değeri kadar şeker verir. Gümüş para burada, himmet ve iman mukabilinde, misal olarak verildi. Söz o nispette ilham olur. Şeker istemeğe geldiğin vakit çuvalına bakarlar. Ona göre bir veya iki kile ölçerler. Ama eğer şeker almağa gelen, deve katarları ve pek çok çuvallar getirmişse, kile ölçenleri çağırmalarını emrederler. Bunun gibi adam olur ki denizlerle, kafi gelir ve bundan fazlası ona zarar verir. Bu sadece mana aleminde ilimler ve hikmet konusunda olmayıp, her şeyde bunun gibidir. Dünyada mallar, altınlar, maden ocakları hep sonsuz ölçüdedir; sınırsızdır. Fakat bunlar insana değeri kadar gelir. İnsan fazlasına dayanamayarak delirir. Aşıklardan Mecnun, Ferhat ve daha başkalarını görmüyor musun? Bunlara tahammülerinin üstünde şehvet verilmiş olduğundan, bir kadının aşkı ile dağlara ve çöllere düştüler. Baksana Firavun'a, fazlaca mal ve mülk verdikleri için tanrılık iddiasında bulundu. İyi veya kötü hiçbir şey yoktur ki onun bizde ve bizim hazinemizde sonsuz defineleri olmasın, fakat biz tahammül nispetinde gönderiyoruz, [Kur'an, Sure: 15, Ayet: 21] buyurulduğu gibi, işe elverişli olanı da budur.

Evet! Bu adam imanlıdır fakat, imanın ne olduğunu bilmiyor.

Ekmeğe inanan, fakat neye inandığını bilmeyen bir çocuk da böyledir. Mesela bitkilerden, gelişmekte olan bir ağaç; susuzluktan sararır ve kurur; buna mukabil susuzluğun ne olduğunu bilmez. İnsanın vücudu bir bayrak gibidir. Evvela bayrağı havada açar, sonra yalnız Allah'ın bildiği akıl, anlayış, öfke, kızmak, yumuşaklık askerleri o bayrağın dibine gönderirler. Uzaktan bakan herkes, onu sadece bir bayrak olarak görür. Fakat yakından bakan, onda ne cevherler ne manalar bulunduğunu da müşahede eder.

Bir adam geldi. Dedi ki: Nerede idin? Çok özlemiştik, niçin uzak düştün? O: "Tesadüf böyle oldu." Dedi. Biz de bu tesadüfün değişmesi ve ortadan kalkması için dua ediyorduk. Ayrılık yaratan tesadüf, olamaması icap eden bir tesadüftür. Evet, hepsi Allah'tandır, ama Allah'a nispetle iyidir. Evet! Doğru, hepsi Allah'a nispetle mükemmeldir, iyidir; fakat bize nispetle böyle değildir. Çünkü pislik, namazsızlık, namaz, küfür, İslam, şirk ve tevhid bunların hepsi Allah'ın indinde iyidir. Fakat bize göre, bu hırsızlık, ahlaksızlık, küfür ve şirk kötü, tevhid, namaz ve hayrat iyidir. Ama Hakk'a nispetle hepsi iyidir. Mesela ülkesinde zindan, asmak, hil'at, mal, mülk, raiyet, düğün, davul ve bayrak bulunan bir padişah için bunların hepsi iyidir ve nasıl, hil'at saltanatının kemaline alamet olursa darağacına çekmek, öldürmek ve zindan da aynen bunun gibidir. Padişaha nispetle hepsi kemaldir. Fakat halka göre, hil'atle darağacı nasıl aynı şey olabilir?
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 8


[Biri]: "Namazdan daha üstün ne olabilir?" diye sordu.

Söylediğimiz gibi, namazın canı (ruhu), okunan namazdan daha iyidir.

İman namazdan daha iyidir. Çünkü namaz beş vakitte, iman ise her zaman farzdır. Namaz bir mazeretle bozulur ve farz olmaktan düşer, sonra kılmak da mümkündür. İmanın namazdan bir üstünlüğü de onun hiçbir mazeretle düşmeyişi ve sonradan kılmağa müsaade edilmeyişidir. Namazsız imanın faydası olur. Fakat imansız namazın faydası yoktur. Tıpkı münafık olan kimselerin namazları gibi.

Namaz her dinde başka türlüdür. İman hiçbir dinde değişmez. Ahvali, kıblesi ve daha unun gibi şeyleri değişmiş olmaz. Yalnız bu farklar hakkında söylenen söz, ancak dinleyenin bundan çıkaracağı manayı talep etmesi nispetinde zahir olur. Dinleyen, hamur yoğuranın önündeki un gibidir. Söz de suya benzer. Una, kendisine elverişli olacak ölçüde su katarlar.

Şiir: (Gözüm başkasına bakıyor, ben ne yapayım? Kendi kendinden şikayet et ki gözümün nuru sensin.)

Gözüm başkasına bakar, yani senden başka bir dinleyen (Müstemi') arar. Ne yapayım? Onun nuru sensin. Nurunun senin gibi, yüz bin tane (misli) olması için, senin, seninle olmaman ve kendinden kurtulman lazım.

Hikaye: Çok zayıf, cılız, ufak-tefek bir adam vardır. Herkesin gözünde, hakir bir serçe gibi görünürdü. O kadar hakir ve çirkindi ki, hakir ve çirkin yüzlüler bile onu görmeden evvel kendi hallerinden şikayet ettikleri halde onu bu kadar hakir görünce, Allah'a şükrederlerdi. Buna rağmen adamcağız ulu orta konuşur, büyük büyük sözler söylerdi. Padişahın divanında memurdu, mütemadiyen vezirin canını sıkar, o da bunları hazmederdi. Sonunda bir gün, vezirin kafası kızıp: "Ey divan ehli! Ben bu falan kimseyi yerden kaldırdım, besledim, yetiştirdim. Bizim soframız, ekmeğimiz ve nimetlerimizle adam olup, buraya kadar geldi. Sonunda bana böyle kötü şeyler söylüyor." Diye bağırdı. Çirkin adam vezirin yüzüne atılıp: "Ey divan ehli ve devletin büyük adamları, erkanı! Evet, doğru söylüyor; onun ve ceddinin nimeti ve ekmeği ile beslenip büyüdüğüm için böyle hakir ve gülünç oldum. Eğer başka bir kimsenin ekmeği ve nimeti ile büyütülüp beslenseydim, yüzüm, boyum ve değerim bundan daha iyi olurdu. O beni topraktan tutup kaldırdı.

Biz, size yakın bir azabı ihtar ediyoruz. O gün her insan elinin ne yaptığını görecek ve inanmayan: Keşke toprak olsaydım, diyecek, [Kur'an, Sure: 78, Ayet: 40] buyurulduğu gibi, keşke başka bir kimse beni topraktan kaldırmış olsaydı! Belki o zaman böyle gülünç olamazdım." Dedi.

Allah adamı tarafından yetiştirilen bir müridin ruhu tertemiz olup, müzevir ve iki yüzlü bir kimse tarafından yetiştirilip, tahsil ettirilen adam işte, o cılız adam gibi hakir, aciz ve kederli olur; tereddütler içinde kalır, duyguları noksandır ve iyi çalışmaz.

Allah mü'minlerin yarıdır. Onları karanlıktan ışığa çıkarır. Kafirlerin yardımcıları Tağut'dur. Onları ışıktan karanlığa götürürler: bunlar ateşlik olan kimselerdir ki, daima ateş içinde kalırlar. [Kur'an, Sure: 2, Ayet: 257]

Nasıl ki temiz bir su, dibindeki taşlar, tuğlalar, kiremitler daha başka şeylerle üstündeki her şeyi gösterirse, insanın ruhu da insanın tabiatı ile birlikte yoğrulmuş olan bütün bilgiler ve göze görünmeyen şeyleri gösterir. Böyle altında ve üstünde olan şeyi, ona bir şey ilave etmeden ve bir şey öğretmeden göstermek, suyun yaradılışında vardır; fakat o su, eğer toprakla veya başka renklerle karışırsa, bu özellik ve bilgileri kaybolur, ayrılır ve unutulur.

Yüce Allah, veliler ve nebiler gönderdi. Bunlar, büyük ve temiz sular gibidir. Allah'ın bundan maksadı her bulanık ve ufacık suyun, arızi olan renginden ve bulanıklığından kurtulması, kurtulduktan sonra da kendini temiz görünce: "Ben mutlaka önce böyle temizmişim!" diye hatırlaması, o renklerin ve arızi şeylerden, önceki halini aklına getirmesidir. Kur'an'da: Sağlamlıktan sonra bozarlar. Allah'ın bitişmesini emrettiği şeyi parçalarlar. [Kur'an, Sure: 2,





Ayet: 25] buyurulmuştur. İşte veliler ve nebiler, onlara eski hallerini hatırlatırlar. Onun cevherine yeni bir şey katmazlar. Şimdi o büyük suyu tanıyarak: "Ben ondandım, onunum." Diyen her bulanık su, ona karışmıştır. Bu suyu tanımayan, kendisinden ayrı gören ve başka cinsten bilen bu bulanık su, denizle karışmak, denize karışmış olmaktan uzak bulunmak için, böyle renklere ve bulanıklara sığındı.

Kur'an'da: Bir sure indirilince onlar birbirlerine bakarlar ve: "Acaba bizi bir gören var mı?" derler ve sonra giderler. Onlar anlamaz bir kavim oldukları için, Allah da onların kalplerini döndürdü. [Kur'an, Sure: 9, Ayet: 128] Buyurulduğu gibi büyük su küçük suyun cinsindendir. Onun nefsinden onun cevherindendir. Onu kendinden bilmemesi ve inkar etmesi, suyun nefsinden değildir. Yalnız, suyun kötü bir arkadaşı vardır ki onun aksi suya vurur. Küçük suyun, bu büyük sudan ve denizden ürkmesinin kendi nefsinden veya bu kötü arkadaşın aksinden ileri geldiğini bilmez. Bu da iki şeyin birbirine fevkalede karışmış olmasından ileri gelir. Mesela toprak yiyen bir adam: "Benim bu toprağa karşı olan meylim tabiatımdan mı yoksa, tabiatımla karışmış olan bir hastalıktan mıdır?" diye, bunun neden olduğunu bilmez. Davayı ispat için getirilen her beyit, her hadis ve ayet iki şahit gibidir. Bu iki şahit her dava için şahitlik eder.

Mesela bir evin vakfından iki şahit, bir dükkanın satılmasında şahitlik eder, aynı zamanda bir nikahta da şahit olabilir. Bunlar bulundukları her davada, o davaya göre böylece şahitlik edebilirler. Şahidin sureti bu olmalı, fakat manası başkadır. Allah sizi ve bizi faydalandırsın. Renk, kan rengi; fakat koku mis kokusu (H.).
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 9

Ona: "O, sizi görmek istiyor ve keşke Hüdavendigar'ı görseydim, diyordu." Dedik. Mevlana buyurdu ki: O, Hüdavendigar'ı bu saatte hakikaten göremez. Çünkü onun: "Hüdavendigar'ı göreyim!" diye arzu etmesi, Hüdavendigar'ı görmesine mani olan bir perde idi. Bu saatte onu perdesiz, peçesiz olarak göremez.

Bunun gibi insan halkın ana , baba ve arkadaşlarına, yerlere ve göklere, bağlara, bahçelere, köşklere, bilgilere, işlere, yemekler şarap vesaire gibi, çeşitli şeylere karşı olan bütün arzu, sevgi ve şefkatlerinin hepsinin gerçekte Allah'ı sevmek ve bilmek olduğunu bilir. Bunların hepsi örtüler (nikap) dir. İnsanlar bu dünyadan göçüp, o Şah'ı nikapsız olarak görünce, bunların hepsinin perdelerden ibaret olduğunu ve gerçekte istediklerinin yalnız o bir şey olduğunu görür ve anlarlar. Bu suretle bütün güçlükleri halledilir ve içlerindeki her türlü soruların ve müşküllerin karşılığını duyarlar. İstedikleri şeyi açıkça görürler. Allah, her güçlüğe birer karşılık vererek cevaplandırmaz; bir tek cevap vermek suretiyle, bütün soruları açıklar ve cevaplandırır. Böylece bütün müşküller halledilir.

Mesela kışın her insan, soğuktan elbiselere ve kürklere sarınır bir tandıra ve sıcak bir koğuğa sığınır. Bunun gibi ağaç, ot ve daha başka bitkiler de soğuktan zarar görmemek için varlarını yoklarını, içlerine alıp saklarlar. Baharın gelmesi onların cevaplarını verir ve bütün ölü diri ve bitki hakkındaki çeşitli soruları bir anda hallolur. Bu sebepler ortadan kalkınca, hepsi baş gösterir ve o belanın neyi gerektirdiğini bilirler. Allah bu örtüleri bir sebebe dayanarak yaratmıştır.

Allah'ın Cemal'i nikapsız olarak görünürse biz bunu görmeğe tahammül edemeyiz ve ondan nasbimizi alamayız. Bu nikaplar vasıtasıyla yardım görüyor, fayda elde ediyoruz. Bu gördüğün güneşin ışığı vasıtasıyla yürüyoruz, görüyoruz, iyiyi kötüden ayırıyoruz ve ısınıyoruz. Ağaçlar, bağlar da onun sayesinde meyve sahibi oluyorlar. Olmamış, ekşi ve acı meyveler, onun sıcaklığı ile olgunlaşıp tatlılaşıyorlar. Altın, gümüş, lal ve yakut madenleri, onun tesiri ile meydana çıkar. Vasıtalarla bize bu kadar fayda veren bu güneş, eğer bize biraz daha yaklaşacak olursa, hiçbir fayda veremeyeceği gibi hatta, bütün dünyayı ve insanları yakar, kavurur.

Yüce Allah dağa perdeyle tecelli ettiği zaman, dağ güllerle doluyor, yemyeşil oluyor, süsleniyor. Halbuki perdesiz tecelli edince, dağ alt üst ve paramparça olur. [bunun için] Yüce Allah buyurdu ki: Ey Musa! Ben seni mümtaz kıldım. Sana verdiğimi al ve mahzar olduğun nimete şükredenlerden ol. [Kur'an, Sure: 171, Ayet: 143]

Biri: "Sanki kışın da aynı güneş mevcut değil mi?" diye sordu. Mevlana buyurdu ki: Bizim burada maksadımız bir örnek vermektir. Orada ne deve, ne de koyun vardır. Ayrı bir mesel, ayrı bir misal bulunur. Akıl onu ceht ile anlayamaz; bununla beraber ceht göstermekten de geri kalmaz. Eğer cehdini terk edecek olursan artık akıl sayılmaz. Akıl, anlamış, ve anlayış kabiliyetini haiz olmamamsına rağmen, her zaman gece gündüz Yüce Allah'ı anlayış ve kavrayışta düşünmekten, çalışıp çabalamaktan muzdarip olan ve kararsız bulunan şeydir. Akıl pervane, sevgili de mum gibidir. Her ne kadar pervane kendini muma çarptıkça yanar ve yok olursa da, asıl pervane zarar gördükçe, yandıkça ve eleme uğradıkça, mumun ışığından ayrılmayandır. Eğer pervane gibi bir hayvan olsa, mumun ışığından şikayet etmese ve kendini o ışığa çarpsa, o da bizzat pervane olur. Pervane kendini mumun ışığına çarptığı halde yanmazsa, o mum da mum sayılmaz. İşte bunun için bir insan halk ile ilgilenmez, halktan şikayet eder ve bir ceht göstermezse, o, insan değildir. Hakk'ı anlasa, kavrayabilse de onun anladığı idrak ettiği, Hakk, Hakk değildir. Şu halde insan, çalışıp çabalamaktan ger, durmayan, ceht dolu olan ve Allah'ın yüceliğinin nuru etrafında kararsız, huzursuz bir halde dolaşan kimsedir. Hakk ise insanı yakar, yok eder ve hiçbir akla sığmaz, hiçbir akılla anlaşılmaz.



FASIL 10

Pervane dedi ki: Hüdavendigar bana yüzünü göstermeden önce Mevlana Bahaeddin özür diledi ve "Mevlana: "Emir bizim ziyaretimize gelmesin ve rahatsız olmasın; çünkü bizim birçok hallerimiz vardır: Bir halde konuşuruz, başka bir halde susarız, bir halde insanlarla ilgileniriz, başka bir halde yalnız kalırız, bir halde de hayret ve istiğrak içinde bulunuruz. Allah korusun! Emir böyle bir haldeyken gelir de hatırını soramayız, ona vaaz edip, onunla konuşmaya halimiz elvermez. Bunun için dostlarla meşgul olmaya, onlara fayda vermeye durumumuz elverişli olduğu zaman, bizim gidip onları görmemiz daha iyi olur, diye karar verdi." Dedi.

Mevlana Bahaeddin'e Emir: "Mevlana benimle meşgul olsun, benimle konuşsun, diye gelmiyorum; sadece müşerref olup kulları ve müritlerinden olmak için geliyorum. Mesela bu sırada olanlardan biri de şudur: [Bir gün] Mevlana meşguldü, bana yüzünü göstermedi. Geç vakte kadar beni beklettikten sonra savdı. Mevlana bunu bana, Müslümanlar ve iyi insanlar kapıma geldikleri zaman, onları bekletir ve çabuk çevirmezsem, aynı şekilde ağır bir hareket olduğunu bilmem için yaptı ve başkalarına karşı böyle hareket etmemem için, bunun acılığını tattırdı. Beni bununla terbiye etti" cevabını verdi. Bunun üzerine Mevlana buyurdu ki: Hayır, sizi beklettikten sonra savmamız, size karşı olan inayetimizdendi. Hikaye ederlerdi ki: Yüce Allah "Ey benim kulum! Senin ihtiyacını ve dileğini; yalvarmanla, dua etmenle çabucak yerine getirdim; fakat senin yalvarış ve inleyişinin sesi hoşuma gidiyor, işte daha çok ağlayıp inlemen, ve sesini daha çok duymam için dileğini yerine geç getiriyorum" buyuruyor. Mesela bir adamın evinin kapısına iki fakir geldi. Biri hoşa giden, sevimli ve beğenilen bir tip, öbürü ise, tamamen bunun aksine, çirkin ve sevimsiz. Ev sahibi uşağına: "O sevimsiz olanına bir parça ekmek ver de hemen kapımızdan uzaklaşsın." Der. Sevimli olanına ise: "Daha ekmek pişirmediler. Pişip gelinceye kadar bekle." Diye vaatte bulunur.

Canım, dostları daha fazla görmek, onlara doya doya bakmak ve onların da, şimdiye kadar birçok dostların görmüş oldukları gibi, bende, kendi cevherlerini güzel güzel seyretmelerini istiyor. Bu dünyada birbirlerini iyice tanıdıklarından, o dünyada haşrolunca yine birbirlerini çabucak tanıyıp bilmeleri ve: "Biz, dünya evinde beraber bulunuyorduk, demeleri ve birbirleriyle güzelce anlaşıp, bağlanmaları gerekir. Bir insan dostunu çabuk kaybeder." Mesela, görmüyor musun bu dünyada biriyle dost oluyorsun, ahbaplık ediyorsun. O senin gözünde tıpkı Yusuf gibi oluyor. Buna rağmen çirkin bir hareketle hemen senin gözünden düşüyor. İşte o zaman onu kaybetmiş oluyorsun. Onun Yusuf gibi olan yüzü, kurt haline geliyor ve sen Yusuf gibi görmüş olduğun dostunu, şimdi bir kurt şeklinde görüyorsun. Yüz değmemiş olmakla beraber, bu arızi hareketle onu kaybettin. Yarın bir başka haşr meydana gelir ve bu zat başka bir zata dönerse, onu iyice tanımadığın ve zatına iyiden iyiye varid olmadığın için, nasıl tanıyacaksın? Sözün kısası birbirini iyice görmek ve her insanda iğreti olarak bulunan iyi ve kötü sıfatlardan gerçek özüne varmak ve iyiden iyiye görmek lazımdır. İnsanların birbirlerine verdikleri bu vasıflar, onların asli vasıfları değildir. Bir hikaye anlatmışlardı: Bir adam: "Ben falan kimseyi iyi tanırım onun bütün sıfatlarını size sayarım!" dedi. Ona: "Buyur anlat!" dediler. Adam: "O benim çobanımdı ve iki kara öküzü vardı." Dedi. İşte bunun gibi halk da: "Falan dostu gördük, onu tanıyoruz." Derler. Gerçekten verdikleri her örnek, o adamın, birisini iki siyah öküzü olmasıyla tarif etmesi hikayesine benzer. Halbuki bu, o kimsenin alameti olamaz ve bu alamet hiçbir işe yaramaz. İşte bir insanın iyisini, kötüsünü bırakıp, onun şahsiyetinin aslına nüfuz etmek lazımdır ki bakalım, o kimsenin nasıl bir cevher ve özü vardır, anlaşılsın. İşte görmek ve bilmek böyle olur.

Ben halkın: "Veliler ve aşıklar bu mekanı bulunmayan, sureti olmayan benzersiz ve niteliksiz olan aleme, nasıl aşık oluyor ve ondan yardım görüyor, kuvvet alıyor ve onun tesiri altında kalıyorlar?" demelerine şaşıyorum. Onlar, nihayet gece gündüz o niteliksiz alemdedirler. Başka birini seven bir kimse, ondan yardım görüyor ve bu yardımı, lütfu, ihsanı, bilgiyi ve düşünceyi, sevinci ve kederi ondan alıyor. Bunların hepsi ise alem-i lamekandadır. Hiç kimse, zaman zaman bu manalardan yardım gördüğü ve tesir altında kaldığı vakit, buna hayret etmiyor da: "Evliya ve Aşıklar alem-i lamekana nasıl aşık olurlar ve ondan nasıl yardım görürler?" diye hayret ediyor.

Bir feylosof, bu maneviyatı inkar ediyordu. Bir gün hastalandı. Elden, ayaktan düştü. Hastalığı uzadı. Ruhani bir hakim onu yoklamağa gitti ve: "Ne istiyorsun?" diye sordu. O: "Sağlık!" karşılığını verdi. Ruhani hakim: "Bu sağlığın şeklini, vasıflarını, nasıl olduğunu söyle ki ben de sana bulayım." Dedi. O: "Sağlığın şekli (sureti) yoktur. O niteliksizdir." Dedi. Bunun üzerine hakim: "O halde mademki sağlık niteliksiz bir şeydir, onu nasıl istersin? Böyle diyinceye kadar sağlığın ne olduğunu söylesene", cevabını verince, hasta: "Şunu biliyorum ki sağlık gelince kuvvetleniyorum, şişmanlıyorum, rengim pembeleşiyor, kendimi genç ve neşeli hissediyorum." Dedi. Hakim: "Ben senden sağlığın kendinin, zatının ne olduğunu soruyorum." Cevabını verdi. Hasta: "Bilmiyorum, o niteliksizdir." Dedi. Hakim: "Eğer Müslüman olur, mezhebinden dönersen, seni iyileştiririm, sıhhatli yaparım, ve sana sağlık bağışlarım." Dedi.

Mustafa'ya (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun): "Bu manalar niteliksiz olmakla beraber suretler vasıtasıyla onlardan faydalanmak mümkün müdür?" diye sordular. O: "İşte yerin ve göğün sureti, bu suret vasıtasıyla sen o külli manadan fikir edin, faydalan," buyurdu.

