• Hoşgeldin ziyaretçi , forumdan daha fazla yararlanmak için buradan üye olunuz...

Fıhi Mafih

Okunuyor :
Fıhi Mafih

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
Mevlana Celaleddini Rumi'nin eserlerinden Fıhi Mafih'i sizlerle paylaşmak istiyorum.


FASIL 1

ESİRGEYEN BAĞIŞLAYAN ALLAH'IN
ADIYLA BAŞLARIM

EY ALLAH'IM HAYIRLA SONA ERDİR.

Peygamber (Ona selam olsun) buyurdu ki: "Bilginlerin kötüsü emirleri ziyaret eden, emirlerin iyisi bilginleri ziyaret edendir. Fakat fakirin kapısına gelen emir ne kadar hoş ve emirlerin kapısındaki fakir ne kadar kötüdür." (H)

Halk, bu sözün dış manasını almıştır. Bir bilgin'in, bilginlerin en kötüsü olmaması için, emiri ziyaret etmemesi lazımdır ve emiri ziyaret etmek ona yakışmaz.

Bu sözün gerçek manası, böyle halkın zannettiği gibi değildir. Belki şöyledir: Bilginlerin kötüsü, emirlerden yardım gören ve emirler vasıtasıyla durumunu düzelten, kuvvetini elde edendir. Emirler bana bağışlarda bulunur, saygı gösterirler, bir yer verirler düşüncesi ve onların korkusu ile okuyan kimse bilginlerin en kötüsüdür. Şu halde o kimse emirler yüzünden ıslah olmuş, bilgisizlikten bilir hale gelmiştir. Bilgin olduğu zaman da onların korkusundan ve kötülük etmesinden terbiyeli bir insan olmuştur. Bütün hallerde, ister istemez bu yola uygun olarak yürümesi gerekir. İşte bu yüzden, görünüşte emir onu görmeğe gelsin, isterse o emiri görmeğe gitmiş olsun, o ziyaret eden, emir ise ziyaret edilen olur.

Bir bilgin eğer emirler yüzünden bilgi sahibi olmayı düşünmezse onun bilgisi, belki başlangıçta ve sonunda Allah için olmuş olur. Tuttuğu yol ve göstermiş olduğu faaliyetler sevaplıdır. Çünkü yaradılışı böyledir ve bundan başkasını yapamaz. Tıpkı balığın sudan başka bir yerde yerleşip yaşayamayacağı gibi. Onun elinden gelen ancak budur. Böyle bir bilgin'in hareketlerini idare eden ve ayarlayan akıldır. Herkes ondan korkar ve insanlar bilerek veya bilmeyerek, onun ışığından ve aksinden yardım görürler. İşte böyle bir bilgin emirin yanında giderse, görünüşte o ziyaret eden, emir ziyaret edilen olur. Çünkü bütün hallerde emir ondan feyiz alır, yardım görür ve bilgin'in emire ihtiyacı yoktur, zengindir, nur bağışlayan güneş gibidir. İşi bağışlamak, ihsan etmektir. Taşları lal ve yakut yapar. Terkibi toprak olan dağları bakır, altın gümüş ve demir madenleri haline getirir. Toprakları yeşertir, tazelendirir. Ağaçlara türlü türlü meyveler bağışlar. İşi gücü bağışlamaktır. Arab'ın "Biz vermeyi öğrendik, almayı öğrenmedik" meselesinde olduğu gibi, verir ve başkasından almaz. İşte bu yüzden bu gibi bilginler [gerçekte] ziyaret edilen, emirler ise ziyaret eden olurlar.

Bu sözlere uygun olmamakla beraber aklıma şu ayeti tefsir etmek geldi. Mademki aklıma öyle geliyor, öyleyse söyleyelim gitsin.

Yüce Allah: "Ey peygamber, elinizde bulunan esirlere de ki: Yüce Allah kalbinizde hayır bulunduğunu bilirse, sizden alınandan daha iyisini size verir. Sizi yarlığar, Allah yarlığayıcı, bağışlayıcıdır." [Kur'an Sure:8, ayet 70.]

Bu ayetin inişinin sebebi şudur: Mustafa (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) kafirleri kırmış, öldürmüş, mallarını ganimet olarak almış, bir çoklarını esir edip ellerini, ayaklarını bağlamıştı. Amcası Abbas (Allah ondan razı olsun) da bunlardan biriydi. Esirler bağlar içinde aciz ve düşkün bir halde ağlayıp sızlıyor ve kendilerinden ümitlerini kesmiş kılıç ve ölümü bekliyorlardı. Mustafa (Ona selam olsun) onlara bakıp güldü. Bunun üzerine: "İşte gördün mü onda beşerlik var: Bende beşerlik yoktur diye iddia etmesi doğru değildi. Bizlere bakıyor ve bizleri bu bağlar içinde, kendi esiri olarak gördüğü için tıpkı nefislerine yenilen insanların, düşmanlarını yendiklerini ve onların kendileri tarafından yok edilmiş olduğunu gördükleri zaman sevinip, sevinçlerinden oynadıkları gibi, seviniyor ve memnun oluyor." dediler.

Mustafa (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) onların içlerinden geçen bu şeyi anlayıp buyurdu ki: "Haşa! Ben düşmanları esirim ve benim kahrıma uğramış ve sizleri de zarar etmiş olarak gördüğüm için gülmüyorum. Sır gözü ile, bir kavmi cehennemden külhanın ocağından ve kinle kararmış bacadan, bağlar ve zincirlerle çeke çeke, zorla cennete ve ölümsüz bir gül bahçesine niçin götürüyorsun? diye bağırıp, beddua ettiklerini gördüğümden gülüyorum. Bununla beraber siz şimdilik böyle bir görüşe sahip olmadığınızdan dolayı bu dediğimi anlayamaz ve açıkça göremezsiniz."

Yüce Allah buyuruyor ki: Esirlere deyiniz ki: Siz, önce askerler topladınız, kendi mertliğinize, pehlivanlığınıza, kuvvet ve kudretinize tamamen güvendiniz, kendi kendinize: "Biz, şöyle yapalım, Müslümanları şöyle kıralım, böyle yok edelim." dediniz. Kendinizden daha kudretli bir kudret sahibi olduğunu göremediniz ve kendi kahrınızın üstünde bulunacak, bir Kahredici tanımıyordunuz. Böyle olması için, ne kadar çalıştınız ve ne kadar tedbirler aldınızsa, hepsi aksine oldu. Şimdi korku içinde olduğunuz halde, yine tövbe etmediniz. Ümidiniz yok ve üzerinizde kudret sahibi birinin bulunduğunu görmüyorsunuz. Kuvvetli, kudretli ve şevketli olduğunuz zamanlar beni görmeniz lazım. Bana yenilmiş olduğunuzu biliniz ki işleriniz kolaylaşsın. Korktuğunuz zamanlar, benden ümidinizi kesmeyiniz; sizi, bu korkudan kurtarmaya ve size güven içinde bulunduğunuzu duyurmaya kudretim vardır, Yüce Allah, geceyi gündüze katar; gündüzü, geceye çevirir. [Kur'an Sure:35, ayet 13.] Ölüyü diriden ve diriyi ölüden çıkarır. [Kur'an Sure:30, ayet 19.] buyurulduğu gibi, beyaz inekten, siyah ineği vücuda getiren, siyah inekten beyaz ineği de vücuda getirir. Bunun için, esir bulunduğunuz şu halde, benim hazır ve nazır olduğumdan ümidinizi kesmeyiniz ki ben de sizin elinizden tutayım. Çünkü kafir olanlardan başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez. [Kur'an Sure:12, ayet 87.] buyurulmuştur.

Yüce Allah buyuruyor ki: Ey esirler! eğer , ilk dininizden döner, korku ve endişe içinde bulunduğunuz zaman, beni görür ve bütün hallerde, bana yenilmiş olduğunuzu kabul ederseniz, ben sizi bu korkudan kurtarırım; yağma edilen ve ziyan olan mallarınızın hepsini, belki fazlasıyla ve daha iyisini size geri veririm. Sizi yarlığarım. Ahiret saadetini, dünya saadetine yaklaştırırım.

Abbas: "Tövbe ettim, bulunduğum halden döndüm." dedi.

Mustafa (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun): "Allah, bu iddia ettiğim şey için, delil göstermeni istiyor." dedi.

Beyit: (Aşk iddiasında bulunmak kolaydır; fakat bunun delili ve şahidi vardır).

Abbas: "Bismillah! Ne delil istersin?" dedi.

Peygamber (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun): "Elinde kalan malları, kuvvetlenmeleri için İslam askerine dağıt. Eğer Müslüman oldunsa, İslamlığın ve Müslümanlığın iyiliğini istemen lazım." Buyurunca, o: "Ey Allah'ın elçisi, benim neyim kaldı ki? Hepsini yağma ettiler; bana eski bir hasır bile bırakmadılar." dedi. Bunun üzerine Peygamber (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun): "Gördün mü düzelmedin, olduğun gibisin, değişmedin. Ben sana, ne kadar malın olduğunu, ve onu nerede sakladığını, kime bıraktığını, nereye gizleyip gömmüş olduğunu söyleyeyim mi?" buyurunca o: "Haşa!" dedi. Peygamber (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun): "Malının şu kadarını annene bırakmadın mı? Falan duvarın dibine gömmedin mi? Ve ona: "Eğer dönersem, bana teslim edersin; dönmezsem şu kadarını, falan iş için harcarsın; şu kadarını falana verirsin; şu kadarı da senin olur." diye etraflıca vasiyet etmedin mi?" buyurdu. Abbas bunları işitince, şahadet parmağını kaldırdı ve tam bir sadakatle iman getirdi ve: "Ey Peygamber (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun)! Ben gerçekten, senin de eski meliklerden Haman, Şeddad ve Nemrud gibi, sadece dünyevi bir devlet sahibi olduğunu sanıyordum. Bunları buyurduğun zaman, bu devletin gizli, ilahi ve rabbani bir devlet olduğu anlaşıldı." dedi. Mustafa (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun): "Doğru söyledin. Bu defa, içindeki o şüphe zünnarının koptuğunu duydum; sesi kulağıma geldi. Benim, ruhumun içinde gizli olan bir kulağım vardır. Her kim şüphe, şirk ve inkar zünnarını parçalarsa, ben bu gizli kulakla o sesi duyarım ve koparken çıkan ses, benim ruhumdaki kulağıma gelir. Şimdi gerçekten doğru oldun ve iman getirdin." buyurdu.

Mevlana bunun tefsirinde buyurdu ki: Ben bunu: Emir Pervane'ye onun için söyledim: "Sen önce Müslümanlığın başı oldun ve: "Kendimi yok edeyim, İslam'ın bekası Müslümanların çoğalması uğrunda fikrimi, tedbirimi feda edeyim." dedin. Kendi düşüncene güvenerek Allah'ı görmediğin ve her şeyi Allah'tan bilmediğin için, Allah, bizzat bu sebepleri ve çalışmaları, İslam'ın zayıflamasına sebep kıldı. Sen, Tatarla birleştin. Halbuki bu şekilde Şamlıları ve Mısırlıları yok etmek, İslam vilayetlerini kırıp yıkmak için yardım etmiş oluyorsun. Binaenaleyh, İslam'ın bekasına sebep olan şey, bu vaziyette, onun zayıflamasına sebep olmuştur. O halde bu durumda, yüzünü Aziz ve Celil olan Allah'a çevir. Senin için korkulacak bir haldir; bu kötü durumdan seni kurtarması için, sadakalar ver. O'ndan ümidini kesme. O seni öyle bir taatten, böyle bir ma'siyete düşürmüştür. Fakat sen, o taati, kendinden zannettin ve bu yüzden ma'siyete düştün. Şimdi, şu günahkar olduğun durumda bile, ümidini kesme, yalvar. O, taatinden ma'siyet yarattığı gibi, bu ma'siyetten de taat yaratmaya muktedirdir. Sana bundan dolayı pişmanlık hissettirir; tekrar Müslümanların çoğalması için çalışmanı temin eder ve İslamlığın kuvveti olabilmen için de sebepler yaratır. Ümidini kesme. Çünkü kafir olandan başkası, Allah'ın rahmetinden ümit kesmez. [Kur'an Sure:12, ayet 87.]

Maksadım onun bunu anlaması, bu durumda sadakalar vermesi, Allah'a yalvarması idi. Çok yüksek bir durumdan, pek aşağı bir hale düşmüş olduğundan, bu vaziyette de ümitli olması için, ona bunları söyledik.

Yüce Allah aldatıcıdır. Güzel şekiller göstererek aldatır. O şekillerin içinde kötüleri de vardır. Bunu insanın: "Bana güzel bir düşünce ve iyi bir iş yüz gösterdi." Diye, kendi kendini aldatıp, gururlanmaması için yapar.

Eğer her görünen şey, göründüğü gibi olmuş olsaydı, o kadar keskin ve aydınlık bir görüşe sahip olan Mustafa (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun): "Bana eşyayı olduğu gibi göster". (H) diye feryat etmezdi. O, bununla demek ister ki: Ey benim Rabb'im! gerçekte çirkin olanı güzel, güzel olanı ise çirkin gösteriyorsun; bize her şeyi olduğu gibi göster ki tuzağa düşmeyelim ve her zaman yolumuzu kaybetmeyelim.

Şimdi, senin düşüncen, her ne kadar parlak ve güzel ise de O'nunkinden daha iyi olmaz. Sendeki her düşünceye ve her tasavvura güvenme, yalvar ve kork.

Benim maksadım bu idi ve o, bu ayeti ve bu tefsiri kendi iradesine ve kendi düşüncesine göre te'vil etti.
Mesela, ordular sevkettiğimiz şu anda bile, bunlara güvenmemeliyiz ve bozguna uğrasak da düştüğümüz korku ve acz içinde, Allah'tan ümidimizi kesmemeliyiz.

Peygamber (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) yukarıdaki ayeti [sözü] kendi maksadına uygun olarak söylei. İşte benim de söylemek istediğim, bu idi.
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 2

Biri: "Mevlana söz söylemiyorlar." Dedi. Ben: "Bu adamı yanıma, benim hayalim getirdi ve benim hayalim ona: 'Nasılsın, ne türlüsün?, diye bir söz söylemedi. Onu konuşmadan, hayalim buraya çekti. Eğer benim hakikatim onu söz söylemeden çeker ve başka bir yere götürürse, bua niçin şaşmalı?" dedim.

Söz, hakikat'in gölgesi ve fer'idir. Mademki gölge çeker, o halde hakikat, daha iyi bir tarzda cezp eder.

Söz bahanedir. Bir insanı diğer insana doğru çeken şey, söz değil, belki ikisinde mevcut olan ruhi birlikten bir parçadır. Eğer bir insan, yüzbin mucize ve keramet görse, onda veli ve nebiden uygun bir parça bulunmazsa, birleşmezler ve bunun faydası da yoktur. Onu veliye ve nebiye ulaştıran, onların sevgisini içlerinde kaynaştıran, o ortak olan parçadır.

Eğer samanda, kehrübar ile müşterek bulunan bir parça olmazsa, hiçbir zaman kehrübar tarafına gitmez. Onlar arasında bulunan bu aynı cinsten oluş, gizli bir şeydir, göze görünmez.

Bir insanı, her şeyin hayali, o şeye doğru götürüyor. Mesela bahçe hayali bahçeye; dükkan hayali dükkana. Yalnız bu hayallerde gerçeği değiştiren bir şey saklıdır. Mesela bir yerin hayali seni çekti, hayale uyup oraya gidiyorsun. [ O gerçeği değiştire şey] yani yalan-dolan orasını sana güzel göstermiştir. Sonra pişman olup kendi kendine: "Bunda bir hayır vardı sandım, meğer yokmuş." Diyorsun. Bu yüzden bu hayaller, tıpkı içinde birisi gizlenmiş olan çadırlara benzer. Hayaller ne zaman ortadan kalkar ve hakikatler yüz gösterirse, orada, çadır gibi olan hayal bulunmaksızın, kıyamet kopmuş olur ve artık pişmanlık bahis konusu olamaz; seni çeken gerçek, seni cezbeden gerçekten başka bir şey değildir.

O gün gizli şeyler apaşikar olur. [Kur'an, Sure: 86, Ayet: 9]

Gerçekte, cezbeden birdir; fakat sayılı görünür. Görmüyor musun bir insanın türlü türlü, yüzlerce arzusu vardır: "Tutmaç isterim, börek isterim, helva isterim, kızarmış et isterim, meyva isterim, hurma isterim." Der. Bu söylediği ve saydığı şeylerin aslı birdir ve o da açlıktır. Açlık bir tek şeydir. İnsan birinden doyunca: "Bunların hiçbiri istemez!" der. O halde anlaşılmış oluyor ki on ve yüz sayıları yoktur; sadece bir vardır.

Onların sayısını, kafirler için mihnet ve meşakkat eyledik. [Kur'an, Sure: *Ayet: 9] buyurulduğu gibi bu insanları saymak karışıklığı mucip olur, fitnedir. Mesela buna bir, onlara yüz, diyorlar; yani veli için bir ve halk için yüzbin derler. Bu, büyük bir günahtır. Veliyi bir, diğerlerini çok görmek, görme ve düşünme yolunu kaybetmek ve büyük bir fitnedir. Çünkü siz, onları çok, veliyi ise bir görüyorsunuz. Onların sayısını, kafirler için mihnet ve meşakkat eyledik. [Kur'an, Sure: *Ayet: 9] bunun için buyuruldu. Hangi yüz, hangi elli ve hangi altmış? Elsiz, ayaksız, akılsız ve ruhsuz bir takım insanlar, tılsım ve civa gibi, bu dünyada kaynaşıp dururlar. Şimdi sen onlara altmış yahut yüz ve bin ve buna da bir, de. Bu böyle değildir; belki onlar hiçtirler ve bu bir dediğin bin, yüzbin ve yüzbinlerce bir sayılır. Tıpkı, Bizim kavmin ahalisi azdır; fakat hücum ettikleri zaman çok olur, sözündeki gibi.