Feleğin dönmesi ile kainat üzerindeki tasarrufu ve bulutların tam vaktinde yağmur yağdırması, yazın ve kışın zamanın değişmesini görüyorsun. Bunların hepsi bir hikmete ve sevaba dayanır. Bu cemad olan bulut vaktinde yağmur yağdırmanın gerekli olduğunu ne bilir? Bu bitkiyi kabul edip, bir yerine on veren toprağı da görüyorsun. Bunları bir kimse yapıyor. İşte sen asıl onu gör. Bu alem vasıtasıyla, bu işleri yapanı talep et ve ondan yardım iste. İnsanın suretinden onun manasını nasıl anlıyorsan, alemin sureti vasıtasıyla da manasından haberdar ol.

Peygamber mest olup, kendinden geçtiği zaman konuşmağa başlar ve: "Allah dedi." Derdi. Zahiren onun dili böyle söylüyordu ve o arada yoktu. Bunu söyleyen gerçekte Allah idi. Çünkü o daha önceden, kendinin böyle bir söz bilmediğini, bundan haberi olmadığını görmüştü. Şimdi böyle bir söz söyleyince, kendisinin daha önceki kimse olmadığını ve bunun Allah'ın tasarrufundan ibaret bulunduğunu bilir.

Mustafa, (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) kendisinin vücuda gelmesinden binlerce yıl önce yaşamış ve göçüp gitmiş olan insanlardan ve nebilerden, yaşadığı zamanın sonuna kadar dünyanın ne olacağından, arş ve kürsi'den hala ve mela'dan haber veriyordu. Onun varlığı dün'e aitti, bu haberleri muhakkak ki sonradan var olan (Hadis) bir şey, eskiden var olandan (Kadim) nasıl haber verebilir? Binaenaleyh bunları onun söylemediği Allah'ın söylemiş olduğu anlaşıldı. Çünkü, O arzu ile de söz söylemez. Sözü ancak vahyolunan-vahyden başka değildir. [Kur'an, Sure: 53, Ayet: 3] buyurulmuştur.

Allah her türlü ses ve harften münezzehtir. O'nun sözü, ses ve harfin dışındadır. Fakat sözünü istediği her harf, her ses ve dilden çıkarır. Mesela yollar üzerinde ve kervansaraylarda, her havuz başına taştan bir adam veya kuş yapıp koymuşlardır. Bunların ağzından su akıp havuza dökülür. Akıllı insanların hepsi o suyun, bu taştan yapılmış kuşun ağzından gelmeyip, başka bir yerden geldiğini bilirler.

Bir insanı tanımak istersen, onu konuştur; sözünden, onun ne olduğunu anlarsın. Mesela bir adam yankesici olsa ve biri ona: "Bir insanı sözünden anlarlar." Dese, o polisin kendisini tanımaması için hiç konuşmaz. Şu hikaye de buna benzer: Küçük bir çocuk çölde annesine: "Anne, bana gece karanlıkta şeytan gibi korkunç bir karartı görünüyor. Çok korkuyorum." Dedi. Annesi ona: "Korkma, o karartıyı gördüğün zaman cesaretle yüzüne doğru atıl. O vakit bunun hayal olduğu belli olur." Dedi. Çocuk: "Ah anneciğim! Eğer o karartıya da annesi böyle tavsiye etmişse o zaman ben ne yaparım?" Ve ona: Konuşma ki görünmeyesin dediyse, ben onu nasıl tanırım?" dedi. Annesi: "Onun yanında konuşma, kendini ona bırak ve bekle, belki ağzından bir söz çıkar. Eğer onun ağzından bir söz çıkmazsa, ister istemez senin ağzından bir şey çıkabilir. Yahut senin kalbinde bir söz veya düşünce hasıl olabilir. İşte bu söz veya düşünceden, onun durumunun ne olduğunu anlarsın. Çünkü o sende bir fikir bırakmıştır. Senin içinde doğan o söz ve fikir onun düşünce ve durumunun aksidir." Dedi.

Şeyh Muhammed Serezi (Allah'ın rahmeti onun üzerine olsun) müritleri arasında oturmuştu. Müritlerden birinin canı kelle kebabı istedi. Şeyh: "Buna kelle kebabı lazım. Getiriniz." Diye işaret etti. Ona: "Şeyh onun kelle kebabına ihtiyacı olduğunu nereden bildiniz?" dediler. O: "Otuz seneden beri benim için gerekli olan hiçbir şey kalmamıştır. Kendimi bana, gereken şeylerin hepsinden temizledim hepsinden münezzehim. Ayna gibi temiz ve parlak oldum. Şimdi ise aklıma kelle kebabı geldi, canım istedi ve bu benim için lüzumlu bir şey halini alınca, bunun falana ait olduğunu bildim. Çünkü aynanın kendisi saf ve şekilsizdir. Orada bir şekil belirirse bu, başkasının şeklidir." Dedi.

Bir aziz, maksadının hasıl olması için çileye girmişti. Ona: "Böyle yüksek bir arzu çile ile hasıl olmaz. Çileden çık ki büyük bir adamın nazarı sana düşsün ve bununla arzuna kavuşasın." Diye gaipten bir ses geldi. O: "Bu büyük adamı ben nereden bulayım?" deyince, ses ona: "Camide!" cevabını verdi; aziz: "O kadar insanın arasında ben onu nasıl tanıyayım? Hangisi olduğunu ne bileyim?" dedi. [Ses]: "Git o seni tanır, sana bakar. Sana bakmasının alameti, elindeki ibriğin düşmesi ve kendinden geçmendir. İşte o zaman sana baktığını anlarsın." Dedi. Aziz öyle yaptı. İbriğini doldurdu ve camideki cemaate sakalık etmeğe başladı. Cemaatın safları arasında dolaşırken birden bire, kendine bir hal oldu. Ah! Deyip yere yıkıldı. İbrik elinden düştü. Baygın bir halde caminin bir köşesinde kaldı. Bütün cemaat oradan gitmişti. Kendine geldi zaman yapyalnız olduğunu ve kendine bakan şahsın orada olmadığını gördü. Fakat maksadına ermişti.

Allah'ın öyle kulları vardır ki Allah onları kıskandığı ve çok büyük oldukları için görünmezler, fakat onlar talipleri, [gerçeği arayanları] maksatlarına eriştirirler. Onlara bağışlarda bulunurlar. Bu gibi, büyük padişahlar nadir ve nazlı olurlar.

Biz ona dedik ki: Sizin yanınıza geliyorlar mı? O: "Bizim önümüz, yanımız kalmadı; zaten ne zamandan beri yoktu. Eğer geliyorlarsa o inandıkları, tasavvur ettikleri mevhum varlığa geliyorlar. İsa'ya (Selam onun üzerine olsunu): "Senin evine geliyoruz." Dediler. O: "Bizim bu dünyada evimiz nerde, ne zaman evimiz vardır ki?" cevabını verdi.

Hikaye: Rivayet ederler ki İsa (Selam onun üzerine olsun) kırda dolaşıyordu. Şiddetli yağmur yağmaya başlayınca o da bir mağara köşesinde bulunan karakulağın yuvasına, yağmur dininceye kadar birazcık sığındı. Vahiy geldi ki: "Karakulağın yuvasından çık. Çünkü yavruları senin yüzünden rahat edemiyorlar. İsa: "Ey Allah'ım! Karakulağın bu dünyada sığınacak yeri var, benim yok. (H.) Karakulağın yavrularının sığınağı olduğu halde, Meryem'in oğlunun ne sığınağı ne yeri ne de evi ve makamı var." Diye feryat etti.

Hüdavendigar buyurdu ki: Karakulağın yavrusunun bir evi varsa da onları, böyle bir azizin evlerinden dışarı sürmesi doğru olmaz. Senin ise böyle bir evden atanın var. Evin yoksa da böyle bir evden çıkaranın lütfu ve sana ait olan böyle bir hil'ate mahzar olmak şerefi, seni dışarı çıkarıyor. Bu ise yüzbinlerce yere, göğe, dünya ve ahirete, arş ve kürsüye bedeldir; belki de daha fazladır. Hatta onları geçmiştir. O halde niçin korkacaksın?

Buyurdu ki: Emir geldi ve biz hemen ona görünmedik. Bundan onun kırılmaması gerekir. Çünkü onun bu ziyaretinden maksadı, bizim nefsimizi mi yoksa kendini mi yükseltmekti? Eğer bizim nefsimizi yükseltmekse, daha fazla oturup bizi beklemesi lazımdı; bu suretle bizi daha çok taziz etmiş olurdu; fakat maksadı, kendisini ağırlamak ve sevap kazanmaksa, beklediğinden ve beklemek zahmetine katlandığından dolayı, onun sevabı daha çok olur. İşte bunun için her ne maksatla gelmişse, o maksadı fazlasıyla hasıl olmuş olduğundan sevinmeli ve memnun olmalıdır.
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 11

Bu, kalpler birbirini görürler (M.) sözü herkesin dilinde dolaşan bir şeydir; hikayeden ibarettir. Fakat bu hikaye onlara keşf olunmamıştır. Yoksa: "Mademki kalp şehadet etmektedir, söze ne lüzum vardı, sözün şehadetine ihtiyaç var mıydı?" derler mi?

Emir Naib: "Evet kalp şehadet eder; fakat gönlün ayrı bir hazzı, kulağın ayrı bir hazzı, gözün ayrı hazzı ve dilin de ayrı bir hazzı olduğundan, bunların faydalarından daha fazla istifade etmek için, her birine ayrıca ihtiyaç vardır." Dedi.

[Mevlana] buyurdu ki: Eğer gönül istiğrak halinde bulunursa, her şey onunla mahvolur ve dile muhtaç olmaz. Leyla rahmani değil, cismani ve nefsi idi. Toprak ve sudan meydana gelmişti. Fakat onun aşkında böyle bir istiğrak mevcut olduğundan, Mecnun'u öyle kapladı ve öyle batırdı ki artık onun Leyla'yı görmek için göze ve sözünü işitmek için sese muhtaç değildi. Esasen Leyla'yı kendinden ayrı görmüyordu ki…

Şiir: (Senin hayalin benim gözümdedir. İsmin ağzımda, zikrin kalbimdedir. O halde nereye mektup yazayım?)

Şimdi cismani olan bir kimsede böyle bir kudret var mıdır ki kendini bundan uzak görsün ve görme, duyma, koklama, tat alma vesaire, gibi bütün duyguları onda gark olsun? O şekilde ki artık onun organları başka bir lezzet aramasın. Bütün bu lezzetleri bir yerde toplanmış ve hazır olarak bulsun. Eğer bu söylediğim organlardan biri, tam bir haz alırsa, diğer organların hepsi bu zevk ve lezzette gark olurlar, başka bir lezzet istemezler. Bu duygulardan birinin bundan başka bir zevk istemesi, o bir tek organın tamamen lezzetten nasibini alamadığına ve noksan bir lezzet aldığına delalet eder. Her halde o lezzette gark olmadığından diğer duyguları başka bir lezzet arar ve çeşitlilik isterler. Her duygusu ayrı bir lezzet almak ister. İnsandaki duygular, mana bakımından bir ve toplu, görünüşte ayrı ayrıdır. Bir organda istiğrak hasıl olunca diğer duygular onda gark olurlar. Mesela bir sinek uçtuğu vakit kantları, başı ve bütün parçaları hareket eder. Fakat bala batınca, bütün parçaları birleşir ve hiç hareket etmez. İstiğrak o haldir ki, bu halde olan kimse, arada yok olur ve onun hiçbir hareketi, gayreti ve işi kendisinden meydana gelmez, tamamen suyun içine batmış ve suda kaybolmuş olur. Ondan görülen her hareket ve iş kendinden olmayıp, suyun işidir; eğer hala suda elini ayağını çırpıp duruyorsa buna gark olmuş denilemez. Yahut: "Ah battım!" diye bağırıp çağırırsa buna da istiğrak demezler. Ben Allah'ım (Ene'l-Hak) (K.K.) demeyi insanlar büyüklük iddia etmek sanıyorlar. Ben Hakk'ım demek büyük bir alçakgönüllülüktür. Bunun yerine, ben Hakk'ın kuluyum, kölesiyim diyen, biri kendi varlığı, diğeri Allah'ın varlığı olmak üzere iki varlık ispat etmiş olur. Halbuki ben Hakk'ım diyen, kendi varlığını yok ettiği için, Ene'l-Hakk diyor. Yani ben yoğum hepsi O'dur; Allah'dan başka varlık yoktur. Ben sırf yokluğum ve hiçim. Bu sözde alçak gönüllülük daha fazla mevcut değil midir? İşte bu yüzden halk bunun manasını anlamıyor. Bir adam Allah'a sırf Allah'ın rızası için kulluk ederse, onun kulluğu açıktır. Allah için olsa da kendini, kendi işini ve Allah'ı görüyor. Böyle bir kimse suya batmış olamaz; suya batmış, artık hiçbir hareketi ve fiili kalmayıp, hareketi, suyun hareketi olmuş olan kimseye derler. Bir aslan bir ceylanın arkasından gitti. Ceylan aslandan kaçıyordu. Ortada iki varlık vardı. Biri aslanın varlığı, biri ceylanın varlığı. Fakat aslan ona yetişince, ceylan aslanın pençesi altında kahroldu ve aslanın heybetli görünüşünden aklı başından gitti; varlığı yok oldu; kendini kaybetti ve onun önüne yığılıp kaldı. Bu anda yalnız aslanın varlığı mevcuttur ve ceylanın varlığı artık yok olmuştur.

İstiğrak, Yüce Allah'ın evliyayı kendisinden korkutması ve korkunun Hakk'tan, güvenin Hakk'tan sevinç ve eğlencenin Hakk'tan, yemek ve uykunun Hakk'tan olduğunu ona keşfettirmesidir. Yalnız bu, halkın aslan, kaplan ve zalimlerden korkmasına benzemeyen bir korkudur.

Yüce Allah ona uyanık ve gözü açıkken mahsus olan bir şekil gösterir; bu, ya aslan, ya kaplan veya ateş şeklidir. Allah ona bunu bu gördüğün aslan, kaplan veya ateş şekli, bu alemden olmayıp gayb-aleminin şeklileridir, musavver olmuştur, demesi ve gerçeğin ona belli olması için gösterir. Bunun gibi kendi suretini büyük bir güzellik içinde bağlar, bahçeler, nehirler, huriler, köşkler, yiyecek şeyler, şaraplar, hil'atlar, Burak'lar, şehirler, evler ve türlü türlü acayiplikler halinde gösterir. O veli bunların gerçekten bu alemden olmadığını bilir. Allah onları onun gözüne, gösterir; ona tasavvur ettirir ve böylece onda korkunun Allah'dan olduğu yakini hasıl olur. Güven Allah'dandır. Bütün rahatlıklar ve müşahedeler O'ndandır. İşte bu yüzden onun bu korkusu, halkın korkusuna benzemez. Çünkü bunlardan görünen Allah'tır, fakat bu tespit olunamaz. Allah, hepsinin kendisiden olduğuğunu ona açıkça göstermiştir. Feylosof bunu bilir, fakat delil ile bilir. Halbuki delil daimi değildir ve delilden meydana gelen güzelliğin, zevkin ömrü kısadır, baki olmaz. Sen ona delili gösterinceye kadar, kendini memnun olmuş ve taptaze hissettiği halde, delili anlattıktan sonra, biraz önce duyduğu hararet ve memnunluk kalmaz. Yani bir davacıya, delil söyleninceye kadar, o dava hoş, yeni ve hararetli gelir. Fakat delili gösterdikten sonra bütün bunlar kaybolur. Mesela bir adam delille bu evi bir yapan olduğunu gibi, yine bir delille evi yapan ustanın gözü olduğunu, kör olmadığını, var olup yok olmadığını, diri olup ölü olmadığını, kudretli olup aciz olmadığını ve bu ev yapılmadan önce mevcut olduğunu delille, bilir. Fakat bütün bunları bildiği halde, delili devamlı olmadığı için, çabucak hepsini unutur. Yalnız arif olanlar, evi yapanı tanıdıkları, ona hizmet ettikleri ve onu aynü'l-yakin ile gördüklerinden, onunla beraber yiyip içtiklerinden, kaynaştıklarından evi yapan usta, hiçbir zaman onların gözlerinin önünden gitmez ve tasavvurlarından kaybolmaz. İşte bu yüzden böyle bir kimse Hakk'ta yok olur. Artık onun için günah günah sayılmaz ve suç, suç olmaz. Çünkü o Allah'a yenilmiş ve O'nda yok olmuştur.

Bir padişah kölelerine: "Misafir geliyor. Her biriniz elinize birer kadeh alınız." Diye emretti ve kendine en yakın olan kölesine de: "Bir kadeh al!" emrini verdi. O köle, padişahın yüzünü görünce kendinden geçti, başı döndü ve kadeh elinden düşüp kırıldı. Bunu gören diğer köleler: "Demek ki böyle yapmak lazım!" diyerek, bile bile kadehleri yere attılar. Padişah hepsini: "Niçin böyle yaptınız?" diye payladı. Onlar: "En yakınınız olan köle de böyle yaptı." Cevabını verdiler. Padişah: "Ey aptallar! Onu ben yaptım, o yapmadı." Dedi. Bu yapılan hareketlerin hepsi, görünüşte birer günahtır. Fakat bu bir kölenin yaptığı bizzat taatti. Hatta bütün günahların ve sevapların üstünde idi. Onların hepsinden maksat o köle olup, diğer köleler padişahın o kölesinin buyruğu sayılırlardı. Çünkü o köle padişahın aynıdır, kölelik onda suretten başka bir şey değildir ve o padişahın güzelliği ile dolmuştur.

Yüce Allah: "Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım." (H.K.) buyuruyor [Bu aynı zamanda], ben Hakk'ım! Demektir. Yani, felekleri kendim için yarattım, [demek] başka bir dil ve başka bir işaretle Ben Hakk'ım! Demektir. Büyüklerin sözleri eğer yüz türlü olsa, mademki Hakk ve yol birdir öyle ise, söz iki olamaz. Her ne kadar görünüşte iki söz birbirine benzer ve uygun görünmese de mana bakımından bir olur. Ayrılık görünüştedir. Mana itibariyle hepsi birleşmiştir. Mesela bir emir çadır dikilmesini emretse, biri ip büker, biri çivi yapar, biri bez dokur, biri diker, biri yıkar, biri iğne geçirir. Bütün bu hareketler görünüşte türlü türlü ve ayrı ayrı iseler de mana bakımından birdirler. Çünkü bunların hepsi bir iş yapıyor demektir. Bu dünyanın ahvaline de dikkatle bakarsan aynen böyledir. Hepsi Allah'ın kulluğunu yapar. Allah'a karşı gelen fasik, Salih, karşı koyan, itaat eden, şeytan ve melek, hepsinin Allah'a kulluk ettikleri görülür. Mesela bir padişah kölelerinden sebatlı olanı olmayandan, vefa göstereni, vefasızdan ayırmak, sözünde duranı, sözünde durmayandan üstün kılmak için, türlü türlü sebep ve vasıtalarla onları denemek, sınamak ister. [Bunlardan] sebatlı olanın olmayandan meydana çıkması için, vesveseli, heyecanlı birine ihtiyaç vardır. Eğer [bunlar] olmazsa, onun sebatı nasıl anlaşılır? O halde vesveseli ve heyecanlı [olan] padişahın köleliğini yapar. Böyle yapmasını padişah istemiştir. Allah sebatlı olanı, olmayandan ayırt etmek için bir rüzgar gönderdi. Bununla sivrisineği ağaçtan ve bağdan uzaklaştırmak ister. Böylece sivrisinek gidip sabit olan kalır.

Bir melik [adamlarından] hain olanın ve kendisine güvenebilenin ortaya çıkması için cariyesine: "Kendini süsle ve git, benim kölelerime göster!" diye emretti. Her ne kadar cariyenin bu hareketi görünüşte günah gibi görünürse de gerçekte, sadece padişahın kulluğunu yerine getirmektir.

Bu, Allah erleri kendilerinin bu alemde Allah'ın kulluğunu iyi veya kötü olarak yerine getirdiklerini, Allah'ın taatiyle meşgul olduklarını delilsiz, hatta perdesiz ve örtüsüz olarak gördüler. Bu hususta Kur'an'da: "Yedi gök ile yer ve bunların bütün içindekiler, O'nun şanını tenzih ederler. Hiçbir şey yoktur ki O'na hamd ederek şanını tenzih etmesin. Fakat siz onun (Zat-ı Kibriya'yı) tesbih ve tenzih etmesini anlayamazsınız. Yüce Allah hiç şüphe yok ki halimdir, yarlığayıcıdır." [Kur'an, Sure: 17, Ayet: 44] buyurulmuştur. Binaenaleyh onlar için bizzat bu dünya kıyamet sayılır. Çünkü kıyametin manası herkesin Allah'ın kulluğunu yerine getirmesi ve başka bir iş ile meşgul olmasından ibarettir. Onlar bu manayı, perde kalksa da yakinim artmaz (K.K.) sözünde olduğu gibi, bu alemde görüyorlar.

Alim (Bilgin) kelimesinin manası, lügatte ariften daha üstün ve daha manalıdır. Çünkü Allah'a alim denilir. Fakat arif demek caiz değildir. Arif'in manası, bilmezken sonradan öğrenmiş kimse, demektir ve bu da Allah hakkında söylenmemelidir. Fakat örf ve adet bakımından kullanılışına göre manası çoktur. Çünkü arif, örf ve adet gereğince, alemi delilsiz olarak, gözü ile görmüş ve muayene etmiştir. İşte örfte arif böyle olan kimseye derler. Alim'in yüz zahidden iyi olduğunu söylerler. Alim'in yüz zahidden nasıl iyi olabilir? Nihayet bu zahit de ilimle zahit olmuştur. İlimsiz züht mümkün olamaz.

Zühd nedir? Dünyadan yüz çevirmek, taat ve ahirete teveccüh etmektir. Bunun için, onun dünyayı, dünyanın çirkinliklerine, sebatsızlığını ve ahiretin güzelliklerini, sebatlı, baki olunuşunu bilmesi gerekir. Mesela: Nasıl edeyim ve ne gibi bir taatte bulunayım? Diye çalışması ve cehd göstermesi hep ilimdir. Öyleyse ilimsiz zühd olamaz. Bu itibarla o zahid, hem alim hem de zahiddir. Ve bu, bir alim yüz zahidden iyidir, sözü gerçektir.

Bu, yukarıda adı geçen ilim ve zühdden başka bir ilim daha vardır ki o, Allah'ın Zatına mahsus olan bir ilimdir. İşte bu ikinci ilim o zühd ve ilmin bir semeresidir. İkinci bir ilme de sahip olan böyle bir alim, yüz zahidden değil, yüzbin zahidden daha üstün olur. Allah bunu dilediğine verir. Bu şunun gibidir: Mesela bir adam bir ağaç dikse, ağaç meyve veren bir tek ağaç, meyve vermeyen yüz ağaçtan daha iyidir. Çünkü belki diğer ağaçlar meyve vermezler. Vermelerine engel olan birçok afetler olabilir. Kabe'ye ulaşmış bir hacı, henüz, çölde ulaşmak için dolaşan ve erişip erişemeyeceğinden şüpheli olan hacılardan daha iyidir. Yalnız o [Kabe'ye ulaşan] hacı hakikatte ermiştir. Bir hakikat ise yüz şüpheden evladır.