Bir padişah, birine yüz kişilik gelir sağlamıştı. Askerler padişahı bu yüzden payladılar. Padişah kendi kendine: "Bir gün gelir, size gösteririm; o zaman bunu niçin yaptığımı anarsınız." Diyordu. Savaş günü geldi. Hepsi kaçmış yalnız o döğüşüyordu. Padişah: "İşte ben bu adama, bunun için para verdim." Dedi.

İnsanın ayırt etme hassasını her türlü garazdan temizlemesi ve dinden yardım araması lazımdır. Din, sahibini tanır. Fakat siz ömrünüzü, ayırt etme hassasından mahrum olan kimselerle geçirdiğinizden, onun iyiyi ve kötüyü ayıran vasfı zayıf düşmüştür ve artık dini insana yar olanı tanıyamaz.

Sen bu vücudu besledin, ama onda ayırt etme hassası yoktur. Ayırt bir sıfattır. Görmüyor musun ki delilinin eli, ayağı var, fakat ayırt'ı yoktur. Ayırt sende bulunan latif bir manadır ve sen, gece gündüz o ayırttan mahrum olan şeyi, beslemeğe uğraşıyor ve onun, bununla kaim olduğunu bahane ediyorsun. Nihayet bu da onunla kaimdir.

Nasıl oluyor ki sen bu ayırttan mahrum olanı tamamen besledin, geliştirdin ve tamamiyle vücudunu beslemekle vakit geçirdin de o latif olan manayı, yani ayırt kudretini, ihmal ettin? Senin zannettiğin gibi bu, onunla kaimdir; o bununla değil. O nur, yani latif ita mana, bu göz, kulak ve diğer pencerelerden ve bu pencereler olmazsa, daha başka pencerelerden kendini gösterir. Çerağa ne lüzum var? Allah'tan ümidi kesmemek lazımdır.

Ümit, güvenlik yolunun başıdır. Yolda yürümesen de daima yolun başını gözet: "Doğru olmayan şeyler yaptım." Deme, doğruluğu tut. O zaman, hiçbir eğrilik kalmaz. Doğruluk Musa'nın asası gibidir; eğrilik ise, sihirbazların sihrine benzer. Doğruluk ortaya çıkınca, onların hepsini yutar. Eğer bir kötülük etmişsen kendi kendine etmişsindir. Senin kötülüğün başkasına nasıl dokunur?

Şiir: (Bak o dağın üzerine konup, kalkan kuş, o dağın nesini arttırdı, nesini eksiltti?)

Sen doğru olursan, onların hiç biri kalmaz. Sakın ümidini kesme.

Padişahlarla bir arada bulunmak şu bakımdan tehlikeli değildir; çünkü ister bugün, ister yarın olsun, zaten fena bulacak ve gidecek olan baş gider. Bu yönden de tehlikelidir; Padişahların nefisleri, kuvvetlenip bir ejderha gibi olur. Onlarla konuşup, onların dostluğunu iddia ve mallarını kabul eden kimse mutlaka onların keyfine göre konuşur. Hatırları hoş olsun diye, onların kötü düşüncelerini benimser ve sözlerinin aksini söyleyemez. İşte bu yüzden de her zaman bir tehlike mevcuttur. Çünkü onların tarafını yaparak, asıl olan diğer tarafı sana yabancı bırakmanın dine zararı vardır. Sen o tarafa yüz çevirir ve sen dünya ehli ile ne kadar uzlaşırsan o da sana o kadar kızar.

Allah zalimlere yardım eden kimsenin üzerine, O zalimi musallat eder. (H)

Senin ona doğru gitmen de bu neticeye varır. Çünkü madem ki o tarafa doğru gittin, sonunda onu senin başına bela edecektir.

Denize varıp oradan birazcık veya bir testi su almakla yetinmek yazık olur. Denizden alınacak inciler ve daha başka binlerce şeyler varken, yalnız su almanın ne değeri olabilir? Akıllı insanlar bununla nasıl öğünürler ve ne yapmış olurlar?

Alem bir köpüktür. Bu deniz muhakkak velilerin bilgileridir. Denizin incisi nerede?

Bu alem, çer çöple dolu bir köpüktür; fakat bu köpük, dalgaların çalkalanmasından, oynamasından ve denizin köpürüp kaynamasından temizlik saflık ve güzellik bulur.

İnsanların kadınlar, oğullar, yük yük altınlarla gümüşler, güzel cins atlar, davarlar, ekinler gibi şeyler gösterişleriyle, içini çeker ve hırsını gıcıklar. Bütün bunlar dünya zevkidir. [Kur'an, Sure: 3, Ayet: 19] Madem ki (Züyyine) süslendirildi, buyruldu o halde, onda gerçek güzellik ve iyilik yoktur; bu güzellik onda iğreti olarak bulunuyor ve başka bir yerden gelmiştir, demektir. Dünya, altın kaplamalı kalp para gibidir. Yani kıymetsiz bir köpükçük olan bu dünya kalptır; önemsiz ve değersizdir. Onu biz altınla sıvadık. İşte bunun için insanların, kadınlar, oğullar, yük yük altınlarla gümüşler, güzel cins atlar, davarlar, ekinler gibi şeyler, gösterişleriyle içini çeker, buyurulmuştur.

İnsan, Allah'ın usturlabıdır. Yalnız usturlabdan anlayan bir müneccim lazımdır. Terecinin ve bakkalın usturlabı olsa bile, bunun onlara ne faydası vardır ve o usturlabla feleklerin ahvalinden, dönmelerinden, burçlarından, bunların tesirlerinden ve değişmelerinden daha bunun gibi şeylerden ne anlarlar? Binaenaleyh usturlab müneccim için faydalıdır. Çünkü kendini bilen Allah'ını da bilir. (H) Bu bakımdan usturlab nasıl feleklerin aynası ise, insan vücudu da Allah'ın usturlabıdır. Çünkü Kur'anda onun hakkında; Biz Adem oğullarını aziz ettik. [Kur'an, Sure: Ayet: 70] buyurulmuştur.

Yüce Allah insanı kendinden bizzat bilgin, bilen ve bilgili kılmış olduğundan, insan kendi varlığının usturlabında zaman zaman, Allah'ın tecellisini ve eşsiz güzelliğini, parıltı halinde görür. O Cemal, hiçbir zaman bu aynadan eksik olmaz.

Aziz ve Celil olan Allah'ın hikmet, marifet ve keramet elbiseleri giydirdiği kulları vardır. Her ne kadar halkın bunları görebilecek görüşleri yoksa da, Allah onları pek çok kıskandığından, onlar da kendilerini tıpkı Mütenebbi'nin: "Kadınlar ipekli elbiseleri ile süslenmek için değil, güzelliklerini korumak için giydiler." Dediği gibi, [hikmet, marifet ve keramet elbiseleriyle] örterler.
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 3

[Biri]: "Gece, gündüz kalbim ve canım sizin yanınızda, hizmetinizde; fakat, Moğolların işinden ve meşgalesinden dolayı ziyaretinize gelemiyorum" dedi. O: "Bu işler de Hakk işidir. Çünkü bunlar, Müslümanlığın güvenini temin ediyor. Siz onların gönüllerini rahat ettirmek ve birkaç Müslüman'ın huzur ve güven içinde ibadetle, takatle meşgul olabilmeleri için, kendinizi malınızla, canınızla, feda ettiniz. Bu da hayırlı bir iştir. Yüce Allah size böyle hayırlı bir iş yapmak arzusunu vermiştir. Bu işe karşı ilginizin artması, Allah'ın size olan inayetinin bir delilidir. Eğer bu arzunuz zayıflayacak veya eksilecek olursa, bu da Allah'ın inayetinden mahrum kalacağınıza bir işaret demektir. Zira Yüce Allah böyle büyük ve hayırlı bir işin onun vasıtasıyla yapılmasını, o kimsenin sevap kazanmasını ve derecesinin yükselmesini istemiyor, demektir. Bu, sıcak bir hamama benzer. Hamamın sıcaklığı külhandan hasıl olur. Yüce Allah ot, odun ve tezek gibi vasıtalar ortaya kor. Bunlar her ne kadar görünüşte kötü, çirkin ve iğrenç şeyler iseler de hamamcı için inayet olur. Çünkü bunlardan hamamcının hamamı ısınır ve bunun da halka faydası dokunur.

Bu arada dostlar geldiler, [Mevlana] özür diledi ve: "Eğer sizin için ayağa kalkmıyorsam, sizinle konuşmuyorsam ve halinizi, hatırınızı sormuyorsam, bu size saygı gösterdiğim içindir. Çünkü her şeyin saygısı, o zamana uygun olur. Namaz kılarken babayı, kardeşi sormak ve saygı göstermek yakışmaz. Namazda dostlara, akrabalara iltifat etmemek, bizzat iltifat etmek ve gönül almaktır. Sen onlar yüzünden kendini ibadetten ve dalmış olduğun dini halden ayırmaz ve huzurunu bozmasan, böylece onlar da günaha girmemiş ve şikayeti hak etmemiş olurlar. İşte bunun için insanı günaha sokan, siteme müstahak eden bir şeyden çekinmek, bizzat iltifat ve gönül almaktır. Çünkü onları cezalandıran bir şeyden sakınılmıştır." Buyurdu.