Emin-i Naib: "Erişmeyenin de ümidi vardır." Dedi. Mevlana buyurdu ki: Ümitli olanla erişen arasında, korku ile güven arasındaki kadar büyük bir fark mevcuttur. Bu farkı söylemeğe ne lüzum var? Onu herkes bilir. Bahis konusu olan güvendir. Güvenden güvene de pek büyük farklar vardır. Mesela Muhammed'in (Allah'ın selam ve selatı onun üzerine olsun) diğer nebilerden üstünlüğü, bu güven bakımındandır. Yoksa bütün nebiler güven içinde olup korkudan kurtulmuşlardır. Fakat Kur'an'da: "Allah'ın rahmetini onlar mı dağıtıyorlar? Bu dünya hayatında, onların maişetlerini aralarında dağıtan, birini diğerine iş gördürmek için, derecesini diğerinden üstün kılan biziz. Allah'ın rahmeti onların bütün topladıkları yığınlardan hayırlıdır. [Kur'an, Sure: 43, Ayet: 32] buyrulduğu gibi, güvende de birtakım dereceler vardır. Yalnız korku ve korkunun dereceleri hakkında bir alamet gösterilebilir; güvenin derecelerinin ise alameti yoktur. Herkes Allah'ın yolunda ne bezlediyor, diye korku alemine bakılırsa, kimin vücudunu, kiminin malını ve canını feda ettiği, kiminin oruç tuttuğu, kiminin tutmadığı görülür. Biri on rekat, biri yüz rekat namaz kılar. Binaenaleyh bunların menzilleri tasavvur edilebilir ve muayyendir. Göstermek de mümkün olur. Bu tıpkı, mesela Konya'dan Kayseri'ye kadar olan Kaymaz, Obruk, Sultan vesaire gibi menzillerin belli oluşu gibidir. Fakat Antalya'dan İskenderiye'ye kadar olan deniz menzillerinin alameti yoktur. Onu ancak kaptanlar bilirler ve kara ahalisine bundan başka bir şey söylemezler. Esasen onlar da bunu anlamazlar.

Emir: "Böyle söylemenin de bir faydası olur. Onlar hepsini bilmeseler ve birazını bilseler, onu anlarlar ve tahmin ederler." Dedi. Mevlana buyurdu ki: Evet, farz edelim bir kimse gündüze ulaşmak azmiyle, karanlık bir gecede uyanık kalsa, gündüze nasıl gidileceğini bilmese de, mademki gündüzü beklemektedir ona yaklaşır. Yahut bir kimse bir kervanın arkasına takılıp gitse, nereye geldiğini nereden geçtiğini ve ne kadar yol aldığını bilmez. Fakat gün doğunca bu gitmenin faydasını görür ve bir yere ulaşır. Her kim Allah uğruna iki gözünü kaparsa, onun bu zahmeti ziyan olmaz ve "O'nun için her kim zerre ağırlığınca hayır işlerse onu görecektir." [Kur'an, Sure: 99, Ayet: 7] Yalnız insanın için karanlık ve perdeli olduğundan, ne kadar ilerlediğini şimdi göremez, sonunda anlar.

Dünya ahiretin tarlasıdır (H) buyrulduğu gibi, insan burada ne ekerse orada, onun ürünlerini toplar.

İsa (Selam onun üzerine olsun) çok gülerdi. Yahya (Selam onun üzerine olsun) çok ağlardı. Yahya İsa'ya: "Sen Allah'ın ince hilelerinden güven içinde bulunduğundan mı böyle gülüyorsun?" deyince, İsa: "Sen [de] Allah'ın ince, latif ve garip lütuflarından haberin olmadığı için mi bu kadar ağlıyorsun?" dedi. Allah'ın velilerinden bu hadisede hazır bulunan bir veli, Allah'tan: "Bu ikisinden hangisinin makamı daha yücedir?" diye sordu. Bana iyi niyet besleyen daha üstündür (H.K.) cevabı erişti. Ben kulumun beni zannettiği yerdeyim. (H.K.) Yani, ben kulumun zannının bulunduğu yerdeyim, demektir. Her kulun içinde benim bir hayalim ve suretim vardır. O beni nasıl tahayyül ederse, ben o hayaldeyim. Ben [Allah'ın bulunduğu] o hayalin bendesiyim. Hakk'ın bulunmadığı gerçekten sıkılırım. Ey benim kullarım! Hayallerinizi temizleyiniz ki orası benim makamım ve yerimdir.

Şimdi sen kendini dene ve gülmekten, ağlamaktan, oruç ve namazdan, (halvet) yalnızlık ve beraberlikten, bunun gibi daha başka şeylerden hangisi sana daha faydalı ve hangi yoldan senin durumunun daha çabuk düzelir ve bunlar arasından hangisi senin ilerlemeni daha çok sağlarsa sen o işi yap. Müftüler her ne kadar fetva verseler de sen alimin vereceği fetvaya bak. Senin içinde bir mana mevcuttur. Git bunu göster ki kendine uygun olanı seçip alsın. Mesela bir doktor, hastanın yanına geldiği zaman, onun iç doktorundan sorar. Senin içinde bir doktorun vardır ve bu da senin mizacındır. Bir şeyi ya kabul eder, yahut etmez. Bunun için dışardan gelen doktor: "Falan şeyi yediğin zaman nasıl oldun? Kendini hafif mi, ağır mı hissettin? Uykun nasıldı?" diye ondan sorup, içindeki doktorun verdiği bilgiye göre, bir teşhis kor. İşte bunun için esas olan o iç doktordur. Yani insanın mizacıdır. Bu doktor zayıflayıp mizaç bozulunca, zafiyetten birçok şeyleri tamamen aksine görür ve yanlış araz gösterir. Şeker acı, sirkeye tatlı der. Bu bakımdan hasta kendisine (İç hekimine) yardım etmesi ve mizacının evvelki haline gelmesi için, harici bir doktora muhtaç olmuştur. Bundan sonra, o kendini yine kendi doktoruna gösterir ve ondan, direktif alır. Bunun bigi insanın öyle manevi bir mizacı vardır ki o zayıflayınca, iç duygularının söylediği ve gördüğü her şey aksine olur. Veliler bu mizacın iyileşmesi ve dinin kudret bulması için yardım eden doktorlardır. Çünkü Peygamber bile: "Bana eşyayı olduğu gibi göster." (H.) diye Allah'a yalvarmıştı.

İnsan büyük bir şeydir ve içinde her şey yazılıdır; fakat karanlıklar ve perdeler bırakmaz ki insan içindeki o ilmi okuyabilsin. Bu perdeler ve karanlıklar, bu dünyadaki türlü türlü meşguliyetler, insanın dünya işlerinde aldığı çeşitli tedbirleri ve gönlün sonsuz arzularıdır. İnsan bu kadar perdeler olmasına rağmen, yine bir şey okuyabiliyor ve o bilgiden haberi olabiliyor. Şimdi bak, insan bu karanlıklar ve perdeler kalksa artık neler öğrenmez ve neler bilmez ve kendiliğinden ne türlü bilgiler ortaya çıkarmaz? Bu terzilik, mimarlık, marangozluk, kuyumculuk, müneccimlik, doktorluk ve daha başka sanatlar, sayısız işler hep insanın içinden meydana gelmiş, taştan ve kesekten hasıl olmamıştır. İnsana, ölüyü mezara gömmesini bir karganın öğrettiğini söylerler. Bu da insandan kuşa aksetmiştir, ona bunu insanın arzusu yaptırmıştır. Hayvan, insanın bir parçası değil midir? O halde parça bütününe nasıl öğretebilir? Mesela bir adam sol eliyle yazı yazmak ister; kalemi eline alır, kalbi kuvvetli olmasına rağmen, yazarken eli titrer, fakat yine kalbinin emriyle yazar.

[Bazıları]: "Emir geldiği zaman, Mevlana büyük ve mühim sözler söylüyor" [dediler] Mevlana buyurdu ki: [Emir gelince] Söz kesilmiyor, çünkü o söz ehlidir ve daima sözü çeker. Söz de ondan ayrılmak istemiyor. Mesela kışın eğer ağaçlar yapraklanmaz ve meyve vermezlerse, onların çalışmadıklarını zannetme, her zaman çalışırlar. Yalnız kış, biriktirme, yaz ise harcama zamanıdır. Herkes harcananı görür, fakat biriktileni görmez. Mesela bir adam ziyafet verip masraf etse, hepsi bunu görür. Ama bu ziyafet için, o azar azar biriktirdiği şeyi kimse görmemiştir. Esas olan biriken (gelir) dir. Harcanan (gider) bundan meydana gelir. Kendisine bağlı olduğumuz bir kimse ile zaman zaman konuşuruz. Onunla biriz, bağlıyız. Sustuğumuz konuştuğumuz zaman, o varken veya yokken, hatta döğüşürken bile onunla beraberiz. Kaynaşmış ve birbirimize karışmışız. Mesela birbirimizi yumruklasak bile yine onunla konuşuruz. Daima bir ve birbirimize bağlı olduğumuzdan, sen o birbirimize vurduğumuz yumruğu, yumruk olarak bilme, onun içinde üzüm vardır. İnanmazsan aç, bak, orada ne kadar değerli mücevherler olduğunu göreceksin.

Başkaları da nazımla veya, nesirle incelikler, hakaik ve marifetler (marif) söylüyorlar, halbuki Emir'in meyli, alakası bize doğrudur. Yoksa maarif, dekayik ve vaazlar için değil. Çünkü her yerde bu bilgiler ve inceliklerden vardır ve bizdekinden de az değildir. Şu halde onun beni sevmesi, beni görmek istemesi, bunlardan ötürü değildir. O bende, başkalarında olmayan bir şey görmektedir; başkalarında olmayan şeyden tamamen ayrı bir nur görüyor. Rivayet ederler ki: Bir padişah Mecnun'u çağırıp ona: "Sana ne oldu ve neyin var da kendini böyle rüsva ettin? Aileni terk ettin, harap oldun. Leyla da ne oluyor, sanki ne güzelliği var? Gel sana güzelleri, sevimlileri göstereyim, onları sana feda edeyim, bağışlayayım." Dedi. Mecnun ve güzelleri bir araya getirip ona gösterdiği vakit Mecnun başını önüne eğip boyuna yere bakıyordu. Padişah: "Hiç olmazsa başını kaldır da bak!" diye onu azarladı. Mecnun: "Korkuyorum, Leyla'nın aşkı kılıcını çekti, eğer başımı kaldırırsam, başımı uçuracak." Dedi. O, Leyla'nın aşkına öyle dalmıştı ki Leyla'dan başkasına bakmak onun için öldürücü bir kılıçtı. Başka güzellerin de gözleri, dudakları ve burunları vardı. Onda ne görmüştü ki bu hale gelmişti?
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 12

[Mevlana]: "Sizi görmeyi çok istiyoruz, yalnız halkın işleri ile uğraştığınızı bildiğimiz için zahmet vermek, rahatsız etmek istemiyoruz." Dedi. O [Pervane]: "Bu bize düşerdi. Dehşet geçti. Bundan sonra ziyaretinize geliriz." Dedi. Bunun üzerine Mevlana buyurdu ki: Fark yok, hepsi bir demektir. Sıkıntılarla nasılsınız? Sizde o lütuf var ki hepsi bir oluyor; hayırlar ve iyi işlerle uğraştığınızı bildiğimizden tabii daima size yönelmişiz.

Şimdi şundan bahsediyorduk: Mesela bir adamın geçindirecek kimseleri (evlat ve iyali) olsa, bir başkasınında olmasa, olandan alıp bu olmayana verirler. Görünüşe bakanlar: "Çoluğu çocuğu olandan alıp olmayana veriyorsun" der; halbuki iyiyce bakarsan, çoluk çocuk sahibi bizzat odur. Bunun gibi gönül ehli ve cevher sahibi olan biri, bir adamı döğüp onun kafasını, ağzını, burnunu kırsa, herkes döğülenin mazlum olduğunu söyler. Gerçekte döğen mazlumdur. Zalimi hiçbir hayırlı ve faydalı iş yapmayan kimsedir. O dayak yiyen ve kafası kırılan zalim, bu döğen hiç şüphe yok ki mazlumdur. Çünkü bu cevher sahibidir ve Allah'da fani olmuştur. Onun yaptığı her şey Allah'ın yaptığıdır. Allah'a zalim demezler. Mesela Mustafa (allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) öldürdü, kan döktü ve yağma etti. Bütün bunlara rağmen onlar zalim, o ise mazlumdur. Yine mesela, cevher sahibi mağripli Mağrip'de ikamet etmektedir. Bir şarklı Mağribe geldi. Garip olan o mağriplidir. Fakat şarktan gelen niçin garip olsun? Çünkü bütün alem bir evden fazla bir şey değildir. O sadece bu evden o eve gitmiş, yahut evin şu köşesinden bu köşesine geçmiş demektir. Fakat nihayet hepsi bu evde değildir ve o cevher sahibi olan mağripli eve dışarıdan gelmiştir. Peygamber: "İslam garip olarak zuhur etti (h.)" diyor; halbuki "Şarktan gelen gariptir." Dememiştir. İşte bunun gibi Mustafa (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) bozguna uğrayınca da bozguna uğrattığı zaman da mazlumdur. Çünkü her iki durumda da halk onun elindedir. Mazlum, haklı bulunan kimsedir. Mustafa'nın (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) esirlere yüreği yandı. Yüce Allah onun hatırı için, ona vahiy gönderdi ve esirlere: "Siz şimdi bu zincirler ve bağlar içinde bulunduğunuz halde bile, eğer hayır dilerseniz Yüce Allah sizi bu durumdan kurtarır ve elinizden giden şeyleri, size tekrar verir, hatta daha fazlasıyla!

Rıdvan ve Gufran ahirette bulunan iki hazinedir. Bizi sizin elinizden çıkmış olan, öbürü ise ahiretin hazinesidir." De, buyurdu.

Bir kimse: "Kul bir amel işlediği zaman tevfik ve hayır bu amelden mi hasıl olur, yoksa bu Allah'ın atasından mıdır? Diye sordu. [Mevlana] buyurdu ki: Allah'ın bağışı ve tevfikidir. Yalnız Yüce Allah pek çok lütufkar olduğundan onu kula isnad eder ve her ikisi için de: "Bu her ikisi de sendendir." Buyurur.

"Bir kimse, kendileri için istediklerinin karşılığı olarak göz aydınlığı olmak üzere saklanmış olan nimetleri bilemez." [Kur'an, Sure: 32, Ayet: 17]

[Soruyu soran]: "Mademki Allah'ın böyle bir lütfu vardır, o halde her kim arzu eder ve gerçek bir talepte bulunursa maksadına erer mi, istediği olur mu?" dedi. [Mevlana] buyurdu ki: Fakat bu bir başsız [yani mürşidsiz] olmaz. Musa (Allah'ın selamı onun üzerine olsun) Allah'a itaat ettiği zaman, Allah denizde onun için yollar peyda etmiş, Musa ve ahalisi, denizden toz koparıp geçmişler, fakat karşı koymağa başlayınca falanca çölde senelerce kalmışlardır. İşte o zaman önder onları düzeltmeğe uğraşır ve ona bağlı olup olmadıklarına, itaat edip etmediklerine bakar. Mesela birkaç asker bir emirin hizmetinde bulunur ve onun buyruklarını yerine getirirlerse, emir de aklını onların işinde kullanır ve onların iyiliği için çalışır; fakat itaat etmezlerse, aklını onların ihtiyaçlarını temin için niçin kullansın? Akıl insanın vücudunda bir emir gibidir. Madem ki vücut raiyetleri ona bağlıdır, o halde bütün işler yolunda gidecektir. Fakat eğer ona itaat etmezlerse hepsi bozulur. Görmüyor musun ki sarhoşluk başa vurunca, bu elden, ayaktan ve vücut raiyetlerinden ne yolsuzluklar meydana geliyor ve ertesi gün ayıldığı, kendine geldiği zaman; "Ah! Ben ne yaptım, neye vurdum, niçin küfrettim?" diyor. Binaenaleyh önderi olan ve köylüleri o öndere uyan, bağlı bulunan köyün işleri, her zaman yolunda gider. Akıl da, ahali kendi emri altında bulunduğu zaman onları işlerini düzeltmeğe çalışır. Mesela: Gideyim! Diye düşündüğü zaman, ayak emrinde olmalıdır ki gidebilsin; yoksa gitmeyi düşünmez. Böylece akıl vücutta emir olup, diğer varlıklar ki bunlar da halktır, hepsi kendi akıllarına, bilgilerine görüş ve bilişlerine rağmen, o veliye nispetle sırf vücut sayılırlar ve akıl onlar arasında velidir. Eğer halk akla itaat etmezse onların durumu daima perişanlık ve pişmanlık içindedir. Gerektiği gibi muti, olurlarsa, onun her yaptığına itaat eder, kendi akıllarına başvurmazlar. Çünkü belki kendi akıllarıyla onu anlayamazlar. İşte bunun için ona baş eğmeleri gerekir. Mesela küçük bir çocuğu terzi dükkanına verdikleri zaman çocuğun ustasına itaat etmesi lazımdır. Usta ona ilinti verirse ilintilemeli, teğel alması lazım gelirse teğel almalıdır. İşte terzilik öğrenmek istiyorsa kendi tasarrufunu bırakıp, ustanın emri altına girmelidir. Yüce Allah'tan sırf onun inayeti'nin eseri olan yüzbin zahmet ve riyazetten daha üstün bulunan inayet istiyoruz.

Bir aydan hayırlıdır, Kadir gecesi [Kur'an, Sure: 97, Ayet: 3] ile Allah tarafından olan bir cezbe, bütün insanların ibadetlerinden daha hayırlıdır. (H.) sözü birdir. Yani bir işte O'nun inayeti hasıl olursa, insan, yüzbin defa çalışmaktan hasıl olan işi meydana getirir. Daha fazla çalışması iyidir, hoştur, faydalıdır, ama onun inayeti yanında ne değeri olabilir?

[Biri]: "İnayet gayret verir mi?" diye sordu. O dedi ki: Niçin vermesin? İnayet gelince, gayret de gelir. İsa (Ona selam olsun) ne gibi bir gayret gösterdi de beşikte: "Ben Allah'ın kuluyum. Bana kitap verildi" [Kur'an, Sure: 19, Ayet: 30] dedi. Buyurdu ki: Allah'ın elçisi Muhammed (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) de çalışmadan mı [bu makama vasıl] oldu? [O şu cevabı verdi]: Yüce Allah gönlünü (göğsünü) Müslümanlığa açtığı için…Evvel olan fazldır. Bir insan içinde bulunduğu delaletten kurtulursa, bu sırf Hakk'ın fazlı ve atasıdır. Yoksa onunla beraber olan diğer yarana bu hal niçin vaki olmamıştır? O fazl ve mükafattan sonra bir ateş kıvılcımı gibi sıçrayan bu hal peyda olur. İlkönce çıkan kıvılcım atadır. Fakat pamukla kıvılcımı besler ve ateşini artırırsan, bundan sonra fazl ve ceza (karşılık) hasıl olur.

Bir insan Kur'an'da: "Zaten insan da zayıf yaratılmıştır." [Kur'an, Sure: 4, Ayet 28] buyurulmuş olduğu gibi başlangıçta ufak ve zayıftır; fakat o zayıf ateşi beslerseniz bir alem olur, cihanı yakar; o küçük ateş büyür ve muazzam bir şey olur. Bu hususta Kur'an'da: "Sen en yüksek ahlak üzeresin" [Kur'an, Sure: 68, Ayet 4] buyrulmuştur.

Mevlana sizi pek çok seviyor, dedim. Buyurdu ki: Ne benim ziyaretim, ne de konuşmam bir dostluk nispetindedir. Ben aklıma geleni söylüyorum. Allah isterse bu azıcık sözü de faydalı kılar ve göğüslerinizin içine yerleştirir. Bundan fevkalade büyük faydalar hasıl eder. Allah, istemezse, yüzbin söz söylenmiş de olsa, bunların hiçbiri kalbinizde yer etmez, geçip gider ve unutulur. Mesela bir ateş kıvılcımı bir elbiseye düşünce, Allah isterse kıvılcım büyür, tutuşur; istemezse yüz kıvılcım da düşse, söner ve hiçbir tesir yapmaz.

"Göklerle yerin orduları Allah'ındır." [Kur'an, Sure: 48, Ayet 4] Bu sözler, Allah'ın ordusudur. Allah'ın komutasıyla kaleleri alırlar. O, eğer binlerce askere: "Gidin, falan kaleye görünün, fakat almayın." Buyursa, onlar da böyle hareket ederler. Bir tek atlıya da: "O kaleyi zapt et!" dese, bu tek atlı kale kapısını açar ve kaleyi zapteder. Allah sivrisineği Nemrud!a musallat ve onu helak etti. Arifin indinde bir para ile altın ve aslan ile kedi eşittir. (K.K.) denildiği gibi, eğer Yüce Allah isterse, bir para, bin dinarla yapılacak işi görür; hatta daha fazlasını. Bin dinardan bereketi kaldırsa, bu bir paranın göreceği işi göremez. Nemrud'da sivrisineğin yaptığı gibi, eğer insana bir kedi musallat etse, onu yok eder; fakat öldürmek istemezse, aslanı bile musallat etse aslan ondan korkar, yahut onun eşeği olur. Mesela, dervişlerden bazısı aslana binerler.

Allah, ateşin İbrahim'i (Ona selam olsun) yakmasına izin vermediğinden, ateş İbrahim için soğuk bir madde ve güvenilir bir yer oldu; yeşillik, güllük gülistan haline geldi. Arifler bütün bunların Allah'tan ümit ederiz ki siz de bizim bu sözlerimizi candan dinleyesiniz. Sözün faydası işte budur. İçerde bulunan hırsız kapıyı açamaz. Bunun gibi içerden bir kabul ve tasdik eden olmadıkça, bin söz söylesen de faydası olmaz. Mesela bir ağacın kökünden içten gelme bir nemlik, canlılık olmasa, sen ona bin selim suyunu döksen yine faydasızdır. Evvela kökünden içten gelme bir ıslaklık ve dirilik olmalıdır ki suyun da ona yardımı dokunsun.

[Bu dünyada] eğer yüzbinlerce nur görseler de nurun aslından başkasına değer vermezler. Bütün alemi nur kaplamış olsa, gözde bir nur olmadıkça, hiçbir zaman o nuru göremez. Bunda esas olan nefis'deki o kabiliyettir. Nefis başka, ruh başkadır. Görmüyor musun ki nefis insan uykuda iken, nerelere gider. Halbuki ruh vücutta kalır. Dolaşan nefistir ve başka bir şey olur.