Biri: "Allah'a namazdan daha yakın olan bir şey var mıdır?" diye sordu. O: "Hem namaz vardır; ama namaz yalnız bu suretten ibaret değildir. Bu, namazın kalıbıdır. Çünkü bu namazın başı, sonu bellidir ve vardır. Başı ve sonu olan her şey ise kalıptır. Tekbir namazın başı, selam ise onun sonudur. Bunun gibi şahadet de yalnız dilleriyle söyledikleri şey değildir. Onun da başı ve sonu vardır. Sesle, sözle söylenebilir. Sonu ve başı olan her şey suret ve kalıptan ibaret olur. Onun ruhu benzersiz ve sonsuzdur, başı sonu yoktur. Bu namazı nebiler bulmuşlardır ve bunu ortaya çıkaran nebi: "Benim Allah ile bazı vakitlerim olur ki o zaman, oraya ne bir Allah tarafından gönderilmiş Peygamber ve ne de Allah'a en yakın bulunan bir melek sığar." (H) buyuruyor. O halde namazın ruhunun yalnız bu suretinden ibaret olmayıp, belki istiğrak, kendinden geçiş olduğunu, bilmiş olduk. Çünkü bütün suretler dışarıda kalıp oraya sığmazlar. Katıksız, sırf mana olan Cebrail bile oraya sığmaz.

Bilginlerin sultanı, alemin kutbu olan Mevlana Baha-ul Hak Ve'd-Din (Allah onun büyük ruhunu takdis etsin) hakkında bu hikaye rivayet edilir: Bir gün eshabı onu istiğrak halinde buldular. Namaz vakti geldi. Müritlerden bazısı Mevlana'ya: "Namaz vaktidir" diye seslendiler. Mevlana onların sözüne aldırış etmedi. Onlar kalkıp namaz kılmaya başladılar. Yalnız, müritlerden ikisi, şeyhe uyup namaza durmadılar. Namaz kılanlardan Hacegi adlı bir müridi sır gözüyle, namaz kılan eshabın hepsinin imamla beraber arkalarının, şeyhe uyan o iki müridin ise, yüzlerinin kıbleye dönük olduğunu apaçık gösterdiler. Çünkü şeyh benlik ve bizlik iddiasından geçip, onun o'luğu fena buldu. Varlığından bir şey kalmadı. Ölmeden evvel ölünüz. (H) sözü gereğince Allah'ın nurunda helak oldu. O şimdi, Allah'ın nuru olmuştur. Her kim, arkasını Allah'ın nuruna ve yüzünü duvara çevirirse, mutlak surette arkasını kıbleye çevirmiş olur. Çünkü artık o, kıblenin canı olmuştur. İnsanların yöneldikleri Kabe'yi Peygamber yapmamış ve o, alemin kıblegahı olmamıştır? O halde Peygamber kıble olursa daha uygun olur. Çünkü kıble, onun için kıble olmuştur.
Mustafa (Allah'ın salatı onun üzerine olsun) bir dostunu: "Seni çağırdım, niçin gelmedin?" diye azarladı. O: "Namaz kılmakla meşguldüm." Dedi. Peygamber: "Peki! Ben seni çağırmadım mı?" deyince o: "Ben biçareyim." Dedi.

Peygamber ona buyurdu ki: Her zaman biçare olman ve kudretli olduğun vakit kendini, acizken olduğu gibi biçare görmen iyidir. Çünkü senin kuvvetinin ve kudretinin üstünde bir kudret vardır. Sen bütün hallerde, Hakka mahkumsun. İki parçaya ayrılmış değilsin ki bazen çaresiz, bazen kudretli olasın. O'nun kudretine bak ve kendini her zaman elsiz, ayaksız ve biçare gör. Zayıf bir insan şöyle dursun, arslanlar, kaplanlar, timsahlar bile O'na nispetle zavallıdır ve Allah'ın korkusuyla titrerler. Yerler, gökler hepsi acizdir. Ve hepsi O'nun hükmünün esiridir. O büyük bir padişahtır ve nuru ayın, güneşin nuruna benzemez ki varlığı ile bir şey yerinde kalabilsin. Bu nur, perdesiz olarak görünecek olursa ne gök, ne yer, ne güneş ve ne de ay kalır.

Hikaye: Bir padişah dervişin birine: "Allah'ın huzurunda, Allah'ın tecellisine ve yakınlığına mahzar olduğun anda, beni hatırla!" dedi. Derviş: "O huzurda, güzelliğin güneşi bana vurunca ben kendimi bile hatırlamıyorum. Seni nasıl hatırlayayım?" cevabını verdi. Fakat, Yüce Allah bir kulunu seçip onu kendi varlığında yok ederse, bunun eteğine yapışıp ihtiyacını bundan dileyen herkesin dilediğini o adam, Büyük Allah'ın huzurunda yad etmemiş bile olsa Yüce Allah yerine getirir.

Bir hikaye anlattılar: Bir padişahla ona çok yakın olan bir kölesi varmış. Bu köle padişahın sarayına gitmek istediği zaman dilek sahipleri padişaha göstermesi için mektuplar, dilekçeler verirlermiş. O, bunları cüzdanına kor, fakat padişahın huzuruna çıktığı zaman padişahın cemalinin parlamasıyla, kendinden geçmiş bir halde, padişahın önüne düşermiş. Padişah: "Benim cemalime dalıp kendinden geçen bu kulumun acaba nesi var?" diye, şevk ve aşk ile onun cebini, çantasını ve cüzdanını karıştırır, o mektupları ve dilekçeleri bulur, hepsinin istediği şeyi mektuplarının arkasına yazarak, tekrar yerlerine kormuş. İşte böylece, köle bir şey söylemeden, hepsinin işini yapmış, yerine getirmiş ve belki bunların bir tanesi bile geri çevrilmeden, istedikleri, fazlasıyla ve daha iyi bir şekilde hasıl olmuş olurdu. Halbuki, akılları başlarında olan kölelerin padişahın huzurunda arz ettikleri, ihtiyaç sahiplerinin dileklerinden ancak yüzde biri, yerine getiriliyordu.
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 4

Biri: "Burada bir şey unutmuşum." Dedi. Mevlana buyurdu ki: Dünyada bir şey vardır. O da unutulamaz. Eğer bütün şeyleri unutup da onu unutmazsan bundan korkulmaz. Bunun aksine, hepsini yerine getirip, hatırlayıp, unutmayıp da onu unutursan, hiçbir şey yapmamış olursun. Mesela, bir padişah seni muayyen bir işi için bir köye gönderdi. Sen gittin ve o iş için gitmiş olduğun halde, onu yapmayarak daha başka yüz iş yaparsan hiçbir şey yapmış olmazsın. Binaenaleyh insan, bu dünyaya bir iş için gelmiştir; gaye odur. Eğer onu yapamazsa hiçbir şey yapmamış olur.

"Biz emaneti göklere, yere, dağlara teklif ettik. Onlar emaneti yüklenmekten çekindiler; ona hiyanet etmekten endişeye düştüler. İnsan onu yüklendi çünkü o, pek zalim, çok cahildir." [ Kur'an, Sure: 33, Ayet: 72.]

Biz emaneti göklere ve yere bıraktık.Bunlar, onu üzerlerine almaktan çekindiler, bunu insan üzerine aldı. Bak, onun elinden kaç iş birden geliyor ki akıllar bile hayret içinde kalıyor: Taşları, lal ve yakut, dağları altın ve gümüş madeni yapıyor. Yeryüzündeki bitkileri harekete getirip diriltiyor ve Aden cenneti haline getiriyor. Yer, taneleri kabul ediyor, ürün veriyor,ayıpları örtüyor ve daha anlatılamayacak kadar çok, yüzbinlerce tuhaf şeyleri kabul ediyor, meydana getiriyor. Bunun gibi dağlarda da türlü türlü madenler ortaya çıkarıyor. Bütün bu işleri yaptıkları halde onların elinden o bir iş gelmiyor. Şu halde o bir iş, yalnız insanın elinden geliyor.

Esasen Allah: "Biz hakikaten ademoğullarını şereflendirdik." [ Kur'an, Sure: 17, Ayet: 70.] buyuruyor; biz göğü ve yeri şereflendirdik, demiyor. Fakat o iş ne göklerin, ne yerlerin ve ne de dağların elinden gelmeyip yalnız insanın elinden geldiğine göre, insan gerçekten çok kötü ve çok bilgisizdir.Sen eğer:"Elimden şu kadar iş geliyor; ama o işi yapamıyorum." *dersen, bunun hiçbir değeri yoktur. [Çünkü] İnsanı başka işler için yaratmadılar. Bu tıpkı şuna benzer: Mesela sen padişahların hazinelerinde bulunan kıymetli polattan yapılmış bir Hint kılıcını:" Ben , bu kılıcı işe yaramaz bir halde bırakmıyorum ve onu birkaç işte kullanıyorum." diye , getirip kokmuş, bir eti doğramak için satır yerine kullanırsan veya bir zerresiyle, yüz tane tencere alınabilecek olan, altından bir tencereyle şalgam pişirirsem veyahut mücevherlerle süslü bir bıçağı, kırık bir kabağı asmak için, çivi yerine kullanıp: "Ben bu bıçağı işe yaramaz bir halde tutmuyorum , ona kabak asıyorum." der sen yazık olmaz mı ve buna gülünmez mi? Halbuki kabağın işi, bir paralık tahtadan veya demirden bir çivi ile de görülür. Yüz dinarlık bir bıçağı, böyle bir işe bağlamak, akıl karı mıdır? Yüce Allah sana, pek büyük bir değer vermiştir.

"Allah mü'minlerin canlarını, mallarını kendi yoluna vakfetmeleri mukabilinde, onlara cennet vermiştir." [ Kur'an, Sure: 9, Ayet: 112.]

Şiir: (Sen, değerinle ve düşüncenle iki aleme bedelsin. Ama ne yapayım ki kendi değerini bilmiyorsun.)

Kendini ucuza satma, çünkü değerin yüksektir. Yüce Allah buyuruyor ki: Ben sizi, vaktinizi, nefsinizi, mallarınızı satın aldım. Eğer bunları, benim için harcar, bana verirseniz, bunun karşılığı ölümsüz cennettir. Senin, benim yanımdaki değerin budur. Eğer kendini cehennem karşılığında satarsan, kendine kötülük etmiş olursun; tıpkı o adamın, yüz dinarlık bıçağı duvara çakıp, ona bir testi veya bir kabak astığı gibi.

Gelelim şimdi.. Sana: "Kendimi yüksek işlere veriyorum; fıkıh, hikmet, astronomi, tıp ve daha başka bilgiler okuyorum, öğreniyorum." Diye bahaneler gösteriyorsun. Bunların hepsi kendin içindir. Eğer öğrendiğin fıkıh ise bu, bir kimsenin elinden ekmeğini kapmaması, elbiseni üstünden soymaması, seni öldürmemesi ve selamette bulunman içindir; eğer astronomi bilgisi ise, feleğin ahvalini, tesirlerini, yeryüzüne ucuzluk, pahalılık, güven ve korku olup olmadığını bilmek ve ona göre kendini ayarlamak içindir; eğer yıldız bilgisi ise uğurlu, uğursuz bir yıldızın, senin talihinle ilgili bulunmasındandır. Düşünecek olursan, aslın sen olup, bütün bunların senin fer'in olduğunu anlarsın. Fer'in bu kadar sonsuz tafsilatı, acayiplikleri, halleri ve garip alemleri olursa, esas olan senin, bak ki ne gibi hallerin olması lazımdır? Senin fer'lerinin yükselişleri, inişleri, uğurlu ve uğursuz halleri olursa, esas olan senin için nurlar aleminde bak ki ne inişler ve çıkışlar, nasıl uğursuzluklar ve uğurlar, zarar *ve faydalar vardır? Mesela, falan ruhun şu özelliği vardır, ondan şu gibi haller görünür ve o ruh falan işe yarar [derler]. "Ben Allah'ın indinde gecelerim. O beni yedirir ve içirir." (H) buyurulduğu veçhile, senin için yemek yemek ve uyumak *besininden başka, bir besin daha vardır. Sen bu dünyada, o besini unutmuş, bununla meşgulsün. Gece gündüz vücudunu maddi besinle besliyorsun. Olsa olsa, bu vücut senin atındır ve bu dünya o atın ahırıdır. Atın yemi, binicinin yiyeceği olamaz. Onun kendine göre uykusu, yiyeceği ve nimetleri vardır. Fakat, hayvanlık duygusu seni yenmiş olduğundan ve atların ahırında, atların başı ucunda kalmış bulunduğundan, beka aleminin emirleri ve şahlarının sırasında yerin yoktur. Kalbin burada, fakat vücudun seni yenmiş olduğu için onun hükmü altına girmiş ve onun esiri olarak kalmışsın.

Tıpkı şunun gibi: Mecnun Leyla'nın iline gitmek istediğinden, aklı başında olduğu müddetçe, devesini o tarafa doğru sürüyor, fakat Leyla'nın hayaline dalınca, kendini ve deveyi unutuyordu. O sırada deve, köydeki yavrusunu hatırlayıp gerisin geri gitmeye başladı. Köye ulaştığı zaman Mecnun da kendine geldi. İki günlük yolu geri gitmişlerdi. Böylece üç ay yolda kaldı. Nihayet: "Bu deve benim başımın belası!" dedi ve feryat ederek deveden atlayıp yola düştü.

Beyit: (Benim devemin arzusu geride, benimki ise ileride. Ben ve o, yön tayininde, ayrılmış oluyoruz.)

Buyurdu ki: Seyid Burhaneddin Muhakkik (Allah onun aziz olan ruhunu takdis etsin) konuştuğu sırada, biri geldi ve: "Falandan senin methini duydum." Dedi. O: "Bakalım o falan nasıl bir kimsedir? Beni tanıyıp övebilecek bir halde midir? Beni eğer, sözlerimle tanımışsa tanımamış demektir; çünkü bu ses, bu töz, bu ağız ve dudak kalmaz; bunların hepsi arazdır. Yok eğer işlerimle tanımışsa, yine böyledir. Fakat benim zatımı tanımışsa işte o zaman beni övebilir ve bu övmenin bana ait olduğunu bilirim." Dedi.

Buna benzeyen bir hikaye var. Rivayet ederler ki: Padişahın biri, oğlunu hüner sahibi bir topluluğa teslim etmiş ve o topluluk da ona yıldız bilgisi, reml ve daha başka bilgilerden öğretmişti. Çocuk son derece aptal olduğu halde, bu bilgileri tamamen öğrenip üstad oldu. Bir gün padişah avucuna bir yüzük sakladı ve oğlunu imtihan etti. "Gel söyle bakayım avucumda ne var?" diye sordu. Çocuk: "Elindeki yuvarlak, sarı ve içi boş bir şeydir." Dedi. Padişah: "Alametlerini doğru verdin, o halde ne olduğuna da hükmet." Deyince, çocuk: "Kalbur olması lazım" dedi. Padişah: "Aklı hayretler içinde bırakan bu kadar alameti, bilgi ve tahsil sayesinde söyledin. Fakat kalburun avuca sığmayacağına nasıl akıl erdiremedin!" dedi.

Bunun gibi zamanımızdaki bilginler de kılı kırk yarıyorlar. Kendileriyle ilgili olmayan şeyleri pek iyi biliyorlar. Onlara tamamen ve bütün etrafıyla vakıftırlar, fakat önemli olanı ve kendine her şeyden daha yakın bulunanı, yani kendi kendilerini bilmiyorlar.

Onlara her şeyden daha yakın olan bir şey var ki bu da onların benliğidir. Bunun yapılması doğrudur, bununki doğru değildir, bu helaldir yahut haramdır, diye bir şey hakkında helal ve haram olması bakımından, hüküm verdiği halde, kendi mahiyetini helal midir, yoksa haram mıdır, temiz midir, yoksa pis midir bilmez. Binaenaleyh [söylemiş olduğu] bu boşluk, sarılık, şekil ve yuvarlaktır arızidir. Ateşe attığın zaman, bunların hiçbiri kalmaz. Bu alametlerin hepsinden kurtulmak zati olur. Bir insana verilen iş, söz vesaire gibi şeylerin hepsi de bunun gibidir. [işte o bilginlerin] alameti böyle olur. Bütün bu şeyleri söyleyip anlattıktan sonra, kalburu avuç içine sığdırmaya kalkarlar. Çünkü onların esas olan şeyden haberleri yoktur. Ben kuşum, bülbülüm, papağanım. Eğer bana, başka türlü ses çıkar, derlerse yapamam. Çünkü benim dilim böyledir ve bundan başkasını söyleyemem. Kuş seslerini öğrenen kimse, kuş olmadığı gibi, aynı zamanda kuşların düşmanı ve avcısıdır. Kendisini kuş zannetmeleri için, onlar gibi ses çıkarır ve ıslık çalar. Ona bu seslerden daha başka sesler çıkar, diye emretseler bunu da yapabilir. Çünkü ses onun değildir, ona iğretidir. Bunun için başka bir ses de çıkabilir. Halkın kumaşını çalan [hırsız] her evden bir kumaş göstermeyi de öğrenmiştir.
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 5

Atabek: "Bu ne lütuf!" Mevlana teşrif etti. Doğrusu beklemiyordum. Hatta buna layık olmayı aklımdan bile geçirmemiştim. Benim, gece gündüz karşısında el bağlayıp müritleri arasında yer almam lazım gelirken ve ben henüz buna bile layık değilken, bu ne lütuf!" [dedi.] Bunun üzerine Mevlana buyurdu ki: Bu sizin himmetinizin yüceliklerindendir. Dereceniz aziz, büyük ve önemlidir. Siz de yüksek işlerle uğraşmanıza rağmen, himmetiniz çok yüksek olduğundan, kendinizi kusurlu görüyor ve bu şeylerle de yetinmeyerek kendiniz için daha birçok şeyleri gerekli buluyorsunuz.

Bizim gönlümüz her zaman manen sizin hizmetinizde bulunmakla beraber, sureten de şereflenmek istedik. Çünkü bu suretin de büyük bir itibarı vardır. İtibar ne demek! O hatta öz ile, mana ile beraberdir. Nasıl ki beyinsiz *bir kafanın işi bir sonuç vermezse, kabuksuz meyve de yetişmez. Mesela, bir çekirdeği kabuksuz olarak yere ekersen göğermez, fakat onu kabuğuyla beraber yere gömdüğün zaman göğerir ve büyük bir ağaç olur. Binaenaleyh bu bakımdan vücudun da büyük bir aslı, rolü vardır. Hem böyle olması da tabiidir. Onsuz bir iş meydana gelmez. Evet işte bu asıl, manadır. Fakat bu, manayı bilen ve manalı olan kimsenin yanında böyledir.