[Biri]: "Ali'nin nefsini bilen Allah'ı da bilir; dedikleri bu nefis midir?" diye sordu. O: "Bu nefistir, denilse bunu da yabana atmamak lazımdır. Biz eğer o nefsi anlatırsak, bunu anlayacaktır. Çünkü o, bu nefsi bilmiyor." Dedi. Mesela eline küçük bir ayna alsan, ayna iyi, büyük veya küçük de gösterse aynı şey olur. Bu söylemekle anlaşılır şey değildir. Söylemekle ancak bu kadar olur. Onda bir şüphe meydana gelir. Bizim dediğimiz şudur: Bir alem vardır, biz onu aramalıyız. Bu dünya ve dünyada olan güzel, hoş şeyler, insanın hayvanlık tarafının nasibidir. Hayvanlığını kuvvetlendirir. Esas olan insanlık tarafı ise, günden güne eksilir. İnsan konuşan hayvandır derler. O halde [o] iki şeyden ibarettir. Bu dünyada onun hayvanlık tarafının yiyeceği, bu şehvet verici şeyler ve arzulardır. Özünün, yani insan olan tarafının besini ise bilgi, hikmet ve Allah'ın Cemali'dir. İnsanın hayvanlık tarafı Hakk'tan, insanlık tarafı ise dünyadan kaçmaktadır. "O sizi yarattı, kiminiz kafir, kiminiz mü'mindir." [Kur'an, Sure: 64, Ayet 2] Bu vücutta iki şahsiyet daima savaşmaktadır. Bakalım talih kimin yüzüne gülecek ve kime yar olacaktır! Hiç şüphe yok ki bu dünya kıştır. Cemadata niçin cemad diyorlar? Hepsi cansız ve donmuş olduğu için. Bu dağların, taşların ve büründükleri varlık elbisesi tamamen donmuş ve cansızdır. Madem ki bir kış yoktur, o halde onlar niçin donmuş ve cansızdırlar? Alemin manası mücerrettir. Göze görünmez; yalnız tesiri vasıtasıyla anlaşılır. Bu alem onda her şeyin donmuş ve cansızlaşmış olduğu bir kış mevsimi gibidir [Fakat bu] nasıl bir kıştır? Bu akli bir kıştır, hissi değildir. O ilahi hava esince, tıpkı temmuzun sıcağında, bütün donmuş, cansız şeylerin erimesi gibi, dağlar da erimeğe başlar ve alem su olur. Kıyamet günü de o hava gibidir, zuhur edince hepsi erir. Yüce Allah bu kelimeleri bizim askerimiz yapar. Düşmana karşı koymak ve düşmanı yok etmek için sizin etrafınıza bir sed çekerler. Fakat esas içerdekiler düşman olur, dışarıdakiler bir şey değil. Ne olabilir? Görmüyor musun, o kadar binlerce kafir bir tek kafirin esiridir. Ve o hepsinin padişahıdır. Nefs-i kafir düşmanların esiridir. O halde anladık ki burada rol oynayan düşüncedir. Böyle zayıf, bulanık bir düşünceye binlerce kişi, hatta alem esir olursa, sonsuz düşüncelerin bulunduğu yerde, onun büyüklüğü ve şanı nasıl olmalıdır? Bunlar alemleri nasıl kaplar ve elde eder, düşmanları nasıl yok ederler? Sınırsız, sayısız yüz binlerce insanın (Suretlerin), sonu olmayan sahraları bir baştan öbür başa kadar kaplayan bir ordunun, bir adama esir olduğunu açıkça görüyoruz. Bu adam ise değersiz bir düşüncenin esiridir. Bütün bunlar bir tek düşünceye esir olurlarsa, o çok büyük, eşsiz tehlikeli, kutlu ve yüce düşünceler karşısında acaba ne yaparlar? O halde anlamış olduk ki iş düşüncelerin elindedir ve suretler, düşüncelere bağlıdır, onların aletidir. Bunlar, düşünce olmaksızın hiçbir işe yaramazlar. Cemadat sayılırlar. Şu halde her şeyi suretten bilen, gören de cemad olur ve onun mana alemine yolu yoktur. Görünüşte ihtiyar ve yüz yaşında olsa bile buluga ermemiş bir çocuktur. Peygamber: "Biz küçük savaştan büyük savaşa döndük (h.)" buyurmuştur; yani biz suretlerle savaşıyor ve dış düşmanımızla dövüşüyorduk. Şimdi ise düşünceler ordularıyla savaşıyoruz. İyi düşüncelerin, kötü düşünceleri bozguna uğratması, vücut illerinden çıkarıp atması için savaşıyoruz. İşte en büyük savaş ve döğüş budur. Binaenaleyh, çalışan, düşüncelerdir. Bunlar arada vücut olmadan faaliyette bulunur ve rol oynarlar. Mesela faal olan, akıl, hiçbir alet olmadan, bu gökleri döndürüyor ve bize, alete ihtiyacı olmadığını gösteriyor.

Şiir: (Sen bir cevhersin ve iki alem senin arazındır. Bu cevheri, arazdan istersen, arasan ayıp olur. İlmi gönülden arayan kimseye ağla; aklı canından ayıran kimseye gül.)

Mademki arazdır, arazla kalmamak gerekir. Çünkü bu cevher misk torbası gibidir. Dünya ve dünya zevkleri, lezzetleri de misk torbası gibidir. Dünya ve dünya zevkleri, lezzetleri de misk kokusuna benzer. Bu koku araz olduğu için kalmaz. Her kim bununla yetinmeyip, bunu aramayıp da miski arasa iyi eder; fakat her kim mis kokusu ile kanaat ederse kötüdür. Çünkü elinde kalmayacak bir şeye el atmıştır. Koku, miskin sıfatıdır. Bu dünyada misk bulundukça, koku da vardır. Fakat misk örtüye bürünür ve yüzünü başka ir dünyaya çevirirse, o zaman bu koku ile yaşayanlar ölürler; koku miskle beraber bulunduğundan, kokunun gittiği yere giderler. İşte bu yüzden talihli olan insan, bu koku kendisine gelen ve onun aynı olan kimsedir. Bundan sonra misk o insan için artık yok olmaz. Esasen miskin zatında baki kalır ve aynen misk olur. Sonradan bu aleme koku ulaştırır. Dünya ondan hayat bulur. Onda kendisinden sadece eski ismi kalmıştır. Mesela bir at veya bir hayvan tuzlukta çürüyüp tuzlaşsa, onda atlıktan, isimden başka bir şey kalmamış, tuz denizi olmuştur. Bu adın onun işine ve tesirine ne zararı olabilir? Onu tuz olmaktan alıkoyamaz. Tuz madenine de başka bir ad taksan tuzluktan çıkar mı? Çıkmaz. İşte bunun için insanın, Allah'ın nuru ve aksinden başka bir şey olmayan bu dünya zevklerinden ve güzelliklerinden geçmesi ve bu kadarla yetinmemesi lazımdır. Her ne kadar bu Allah'ın lütfu ve güzelliğinin nuru ise de ölümsüz değildir. Onun ölümsüzlüğü Allah'a nisbetlidir, halka nisbetle değil; tıpkı güneşin evlerde parlayan ışığı gibidir. Bu evleri aydınlatan ışık, her ne kadar güneşin ışığı ve nuru ise de güneşe bağlı ve onunla beraberdir. Güneş batınca o ışık ve aydınlık da kalmaz. Ayrılık kokusu kalmamamsı için güneş olmak lazımdır. Bir amel bir de ilim mevcuttur. Bazı kimselerin ameli vardır, fakat ilmi yoktur. Bazılarının da ilmi vardır, ama ameli yoktur. Eğer bir kimsede bu her ikisi birden olursa, o tam ve başarılı bir insan olur. Bunun benzeri aynen şöyledir: Mesela bir adam yol yürüyor, fakat bunun gideceği yol olup olmadığını bilmeden, körü körüne yürüyor. Sonunda karşısına mamur bir yer çıkıyor veya bir horoz sesi duyuyor. [Biri de] yolu bilerek yürüyor, bir alamete, nisana ihtiyacı olmuyor. Hakikatte iş bunun elinden geliyor. Nerede öteki adam ve nerde bu? O halde ilim her şeyden üstündür.
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 13

Peygamber (Ona selam olsun): " Gece uzundur, onu uyku ile kısaltma; gündüz parlaktır, onu günahlarınla karartma." Dedi.

Gece Allah'a sırlarını söylemek, yalvarmak için uzundur. İnsan dostları ve düşmanları tarafından hiç rahatsız edilmeden, Allah ile baş başa kalır. Kalbinin tesellisini arar ve bulur. Yüce Allah amellerin gösterişten korunması ve sırf kendine ait olmasını temi için, geceyi bir perde olarak çekmiştir. Karanlık gecede de gösterişe düşkün olan adam, samimi olandan, yani yalnız Allah için ibadet edenden ayrılır.

Gösteriş için yapan kepaze olur. Her şey gece ile örtülür, gündüz açığa çıkar. İki yüzlü adam ise gece ile kepaze olur, kendi kendine: "Mademki beni kimse görmüyor o halde kim için ibadet edeyim?" der. Ona: "Biri görüyor; fakat sen, seni göreni görecek bir insan değilsin." Derler. Seni öyle bir kimse görüyor ki, herkes O'nun kudretinin elinde bulunur ve insanlar acze düştükleri zaman O'nu çağırırlar. Dişleri, kulakları, gözleri ağrıdığı, suçlandırıldıkları, korktukları ve kendilerini güven içinde hissetmedikleri zaman, hepsi gizlice O'nu çağırır ve O'nun işittiğine, dileklerini yerine getireceğine inanırlar.

Uğradıkları belayı uzaklaştırmak, sağ kalmak, hastalıktan kurtulmak için, gizli gizli sadakalar verir ve O'nun bunları kabul ettiğine, yahut kabul edeceğine inanırlar, güvenirler. Fakat Allah onlara yeniden sağlık bağışladığı ve rahata kavuştukları zaman, o güven gider, tekrar hayal kurmağa başlar ve: "Ey Allah'ımız nasıl, zindan köşesinde bin Kulhüvallah ile, usanmadan seni sadakatle çağırıyorduk ve sen dilediğimizi bağışladın. Şimdi, bu zindan dışında da, içinde olduğumuz gibi yine sana muhtacız. Bizi bu karanlık alemin zindanından çıkar. Nebilerin alemine ulaştır. Bize şu zindandan kurtulduğumuz ve dertten halas olduğumuz andaki ihlas niçin gelmiyor da bunun yerine yüz bin türlü hayal hasıl oluyor?

Bu hayallerin fayda verip vermeyeceği de belli değil! Bunların tesiri insanda tembellik ve usanç yaratıyor. O halleri yakan, güven, kesinlik nerede?" diye Yüce Allah'a yalvarıyor. Yüce Allah bunlara karşılık olarak buyuruyor ki: "Benim bundan *maksadım sizdeki hayvani nefistir; bu ise benim ve sizin düşmanınızdır.Benim düşmanımı da sizin düşmanınızı da dost edinmeyin." [Kur'an, Sure: 60, Ayet: 1] Bu düşmanı her zaman mücahade zindanında tutunuz.Çünkü o, zindanda bele ve sıkıntı içinde oldukça, ihlasınız yüz gösterir ve kuvvet bulur.

Dişin ve başın ağrıyınca, bir şeyden korkunca, Allah'a karşı içinde bir riyasızlık, ihlas meydana geldiğini bin defa denediğin halde, niçin vücudun rahatına bağlanıp kaldın? Her zaman ona bakmakla, onu beslemekle uğraşıp durdun? İpin ucunu kaçırmayın;daima nefsin istediği şeyleri yerine getiremezseniz, ebediyen muradınıza erer *ve bu karanlık zindandan kurtulursunuz.

Bunun için Kur-'an da: "Allah'ının huzuruna suçlu durmaktan korkarak, nefsini süfli heveslerden alı koyan için hiç şüphe yok ki varılacak yurt cennettir" [Kur'an, Sure: 79, Ayet: 40-41]. Buyurulmuştur.



FASIL 14

Şeyh İbrahim dedi ki: Seyfettin Ferruh birini döğerken, kabahatini başkalarına anlatır, bunun üzerine onlar da döğmeye başlar ve böylece hiç kimse, o adamı kurtarmak için şefaatte bulunmazdı.

Mevlana buyurdu ki:Bu alemde gördüğün her şey, öteki alemde de aynen böyledir.Bu dünyada bulunanlar belki öbür dünyanın birer örneğidir ve bunları oradan getirmişlerdir.Bunun için Kur'an'da:Hiçbir şey yoktur ki onun hazineleri bizim yanımızda bulunmasın, biz onu ancak belli bir ölçü nispetinde göndermiş oluruz, buyrulmuştur.

Bir dükkanda, kepçeyi tablaların çeşitli devaların üzerine korlar ve her ambardan bir avuç şey, mesela, bir avuç biber, bir avuç sakız gösterirler, Ambarlar doludur; fakat [Kur'an *Süresi 79, Ayet 40-41] [ Kur'an, Süre 15, Ayet *21] onun kepçesine bundan fazlası sığmaz, Bunun için insan tıpkı kepçeye veya bir atar dükkanına benzer. Dükkandaki *tablalara veya kutulara, bu dünyadan *kendine uygun olan bir ticaret yapması ve işitmekten bir parça, *konuşmaktan bir parça,akıldan bir paça, bilgi ve cömertlikten bir parça vermek suretiyle, kazanç elde etmesi, için,Tanrı'nın sıfatlarının *hazinesinde avuç avuç veya azar azar koymuşlardır.

O halde insanlar Tanrı'nın seyyar satıcılarıdır.Ticaret yapıyorlar ve sen onunla bir kazanç elde edeceğin *yerde kaybediyorsun, Gündüz boşaltıyorsun, gece onu tekrar dolduruyor ve seni kuvvetlendiriyorlar.O alemde türlü türlü gözler ve nazarlar vardır.Sana onlardan bir örnek gönderdiler ve bununla onu görmeni istiyorlar.Görmek, senin bu görmenden ibaret *değildir. Fakat insan bundan fazlasına tahammül edemez.Bu sıfatların hepsi bizim, (Tanrı'nın ) indimizde sonsuzdur, yalnız *onları muayyen bir ölçüde sana göndeririz.

Düşün bir kere, bu kadar asırdan asıra, binlerce insan gelip geçti ve hepsi bir tek denizde boğuldular.Sen şimdi onun böyle olması için nasıl bir ambar olduğuna bak. Her kim bu denizin ne kadar geniş olduğunu bilirse, onun kalbi, o tabladan o kadar soğuk ve onu o kadar küçümser.Öyle ise alemin bu darphaneden çıkmış olduğunu ve yine orada döneceğini kabul etmesin."Çünkü biz Allah'ınız ve Allah'a dönücüyüz," [Kur'an, Sure: 2, Ayet: 156] buyrulmuştur.

İnna: Yani bizim bütün parçalarımız O'radan **gelmiştir. O'radan bir örnektir. Ve tekrar O'na dönerler; bu, küçük büyük ve hayvanlar için de hep böyledir. Yalnız bu tablada daha çabuk görünür ve O olmadan belli olmaz. Sebebi, o alemin latif olup, göze görünmemesidir. Buna şaşmamak lazımdır. Mesela, bahar rüzgarı esince, onun güzelliğini ağaçlarda, yeşilliklerde, gül bahçelerinde ve bütün çiçeklerde, o nur vasıtasıyla seyrediyorsun. Halbuki bahar rüzgarının zatına baktığın zaman, bunların hiçbirini onda göremiyorsun. Bu, insanı eğlendirecek şeyler ve gül bahçeleri onda yoktur, demek değildir. Onun nurundan yalnız bu meydana gelmemiştir. Belki çiçeklerden ve gül bahçelerinden dalgalar vardır.

Fakat bunlar latif dalgalar olduğundan ve onun inceliğinden, lütfundan bir vasıta olmadığından göze görünmezler. Bunun gibi insanlarda da bu vasıflar gizli bulunur ve açığa çıkmaz. Yalnız bir kimsenin sözü ve zararı, döğüşü ve barışı gibi içten veya dıştan bir vasıta ile peyda olur. İnsanın sıfatını görmüyor musun? Düşündüğün zaman kendine hiçbir şey bulamıyorsun ve kendini bu sıfatlardan boş biliyorsun. Bu senin olduğun şeyden değiştiğin için değil, belki bunlar sende gizli bulunduklarından dolayı böyledir. Tıpkı denizdeki su gibi, bir bulut veya bir dalga vasıtası olmadan denizden dışarı çıkmazlar.

Bu dalga içinde bir dış vasıta olmadan beliren bir kaynaşmadır. Fakat deniz sessiz ve sakin olduğu için hiç göremiyorsun. Senin gövden deniz kıyısındadır ve ruhun bir denizdir; ondan ne kadar türlü türlü balıkların, yılanların, kuşların çıkıp, kendilerini göstererek yine denize döndüklerini görmüyorsun. Senin kızmak, kıskanmak, şehvet ve daha başka şeylerden ibaret olan sıfatların başlarını bu denizden çıkarıyorlar. Bu sıfatların Allah'ın latif olan aşıklarıdır. Onların güzellikleri görülemez. Bu ancak dil giyeceği vasıtasıyla mümkün olur. Soyundukları zaman son derece latif olduklarından göze görünmezler.
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 15

İnsanda o kadar büyük bir aşk, hırs, arzu ve üzüntü vardır ki yüz binlerce alem kendisinin malı olsa, bununla huzur bulamaz, rahata kavuşmaz. Uğraştığı her işte ve sanatta, tuttuğu her yerde ve öğrendiği yıldız bilgisi, doktorluk ve daha başka şeylerde de sükunet bulmaz; çünkü istediği şeyleri bir türlü elde edememiştir. Sevgiliye dilaram, yani gönlü dinlendiren derler. O halde o başka biri ile nasıl sükunet ve karar bulur? Bu zevklerin ve arzuların hepsi bir merdivene benzer. Merdiven basamakları oturup kalmağa elverişli değildir; üzerine basıp geçmek için yapılmıştır. Uzun yolu kısaltmak ve ömrünü bu merdiven basamaklarında ziyan etmemek için, çabuk uyanan ve durumdan haberi olan kimseye ne mutlu!

Biri: "Moğollar mallarımızı alıyorlar, ara sıra da onlar bize mallarını bağışlıyorlar. Acaba bunun hükmü nasıl olur?" diye sordu. [Mevlana] buyurdu ki: Moğol'un aldığı her şey, tıpkı Allah'ın hazinesine girmiş gibidir. Mesela denizden bir testi veya küpü doldurup çıkarırsan, o senin malın olur. Mademki su testide ve küptedir, buna kimse karışamaz ve senin iznin olmadan su alan herkes gasıp olur. Fakat bu su tekrar denize dökülürse, o herkese helaldir ve artık senin malın olmaktan çıkmıştır. Bu bakımdan bizim malımız onlara haram, onların malı bize helal olur.

İslam dininde evlenmemek yoktur. Topluluk rahmettir. (H) Mustafa (Allah'ın salatı ve selamı onun üzerine olsun) toplulukla çalıştı. Çünkü ruhların topluluğunun çok büyük eserleri vardır. İnsan tek ve yalnızken bu eser hasıl olmaz. Mescidleri yapmanın sırrı, mahalle halkının orada toplanması, Allah'ın rahmeti ve [elde edilecek faydanın] artmasıdır. Evlerin ayrı ayrı olmasının faydası ise [insanları] ayırmak ve ayıplarını örtmekten ibarettir. Cami'yi şehir halkının toplanması için yapmışlardır. Kabe'yi ziyaret etmeği de dünyada ki insanların çoğunun, birçok şehirlerden ve iklim bölgelerinden gelip orada toplanmaları için vacip kıldılar.

[Biri] dedi ki: Moğollar ilk önce buraya gelince çırılçıplaktılar. Binek hayvanları öküzdü. Silahları odundandı. Şimdi haşmet ve azamet sahibi oldular, karınları doydu. En güzel arap atları ve en iyi silahlar onların elinde bulunuyor. [Mevlana] buyurdu ki: Onların gönülleri kırık ve kuvvetleri yokken, Allah yalvarmalarını kabul ve onlara yardım etti. Şimdi ise bu kadar muhteşem ve kuvvetli oldukları şu anda, halkın [fakirliği], zayıflığı vasıtasıyla Yüce Allah onları yok edecektir; o zaman hepsinin Allah'ın inayeti ve yardımı olduğunu, dünyayı bununla zaptettiklerini, yoksa başarılarının kendi güç ve kudretlerinin karşılığı olmadığını anlamaları için halkın zaafı ile onları yok eder. Önce insanlardan uzak, fakir, çırçıplak ve acınacak bir halde çölde yaşarlarken, yalnız onlardan bazıları ticaret yapmak için Harezm vilayetine geliyor, alışveriş ediyor, kendileri için elbiselik keten alıyorlardı. Harzm Şah buu men ve tüccarları öldürmelerin, emrediyordu. Onlardan haraç alıyor ve tüccarların oraya gitmesini önlüyordu. Tatarlar, padişahlarının yanına dert yanmağa gittiler ve: "Mahvolduk!" dediler. Padişahları on günlük izin istedi. Bir mağaranın kovuğuna gitti ve tam bir vecd içinde ibadet etti, Allah'a yalvardı. Yüce Allah'tan: "Senin dileğini, yalvarışlarını kabul ettim. Dışarı çık. Her nereye gidersen, muzaffer ol!" diye bir ses erişti. [İşte böyle] Allah'ın buyruğu ile çıktıklarından, karşılarında bulunanları yendiler ve bütün yeryüzünü kapladılar.

[Biri]: "Tatarlar da kıyamete inanıyorlar ve: Elbette bir sorgu sual günü olacak!" diyorlar, dedi. [Mevlana] buyurdu ki: Yalan söylüyorlar; kendilerini Müslümanlarla bir göstermek istiyorlar. Yani, biz de biliyoruz ve inanıyoruz, demek istiyorlar. Deveye "Nereden geliyorsun?" diye sormuşlar, "Hamamdan geliyorum." Karşılığını vermiş. "Ökçenden belli!" demişler. Bunun için eğer onlar kıyamet gününe inanıyorlarsa bunun delili hani? Bu günahlar, zulümler ve kötülükler, üst üste birikmiş karlar gibi, kat kat yığılmıştır. Güneşin karları ve buzları erittiği gibi, günahları bırakıp Hakk'a dönme (İnabet) ve pişmanlık duyma güneşi, Allah'ın korkusu ortaya çıkıp o dünyanın ahvali gerçekleştiği zaman, bu isyan karlarının hepsi erir. Eğer bir kar veya buz, bu şekilde bulunurken: "Ben güneşi gördüm, Temmuz güneşi üzerime ışıklarını saldı." Der ve hala kar, buz halinde olursa akıllı bir insan buna inanır mı? Temmuz güneşi parlasın da karı ve buzu yerinde bıraksın! Bu imkansız bir şeydir. Her ne kadar Yüce Allah, iyi ve kötü cüzlerin cezası kıyamette verilecektir, diye va'detse de biz onun örneklerini bu dünyada, her an, her lahza görmekteyiz. Mesela bir insanın yüreği ferahlasa bu onun, bir insanı sevindirmiş olmasının karşılığıdır. Bunun gibi üzülürse de bu da başkasını üzmüş olmasındandır. İşte bunlar o dünyanın armağanları, ceza gününün örnekleridir. Maksat, insanların bu pek az şeylerle çoğunu anlamalarıdır. Mesela bir buğday ambarının ne ve nasıl olduğunu göstermek için, oradan bir avuç buğday alıp göstermeleri gibi… O kadar büyük ve azametli olmasına rağmen Mustafa'nın (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) bir gece eli ağrıdı. Ona: "Bu Abbas'ın elinin ağrısından ileri geliyor." Diye vahiy geldi. Çünkü Mustafa (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) *Abbas'ı esir almış ve bütün esirlerle beraber onun elini de bağlamıştı. Allah'ın emri ile böyle olduğu halde, yine de Muhammed (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) bunun cezasını çekti. Sende meydana gelen bu darlık, üzüntü ve hastalıkların hepsi, şimdi aklında kalmamışsa da, yaptığın kötülüklerin ve işlemiş olduğun günahların tesirindendir. Çok fena işler yaptın; fakat ya boş bulunduğundan veya bilgisizliğinden bunun kötü olduğunu bilmiyorsun, yahut da dinsiz bir arkadaş sana bunu önemsiz gibi göstermiştir. Hatta sen bunun günah olduğunun farkında bile değilsin. Şimdi bunların karşılığına bak bakalım, ne kadar sıkıntın var, ne kadar ferahlık duyacaksın? Sıkıntı, mutlaka bir günahın cezası, ferahlık ise bir ibadetin karşılığıdır. Bunun için Mustafa (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) parmağındaki yüzüğü çevirdiğinden: "Seni boş yere vakit geçirmek ve oynamak için yaratmadık!" diye azarlanmıştı. "Sizi boş yere yarattığımızı mı sandınız " [Kur'an, Sure: 23, Ayet: 116] ayetinde bulunduğu gibi, sen de gücünü Allah'a ibadet etmek ve doğru iş işlemekle mi, yoksa günaha girmekle mi? Geçirdiğini kıyasla. Allah Musa'yı (Ona selam olsun) halkla meşgul etti. Gerçi o, Allah'ın emriyle böyle yapıyor ve onunla meşgul oluyordu. Fakat Allah bir hikmetle, onun bir tarafını halkla ve Hızır'ı da tamamen kendisiyle meşgul etti. Mustafa'yı (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) önce kendisiyle meşgul edip, sonra: "Halkı davet et, düzelt ve onlara öğüt ver!" diye buyurdu. Mustafa (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun): "Ey benim Allah'ım! Ben ne günah işledim ki beni huzurundan kovuyorsun. Halkı istemiyorum." Diye ağlayıp sızladı. Yüce Allah: "Ey Muhammed sen hiç üzülme, seni halk ile uğraşmağa bırakmam. Onlarla meşgul olurken de benimle olursun. Bu sırada halk ile meşgul olduğun için başının bir tek tel saçını bile eksiltmem. Her ne iş yaparsan yine vuslat içinde olursun." Buyurdu.

Biri: "Ezeli hükümler ve Allah'ın takdir ettiği şeyler hiç değişir mi?" diye sordu. [Mevlana] buyurdu ki: Allah'ın ezelde: "Kötülüğe karşılık kötülük, iyiliğe karşılık da iyilik olmalıdır." Diye verdiği hüküm asla değişmez. Çünkü Yüce Allah Hakimdir. Sen kötülük et, iyilik bulursun, nasıl der? Bir kimse buğday ekip, arpa biçemez ve arpa ekip buğday toplayamaz. Bu imkansızdır. Bütün veliler ve nebiler de: "İyiliğin karşılığı iyilik, kötülüğün karşılığı kötülüktür." Demişlerdir. "Bir zerre kadar hayır işleyen kimse o hayrın ve zerre kadar kötülük yapan kimse de o kötülüğün cezasını görür." [Kur'an, Sure: 99, Ayet: 7-8]

Ezeli hüküm hakkında öğrenmek istediğin şeyleri söyledik ve etrafıyla anlattık. Bu asla değişmez. Yani, bazen iyilik yaparsan karşılığında çok iyilik göremezsin, veya ne kadar kötülük yaparsan o kadar kötülük göremezsin. Fakat mutlaka yaptığın iyiliğin veya kötülüğün cezasını görürsün. Bu böyle olur ama asıl hüküm değişmez. Gevezenin biri: "Biz Allah'ın saadetinden mahrum olan şaki'nin (haydut'un) ahiret saadetine kavuşmuş bulunan said (kutlu) ve said'in de şaki olduğunu görüyoruz." Dedi. [Mevlana] buyurdu ki: Eh! Olabilir. O şaki, iyilik yaptığından said, o said de kötülük işlediğinden, yahut kötü şeyler düşündüğünden dolayı şaki olmuştur. Mesela İblis: "Beni ateşten yarattın da onu çamurdan yarattın." [Kur'an, Sure:99, Ayet: 7-8] diye, Adem'in yaradılışı hakkında itirazda bulunduğundan, meleklerin hocası iken, ebedi olarak Allah'ın lanetine uğradı ve bizim huzurumuzdan kovuldu. Biz de diyoruz ki: Evet, iyiliğin karşılığı iyilik kötülüğün cezası kötülüktür.

Biri: "Bir kimse, bir gün oruç tutarım diye adadı. Eğer bu adağını yerine getirmezse bunun kefareti var mıdır, yok mudur?" diye sordu. [Mevlana] buyurdu ki: Şafii mezhebi bilginlerinin sözüne göre, kefaret vardır. Çünkü o kimse adağı, yemin olarak kabul eder ve her kim yeminini tutmazsa, onun üzerine kefaret vaciptir. Fakat Ebu Hanife için adak, yemin manasında değildir. İşte bunun için kefaret lazım olmaz. Adak iki şekildedir: Biri mutlak (kesin), diğeri mukayyettir (şarta bağlı). Mutlak: Bir gün oruç tutmalıyım! Sözüdür. Mukayyed ise:Falan gelirse bir gün oruç tutmalıyım' kaydıdır. Bir adam eşeğini kaybetmişti. Onu bulmak niyetiyle üç gün oruç tuttu ve üç gün sonra eşeğini ölü olarak buldu. Çok üzüldü ve bu üzüntü içinde yüzünü göğe doğru çevirip: "Eğer bu tuttuğum üç gün oruç yerine, Ramazan'da altı gün yemezsem insan değilim. Sen mi benim eşeğimi alır götürürsün?" dedi.

[Biri]: "Ettehiyat, Salavat ve Tayyibat'ın manası nedir?" diye sordu. [Mevlana] buyurdu ki: Yani bu Hakk'a tapmak, kulluk etmek, O'nu gözetmek bizden hasıl olmuyor, fakat biz onsuz da olamıyoruz. Öyleyse gerçekte, Ettehiyat, Salavat ve Tayyibat bizden olmayıp Allah'dandır. O'na hastır, demektir. Mesela bahar mevsiminde insanlar ziraatle uğraşırlar; kırlara çıkar, yolculuk eder, yapılar yaparlar. Bütün bunlar baharın bağışı ve vergisidir. Yoksa hepsi, oldukları gibi evlerinde, kovuklarında mahpus kalırlardı. O halde gerçekten ekip biçmeler, gezmeler ve yiyip içmelerin hepsi baharındır. Bahar o insanların velinimetidir. Buna rağmen insanların gözü yine sebeplerdedir. Bütün işleri sebeplerden bilirler. Fakat velilere sebeplerin, sebebi yaratanı bilmelerine ve görmelerine engel olan birer perdeden başka bir şey olmadığı keşfolunmuştur. Mesela bir kimse perde arkasında konuştuğu zaman, perdenin konuştuğunu zannederler ve onun sadece bir örtü olduğunu, bir şey yapamadığını bilmezler. Ancak adam perdenin arkasından çıkınca, onun arada bir bahane olduğunu anlarlar. Allah'ın velileri sebeplerin dışında bulunan, zahir olmuş ve yapılmış olan birçok işleri görmüşlerdir. Mesela dağdan deve çıkmış, Musa'nın asası ejderha olmuş, kaskatı bir taştan oniki tane çeşme akmış bunun, gibi; Mustafa (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) da ayı aletsiz olarak, bir işaretle ikiye bölmüş ve Adem (Onun üzerine selam olsun) annesiz ve babasız olarak dünyaya gelmişti. İbrahim (Ona selam olsun) için ateşten güller ve güllükler bitmişti. Daha bunlar gibi sonsuz misaller verilebilir. İşte bu yüzden veliler bunları görünce, sebeplerin arada bahane olduğunu, hakikatte işi başkasının yaptığını, sebeplerin sadece avamın onunla meşgul olmaları için, o işleri yapanın görünmesine engel olan perdeden başka bir şey olmadığını anlarlardı. Yüce Allah Zekeriya' (Ona selam olsun): "Sana çocuk vereceğim." Diye vaat etti. O: "Ben ve karım çok yaşlıyız. Karım artık çocuk yapamayacak bir durumda. Ey benim Allah'ım böyle bir kadından nasıl çocuk meydana gelir?" diye ağlayıp sızladı. Ona: "Ey Zekeriya sakın, sakın ipin ucunu kaybettin! Ben sana yüz bin kere sebepler dışındaki işleri gösterdiğim halde, sen unuttun ve hala sebeplerin bahaneler olduğunu bilmiyor musun? Şu anda ben, gözünün önünde senden kadın ve hamilelik olmadan yüz bin çocuk dünyaya getirebilirim. Buna gücüm yeter. Hatta bir işaret etsem, dünyada olgun, yetişkin ve bilgin insanlar meydana gelir. Ben ruhlar aleminde seni anasız babasız yaratmadım mı? Sen var olmadan önce de üzerinde lütuf ve inayetlerim yok muydu? Bunları niçin unutuyorsun?" karşılığını verdi. Nebilerin, velilerin iyi ve kötü bütün yaratıkların durumları derece ve cevherlerine göre şöyledir. Mesela kafirlerin ülkelerinden Müslüman vilayetlerine köleler getirip satarlar. Bunların bazısını beş, bazısını on ve on beş yaşında getirirler. Küçük bir çocukken getirilenler, uzun yıllar Müslümanlar arasında büyütülür, terbiye edilir ve yaşlanırsa, kendi yurtlarının durumunu tamamen unuturlar ve akıllarında oraya ait hiçbir şey kalmaz. Getirildikleri zaman yaşı biraz daha büyük olursa, az bir şey hatırlar. Adam akıllı büyükken getirilmişse daha çok şey aklında kalır. İşte ruhlar da o alemde Allah'ın huzurunda böyle idiler. [Mesela onlara] Allah: "Ben sizin Allah'ınız değil miyim?" demiş onlar da: "Evet!" [Kur'an, Sure: 7, Ayet. 72] cevabını vermişlerdir. [Bunların] yiyecekleri, giyecekleri Allah'ın harfsiz ve sessiz olan kelamı idi. Bazıları vardı ki bunlar çocukken getirildiklerinden bu kelamı duyunca, ahvali hatırlayamazlar ve kendilerini bu kelama yabancı bulurlar. Bunlar tamamıyla küfür ve delalete gark olmuş, ruhları perdelenmiş olanların ruhudur. Bazıları ise, [O alemi] birazcık hatırlarlar, o tarafın kaynaşması, havası onlarda ara sıra kendisini gösterir ki bunlar mü'minlerdir. Bazıları da vardır ki o kelamı işittikleri vakit, o hal nazarlarından aynen eskiden olduğu gibi, belirir ve perdeler tamamen aradan kalkmış olup, tekrar o aleme kavuşurlar. İşte bunlar veliler ve nebilerdir.

Ben Yaran'a: "İçinizde mana gelinleri yüz gösterip, sırlar açıklanınca sakın ha! Yabancılara bunu söylemeyin, anlatmayın ve bizim sözümüzü de herkese demeyin." Diye vasiyet ediyorum. "Çünkü hikmeti ehli olmayana vermeyin bunu yaparsanız o hikmete zulmetmiş olursunuz. Onu ehlinden de men'etmeyin, o zaman da onlara kötülük etmiş olursunuz (H.) Senin eline bir güzel veya bir sevgili geçse ve: "Beni kimseye gösterme, ben seninim." Diye evine gizlense, sen onu pazarlarda dolaştırıp: "Gel de şu güzele bak!" diye herkese göstersen doru olur mu? Yakışık alır mı? Esasen bu, sevgilinin de hiçbir zaman hoşuna gitmez. Senden nefret edip, onlara gider. Yüce Allah bu sözleri onlara haram etmiştir. Cehennemdekiler cennetliklere: "Hani sizin cömertliğiniz, mertliğiniz? Yüce Allah'ın size vermiş olduğu şeylerden sadaka verin. Ve biz kulların gönlünü almak için bir şeyler bağışlayın. Toprağın, cömertlerin kasesinin artığından nasibi vardır. (Mısra') Biz ateş içinde yanıyoruz, eriyoruz; o meyvelerden bize biraz [verseniz] veya cennetin o tatlı suyundan birazcık canımıza serpseniz ne olur sanki? - [ Cehennemdekiler, cennettekilere: "Bize biraz su verin, Allah'ın size verdiği rızıktan da bize verin" diye inleyecekler, Onlar da: "Allah bunları, dinlerini eğlence, oyuncak edinip dünya hayatına aldanan kafirlere haram kılmıştır" diyecekler.] [Kur'an, Sure: 7, Ayet: 50] - dediler. Cennettekiler: "Allah bunu size haram etmiştir. Bu nimetin tohumu öbür dünyada idi. Siz bunu orada ekmediniz, çalışmadınız. Bu tohum doğruluk, iman ve iyi işlerdi. Şu halde burada ne toplayacaksınız? Eğer biz onu lutfen size saçarsak, Allah bunu size haram etmiş olduğundan, boğazınızı yakar, gırtlağınıza takılır kalır, aşağı inmez. Kesenize koysanız keseniz yırtılır, o da yere düşer" karşılığını verdiler.

Mustafa'nın (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) huzuruna iki yüzlü adamlardan ve yabancılardan bir grup geldi. Peygamber eshaba dinin sırlarını anlatıyor, eshap da Mustafa'nın (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) methiyle meşgul oluyorlardı. Peygamber eshaba işaret ederek: "Kaplarınızın ağızlarını kapayınız (H.)" buyurdu. Bu testilerin, kaselerin, tencerelerin ve küplerin ağızlarını kapatınız, kapalı tutunuz. Çünkü pis ve zehirli hayvanlar vardır; Allah esirgesin, bunlar testilerinize düşmesinler, siz bilmeden ondan su içersiniz, o zaman size zararı dokunur. [Mevlana] onlara bu şekilde: "Yabancılardan hikmeti gizleyiniz, onların önünde dilinizi tutunuz, ağzınızı kapatınız. Çünkü onlar faredir. Bu hikmete layık değillerdir." Buyurmuştur. [Mevlana] yine buyurdu ki: O, bizim yanımızdan giden Emir, sözümüzü anlamakla beraber, kendisini şöyle böyle Hakk'a davet ettiğimiz biliyordu. [Biz de] onun yalvarışını, tasdik yerine başını sallamasını, aşk ve sevgisini, [söylediğimizi] anladığının alameti olarak kabul edelim. Mesela bu, şehre gelince ezan sesi duyan köylü, ezanın manasını etraflıca bilmese de, bununla ne demek istenildiğini anlar.
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 16

Buyurdu ki: Sevilen kimse güzeldir. Bunun aksi olamaz. Yani, her güzel sevilmez, her güzelin sevilmesi lazım gelmez. Güzellik, sevilmiş olmanın, sevimliliğin bir cüz'üdür. Sevimli olmak asl'dır. O olunca güzellik elbette olur. Bir şeyin cüz'ü, küllü'nden ayrı olamaz ve her zaman cüz, küllü ile beraber bulunur. Mecnun'un zamanında da güzeller vardı ve onlar Leyla'dan daha güzeldi. Fakat Mecnun bunlara sevgi göstermemişti. Ona: Leyla'dan daha güzelleri var, sana bunları getirelim." Dediler. O: "Ben Leyla'yı dış güzelliği ve görünüşü bakımından sevmiyorum. O, görünüşünden ibaret değildir.

Leyla benim elimde bir kadeh gibidir. Ben o kadehten şarap içiyorum ve bu şaraba aşığım. Sizin gözünüz sadece kadehte, içindeki şaraptan haberiniz yoktur." Dedi. Bana eğer mücevherlerle süslü, altın bir kadeh verseler, fakat içinde sirke veya şaraptan başka bir şey bulunsa, bu benim ne işime yarar? Halbuki içinde şarap bulunan eski, kırık bir kabak, benim için o kadehten ve bunun gibi yüzlerce kadehten daha iyidir. Şarabı, kadehten anlamak için aşk ve şevk lazımdır. Mesela, on gündür bir şey yememiş bir açla, günde beş öğün yemek yiyen bir tok, her ikisi de ekmeğe bakarlar; tok olan ekmeğin dışını, şeklini, aç ise canını, özünü görür. Çünkü bu ekmek kadeh, onun tadı ise kadehteki şarap gibidir. Bu şarap ancak iştah ve şevk gözüyle görülebilir. Bunun içi sen de kendinde şevk ve iştah hasıl et ki, sadece dışı gören bir insan olmayıp kevn ü mekanda her zaman sevgiliyi göresin.

Bu insanların sureti kadehlere benzer ve bu bilgiler, ilimler de o kadehin üzerindeki resimler, nakışlar gibidir. Kadeh kırılınca bu şekillerin ve resimlerin kalmadığını görmüyor musun? O halde değer, kadeh gibi olan vücutlardaki şaraptadır ve bu şarabı içen kimse [bunun] "kalan iyi şeyler" [Kur'an, Sure:18, Ayet: 64] olduğunu görür.

Soru soranın iki girişi düşünmesi lazım gelir. Biri, şunu kesin olarak bilmeli ve demelidir ki: Ben bu söylediğim şeyde yanıldım. Bu benim bildiğimden başka bir şey daha vardır. İkincisi, bundan iyi ve bundan üstün olan bilinmeye değer bir söz ve hikmet vardır, fakat ben bunları bilmiyordum. Şimdi öğrendim [demelidir]. "Soru sormak bilginin yarısıdır" (K.K.) sözünü bunun için söylediklerini öğrenmiş olduk. Herkes bir kimseye yüzünü çevirmiştir ve herkesin istediği Hakk'tır. Bu ümitle ömürlerini harcarlar. Fakat bu arada kime isabet ettiğini ve kimin yüzünde padişahın çevganının izi bulunduğunu bilmesi için ayrı bir ayırıcı lazımdır ki o, diyici ve belirleyici (muvahhid) olsun. Böyle bir insan, suda boğulmuştur ve su onda tasarruf edip, onun su üzerinde bir tasarrufu yoktur. Yüzücü ile boğulan bir kimsenin her ikisi de sudadırlar. Fakat boğulanı su götürür ve yüzücüyü kendi gücü, kuvveti taşır; kendi ihtiyarı ile hareket eder. İşte bunun için suya batmış olan bir kimsenin her yaptığı iş ve söylediği söz, kendinden olmayıp sudandır. O, arada bahanedir. Mesela duvardan bir ses geldiğini işitirsen, bunu duvarın söylemediğini bilirsin. Duvarın arkasına gizlenmiş olan biri, sanki duvar konuşuyormuş gibi gösteriyor. Evliya da aynen böyledir. "Onlar ölmeden ölmüşler," duvar ve kapı hükmünü almışlardır. Kendilerinde varlıklarından kıl ucu kadar bir şey kalmamıştır. Allah'ın kudreti elinde bir siper gibidirler. Siperin hareket etmesi, kendiliğinden değildir. İşte Ene'l-Hakk sözünün manası da bu olmalıdır. Siper: "Ben arada, yoğum, hareket Allah'ın eliyle hasıl oluyor." Diyor. Bu siperi Hakk olarak görünüz ve Allah ile pençeleşmeyiniz. Çünkü böyle bir siperi yaralamak isteyenler, gerçekte Allah ile döğüşmüş ve kendilerini O'na vurmuş olurlar. Adem zamanından şimdiye kadar, onların başlarına neler geldiğini duymuşsunuzdur. Firavun, Şeddad, NEmrud ve Ad kavmi, Lut ve Semud vesairenin başına neler geldi? Bu siperler itaat ve ibadet edenin baş kaldırıp karşı koyandan, düşmanın evliyadan ayırt edilebilmesi için her devirde kaimdirler. Bazısı veli bazısı nebi suretinde görünürler. İşte bunun için her veli halkın hüccetidir (Delilidir). Halkın yeri ve derecesi, ona olan bağlılığı, ilgisi ölçüsünde olur; düşmanlık ederlerse Allah'a etmiş, dostlukta bulunurlarsa Allah ile dost olmuş olurlar. "Onu gören beni görmüştür. Ona kasteden bana kastetmiştir." (K.K.) buyurulduğu gibi. Allah'ın (has) kulları Allah'ın hareminin mahremidirler. Tıpkı hadımlar gibi. Allah bu hadımların bütün şehvet ve varlık damarlarını, kötülük etme köklerini tamamen kesmiş ve temizlemiştir. Böylece o hadımlar dünyanın mahmudu (oğlu) ve o köleler, dünyanın efendisi, sırların mahremi olurlar. Kur'an'da: "Ona ancak temiz olanlar dokunabilir" [Kur'an, Sure: 56, Ayet: 79] buyurlmuştur.

[Mevlana] buyurdu ki: Eğer o, arkasını büyüklerin türbesine karşı çevirmişse, bunu onları inkar etmiş olduğu, yahut bilmediği için yapmamıştır; yüzünü onların ruhuna doğru çevirmiştir de ondan. Bizim ağzımızdan çıkan bu söz onların canıdır. Eğer gövdeye arkalarını dönüp, ruha yüzlerini çevirirlerse bunun ne zararı var? Benim bir huyum var, kimsenin benden incinmesini istemiyorum. Sema' ederken bazı kimseler bana çarpıyor ve yarandan bazısı, onların bu hareketine mani oluyorlar; işte bu benim hiç hoşuma gitmiyor ve yüz kere: "Benim yüzümden hiç kimseye bir şey demeyin!" dedim. Ben buna razıyım, yanıma gelen yaranın sıkılmaması, üzülmemesi için o kadar gönül almağa çalışıyorum ve onları meşgul etmek, oyalamak için şiir söylüyorum. Yoksa ben nerede, şiir söylemek nerde! Vallahi ben şiirden bıktım, usandım ve benim indimde bundan daha kötü bir şey yoktur. Mesela bir adam, misafirinin canı işkembe çorbası istediği ve bunu onun iştahını açacağı için, eline pislikli bir işkembeyi almış karıştırıp duruyor. Benim için de başkaları arzu ettiğinden dolayı onunla alakadar olmak lazım geldi. Mesela yine bir adam falan şehrin ahalisine ne gibi bir kumaş lazımdır, onlar nasıl kumaş alırlar? Diye baktıktan sonra, hatta bu, malların en aşağısı, en bayağısı da olsa, yine o kumaştan alıp satar.

Fazıllar, muhakkikler, akıllı, uzak görüşlü ve derin düşünceli insanlar yanıma geldikleri zaman onlara gerçek, nadir, nefis ve ince şeylerden bahsetmek için, ilimler öğrendim, zahmetler çektim. Yüce Allah'ın kendisi de böyle istedi. Bütün o bilgileri burada topladı ve o zahmetleri buraya getirdi. Böylece beni bu işlerle uğraşmak zahmetine de burada soktu. Fakat ne yapayım ki bizim yurdumuzda ve bizim milletimiz arasında insanı şairlikten daha çok utandıracak bir iş yoktur. Eğer biz, o memlekette kalmış olsaydık, oradakilerin huylarına, yaradılışlarına uygun bir halde yaşar ve ders vermek, kitap yazmak, vazetmek ve zühtü takvada bulunmak, zahiri şeylerle meşgul olmak gibi, onların istediği şeylerle uğraşırdık. Emir Pervane bana: "Asıl olan amel'dir." Dedi. Ben de ona dedim ki: Nerede amel ehli, hani amel isteyen? Gelsin de ona ameli göstereyim. Sen şimdi söz istiyorsun ve bir şey duymak için kulak kesilmişsin, eğer söylemeyecek olursam üzüleceksin. Amel iste biz de sana gösterelim. Bu dünyada ameli gösterebileceğimiz bir mert istiyoruz. Amel'e müşteri bulamayıp, söze bulduğumuzdan, sözle meşgulüz. Sen amel'den ne anlarsın? Çünkü amil (amel eden) değilsin. Amel, amel'le, ilim, ilim ilimle anlaşılır; suret suret ile, mana da mana ile bilinir. Sen bu yolun yolcusu olmadığından ve yol boş bulunduğundan nasıl göreceksin? Bu amel namaz ve oruç mudur? Bunlar amel'in suretidir. O, içteki manadır. Adem zamanından Mustafa (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) zamanına kadar, namaz oruç bu şekilde değildi. Fakat amel vardı, o halde bu suret, amel olur mu? Amel insandaki manadır. Mesela sen: "İlaç tesirini gösterdi (Amel etti)." Dediğin zaman, orada amel'in sureti yoktur. O ancak ondaki manadır. Şu adam falan şehrin amilidir, dedikleri vakit sureten bir şey görmezler, fakat onunla ilgili olan işler vasıtasıyla, ona amil derler. Öyleyse amel, halkın bundan anlamış olduğu şey değildir. Onlar amel'in bu zahiren görünen şey olduğunu sanırlar. İçi, dışı bir olmayan bir adam amel'in görünüşünü yerine getirirse, bunun ona hiç faydası olur mu? [olmaz]. Çünkü onda bağlılık, doğruluk ve inanmanın manası yoktur. Her şeyin aslı sözdür. Senin sözden haberin yok, hem de bunu küçümsüyorsun. Söz amel, ağacının meyvesidir. Çünkü o amel'den doğar. Yüce Allah alemi sözle yarattı ve "ol deyince o da olur" [Kur'an, Sure: 46, Ayet, 82]
İman kalptedir. Fakat onu sözle ifade etmezsen faydası olmaz. Namaz da fiildir. Eğer Kur'an okumazsan, o namazın sahih olmaz. Sen şimdi sözün itibarı yoktur, demekle bu sözle, aksini söylemiş oluyorsun. Çünkü mademki sözün değeri yoktur, biz bu söz muteber değildir, sözünü duyduğumuz zaman sen bunu da sözle dinlemiyor musun?