İki rekat namaz, dünya ve dünyada olan şeylerden hayırlıdır; (H.) işte bunun için buyurmuşlardır. Yalnız, bu söz herkes için değildir; bu, o iki rekat namazı kılmaması, onun için dünya ve dünyada bulunan her şeyden daha önemli olan kimse içindir. [Böyle bir] insanın gözünde, bütün dünya malı kendinin olsa bile, iki rekat namazı kılmaması ona, o dünya malının büsbütün elinden çıkmasından daha ağır gelir.

Dervişin biri, bir padişahın yanına gitti. Padişah ona: "Ey zahid!" dediği vakit, o: "Zahid sensin!" dedi. Padişah: "Ben nasıl zahid olurum? Bütün dünya benimdir". Dedi. Bunun üzerine derviş: "Hayır, aksine! Görüyorsun ki bütün dünya, ahiret ve bütün mülkler benim malımdır. Alemi ben kapladım; sen sadece bir lokma ve bir hırka ile kanaat ettin." Dedi.

Yüzünü ne tarafa çevirsen, Allah oradadır. [Kur'an. Sure: 2, Ayet 109] O, her yerde bulunan,
Geçer olan Vecih'dir; devamlıdır, ölmez. Aşıklar bu Vech'e kendilerini feda etmişlerdir ve karşılık da istemezler. Geri kalanlar ise hayvan gibidir.

Buyurdu ki: Sığır gibi olmalarına rağmen, nimetlere müstahaktırlar ve ahırda bulundukları halde ahır sahibinin makbulüdürler. Çünkü, eğer ahır sahibi isterse, onu, [onları] ahırdan nakleder ve padişahın ahırına götürür; başlangıçta olduğu gibi, yokluktan varlığa getirir. Varlık (Vücut) ahırından, cemad ahırına ve cemad ahırından, bitkiliğe, bitkilikten hayvanlığa, hayvanlıktan insanlığa, insanlıktan melekliğe ve daha böylece sonu gelmeden ilerletir. O sana bunları, O'nun biri birinden üstün olan bu türlü ahırlardan daha birçok ahırı bulunduğunu kabul ve itiraf etmen göstermiştir.

Kur'anda: Siz elbet bir halden, bir hale geçeceksiniz. Öyle ise onlara ne oluyor da iman etmiyorlar? [Kur'an. Sure: 84, Ayet 19-20] buyurulmuş olduğu gibi, bunu sana önde bulunan başka tabakalara inanman ve onları kabul etmen için gösterdi, yoksa hepsi bundan ibaret, diye inkar etmen için değil.

Bir üstad, bilgisini ve hünerini kendisine inanmaları ve daha göstermemiş olduğu birçok marifetleri ve ilimleri olduğunu ikrar ve kendine iman etmeleri için gösterir. Bunun gibi bir padişah da hil!at verir, bağışlarda bulunur, okşar, gönül alır. Bunları, kendisinden daha başka şeyler beklemeleri ve ümitlenerek vereceği paralar için kese dikmeleri için yapar, yoksa vaat ettiklerinin hepsi bundan ibaret, padişah başka bağışlarda bulunmayacak, diyerek bu kadarla iktifa etmeleri için değil. Esasen o, böyle söyleyeceklerini bilse, onlara kat'iyyen lütuf ve in'am'da bulunmaz.

Zahid, ahari (başkasını) gören kimsedir; dünya ehli ise ahiri görür. Fakat Allah'ın has kulları ve arifler, ne ahari ne de ahiri görürler. Onların nazarları evvele düşmüştür, her işin evvelini bilirler. Mesela, buğday ekince, buğday biteceğini bilir. *İşte evvelden sonunu görmemiş midir? Arpa, pirinç ve daha başka şeyler için de aynen böyledir ve başını, evvelini gördüğünden, gözü sonunda değildir; bir şeyin sonu, daha başından ona belli olmuştur! Bunlar nadir olurlar. Diğerleri ise, orta halli olduklarından, nazarları sondadır; ahırda kaldıkları için hayvandırlar.

Dert daima insana yol gösterir. Dünyadaki her iş için, bir insanın içinde ona karşı bir aşk, bir heves ve dert olmazsa, insan o işi yapmaz ve o iş dertsiz, zahmetsiz olarak ona müyesser olmaz. İster dünya, ister ahiret, ister ticaret, ister padişahlık, ister ilim, ister astronomi ve ister daha başka işlerde olsun [hepsi için bu, böyledir].

Mesela Meryem'de doğum ağrısı olmadıkça, o baht ağacına gitmedi. Kur'an'da; Doğurma sancısı onu bir hurma ağacının kütüğüne dayanmağa sevketti [Kur'an. Sure: 19, Ayet 22] , buyurulduğu gibi onu o dert, ağaca götürdü ve kuru ağaç meyve verir bir hale geldi.

Vücut da Meryem gibidir; her birimizin İsa'mız vardır. Bizde eğer o dert peyda olursa İsa'mız doğar; eğer dert olmazsa, İsa da o geldiği gizli yoldan tekrar kendi aslına döner. Biz de böylece ondan faydalanmaktan mahrum kalırız.

Şiir: (Can, içerde aç; tabiat ise dışında servet ve saman içinde. Şeytan yiyip içmekten mide fesadına uğramış; Cemşid sabah kahvaltısı bile yapmamış. Şimdi senin Mesih'in bu yeryüzünde; burada bulunduğun müddetçe derdinin devasına bak. Mesih göğe çıkınca deva da elden gider).
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 6

Bu söz, idrak etmekte söze muhtaç olanlar içindir. Sözsüz idrak edenin söze ne ihtiyacı kalır? İdrak edebilen için bu göklerin, yerlerin hepsi sözdür. Hafif bir sesi duyana bağırıp çağırmağa ne lüzum var? [Dünya] Kur'an'daki, O'nun emri Ol demekti. O da hemen olur. [Kur'an. Sure: 36, Ayet 82] Sözünden meydana gelmiştir.

Hikaye: Arapça konuşan bir şair, bir padişahın yanına geldi. Padişah Türk'tü. Farsça'yı da bilmiyordu. Şair ona Arapça pek parlak bir şiir yazıp getirdi. Padişah tahta oturmuş, divana mensup olan bütün insanlar, emirler ve vezirler de onun önünde sırayla kendi yerlerini almışlardı. Şair ayağa kalktı ve şiirini okumaya başladı. Padişah, aferin denilecek yerde başını sallıyor, hayret gösterilecek yerde hayret gösteriyor ve şairin tevazu göstermiş olduğu yerde de iltifat ediyordu. Padişahın mecliste, bu uygun olan ve gereken yerlerde başını sallaması onun Arapça'yı bildiğini gösteriyordu. [Orada bulunanlar]: "Padişah bu kadar senedir bizden Arapça bildiğini sakladı. Bu zaman zarfında, eğer uygun olmayan sözler söylemişsek vay geldi halimize!" dediler. Padişahın bir has kölesi vardı. Divandakiler toplanıp, bu köleye at, merkep ve mal verdiler ve daha başka şeyler de vereceklerini vaat ettiler: "Padişah Arapça biliyor mu, bilmiyor mu? Bunu öğren ve bize bildir. Eğer bilmiyorsa niçin münasip olan yerde başını sallıyordu? Bu onun kerametinden miydi? Yoksa ona ilham mı gelmişti?" dediler.

Bir gün köle, avda, bunu öğrenmek fırsatını buldu. Padişahı memnun görmüştü. Padişah birçok av avladıktan sonra, köle ona sordu. O da: "Vallahi ben Arapça bilmem. Yalnız, onun bu şiiri yazmaktaki maksadını bildiğim için başımı sallayıp iltifat ediyordum. Anlaşılıyor ki bu adamın maksadı övmekti ve o şiir buna vasıta olmuştu. O maksat olmasaydı, bu şiir söylenmiş olmazdı." Dedi. Binaenaleyh eğer maksada bakacak olursak ikilik kalmaz. İkilik teferruattadır. Esas olan birdir.

Bunun gibi eğer görünüşte şeyhler türlü türlü, işleri ve sözleri farklı ise de maksatları itibariyle birdirler; bu da Allah'ı talep etmektir. Mesela bir sarayda rüzgar esse bu, halının ucunu kaldırır, kilimleri hareket ettirir, çörü çöpü havaya uçurur, havuzun suyunu halka halka eder, ağaçları, dalları ve yaprakları oynatır. Bütün bu birbirine benzemeyen haller maksat, esas ve hakikat bakımından birdir. Çünkü hepsinin hareketi, bir rüzgardandır.