Biri: "Biz hayır işlediğimiz, iyi ve doğru işler yaptığımız için, eğer Allah'tan bir karşılık ve iyilik umarsak bunun bize bir zararı olur mu, olmaz mı?" diye sordu.

Mevlana buyurdu ki: Vallahi ümitli ve imanlı olmak lazımdır. İşte korku ve ümit (havf ü reca) de budur. Biri benden: "Ümit güzel, hoş bir şey; fakat korku da ne oluyor?" diye sordu. Ona cevap olarak dedim ki: Bana korkusuz bir ümit, yahut ümitsiz bir korku göstersene! Bunlar birbirinden ayrı olmadığı halde, böyle bir şeyi nasıl soruyorsun? Mesela biri buğday ekerse, elbette buğday biteceğini ümit eder. Fakat yine de Allah esirgesin! Bir afet, bir engel çıkıp [zarar vermesin]." Diye, içinde bir korku da vardır. Bununla anlaşılmış oldu ki korkusuz bir ümit asla tasavvur olunamaz. [insan] ümitli olur da karşılık ve ihsan beklemezse, o işte mutlak surette, daha hararetli olur, daha ciddi davranır. Ümit, beklemek onun kanadıdır; kanatları ne kadar kuvvetli ve sağlam olursa, o kadar yükseklere uçabilir. Eğer ümidi olmazsa tembelleşir, kendisinden bir hayr beklemediği gibi, kullukta da bulunamaz. Mesela, bir hasta acı ilaçları içer ve birçok tatlı şeyleri terk eder. Eğer onun sağlığa kavuşmak ümidi olmasaydı buna nasıl tahammül ederdi.

"İnsan konuşan hayvandır." İnsan hayvanlıktan ve söz söylemekten mürekkeptir. Hayvanlık onda daimidir, ayrılmaz. Söz de böyledir, her zaman onda mevcuttur. İnsan görünüşte bir söz söylemezse de içinden konuşur: her zaman konuşkandır. Tıpkı çamur karışmış bir seylab gibidir. Bu seylabın temiz olan suyu onun sözü (nutku), o çamur da hayvanlık tarafıdır. Fakat bu çamur onda arizidir. Görmüyor musun insanları çamurları ve kalıpları gitmiş, çürümüş bir eser kalmamış olduğu halde, onların iyi kötü [bütün] sözleri, hikayeleri ve bilgileri kalmıştır. Gönül ehli [olan insan] bir küldür. Sen onu görünce, hepsini görmüş olursun. Çünkü avın hepsi, yaban merkebinin içindedir (M.), derler. Dünyadaki bütün yaratıklar onun cüz'leridir ve o küldür.

Beyit: (Bütün iyi veya kötü şeyler, dervişin cüz'üdür. [Böyle olmazsa] , derviş değildir.)

İşte kesin olarak, o küllü gördüğünden, bütün alemi ve ondan sonra her kimi görürsen, onu tekrar görmüş olursun. Onların sözü bu küllün sözleri içinde bulunmaktadır ve onların sözünü işittiğin için, bundan sonra işiteceğin her söz, tekrardan ibaret olur.

Beyit: (Kim onu bir yerde görürse, sanki her insanı ve her yeri görmüş olur.)

Şiir: (Ey Allah'ın kitabının nüshası olan sen ve ey Şah'lığın Cemali'nin aynası olan sen! Alemde senin dışında olan bir şey yoktur. Her istediğini kendinden iste, [ara], çünkü her şey sensin).
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 17

Naib: "Bundan önce kafirler puta tapar ve saygı gösterirlerdi. Biz de şimdi aynı şeyi yapmaktayız. Gidip Moğol'un önünde eğilip, onlara saygı gösteriyor, kendimizi Müslüman biliyoruz. İçimizde de hırs, heves kin, kıskanma gibi ve daha başka putlarımız var. Bunların hepsine itaat ediyoruz. İşte bu yüzden hem içimizden, hem dıştan kafirlerin yaptığı şeyi yapıyoruz. Yani tapınıyoruz, üstelik de kendimizi Müslüman biliyoruz." Dedi.

[Mevlana] buyurdu ki: Yalnız burada başka bir şey var. Mademki bunun kötü ve beğenilmeyen bir şey olduğunu hatırınıza geliyor, öyleyse mutlaka sizin kalp gözünüz (iç gözünüz) eşsiz, benzersiz, niteliksiz ve pek büyük bir şey görmüş olmalıdır; işte bu yüzden bunlar ona çirkin ve kusurlu görünüyor. Tuzlu su, tatlı su içen adama tuzlu gelir ve "eşya zıddı ile belli olur."

Yüce Allah sizin canınıza iman nuru koyduğu için, canınız bu işleri çirkin görüyor. Eğer böyle olmasaydınız bu şekilde görmezdiniz. Nitekim başkalarının böyle bir derdi olmadığından, bulundukları halden memnundurlar ve: "Esas rolü oynayan budur." Derler. Yüce Allah size istediğiniz şeyi verir, her ne için himmet gösterirseniz, size müyesser olur. Çünkü "kuş kanatlarıyla yükselir, mü'min de himmeti ile." (K.K.)

Yaratıklar üç kısma ayrılır: Birincisi meleklerdir. Bunlar sırf akıldır. İbadet, kulluk ve zikir yaradılışlarında vardır. Onların besini ve yiyecekleri budur, bununla yaşarlar. Tıpkı balık gibi, balığın diriliği sudandır; yatağı sudur. [Melekler] hakkında teklif yoktur. Çünkü onlar şehvetten sıyrılmış, temizlenmiştir. Böyle şehvetle meşgul olmaması ve nefsinin istediği şeyleri yerine getirmemesi, ne büyük bir devlettir! İşte bunlardan sıyrılmış, temizlenmiş olunca tabiatıyla onun için hiçbir mücadele bahis konusu olamaz. İbadette bulunsa dahi, bunu ibadet saymazlar; çünkü bu onun yaradılışının icabıdır. Esasen onsuz, yaşayamaz.

İkincisi, yani başka bir sınıf da hayvanlar (behaim) sınıfıdır. Bunlar sırf şehvettir; kötülükten kendilerini alı koyan akılları yoktur ve üzerlerine teklif vaki olmamıştır.

[Üçüncüsü], geriye akıl ve şehvetten mürekkep olan zavallı insan kalır. [Bunun üzerine teklif vaki olmuştur]; yarısı şehvet, yarısı melek, yarısı hayvan, yarısı yılan, yarısı da balıktır. Balık olan kısmı onu suya doğru çekiyor; yılan olan tarafı ise, toprağa doğru sürüklüyor. Bunlar birbirleriyle keşmekeş içinde ve döğüşmektedirler. "Aklı daima şehvetine galip gelen kimse meleklerden daha yüksek, şehveti aklına galip gelen ise hayvanlardan daha aşağıdır." (H.)

Beyit: (Melek bilgisiyle, hayvan da bilgisizliğiyle kurtuldu. İnsan oğlu bu ikisi arasında keşmekeşte kaldı.)

İnsanların bazısı o kadar akla uydular ki [sonunda] tamamen melekleştiler, sırf nur oldular. Bunlar veliler ve nebilerdir. "Ümit ve korkudan" kurtulmuşlardır. "Allah'ın dostları için hiçbir korku yoktur. Bunlar zerre kadar bile mahzun olmazlar." [Kur'an, Sure: 10, Ayet: 62]

Şehvet bazı kimselerin akıllarına galip geldiğinden, onlar tamamen hayvanlaşmıştır; bazıları da keşmekeş içinde kalmıştır. Bunlar içlerinde daimi bir üzüntü, keder, ıstırap, özleyiş bulunan ve yaşayışlarından memnun olmayan insanlar velilerdir. Veliler, mü'minleri kendi yerlerine ulaştırmak ve kendileri gibi yapmak için, onların kendilerine gelmesini beklerler. Şeytanlar da kendi taraflarına ve cehennemin dibine götürmeğe çalışırlar.

Beyit: (Onu biz de istiyoruz, başkaları da, bakalım talih kime yar olacak ve dost kimi sevecek?) "Allah'ın yardımı eriştiği vakitte." [Kur'an, Sure: 110, Ayet: 1] Kur'an'ın zahirine bakan müfessirler bu ayeti şöyle tefsir ederler: Mustafa (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun): "Bütün dünyayı Müslümanlaştırayım, Hakk yoluna sokayım." Diye çalıştı. Fakat öleceğini anlayınca: "Halkı istediğim gibi davet etmek için yaşayamadım!" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah buyurdu ki: Üzülme senin bu dünyadan göçüp gideceğin zaman, ordular ve kılıç kuvveti ile aldığın vilayetlerin hepsini, sana ordusuz itaat ettirir ve iman bağlattırırım. Halkın bölük bölük Müslüman olduğunu gördüğün zaman, bu senin davetinin kemal bulduğuna delalet eder. Allah'ı tesbih et ve O'ndan günahlarını bağışlamasını dile. Çünkü bu, senin oraya göç etmenin zamanı geldiğine bir işarettir.

Muhakkikler bu ayetin manası şöyledir diyorlar: İnsan kötü vasıflarını kendi ameli ve gayreti sayesinde atabileceğini, temizleyeceğini zanneder. Bunun için pek çok çalışıp çabalar ve bütün gücünü, kuvvetini, imkanlarını seve seve harcar. Fakat sonunda ümidini keser. İşte o zaman Yüce Allah ona buyuruyor ki: Sen bu işin, senin gücün kuvvetin, amelin ve çalışıp çabalamanlar olabileceğini sanıyordun. Bu benim koyduğum bir kaidedir. Yani, sen bizim bağışımızın sana ulaşması için neyin var, neyin yoksa yolumuzda feda etmelisin. Senin bu zayıf ayaklarla dolaşıp bitiremeyeceğini bildiğimiz halde, sana bu sonsuz yolda, bu zayıf ayakların ve ellerinle dolaşmanı emrediyoruz. Sen hatta yüzbin yılda, bu yolda bir tek menzile ulaşamayacaksın. Fakat bu yolda yürürken elden ayaktan düşer ve artık yürümeğe takatin kalmazsa, o zaman Allah'ın inayeti, senin elinden tutar. Mesela meme emen bir çocuğun elinden tutarlar ve büyüyünce de, yürümesi için onu kendi başına bırakırlar. İşte şimdi senin gücün tükendi. Bu güce, kuvvete sahipken ve mücahede de bulunurken ara sıra, uyku ile uyanıklık arasında, sana lütfumuzu gösterdik; sen de bunun vasıtasıyla bizi talepte kuvvet bulup ümitlendirdin. Şimdi o alet kalmadığı halde, bizim lütuflarımıza, inayetlerimize bak ki sana doğru nasıl akın akın geliyorlar. Yüz bin kere çalışıp çabalamana rağmen bunun bir zerresini görememiştin… İşte bunun için "artık Rabbini överek şanını yücelt. Yarlığanma, dile." [Kur'an, Sure: 110, Ayet, 3] Sen, o işin senin elinden ayağından geleceğini sanır, bunun bizim elimizde olduğunu görmezdin. Bu düşüncen ve zanından doayı Allah'tan özür dile. [Mademki] bunların hepsinin bizden olduğunu gördün, tövbe et, af dile.

Biz Emir'i, dünya [menfaatlerimiz] veya onun terbiyesi, bilgisi ve ameli için sevmiyoruz. Başkaları onu sadece bunlar için seviyorlar. Çünkü onlar Emir'in yüzünü değil, arkasını görüyorlar. Emir aynaya benzer. Bu sıfatlar ise, aynanın arkasında bulunan değerli inciler ve altınlar gibi, aynanın arkasına yerleştirilmiştir. Onlar altın ve inciye aşıktır. Gözleri aynanın arkasındadır. Halbuki aynaya aşık olanların gözü altında, incide değildir. Bunlar her zaman yüzlerini aynaya çevirmişler ve onu ayna olduğu, aynalığı için severler. Çünkü onda güzel bir yüz gördükleri için, [bakınca] içleri sıkılmaz. Yüzleri çirkin ve kusurlu olanlar, aynada çirkinliklerini gördükleri zaman, hemen tersine çevirip o incileri ararlar [seyrederler]. İşte bunun için aynanın arkasına bin bir türlü şekiller yapar, mücevherler koyarlar. Fakat bunun aynaya ne zararı dokunur?

Yüce Allah her ikisinin de belli olması için insanlıkla hayvanlığı bir araya getirmiştir. "Eşya zıddı ile belli olur." Zıddı olmayan bir şeyi tarif etmek imkansızdır. Yüce Allah'ın zıddı olmadığından: "Ben gizli bir hazine idim bilinmek istedim." (H.) buyurulduğu gibi, bu nurun belli olması için, karanlık olarak yaratılmış bulunan bu alemi yarattı. Bunun gibi nebileri ve velileri de: "Benim sıfatlarımla çık, halka görün." (K.K.) diyerek vücuda getirdi. Onlar Allah'ın nurunun mahzarıdırlar. Dost düşmandan, gözde olan yabancı bulunandan bunlar vasıtasıyla ayırt edilir. Çünkü o mananın mana olarak zıddı yoktur ve ancak suret yoluyla gösterilebilir. Mesela Adem'in karşısında İblis, Musa'nın yanında Firavun, İbrahim'in karşısında Nemrut ve Mustafa'nın (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) mukabilinde Ebu Cehil'in belli olduğu gibi ve buna daha başka sonsuz örnekler verilebilir. Şu halde mana itibarıyla zıddı yoksa da veliler vasıtasıyla Allah'a zıt peyda olur. Mesela: "Onlar ağızlarıyla Allah'ın ışığını söndürmek isterler. Allah ise nurunu tamamlayacak. Kafirler karşı gelse de." [Kur'an, Sure: 61, Ayet: 8] ayetinde buyurulduğu gibi [onlar] ne kadar düşmanlık, aksilik ederlerse, bunların işleri de o kadar ilerler ve o kadar çok tanınmış olurlar.

Şiir: (Ay ışığını saçar, köpek havlar. Köpeğin huyu, yaradılışı buysa ay ne yapsın? Göktekiler aydan nur alırlar. O kırağı yerinde olan köpek de kim oluyor?)

Birçok kimseler vardır ki Yüce Allah mal, nimet, altın, emirlik ve güç, kuvvet vermekle onlara azap verir. Ruhları bu şeylerden kaçar. Fakir bir Arap yurdunda, bir emirin ata binmiş olduğunu görüp onun alnında velilerin ve nebilerin nurunu müşahede edince: "Ben kullarını nimetlerle azaba sokan Allah'ı överim, tesbih ederim." (K.K) dedi.
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 18

Bu mukri, (okuyucu) Kur'an'ı doğru okuyor. Evet! Kur'an'ın suretini doğru okuyor. Fakat manasından haberi yok. Esasen onun gerçek manası kendisine anlatılmış olsa, kabul etmez ve yine körü körüne okur. Bunun benzeri: Mesela, bir adamın elinde kunduz olsa, ona elindekinden daha iyi bir kunduz getirdikleri zaman almak istemezse, kunduzu tanımadığı anlaşılır.

Biri bunun kunduz olduğunu ona söylemiş, o da bunu taklid ile eline almıştır. Mesela cevizlerle oyanayan çocuklara ceviz içi veya ceviz yağı verdiğiniz zaman almazlar. Çünkü onlara göre ceviz, elinize aldığınız zaman hışır hışır ses çıkarır, halbuki bunların ne sesi, ne de hışırtısı vardır. Allah'ın hazineleri ve ilimleri çoktur. [Mukri] Kur'an'ı bilmeyerek okuyorsa [Allah'ın] diğer kitabını [Kur'an'ını] niçin kabul etmiyor? Kur'an okuyan birine anlattım ki: Kur'an, "de ki: Allah'ın sözleri için deniz mürekkep olsa, bir misli de ona ilave edilse sözler bitmeden denizler tükenirdi." [Kur'an, Sure: 18, Ayet: 109] buyuruyor. Kur'an elli dirhem mürekkeple yazılabilir. Bu Allah'ın ilminden bir işaret bir parçadır ve onun bütün bilgisi bundan ibaret değildir. Bir atar bir kağıt parçasına ilaç sarsa, sen: "Bütün dükkan bunun içinde" der misin? Bu aptallık olur. Nihayet Musa, İsa ve daha başkaları zamanında da Kur'an vardı; Hak kelamı mevcuttu. Fakat Arapça değildi. İşte bunu anlatıyordum. Baktım o okuyucuya tesir etmiyor, ben de [yakasını] bıraktım.

Rivayet etmişlerdir ki: Peygamber (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) zamanında eshabdan herkim, yarım veya bir sure öğrense, ona büyük adam derler ve bir yahut yarım sureyi biliyor, diye parmakla gösterirlerdi. Çünkü onlar Kur'an'ı adeta yerlerdi [İyice hazmederlerdi]. Bir veya yarım batman ekmek yemek hakikaten güç bir iştir. Fakat ağızlarına alıp, çiğneyip çiğneyip atarlarsa, bu şekilde yüz bin merkep yükü ekmek yenebilir. [Peygamber]: "Ne kadar Kur'an okuyan vardır ki Kur'an ona lanet eder." (H.) buyurmamış mıdır? İşte bu, Kur'an'ı okuduğu halde, manasını bilmeyen kimse hakkında söylenmiştir. Fakat böyle olmasa da yine iyidir.

Allah bir kavmin gözünü, bu dünyayı kurmaları ve bayındır etmeleri için, gafletle bağladı. Eğer insanlardan böyle bir grubu öbür dünyadan habersiz etmeseydi, o zaman bu dünya hiç bayındır olur muydu?

Bu mamurluğu, öbür dünyadan gafil olmak vücuda getirmiştir. Mesela bir çocuk hiçbir şeyden haberi olmadığı ve boş bulunduğu için büyür, gelişir ve boyu uzar. Aklı kemale erince bu büyüyüp gelişme durur. İşte bunun için yapıcılığın sebebi gaflet, yıkıcılığın sebebi ise akıllılıktır. Bu söylediklerin ikiden hali değildir. Bunu ya kıskandığından, ya da sevgisinden söylüyor. Allah esirgesin! Kat'iyyen kıskançlık olamaz. Çünkü değeri olan bir şeyi kıskanmağa acınır. Değeri olmayan bir şeyi kıskanmağa ne denir bilmem! Bu olsa olsa, son derece merhametli, şefkatli olmasındandır. Bundan maksadımız sevgili dostu manaya doğru çekip götürmektir.

Hikaye ederler ki: Bir adamın Hacc'a giderken yolu çöle düştü. Çok susamıştı. Uzaktan ufacık, eski bir çadır görüp oraya gitti. Bir kadını gördü ve ona: "Sözün kısası ben misafirim!" diye, seslendi ve inip oraya oturdu. Su istedi, verdiler. Bu içtiği su, ateşten daha sıcak, tuzdan da tuzluydu. Dudağından, damağından, midesine ininceye kadar her geçtiği yeri yaktı, kavurdu. Adam son derece merhametli ve şefkatli olduğundan, kadına öğüt vermeğe başladı ve: "Sizin bana hakkınız geçti. Beni kavuşturduğunuz rahatlık karşısında şefkat hissim kabardı. Size şimdi söyleyeceğim şeyleri iyice dinleyiniz. İşte Bağdad, Basra, Vasık ve daha başka şehirler buraya yakındır. Eğer kötürüm bile olsa düşe kalka oraya kendisini ulaştırabilir. Tatlı ve soğuk sular orada çoktur. Çeşitli yiyecekler, türlü türlü hamamlar vardır." Diye, böylece o şehirlerin nimetlerini, güzelliklerini, tatlı ve eğlenceli taraflarını kadına sayıp durdu. Az sonra kadının kocası Arap geldi. Birkaç tane çöl faresi avlamıştı. Bunları pişirmesini karısına emretti. Pişirince biraz da misafire verdiler. O bunları istemeye istemeye yedikten sonra, gece yarısı çadırın dışında yatıp uyudu. Kadın kocasına: "bu yolcunun dediklerini hiç duydun mu=" dedi ve misafirin kendisine anlattığı şeylerin hepsini kocasına anlattı. Kocası: "Ey kadıncağız, böyle şeyleri dinleme, çünkü dünyada kıskanç insanlar çoktur. Bazı kimselerin devlete ve rahata kavuştuklarını görünce kıskanır, onları bulundukları yerlerden tedirgin ve mahrum etmek isterler." Dedi. İşte halk da böyledir. Biri şefkatinden oturup öğüt vermek istese, bunu onun kıskançlığına hamlederler. Yalnız onda eğer bir esas (kabiliyet) varsa sonunda [öğütlerin tesiriyle] manaya teveccüh eder. Çünkü Elest gününden bir damla damlatıldığından, bu katre onu nihayet bu sıkıntı ve minnetten kurtarır. Sen daha ne kadar bizden uzak, bize yabancı olarak, perişanlık ve gelip geçici hevesler içinde kalacaksın? Kendi şeyhinden veya birinden benzerini, yani aynı cinsten olan sözleri duymamış olan bir topluluğa insan nasıl söz söyler?

Şiir: (Soyunda bir tek büyük adam olmadığı için, büyüklerin adını işitmeğe tahammül edemedi.)

Manaya yönelmek, insana başlangıçta o kadar hoş gelmezse de, gittikçe daha çok tatlılaşır. Bu, suretin aksinedir. Suret önce hoş, latif görünür; fakat onunla ne kadar çok beraber bulunursan, ondan o kadar soğursun. Kur'an'ın sureti nerede, manası nerede!

İnsana da bak. Nerde onun sureti ve nerede manası! Eğer insanın suretinin manası giderse, cesedini evde bir lahza olduğu gibi bırakmazlar.

Mevlana Şemseddin (Allah onun ruhunu takdis etsin) buyurdu ki: Büyük bir yolcu kafilesi bir yere gidiyordu. Orada bayındırlıktan ve sudan eser yoktu. Ansızın kovasız bir kuyu buldular ve bir kova ile ipler ele geçirip kuyunun dibine sarkıttılar. Kova ipten ayrıldı. Başka bir kova sarkıttılar, o da koptu. Bundan sonra kafiledeki adamları ipe bağlayıp kuyunun dibine indirdiler. Bunlar da orada kaldılar. İçlerinde akıllı birisi vardı. O: "Ben gideyim!" dedi. Onu da aşağı sarktılar. Kuyunun dibine inmesine az bir şey kalmıştı ki korkunç bir Arap göründü. Akıllı adam: "Kurtulmağa kurtulamıyacağım ama, hiç olmazsa aklımı başıma toplayıp, kendimden geçmeyeyim. Bakalım başıma neler gelecek?" dedi. Siyahi [ona]: "Masalı kısa kes! Benim esirimsin. Doğru cevap vermekten başka bir şeyle elimden kurtulamazsın. [söyle bakalım] bütün yerlerin en iyisi neresidir?" dedi. Akıllı adam kendi kendine: "Ben şimdi onun elinde esir ve çaresizim. Eğer ona, Bağdad veya başka bir yer [en iyi yerdir] dersem, bulunduğu, yaşadığı yeri kötülemiş olurum." Deyip "En iyi yer insanın bir arkadaşının bulunduğu yerdir ve burası yerin dibinde, fare deliğinde de olsa yine en iyi yerdir." Cevabını verdi. Bunun üzerine siyahi: "Aferin: Aferin! Kurtuldun. Yeryüzünde yegane insan olan sensin, seni serbest bırakıyorum, diğerlerini de hatırın için azat ediyorum. Bundan böyle kan dökemeyeceğim. Sana olan sevgimden, dünyadaki bütün insanları sana bağışladım." Dedi ve sonra bütün kafileyi suya kandırdı.

Bunun için maksat manadır. Bu manayı başka bir surette söylemek mümkündür. Fakat mukallit olanlar ancak maddi ve müşahhas bir şeyle sözü kabul ediyorlar. Onlara söz anlatmak güçtür. Mesela bu sözü onlara başka bir misalle söylersen anlamazlar.



FASIL 19

Buyurdu ki: Tacüddin-i Kubai'ye: " Bu ulum talebesi aramıza girip, halkın dini inançlarını sarsıyor ve onları inançsız bir hale getiriyorlar." Dediler. O da: "Hayır, onlar aramıza girip bizi inançsız, imansız etmiyorlar; haşa! Haşa! Onlar bizden değildir. Mesela: Bir köpeğe altından bir tasma taksan, ona bu tasma için av köpeği demezler. Sen ister altın, ister yünden tasma tak, yine sokak köpeği olmaktan kurtulamaz. Av köpeği ayrı ve belli bir cinstir. O cübbe ve sarık ile de insan alim olmaz.

Alimlik insanın zatında bulunan bir hünerdir. Bu hüner ister ipekli bir kaba (esbab), ister yünden bir aba içinde olsun farketmez. Mesela, Peygamber zamanında iki yüzlü, [kötü düşünceli ve kötü işli] kimseler, din yolunu kesmek istiyorlardı. Bunun için gerçekten dindar olmayıp, sadece dindar görünen birini, din yolunda gevşetmek düşüncesiyle, namaz cübbesi giyerlerdi. Bunlar kendilerini Müslümanmış gibi göstermeselerdi buna muvaffak olamazlardı. Böyle olmasaydı, bir frenk ve Yahudi dine söğüp sayınca, onu kim dinlerdi?

"Vay haline o namaz kılanların ki kıldıkları namazın değerine aldırış etmezler. Gösteriş yaparlar ve en sakınılmayacak yardımlıkları esirgerler." [Kur'an, Sure: 107, Ayet: 4,5,6,7]

Bütün söz bundan ibaret. Sende o nur var, fakat insanlığın yok, insanlık dile; istenilen budur, geri kalan sözü uzatmaktan başka bir şey değildir. Sözü çok söyledikleri için, onunla ne demek istenildiği unutuluyor, kayboluyor.

Bir bakkal bir kadını seviyordu. Hanıma, hizmetçisiyle haberler gönderip: "Ben şöyleyim, böyleyim; aşığım, yanıyorum. Rahatım, huzurum yok. Bana zulmediliyor. Dün şöyleydim. Dün akşam böyle oldum." Gibi uzun uzun masallar okudu. Hizmetçi de hanımın yanına gelip: "Bakkalın selamı var; diyor ki: Gel sana şunu yapayım bunu edeyim." Dedi. Hanım: "Bu kadar soğuk mu söyledi?" deyince, cariye: "O uzun söyledi, fakat demek istediği buydu." Cevabını verdi. "Esas olan maksattır, geri kalanı baş ağrısı." [dedi]
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 20

Buyurdu ki: Gece gündüz kavga edip bir kadının huyunu güzelleştirmek ve düzeltmek istiyorsun. Onun pisliğini kendinle temizliyorsun. Kendini onunla temizlemen, onu kendinle temizlemeden daha iyidir. Sen onun vasıtasıyla iyileş, güzelleş, ona doğru git. İmkansız olsa bile, onun dediği şeyi kabul et. Kıskançlık her ne kadar erkeklerin vasıflarından ise de bu huyu bırak, O [başka] erkeklerin sıfatlarını sana söylese de kıskanma; çünkü sendeki en iyi vasıflarla, sonra kötü vasıflar meydana gelir.

Bu bakımdan Peygamber (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun): "Müslümanlıkta bekarlık yoktur." (H.) buyurmuştur. Rahipler yalnız, oturur ve dağlarda yaşarlar. Evlenmezler ve dünyayı terk ederler. Aziz ve yüce olan Allah Peygamber'e çok ince bir yol gösterdi. O yol nedir? Kadınların kaprislerine, kötülüklerine tahammül etmek ce onların söyledikleri imkanı olmayan şeyleri, dinlemek; ve ona karşı sert davranmak suretiyle, kendini iyileştirmek ve düzeltmek için evlenmektir. (Allah) ona: "Sen en yüksek ahlak üzeresin." Buyurmuştur.

İnsanların kötülüklerine katlanmak, tıpkı kendi pisliğini onlara sürmek suretiyle kendini temizlemek gibidir. Senin huyun tahammülle iyi olur, onlarınki ise zulüm ve kötü muameleden dolayı bozulur, kötüleşir. Şimdi mademki bunu öğrendin, artık kendini temizle ve onları, pisliklerini temizlediğin bir bez parçası olarak bil. Nefsinle başa çıkamazsan da kendi aklına şu dersi ver ve de ki: Farzedelim o aramızda nikah olmayan serseri bir sevgilidir. Şehvetime yenilince onun yanına giderim. İşte bu suretle hamiyyeti ve kıskançlığı içinden çıkar at. Nefsini terbiye edip, sende mücahede ve tahammül zevki meydana gelinceye ve böyle onların imkansız bulunan şeylerinden, sende türlü türlü haller hasıl oluncaya kadar bunu bu şekilde kabul etmeğe çalış. Sonra da kendi kendine verdiğin bu ders olmadan da kendi mücahedenin ve eski haline esef etmenin müridi olursun. Çünkü artık kendi faydalarını açıkça onda görürsün.

Rivayet ederler ki: Peygamber (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) eshabı ile savaştan dönmüştü ki: "Bu gece şehrin kapısında uyuyun, yarın şehre gireriz." Diye davul çalmalarını emretti. [Ona]: "Ey, Allah'ın elçisi buna sebep ne?" dediler. O buyurdu ki: "Karılarınızı yabancı erkeklerle bir arada görünce üzülürsünüz; bundan bir karışıklık ve gürültü çıkar." Eshabdan biri [verilen emri] işitmeyip gitti ve karısını bir yabancıyla gördü. İşte Peygamber'in (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) yolu, (Alem-i Muhammedi) yüz gösterinceye kadar, (yani şeriatın ruhu insanda hasıl oluncaya kadar) kıskançlığı, hamiyyeti terketmek, kadının masrafı, giyim sıkıntısı gibi yüzbinlerce sayısız, sınırsız zahmete katlanmak ve sıkıntı çekmektir. İsa'nın (Ona selam olsun) yolu, yalnız kalmak (havlet) ve şehveti körleştirmek için çalışmaktı.

Muhammed'inki (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) ise, insanların ve kadınların zahmetine katlanmak, tasalarını çekmekti. Mademki Muhammed'in (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) yolunda gidemiyorsun, hiç olmazsa İsa'nın yolunu tut ki büsbütün mahrum kalmayasın. Eğer yüz tokat yemekten bir lezzet duyuyorsan, bunu semeresini ya gözünle görür yahut: "Mademki buyurmuşlar, haber vermişlerdir, o halde böyle bir şey vardır. Biz zaman bekleyeyim de haber verdikleri o semere bana da erişsin! Diye gaibe inanırsın. Bundan sonra: "Çektiğim bu zahmettlerden eğer şimdi bir şey elde etmemişsem de sonunda hazinelere kavuşacağım." Deyip buna gönül bağladığından dolayı hazinelere erersin. Hatta istediğin ve beklediğinden fazlasına kavuştuğunu görürsün. Bu söz şimdi tesir etmezse de, daha çok olgunlaştığın zaman sana pekçok tesir eder. Kadın ne oluyor, dünya ne oluyor? [o zaman anlarsın]. Sen desen de, demesen de o kendi bildiği gibidir ve bildiğinden şaşmaz. Söylemekle ona tesir edilmez; hatta daha kötü olur. Mesela bir ekmek al, koltuğunun altına koy ve insanların görmesine mani ol. Eğer sen: "Ben bunu insanlara vermeyeceğim. Vermek şöyle dursun göstermeyeceğim bile!" dersen, ekmek ucuzluğundan, bolluğundan sokaklara atılmış olsa ve görülmesine mani olmaya başlayınca bütün insanlar onu görmek isteyip senin arkanda dolaşır, dururlar ve: "Biz elbette o sakladığın ve görmemizi istemediğin ekmeği görmek isteriz!" diye, ya birini araya kor yalvarırlar yahut da onu zorla almak isterler. Sen o ekmeği bilhassa, bir yıl yeninde saklasan, göstermemek ve vermemekte aşırı gitsen, insanların da buna karşı istediği ve alakası haddini aşar. "Çünkü insanlar men'edildikleri şeye karşı haris olurlar." Sen ne kadar kadına: "Kendini sakla, örtün!" diye emretsen, kendini gösterme arzusu onda o nispette fazlalaşır. Halkta da gizlendiğinden dolayı, o kadını görmek temayülü o kadar artar. Şu halde sen oturmuş, iki taraftan bu görmek ve görülmek arzusunu, rağbetini arttırıyor ve bununla da onu ıslah ettiğini zannediyorsun. Bu yaptığın şey fesatçılığın bizzat kendisidir.

Onda eğer kötü bir işi yapmamak cevheri varsa, sen mani olsan da olmasan da, o güzel yaradılışına temiz ve iyi huyuna uyacaktır. Sen merak etme. Aklını, işini, gücünü karıştırma; bunun akisne de olsa, o yine kendi bildiği yolda gidecektir. Ona mani olmak, muhakkak ki rağbetini artırmaktan başka bir şeye yaramaz.

Bu adamlar: "Biz Şemseddin Tebrizi'yi gördük; evet efendi, biz onu gördük!" diyorlar. Ey ahlaksızlar! Onu nerede gördünüz. Bir evin damı üzerinde duran deveyi görmeyen adam: "Ben iğne deliğini gördüm ve ona iplik geçirdim!" diyor. Ne güzel söylemişler o hikayeyi! İki şeye güleceğim geliyor: Biri, zencinin parmaklarının ucunu siyaha boyaması, diğeri de bir körün dışarıyı seyretmek için pencereden başını dışarıya çıkarmasıdır. İşte onlar da tıpkı böyledirler. İç gözleri kör olanlar, bu vücud penceresinden başlarını çıkarırlar. Sanki ne görecekler? Akıllı bir adamın yanında onların takdir veya inkar etmelerinin ne değeri olur? Akıllıya göre her ikisi de birdir. Çünkü her ikisi de görmemişler ve saçmalıyorlar.

Önce görme hassası hasıl etmeli, ondan sonra bakmalıdır. Görme hassası hasıl olsa bile, ona lazım olmadıkça nasıl görebilir. Dünyada pek çok gören, vasıl olmuş bulunan veliler vardır. Bunların ötesinde başka veliler de bulunur ve bunlara, Hakk'ın gizlediği, göstermediği (Mesturan-ı Hakk) adını verirler.

Veliler: "Ey Allah'ımız! O gizlediklerinden birini bize göster!" diye ağlayıp sızlamadıkça, yalvarmadıkça onların kendilerine gösterilmesi lazım gelmez. Dış gözleri olmakla beraber, onu göremezler. Bu serseriler pek kötü oldukları ve kendileri lüzum hissetmedikçe hiç kimse onların yanına gidemediği, onları göremediği halde Hakk'ın gizlediklerini, kendileri istemedikten sonra kim görebilir? Bu iş pek kolay değildir, melekler bile bundan aciz kalmışlardır. "Biz ise sana hamd ederek takdis, seni tenzih ediyoruz" [Kuran, Sure: 2, Ayet 30] demişler.

Biz de aşığız, ruhaniyiz, sırf nuruz. O insan oğulları bir avuç aç, obur ve kan dökücüden ibarettir. "Kan dökerler" [Kur'an, Sure: 2, Ayet: 30] ayeti bunlar hakkında inmiştir. Bunların hepsi, insanın kendi üzerine titremesi (kendinden korkması) içindir. Ruhani olan meleklerin ne malı, ne mevkii ve ne de perdeleri vardır. Onların besini sırf nurdur; Allah'ın cemaline olan aşkları ise, yegane aşıklarırdır ve uzağı gören keskin gözleri, bir insanın: "Ben kimim, nereden bileyim? Eyvah!" diye kendinden korkup, kendi üzerine titremesi, hatta bir nur vurduğu ve bir zevk baş gösterdiği zaman: "Buna layık mıyım?" diyerek Allah'a binlerce defa teşekkür etmesi için, ikrarla inkar arasında dolaşır.

Siz şimdi Şemseddin'in sözünden daha çok zevk alacaksınız. Çünkü insan vücudu gemisinin yelkeni imandır. Yelken olunca, rüzgar onu muazzam bir yere götürür, olmayınca söz havadan ibarettir.

Aşıkla maşuk arasında tam bir teklifsizlik bulunması ne güzel bir şey! Bu teklif ve tekellüfler, çekinmeler yabancılar içindir. Aşığa aşktan başka her şey haramdır. Bu sözü daha iyi anlatırdım; fakat şimdi zamansız olur. [suyun] gönül havuzuna ulaşması, akması için çok çalışması, dereler aşması lazımdır. Yoksa ya konuşan ya da dinleyen sıkılır: "Sözün tesir etmiyor." Diye bahane bulur. Milletin bezginliğini gidermeyen hatip iki para etmez. Hiçbir aşık sevgilisinin güzelliği hakkında delil göstermez ve kimse de aşığın gönlünde, maşuğunun kinine delalet eden bir delil gösteremez. İşte bunun için burada delilin bir faydası olmadığı anlaşılmış oluyor. Burada sadece aşk talibi olmak lazım gelir. Şimdi bu beyitte mübalağa etmiş olsak da aşk hakkında mübalağa edilmiş olmaz: "Ey senin suretin binlerce manadan daha güzel olan (sevgili)!" buyurulduğu gibi, müridin, şeyhin sureti için kendi manasını feda etmiş olduğunu görüyoruz. Çünkü bir şeyhe gelen mürid, kendi manasından geçip, şeyhe muhtaç olmuş bulunan kimsedir.

Bahaeddin: "[Bunlar] şeyhin sureti için manadan olmuyorlar; kendi manalarını, belki şeyhin manası için terk ediyorlardı." Diye sordu. Mevlana buyurdu ki: Bu böyle olmamalıdır. Çünkü eğer böyle olursa, o zaman her ikisinin de şeyh olması lazımdır. Şimdi içinde bir nur hasıl etmen için çalışıp çabalaman gerekir. Bu nurla, seni perişan eden bu ateşten kurtulur ve güven içinde kalırsın. İçinde böyle bir nur hasıl olan kimsenin gönlünde emirlik, vezirlik mansıbı gibi dünya halleri, bir yıldırım gibi parçalayıp geçer. Bunun için dünya ehlinin içinde de Allah korkusu, evliya aleminin şevki kabilinden, gayb aleminin ahvaliparlar ve bir yıldırım gibi gelip geçer. O zaman Hakk ehli Allah'ın olur ve Allah'a yönelirler. O'nunla meşgul ve O'nun rahmetine katılmıştır. Şehvet gibi dünyaya ait hevesler baş gösterir, fakat karar bulmaz, geçip gider. Dünya ehli ahiretle ilgili hallerde bunun tamamen aksine olur.
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 21

Şerif-i Pa-Suhte (Ayağı yanık Şerif) der ki: O mukaddes olan ve nimetler bağışlayan [Allah] dünyadan müstağnidir, hepsinin canıdır, fakat kendisi candan müstağnidir. Senin vehminin ihata ettiği her şey O'nun kıble yönüdür. O ise [yönden] müstağnidir. Bu söz çok saçma! Ne padişahı ve ne de kendini övmektir. Ey sersem adam! O senden müstağni olunca bundan ne zevk alıyorsun.

Bu dostların değil, düşmanların hitabıdır. Çünkü düşman: "Ben senden müstağniyim, sana muhtaç değilim." Der. Sen şimdi ateşli bir aşık olan şu Müslümana bak! Zevk halinde sevgilisinin kendisinden müstağni olduğunu söylüyor. Bu tıpkı şuna benzer: Mesela bir külhancı külhana oturup: "Sultan benden müstağnidir, bana ihtiyacı yoktur ve bütün külhancılardan vazgeçmiştir." Derse ve padişah kendisinden vaz geçmiş olursa, acaba bunun külhancı için zevk neresinde? Evet, külhancı eğer: "Ben külhanın damında idim. Sultan geçiyordu. Kendisini selamladım. Bana pek çok baktı, yanımdan geçtiği halde yine bakıyordu." Derse bu gerçekten zevkli bir sözdür, fakat padişah külhancılardan vazgeçmiştir, demek ne biçim padişahı övmektir ve külhancı için bunun ne zevki olur?

Senin vehminin kavradığı her şey… Ey sersem herif, senin gibi bir adamın vehminden, afyondan balka ne geçer! Senin vehminle herkesin ne alakası var! Eğer sen kendi vehminden onlara bahsedecek olursan bundan sıkılıp kaçarlar. Vehim nedir ki Allah ondan müstağni kalmasın? İstiğna ayeti bizat kafirler hakkında inmiştir. Haşa ki bu hitap müminlere olsun! O'nun itiğnası sabit olmuştur. Yalnız eğer sende değerli bir hal varsa, o zaman senin aziz ve şanlı oluşundan dolayı, senden müstağni olması ayrı bir mesele…

Şeyh-i Mahalle: "Önce görmek, sonra işitip söylemek [gelir]. Mesela herkes sultanı görür, fakat onunla konuşan ancak, onun has adamıdır." Diyordu. "Mevlana buyurdu ki: Bu yanlış, saçma ve talihsizliktir. Çünkü Musa [ona selam olsun], önce konuştu, işitti; sonra Allah'ın didarina talip oldu. Söz söylemek makamı Musa'nın, görmek makamı ise Muhammed'indir (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun). O halde bu söz nasıl doğru olabilir ve nasıl olur?" dedi. Buyurdu ki: Biri Mevlana Şemseddin Tebrizi'nin (Allah onun ruhunu takdis etsin) yanında: "Ben kesin bir delille Allah'ın varlığını ispat ettim." Dedi. Ertesi sabah Mevlana Şemseddin buyurdu ki: Dün gece melekler gelmiş: "Allah ona ömürler versin! Bu dünyadakiler hakkında kusur etmedi ve Allah'a şükürler olsun ki bizim Allah'ımızı ispat etti." Diye o adam dua ediyorlardı. Ey zavallı adamcağız, Allah'ın varlığı sabittir buna delil istemez. Eğer bir iş yapmak istiyorsan, kendini derecen ve makamınla O'nun önünde ispat et. Yoksa O delilsiz olarak sabittir. "Hiçbir şey yoktur ki O'na hamd ederek şanını tenzih etmesin" [Kur'an, Sure: 17, Ayet: 44] Bunda şüphe yoktur.

Fakihler (Mollalar) akıllıdır ve kendi fenlerinde her şeyi yüzde yüz görürler. Fakat bunlarla o alem arasına. Yecuzu Layecuz [caizdir, caiz değildir] kaydında bulunduklarından, bir duvar çekmişlerdir. Eğer bu duvar onlara perde vazifesini görmezse, onlar hiç okuyup öğrenmezler ve bütün bu işleri de yüz üstü kalır.

Büyük Mevlana (Allah onun aziz ruhunu takdis etsin) bunun benzerini buyurmuştur: O alem deniz gibidir. Bu dünya köpüğe benzer. Aziz ve Yüce olan Allah bu köpük parçasını bayındır kılmak istediğinden birçok insanların arkalarını denize çevirmiştir. Onlar eğer bununla meşgul olmazlarsa birbirlerini yok ederler. Bu yüzden o köpük parçası da yıkılır, harap olur. O halde bu, padişah için kurulan bir çadırdır. Bir milleti, bir çadırı onarıp yapmak için meşgul ederler.

Biri der ki: Eğer bu ipi takmasaydım çadır dik duru muydu? Öbürü: "Eğer çivi [kazık] yapmasaydım ipleri nereye bağlarlardı?" der. Böylece herkes bilir ki bunların hepsi o şahın kölesidir ve bunlar da çadırda oturup sevgililerini seyredeceklerdir. Eğer çuhacı vezirlik için, çuhacılığı bırakırsa bütün dünya çırçıplak kalır. İşte bunun için ona, işine karşı öyle bir zevk bağışlamışlardır kı o, bu zevkle her şeye razı olur ve sevinç duyar. Şu halde o ulusu, bu bir köpük parçası olan dünyaya düzen vermek, alemi de velinin nizamı için yaratmışlardır. NE mutlu o kimseye ki alemi onun işlerini nizama koymak için var etmişlerdir! Yoksa aleme düzen vermek için yaratılmış olanlara değil. Aziz ve Celil olan Allah her birine işinde bir sevinç ve zevk bağışlar. Çünkü o adamın yüz yıllık ömrü olsa, aynı işi yaptığı halde, işine karşı duyduğu aşk daha çok artar ve kendisine işinin incelikleri ilham oldukça, bundan daha büyük bir zevk ve tad alır. "Hiçbir şey yoktur ki O'na hamdederek şanını tenzih etmesin." [Kur'an, Sure: 17, Ayet: 44]

İpi yapanın ayrı, çadır direğini yapan marangozun ayrı, kazık yapanın ayrı, çadır bezini dokuyan dokumacının ayrı ve çadırda oturup eğlenen, içen velilerin ise ayrı bir tesbihi vardır.

İşte bu topluluk bizim yanımıza geliyor. Eğer suscak olursak incinirler. Bir şey söylesek, onlara söylemek lazım geldiğinden, o zaman da biz inciniriz. Çünkü gidip: "Bizden sıkıldı, usandı ve bizden kaçıyor." Diye dedikodu ederler. Odun tencereden nasıl kaçar? Kaçsa kaçsa tencere kaçar. Çünkü ateşe dayanamaz. Odunun ve ateşin kaçması kaçma değildir. Belki onun zayıf olduğunu gördüğü için ondan uzaklaşır. İşte bu yüzden bütün hallerde tencere kaçmaktadır. Bizim kaçmamız da onların kaçmasıdır. Biz aynayız. Onlar da bir kaçma olunca bu bizde görülür ve biz onlar için kaçıyoruz. Ayna, [insanların] onda kendilerini seyrettikleri şeydir. Onlar bizi sıkılmış bir halde görüyorlarsa bu, kendi sıkıntılarıdır. Sıkıntı ve üzüntü, zayıflığın vasfıdır. Onun için buraya sıkıntı sığmaz. Onun burada işi ne?