[Biri]: "Biz kusurluyuz!" dedi. O buyurdu ki: Bir kimsede: "Ah ne haldeyim? Niye böyle yapıyorum?" diye bir düşünce ve kendi kendini paylama hasıl olması, dostluk ve inayetin delilidir. Çünkü sevgi oldukça, sitem de olur (M.) Dostlara sitem edilir, yabancılara değil. Şimdi bu sitem (itab) de farklıdır. Bir, insana acı veren sitem vardır. Bu sitemden müteessir olan ve bunun kendi hakkında bir inayet ve sevgi olduğunu bilene yapılır. Bir de hiç teessür uyandırmayan vardır ki bu sevgi alameti değildir.

Mesela bir halıyı, tozunu temizlemek için değnekle döverler. Akıllılar buna paylama demezler. Fakat kendi sevdiği birini veya çocuğunu döverlerse ona itab derler. Sevginin delili işte böyle bir yerde meydana çıkar. Bu yüzden madem ki kendinde bir dert veya pişmanlık hissediyorsun bu, Allah'ın sana olan inayetinin ve sevgisinin [bir] delilidir. Eğer sen kardeşinde bir kusur görüyorsan o, sende bulunan kusurun aksinden ibarettir. Alem de işte böyle bir ayna gibidir. Mü'min mü'min'in aynasıdır (H.). Sen o kusuru kendinden uzaklaştır. Çünkü ondan duyduğun üzüntü, kendinden duymuş olduğun üzüntüdür. Ondan incindiğin zaman kendinden inciniyorsun.

Dedi ki: Bir fili sulamak için, çeşmenin başına getirdiler. Fil, kendini suda görüp ürktü. Fakat başkasından ürktüğünü sanıyor ve kendi kendinden ürktüğünü bilmiyordu.

İşte kötülük, kin, kıskançlık, hırs, merhametsizlik, buyurmuş ve kafir kafirin aynasıdır, dememiştir. Fakat bu, kafirin aynası yoktur, demek değildir. Onun aynası vardır; ancak, kendi aynasından haberdar değildir.

İnsan, kendi kelinden ve çıbanından iğrenmez. Yaralı elini yemeğe sokar, parmağıyla yalar. Bundan midesi bulanmaz; ama başka bir kimsede birazcık çıban ve ufacık bir yara görse o yemeği artık yiyemez, iğrenir.

İnsandaki kötü huylar da kellere ve çıbanlara benzer. Kendinde olduğu zaman, insan ondan iğrenmez, incinmez; halbuki başka birinde, ondan bir parçacık görecek olsa iğrenir, nefret eder. Sen ondan ürktüğün gibi o da senden ürker ve incinirse, onu hoş gör! Senin incinmen onun suçudur. Çünkü onu görmenden dolayı inciniyorsun. O da aynı şeyi görür. Peygamber: Mü'min, Mü'min'in aynasıdır (H.) buyurmuştur. Kafir kafirin aynası olmaz, demek değildir. Onun aynası vardı, ancak, kendi aynasından haberdar değildir.

Bir padişah canı sıkılmış olduğu halde, ırmak kenarında oturmuş, emirler de ondan ürkmüş ve korkmuşlardı. Bir türlü yüzü gülmüyordu. Kendisine çok yakın olan bir soytarısı vardı. Emirler ona: "Eğer padişahı güldürürsen, sana şunu veririz, bunu veririz". Dediler. Soytarı, padişahın yanına gitti. Fakat ne kadar çalıştı çabaladıysa, padişah onun yüzüne bakmadı. Başını kaldırmıyordu ki bir taklit yaparak onu güldürsün. Mütemadiyen önüne bakıyor ve başını eğiyordu.

Nihayet soytarı dayanamayıp, padişaha: "Bu suda ne görüyorsunuz?" deyip sordu. O: "Bir kaltabanı görüyorum." Dedi. Soytarı da: "Ey alemin padişahı! Eh bu kulunuzu da kör değil ya!" cevabını verdi.

Bu böyledir. Sen onda bir şey görüp incindiğine göre, o da nihayet kör değil ki senin gördüğünü görmemiş olsun.

O'nun yanında iki ben sığmaz Sen: "Ben!" diyorsun; O da: "Ben!" diyor. Ya seen öl, ya O ölsün ki bu ikilik kalmasın. Fakat O'nun ölmesi imkansızdır. Bu ne hariçte, ne de zihinde mümkün olur. Çünkü O ölmeyen bir diridir (Hay). [Kur'an, Sure: 25, Ayet: 58]

O, o kadar lütufkardır ki imkan olmuş olsaydı, senin için ölürdü. Fakat madem ki O'nun ölümü imkansızdır, o halde bu ikiliğin yok olması ve O'nun sana tecelli etmesi için, sen öl.

İki canlı kuşu birbirine bağlarsan, aynı cinsten oldukları için, iki tane olan kanatları, dört tane olduğu halde uçamazlar. Çünkü ikilik mevcuttur. Halbuki buna ölü bir kuşu bağlarsan uçar. Zira ikilik kalmamıştır. Güneşte o lütuf vardır ki yarasanın önünde ölür; fakat buna imkan olmadığından: "Ey baykuş! Benim lütfüm herkese ermiştir, sana da ihsanda bulunmak isterim. Sen öl. Çünkü buna imkan vardır. Böyle yaparsan benim yüceliğimin nurundan nasibini alırsın. Baykuşluktan çıkıp, Yakınlık Kaf'ımın Anka'sı olursun." Diyor.

Kendini bir dost için feda etmek kudreti Allah'ın kullarından bir kulda vardı. O dostu Allah'tan istedi. Aziz ve Celil olan Allah kabul etmedi ve ona: "Ben, senin onu görmeni istemiyorum." Diye bir ses geldi. O Allah kulu ısrar etti ve yalvarmaktan vazgeçmedi: "Allah'ım! Bende onun arzusunu meydana getirdin; bu bende yok olmuyor." Diyordu. Nihayet ona: "Eğer onun sana görünmesini istiyorsan, başını feda et; sen yok ol, kalma, bu dünyadan git!" diye bir ses erişti. O: "Ey Allah'ım razı oldum!" dedi ve öyle yaptı, dost için kafasını feda etti. İşte o zaman, maksadı hasıl oldu.

Bir günü bütün dünyanın ömrüne bedel olan kulun lütfü böyle olursa, bu lütfü yaratan Allah'ın böyle lütfü olmaz mı? Bu sana imkansız görünür, fakat O'nun fena bulması muhaldir. O halde, hiç olmazsa sen fena bul, yok ol.

Sevimsizin biri geldi ve büyük bir adamın üst tarafına oturdu. Bunun üzerine Mevlana buyurdu ki: Bunlar için çerağın üstünde veya altında bulunmanın ne farkı var? Çerağ eğer yüksekte olmak isterse, bunu kendisi için istemez. Maksadı, bundan başkalarının faydalanmasıdır. Onlar çerağın nurundan zevk alırlar; yoksa o ister yukarıda, ister aşağıda olsun, aynı çerağdır. Ebedi güneştir. [Büyük adamlar] Onlar eğer yükseklik, makam, mevki isterlerse bu, halkın onları görecek gözleri olmadığı içindir. Onların maksatları, bu maddi ve dünyevi tuzakla, dünya ehlini avlamaktır. Böylece bu yükseklikleri uhrevi yüksekliğe yol bulmak için isterler. Mesela Mustafa (Allah'ın selamı onun üzerine olsun) Mekke'yi ve diğer beldeleri, kendi ihtiyacı olduğu için zaptetmemiş, belki herkese hayat bağışlamak, herkesin kalplerini nurlandırmak için zaptetmişti.

Bu el vermeye alışmıştır, almaya alışmamıştır (H.) buyurulduğu gibi onlar halka bağışta bulunmak için halkı aldatırlar. Yoksa onlardan bir şey almak için değil.

Bir insan tuzak kurar ve yemek yahut satmak için zavallı kuşları tuzağa düşürür. Buna mekr (hile) derler. Fakat bir padişah kendi cevherinden haberi olmayan, kıymetsiz, acemi bir doğanı tutar, bileğine alıştırırsa, bundan maksadı onu şereflendirmek, ona bilgi ve terbiye vermektir. Buna hile demezler. Her ne kadar bu, görünüşte mekr ise de gerçekte aynen doğruluk ve ihsandır; taşı lal haline getirmek, ölü bir tohumu, insan yapmaktır. Akıl sahipleri bunu böyle bilirler. Hatta bundan daha fazla bir şey [bir şeref bilirler]! Eğer doğan kendisini niçin tuttuklarını bilmiş olsaydı, o zaman, tuzağa ve taneye lüzum kalmazdı. Can ve gönülden, kendisi tuzağı arar ve şahsın bileğine uçarak giderdi.

Halk onların [büyük adamların] sözlerinin dışına, görünüşüne bakıp: "Biz bu gibi sözlerden çok işittik, içimiz dışımız bu sözlerle dopdolu!" der. Onlar derler ki: Kalplerimiz kılıflıdır. Hayır Allah onları küfürlerinden dolayı lanete uğrattı da onlar pek az inanırlar. [Kur'an, Sure: 2, Ayet: 88] Ayetinde buyrulduğu gibi kafirler: "Bizim kalplerimiz bu türlü sözlerin kılıfıdır, biz bunlarla dopdoluyuz." Derler. Yüce Allah onlara cevap olarak buyuruyor ki: Haşa' onlar bununla dolu değil, belki hayal, vesvese, şüphe ve şirkle, hatta lanetle doludurlar. Çünkü haklarında, belki Allah onlara küfürlerinden dolayı lanet etmiştir. [Kur'an, Sure: 2, Ayet: 88] buyurulmuştur. Keşke bu hezeyanlarla dolu olmasalardı! Hiç olmazsa bunu kabule layık olsalardı; buna bile layık değiller.