Hamamda Şeyh Salahaddin'e büyük bir alçak gönüllülük gösterdim. Şeyh de bana karşı fevkalade mütevazi hareket etti. Onun bu hareketi karşısında dert yandım ve içime şöyle geldi: Tevazunun hududunu aşıyorsun. Yavaş yavaş tevazu göstermek daha iyidir. Önce onun elini yıka, sonra ayağını, sonra da azar azar görünmez bir hale getir. O zaman buna alışır ve zahmete sokmak, hizmete karşılık hizmet hissini duymaz. Çünkü sen bu şekilde, onu alçak gönüllüğe yavaş yavaş alıştırmış oluyorsun. İşte dostluğu ve düşmanlığı da böyle tedricen göstermek lazım. Mesela düşman olan birine önce azar azar öğüt verirsin. Dinlemezse döversin; yine aldırış etmezse onu kendinden uzaklaştırırsın. Kur'an da buyurulmuştur ki: "Serkeşlik etmelerinden endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın, onları dövün." [Kur'an, Sure: 4, Ayet: 34]

Dünyanın işleri böyle yürür. Baharın barışını ve dostluğunu görmüyor musun? Başlangıçta azar azar sıcaklık gösterir, sonraları artırır. *Ağaçlara bak. Sıcaklık yavaş yavaş geldiği zaman önce gülümser, sonra azar azar yaprak ve meyvelerden elbiseler giyerler. Dervişler gibi hepsini birden ortaya kor ve varlarını yoklarını feda ederler. İşte bunun için dünya ve ahiret işlerinde de herkim acele gösterir ve mübalağa ederse, bu iş ona müyesser olmaz. Riyazet etmek isteyen için şu yolu göstrermişlerdir: Bir batman ekmek yiyebiliyorsa, her gün bir dirhem azaltacak olursa gitgide, aradan bir veya bir iki yıl geçmeden, ekmek yarım batmana inmiş olur. Bunu öyle yapar ki vücudu bu azalmanın farkında olmaz. Bunun gibi ibadet, taat, halvet ve namaza teveccüh etmek de aynen böyledir. İnsan önce yalnız namaz kılmazsa nasıl Allah yoluna girer? Evvela, bir zaman beş vakit namazını kılıp, sonradan artırır. Bunun sonu gelmez…
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 22

İbni Çavuş'a lazım olan, Şeyh Salaheddin aleyhinde kötü söz söylemekten dilini tutmasıdır. Böyle yaparsa, onun bu hareketi kendisine bir fayda sağlar; kalp gözünü kaplayan karanlıklar sıyrılır ve önündeki perdeler açılır.

İbni Çavuş onun için neler diyor? İnsanlar böyle bir Allah erine ulaşmak için yurtlarını, analarını, babalarını, karılarını, çoluk çocuklarını, akrabalarını bırakarak Hint'ten, Sind'e geldiler. Demirden yaptırmış oldukları ayakkabıları parça parça oldu. Bu zhmeti, o alemden koku almış olan bir eri bulmak ümidi ile çekiyorlardı. Bu dünyada ne kadar insanlar, özleyiş içinde ölmüşler ve aradıklarını bulamamışlar, böyle bir ere kavuşamamışlardır. Sen ise böyle bir erle evinde (oturduğun yerde) karşılaşıyorsun da bir de ondan yüz çeviriyorsun. Bu senin için büyük bir bela ve gaf'lettir.

İbni Çavuş, Şeyhlerin Hakk ve dinin salahı (Selah'ül-Hakk ve'd-Din) (Allah onun saltanatını devamlı etsin) hakkında çok güzel sözler [de] söyledi: "O büyük adamdır. Büyüklüğü yüzünden bellidir; ben onun yanında bulundum." [dedi]. Sizden bahsederken: "Mevlamız, Efendimiz, Allah'ımız, Yaratıcımız!" dedi. O bu tabirleri hiçbir zaman değiştirmemiştir. Şimdi ona ne oldu? Kötü ve bozuk niyetler mi gözlerini ondan perdeledi? Bu gün ise Şeyh Salaheddin'den konuşulurken: "O hiçbir şey değildir." Diyor. Salaheddin ona ne kötülük etti? Onun kuyuya doğru gittiğini görünce, bütün insanlara karşı olan şefkatinden, ona da: "Kuyuya doğru gitme!" dedi. Fakat işte bu şefkat onun hoşuna gitmedi.

Sen Selaheddin'in hoşuna gitmeyecek olan bir şey yaparsan, büsbütün onun kahrına, gazabına uğrarsın. Böyle olunca sıkıntı ve kederden gönlün nasıl kurtulur? Gitgide cehennem dumanı içinde boğulursun. O sana: "Benim kahır ve gazap, lutuf ve merhamet evimden göç. Eğer hoşuna gidecek bir şey yaparsan o zaman, benim lutuf ve merhamet evime girersin. Bununla için açılır, aydınlanır." Diyor. O sadece senin ve senin faydaların için sana öğütler veriyor. Sen ise bu öğüt ve şefkatleri, bir takım kötü düşüncelere hamlediyorsun. Böyle bir adamın sana ne düşmanlığı, ne kötülüğü olabilir? Mesela sen haram olan şaraptan, afyondan veyahut sema'dan sarhoş olup zevk alırsın. O zaman bütün düşmanlarına memnunluk gösterir, onların kusurlarını bağışlar, ellerini ayaklarını öpersin. Bu anda iman eden, etmeyen senin gözünde bir olur. İşte Şeyh Salaheddin senin bu duyduğun zevk güneşlerinin aslıdır. Şevk ve neş'e denzilerinin hepsi onun yanındadır. Onun kime karşı bir kini ve garazı olabilir? O bunu sana, bütün kullara olan şefkat ve sevgisinden söylüyor. Yoksa bu çekirgelere ve kurbağalara karşı kötü bir duygu neden beslesin? Kendisinde böyle bir büyüklük ve saltanat olan kimse, bu miskinle bir olabilir mi?

Hayat suyunun karanlık bir yerde bulunduğunu söylerler. Bu karanlık yer, velilerin cismidir. Hayat suyu ondandır. İnsan bu suya ancak karanlıkta ulaşabilir. Sen karanlığı sevmiyor, ondan nefret ediyorsun. O halde hayat suyuna nasıl ulaşabilirsin? Korkaklardan korkaklığı, kahpelerden kahpeliği öğrenmek istersen hoşlanmadığın ve istediğinin aksine olan pek çok şeylere katlanman gerekir. Yoksa istediğine ulaşamazsın.

Velilerin ve nebilerin makamı olan ölümsüz bir hayat kazanmak istersen, hoşlanmadığın şeylere katlanmadan, nefsindeki kötülüklerden vazgeçmeden bu nasıl olur? Şeyh sana eski şeyhler gibi hükmetmiyor ve: "Karını, çocuklarını, malını ve mansıbını terket!" diyor. Eski şeyhler: "Karını bırak, onu biz alacağız!" derlerdi ve müritleri de buna tahammül ederlerdi. Şeyh size kolay bir şey teklif ettiği zaman niçin buna katlanmıyorsunuz? Sizin hoşlanmadığınız birçok şeyler vardır ki belki onlar sizin hakkınızda hayırlı olur. Nefislerini körlük, bilgisizlik kaplamış olan bu adamlar ne söylüyorlar? Bunla hiç düşünmüyorlar; insan, bir kadına bir çocuğa aşık olduğu zaman ne düşkünlüklere katlanır. Onu kandırmak, gönlünü hoş etmek için varını yoğunu feda eder. Gece gündüz bununla uğraşır. Bundan hiç usanmadığı halde başka şeylerden sıkılır. Şeyhin ve Allah'ın sevgisi bundan aşağı mıdır? O ise, yapılması pek kolay olan bir takım hikmetler söylediği için şeyhini terketmeye kalkıyor. Bu da gösteriyor ki o henüz gerçek aşık olmamıştır. Eğer gerçek aşık ve isteyici olsaydı, bunun birkaç misline tahammül eder ve bunlar ona baldan, şekerden daha tatlı gelirdi.
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 23

Tokat tarafına gitmek lazım. Çünkü o tarafın iklimi mtedildir. Antakya tarafının da böyledir. Fakat orada daha çok Rumlar vardır ve eskeriyetle onlar dilimizi anlamazlar. Anlayanlar da olabilir…

Bir gün bir toplulukta konuşuyorduk. Bunlar arasında kafirlerden de bir grup vardı. Konuşma esnasında bunlar ağlıyor, seviniyor ve türlü türlü haller gösteriyorlardı. Biri "Onlar bunu ne bilip ne anlarlar? Bu türlü sözleri, belli başlı Müslümanlardan binde biri anlarken onlar neyi anlayıp da ağlayacaklar?" diye sordu. Mevlana buyurdu ki: Bu sözün kendini anlamalarına lüzum yoktur. Onlar özünü, aslını anlıyorlar. Hepsi Allah'ın birliğini itiraf eder; O'nun yaratıcı, yiyecek verici, her şeye tasarruf edici olduğunu ve sonunda O'na dönüleceğini bağış ve cazanın O'nun tarafından olduğunu bilirler ve Allah'ın vasfı ve zikri olan bu sözü işittikleri zaman, hepsi mustarip olur veya hepsinde bir sevinç ve zevk meydana gelir. Bu sözden onlara sevdiklerinin ve istediklerinin kokusu gelmektedir. Yollar her ne kadar çeşitli ise de gaye birdir. Görmüyor musun ki Kabe'ye giden ne çok yol vardır. Bazısının yolu Rum'dan, bazısının Şam'dan, bazısının Acem'den, bazsının Çin'den, bazısınında den,z yolundan Hint ve Yemen'dendir. Bunun için yollara bakarsan, ayrılık büyük ve sınırsızdır. Fakat gayeye, maksada bakacak olursan hepsi birleşmiş, hepsinin kalbi Kabe hakkında anlaşmış ve orada bir olmuştur. Ona olan aşkları çok büyüktür. Çünkü oraya hiçbir anlaşmazlık, aykırılık sığmaz. O söylediğimiz çeşitli yollarla olan ilgi, küfür ve iman'la karışık değildir. Oraya ulaştıkları zaman, yollarda birbirleriyle yaptıkları çarpışmalar, döğüşüp çekişmeler ve karşı koymalar sona erer. Yolda iken biri öbürüne: "Sen sebatsızsın, kafirsin." Der ve bir başkası diğerine bunu böyle gösterir. Fakat Kabe'ye varınca bu kavgaların bir olduğu anlaşılır. Mesela, eğer kasenin canı olsaydı, kendini yapanın kulu olurdu ve onunla sevişirdi. Bu yaptıkları kaseyi, bazısı: "Bunu şöyle sofraya koymalıdır." Yine bazısı: "Onun içini yıkamalı", bazısı da: "Onun dışını yıkamak lazımdır.", bazısı: "Hepsini yıkamalı." Ve bazısı da: "Yıkamağa lüzum yoktur." Der. İşte anlaşmazlık bu gibi şeylerdendir. Fakat kaseyi yaratan, yapan biri olduğunda ve onun kendi kendine var olmadığında hepsi anlaşmıştır ve hiç kimse bunun aksini söyleyemez.

Gelelim şimdi insanlara: İnsanlar can ve gönülden Allah'ı severler, O'nu isterler ve O'na yalvarırlar, her şeyi O'ndan beklerler ve neleri var, neleri yoksa hep O'ndadndır. O'ndan başkasını kendi üstlerinde kudret ve tasarruf sahibi olarak bilmezler. Böyle bir mana, ne inkar, ne de iman etmektir. O'nun içimizde bir ismi yoktur. Fakat içten dil oluğuna doğru, o mana suyu akınca donar, şekil ve cümle olunca ona küfür ve iman adı verilir. Bunun gibi bitkilerin de yerden çıkmağa başladıkları zaman evvela bir şekilleri yoktur. Fakat bu dünyaya yüz çevirince, önce latif ve nazik görünür, rengi beyaz olur. Bu dünyada adım atıp ilerledikçe kirlenir, kabalaşır, rengi değişir. Yalnız mü'min ile kafir bir arada oturdukları zaman, birbirleriyle konuşmazlar, söz etmezlerse birdirler. Düşünce muaheze edilmez. [İnsanın] içi hürriyet alemidir, düşünceler latiftir, onlara hükmolunamaz. "Biz görünene hükmederiz, sırları Allah bilir." (H.) buyurulmuştur. Bu düşünceleri sende Yüce Allah meydana getiriyor ve sen bunları yüz bin çalışıp çabalama ve la havle ile kendinden çıkarıp atamazsın. İşte bu yüzden: "Allah'ın alete ihtiyacı yoktur." Derler. O tasavvurları ve düşünceleri, kalem ve boya gibi aletler olmadan, sende nasıl hasıl ettiğini görmüyor musun? Düşünceler, havadaki kuşlar gibidir. Bunları yakalayıp kafese koymadan önce satmak şer'an caiz değildir. Havadaki kuşu satamazsın. Satışta satılan şeyi teslim etmek şarttır. Mademki buna gücün yetmiyor öyleyse neyi teslim edeceksin? Düşünceler içimizde oldukç adları, sanları ve alametleri yoktur, bu yüzden onların ne kafirlikleri ne de Müslümanlıkları hakkında bir hüküm verilemez. Hiçbir kadı (yargıç) var mıdır ki: "Sen içinden böyle itiraf ettin veya şöyle sattın yahut gel, içinden böyle düşünmediğine yemin et!" desin. Diyemez, çünkü bir kimsenin içine hükmedilmez. Düşünceler, havadaki kuşlar gibidir. İbare ve cümle, söz haline geldiği andan itibaren onun kafirliğine ve Müslümanlığına, iyiliğine ve kötülüğüne hükmolunabilir. Cisimlerin alemi olduğu gibi, tasavvurların tahayyüllerin ve vehimlerin de alemi vardır. Yüce Allah ise bütün alemlerin fevkindedir ve ne içte ne de dıştadır.

Şimdi sen Allah'ın bu tasavvurlar üzerindeki tasarrufuna bak? Onları niteliksiz, benzersiz, kalemsiz ve aletsiz olarak nasıl tasvir ediyor! Bu hayali ve tasavvuru ele geçirmek için, göğsü yarıp parça parça etsen, bu düşünceyi orada bulamazsın. Onu kanda, damarda, yukarıda ve aşağıda hulasa, hiçbir parçada bulamazsın. O niteliksiz, nasılsız ve yönsüz olduğundan, dışarda da ele geçiremezsin. O'nun bu tasavvurlarda tasarrufu o kadar eşi görülmemiş ve latif olunca, bütün bunları yaratan o olduğuna göre, onun nişansız, benzersiz ve ne kadar latif olması lazım geldiğini sen artık düşün. Bu kalıplar insanlardaki manalara nisbetle kesif'tir. Latif, benzersiz ve niteliksiz olan manalar ise, Allah'ın lutuflarına nazaran kesif cisimler gibidir.

Nazım: (O, kutlu ruh, eğer perdeler arkasından görünseydi, insanların akıllarını vücut (gövde) sayarlardı.)

Yüce Allah bu tasavvurlar alemine ve hatta hiçbir aleme sığmaz. Eğer tasavvurlar alemine sığmış olsaydı, tasavvur edenin onu kavramış olması gerekirdi ve bu bakımdan O, tasavvurların yaratıcısı olmazdı. İşte böylece onun bütün alemlerin ötesinde, üstünde olduğu anlaşılmış oluyor.

Yüce Allah Peygamberine dosdoğru rüyayı gösterdi "Allah dilerse Mescid-i Haram'a girersiniz." [Kur'an, Sure: 48, Ayet:27] Hepsi: "Kabe'ye gireriz!" der. Bazısı da: "İnşallah Kabe'ye gireriz" diyor. Bu İnşallah! Diyenler aşıklardır. Çünkü aşık kendini, elinden iş gelir ve istediğini yapar göremez. Sevgilisini iş yapan ve faaliyet gösteren bilir. Bunun için: "Sevgili isterse oraya gireriz." Diyor. İşte dışı görenler için Mescid-i Haram, halkın ziyaret için gittiği Kabe'dir. Aşıkların ve Allah'ın has seçkin kullarının indinde ise Mescid-i Haram, Allah'ın visalidir. Bunun için: "Eğer Allah isterse, ona ulaşırız ve Didar'ı ile şereflenmiş oluruz!" diyorlar. Fakat sevgilinin: "İnşallah!" dediği enderdir. Bunun hikayesi pek tuhaftır. Tuhaf olan bir hikayeyi işitmek ve dinleyebilmek için de tuhaf bir adam lazımdır.

Allah'ın bir takım kulları vardır ki onlar azizdir, sevgilidir ve sevilirler. Yüce Allah onlara taliptir. Aşıkların bütün vazifesini onlar için yerine getirir. Aşığın: "İnşallah erişiriz!" dediği gibi, Yüce Allah da: "O garip (aziz) isterse!" der. Fakar biz şimdi bunun şerhi ile uğraşacak olursak, vasıl olan veliler ipin ucunu kaçırırlar; (Onlar böyle olursa) bu türlü sırlar halka nasıl söylenebilir? Kalem buraya geldi, ucu kırıldı.

Minarenin üzerindeki deveyi göremeyen, devenin ağzındaki bir tel kılı nasıl görür?

Şimdi geldik ilk hikayeye: O, "İnşallah" diyen aşıklar: "İşi yapan sevgilidir. O isterse Kabe'ye gireriz." Demek isterler. Bunlar Allah'ta gark olmuşlardır. Oraya başkası sığamaz. Nerede başkası? Orada başkasının sözünü etmek bile haramdır. Kendini yok etmedikçe oraya kimse giremez. "Allah'tan başka kimse yoktur." (K. K.)

"Yüce Allah, Peygamberine rüyayı gösterdi." [Kur'an, Sure:48, Ayet: 27] Buyurulduklarında bu rüya aşıkların ve sadıkların rüyasıdır. Yorumu öteki dünyada belli olur. Bütün alemin halleri, belki bür rüyadır ve yorumu öbür dünyada belli olacaktır. Mesela rüyanda ata bindiğin zaman muradın olur. Atın muradla ne ilgisi var? Sana bütün para verdiklerini görünce, bunun yorumu şudur: Bir bilginden güzel ve doğru sözler işiteceksin. Para söze ne bakımdan benzer? Seni darağacına astıklarını görürsen, bir ulusun başı olursun. Darağacının başlıkla ne alakası var, ona nerden benziyor? Bu dünyanın hali de bu söylediğimiz gibi bir rüyadır ve bu hususta, "Dünya uyku uyuyanın rüyası gibidir." (H.) buyurulmuştur. Yalnız o rüyanın yorumları, öbür dünyada başka türlü olup, buna benzemez. Ona, ilahi yoran (Muabbir-i İlahi) derler. Çünkü her şey onun için keşfedilmiştir. Mesela bir bahçıvan bahçeye girip ağaçlarına bakınca, dalların uçlarında meyve görmeden: "Bu hurmadır, şu incirdir, öbürü nardır, öteki armut, beriki de elmadır." Diye hüküm verebilir. Onun ilmini bildiğinden: "Ne oldu? O rüya nasıl bir sonuç verdi?" gibi tabirleri görmesi için kıyamete lüzum yoktur. O, ne sonuç vereceğini tıpkı bahçıvanın o dalın ne meyve vereceğini peşinen bilmesi gibi başından görmüştür. Mal, kadın, elbise gibi bütün şeyler, başkaları için istenir; bizzat matlup değildir. Görmüyor musun ki yüz dirhem paran bulunsa bu parayı yiyemezsin ve kendine yiyecek yapamazsın. İşte bu kadın, para, evlat, şehvet ve giyecekler ise, soğuktan korunmak içindir. Böylece bütün şeyler zencir gibi birbirine bağlı olarak, ta Aziz ve Celil olan Allah'a kadar uzayıp gider. İstenilen aranılan O'dur ve O'nu, başka şey için değil, kendisi için isterler, çünkü O, herşeyin üstünde ve hepsinden daha iyidir, daha yücedir, daha şerefli, daha güzel ve hoştur. Bu durumda O'nu O'ndan daha aşağı olan bir şey için nasıl isterler? Sonuç O'ndandır ve O'na erişmekle bütün arzularına kavuşurlar. Artık bundan ilerisi, ötesi yoktur.

Bun insan nefsi, şüphe ve zan yeridir. Sen ondan bunları hiçbir yolla ve hiçbir zaman yok edemezsin. Ancak bu aşık olmakla mümkün olabilir. Aşık olunca içinde artık hiçbir şüphe ve zan kalmaz. "Senin bir şeye karşı olan sevgin, seni kör ve sağır eder." (H.) buyrulmuştur.

İblis, Adem'e secde etmeyip, Allah'ın emirlerine karşı gelince: "Beni ateşten yarattın da, onu çamurdan yarattın." [Kur'an, Sure:7 , Ayet: 12] dedi. Yani benim zatım ateşten, onunki çamurdandır. Yüksek olanın aşağı olana secde etmesi nasıl yakışık alır? İşte İblis, Allah ile böyle mücadele etmesi, ona karşılık vermesi yüzünden, Allah'ın lanetine uğradı ve huzurundan kovuldu: "Ah Allahım! Hepsini sen yaptın. Senin bozgunculuğundur. Bir de bana lanet edip beni huzurundan uzaklaştırıyorsun." Dedi Adem de günah işlediği için Allah ona: "Ey Adem ben gyaptığım halde, sen yapmışsın gibi gösterdim. Ve işlediğin günahtan dolayı seni azarladığım halde, benimle niçin tartışmadın? Senin delilin yok muydu? Ve niçin bana: "Hepsi senden, senyaptın; dünyada senin istediğin her şey olur ve istemediğin hiçbir şey olmaz, demedin. Bu kadar yerinde, doğru ve açık bir delilin olduğu halde, hiçbir şey söylemedin." Buyurdu. Adem: "Ey Allahım! Biliyorum, fakat senin önünde terbiyemi elden bırakmak istemedim. Sana olan aşkım bırakmadı ki karşı geleyim." Dedi.

Buyurdu ki: Bu şeriat su içecek yerdir, yani kaynaktır. [Tıpkı] padişahın divanına benzer. Orada emir, nehiy, ölüm cezası, adalet gibi padişahın hükümleri, gerek halka gerek hususi kimselere karş mevcuttur ve padişahın divanının hükümleri sınırsız ve sayısız olup, birçok düzenleyici ve faydalı şeylerle doludur. Alemin kararı bununla kaimdir.

Fakat dervişlerin ve fakirlerin halleri padişahla görüşmektir. Hakimin ilmini bilmek nerede: İlmi ahkamı bilmek nerede! Ve ilm-i Hakimi bilmek ve padişahla görüşmek nerede! Bunlar arasında çok büyük farklar bulunur. Eshab ve onların durumları medreseye benzer. Bu medresede mollalar vardır. Her mollanın bir hocası olur ve mollaya kavrayışına, anlayışına göre bir aylık bağlar. Birine on, birine yirmi, birine otuz kişilik kadar verir. Biz de sözü herkesin anlayacağı, kavrayacağı ölçüde söylüyoruz. Çünkü, Peygamber: "İnsanlarla, onların akılları nisbetinde konuş." Buyurmuştur. Allah daha iyisini bilir.
 
başlatan benzer konular forum cevaplar tarih
B sözlük 0
benzer konular
Mamafih
Üst Alt