Yüce Allah onların kulaklarını, gözlerini ve kalplerini, başka bir renk görmeleri için mühürlemiştir. Bu yüzden gös Yusuf'u kurt görür, kulak başka bir ses işitir. Hikmeti saçma hezeyan sayar. Kalbini başka bir şekle sokmuştur ki o kalp hayal ve vesvese örtüleri altında, öylece donup kalmıştır. Bunlar hakkında: "Allah onların yüreğine mühür vurdu, kulakları da gözleri de perdelidir." [Kur'an, Sure: 2, Ayet: 8] buyurulmuştu. Onların kalpleri bununla dolu olmak şöyle dursun, ne onlar, ne onlarla öğünenler ve ne de onların yakınları, bütün ömürlerince bu hikmetten bir koku bile alamamışlardır. Bu, Allah'ın hikmeti bir testi gibidir. Allah onu, bazılarına su ile dolu olarak gösterdi. Onlarda bu sudan kana kana içerler. Bazılarının dudaklarında da onu boş gösterir. Bu boş gösterdiği ve bundan bir nasip alamayan kimseler, buna nasıl şükredebilir? Allah'ın bu testiyi kendisine dolu olarak gösterdiği kimse şükretmelidir.

Yüce Allah Adem'i toprak ve sudan yaratacağı vakit O'nu kırk günde tamam etti (H.), onun kalıbını tamamen yaptı. Bu zaman zarfında kırk gün, yer yüzünde kalmıştı. Lanet olası İblis! Yere indi ve onun kalıbına girdi, bütün damarlarında dolaştı, seyretti ve o kanla dolu damarı, yağı ve dört hıltını görüp: "Oh! Benim arşın ayağında görmüş olduğum ve peyda olacak olan İblis'in bu olması tuhaf değil mi? Şayet bu değilse ne garip! O İblis eğer varsa mutlaka, bu olmalıdır. İşte o kadar!" Diyerek çekilip gitti.
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 7

Atabek'in oğlu geldi. Mevlana buyuruyordu ki: Senin baban daima Allah ile meşguldür. Ona imanı galip gelmiştir; bu sözünden belli oluyor. Bir gün Atabek dedi ki: Rum kafirleri: "Tatar'a kız verelim de din bir olsun ve bu yeni bir din olan Müslümanlık ortadan kalksın." Diyorlar. Ben: "Bu din ne zaman bir oldu ki: Her zaman iki, üç din vardı ve onlar arasında daima savaş ve öldürmek [kan dökmek] mevcuttu." Dedim. Bunun üzerine Mevlana buyurdu ki: Siz, dini nasıl bir yapacaksınız? Bu ancak Kıyamette bir olur. Burası dünya olduğuna göre, bu imkansızdır. Çünkü burada, her birinin çeşitli dileği ve isteği vardır. Burada bir olamaz, ve bu, ancak kıyamette mümkün olabilir. Orada hepsi bir olur, hepsi aynı yere bakar ve bir tek kulak, bir tek dil haline gelirler.

İnsanda birçok şeyler mevcuttur. [Mesela] Fare vardır, kuş vardır. Kuş kafesi yukarı kaldırır; fare aşağı çeker. İnsanda daha bunun gibi, binlerce çeşitli yırtıcı hayvanlar bulunur. Bunlar eğer, fare fareliğini, kuş da kuşluğunu bırakırsa, hepsi birleşir ve istenilen şey de meydana gelmiş olur. Çünkü istenen ne yukarı ne de aşağıdadır. Ve istenilen hasıl olunca, ne yukarı ne de aşağı kalır.

Birisi bir şey kaybetmiş. Sağda, solda, önde ve arkada arıyor. Bulduğu zaman ne sağı ne solu, ne önü ne de arkayı arar. Bunların hepsi bir olur. Kıyamet gününde nazarlar birleşir. Diller, kulaklar ve duygular bir olur. Mesela on kişinin müşterek bir bahçesi veya dükkanı bulunsa, hepsinin sözleri, kaygıları bir olur ve hepsi bir şeyle uğraşırlar. Çünkü istedikleri şey bir olmuştur.

Kıyamet gününde hepsinin işi Allah'a düşer. Yani hepsi Allah ile meşgul olur ve hepsi bunda birleşir. Bunun gibi, dünyada herkes bir işle uğraşır. Kimi kadın sevgisiyle, kimi mal toplamakla, kimi kazanmak, kimi bilgi elde etmekle uğraşır; bunlardan birinden zevk alır ve hoşlanır. Hepsi de: "Benim dermanın, saadetim ve huzurum bundadır." Der ve ona inanır. Bu da Allah'ın bir rahmetidir. Çünkü insan, o sevdiği şeye gider, onu arar, bulamayıp geri döner, bir zaman bekler ve kendi kendine: "Bu zevk ve rahmet aranılmağa değer; belki ben iyi arayamadım tekrar arayayım." Diye, yeniden aramağa başlar. Fakat, yine bulamaz. Böylece Allah'ın rahmeti ona perdesiz olarak yüz gösterinceye kadar devam eder. Rahmet yüz gösterdikten sonra, bu tuttuğu yolun, gerçek yol olmadığını anlar. Fakat Allah'ın öyle kulları da vardır ki onlar, kıyametten evvel bu gayeye ulaşmışlardır. Şimdiden sonu görürler.

Ali (Allah ondan razı olsun): "Perde kalksa da benim yakınım artmıyor" (K.K.) buyuruyor. Yani: Bu kalıbı ortadan kaldırsalar ve kıyamet görünse de benim yakınım artmaz [demektir]. Bu şunun gibidir: Mesela, farz edelim ki karanlık gecede, bir evde herkes yüzünü bir tarafa çevirmek suretiyle, namaz kılsa gündüz olunca, yüzlerini çevirmiş oldukları yönü değiştirirler. Fakat onlar arasında gece, kıbleye çevirmiş olan, bu hakiki yönden yüzünü çevirmez. Hem niçin çevirsin? Çünkü herkes yüzünü ona doğru çevirir. [Bu dünyada] Gece yüzlerini ona dönüp, başkasından yüz çevirmiş iseler, o halde onlar için kıyamet görünmüş ve hazır olmuştur.

Hiçbir şey yoktur ki onun hazineleri bizim yanımızda bulunmasın. Biz onu ancak muayyen bir ölçü ile göndeririz. [Kur'an, Sure: 15, Ayet: 21] buyurulduğu veçhile, sözün sonu yoktur. Fakat isteyenin istediği ölçüde iner [gelir]. Hikmet de yağmur gibidir ve kendi madeninde sonsuz bir durumdadır. Yalnız ihtiyaca göre yağar. Kışın, ilkbaharda, yazın ve sonbaharda bu mevsimlerin ihtiyaçlarına göre az veya çok olur. Fakat geldiği yerde, yani kaynağında bitip tükenmek bilmeyen bir haldedir. Mesela atarlar şekeri veya ilaçları kağıda sararlar. Ama şeker, o kağıda konulandan ibaret değildir. Şeker ve ilaç depoları sonsuzdur. Sonsuzluk, sınırsızlık kağıda nasıl sığabilir?

Kur'an Muhammed'e (Allah'ın selam ve kelamı onun üzerine olsun) niçin kelime kelime iniyorda sure sure inmiyor, diye dedikodu yapıyorlardı. Bunun üzerine Mustafa (Allah'ın selam ve kelamı onun üzerine olsun): "Bu sersemler ne diyorlar? Eğer hepsi birden inseydi ben erirdim, kalmazdım." Buyurdu. Çünkü o, azdan çoğunu, bir şeyden birçok şeyleri, bir tek satırdan defterler dolusunu anlayabilir.

Mesela şunun gibi: Bir grup insan oturmuş [bir vakanın] hikayesini dinliyorlar. Fakat bunlar arasında biri, hikayenin cereyanında bulunmuş olduğundan, hikayenin hepsini tamamen biliyor ve bir işaretle hepsini anlıyor, kızarıp bozarıyor ve bir halden bir hale dönüyor. Diğerleri hikayenin ancak işittikleri kadarını anlıyorlar; çünkü onlar vaziyetten haberdar değillerdir. Yalnız vaziyete vakıf olan o kadarıyla pek çok şeyler anlamıştır.

Gelelim eski konumuza: Atarın dükkanına gittiğin zaman, orada, şekerin ne kadar çok olduğunu görürsün. Fakat Atta, elinde ne kadar para getirdinse, sana onun değeri kadar şeker verir. Gümüş para burada, himmet ve iman mukabilinde, misal olarak verildi. Söz o nispette ilham olur. Şeker istemeğe geldiğin vakit çuvalına bakarlar. Ona göre bir veya iki kile ölçerler. Ama eğer şeker almağa gelen, deve katarları ve pek çok çuvallar getirmişse, kile ölçenleri çağırmalarını emrederler. Bunun gibi adam olur ki denizlerle, kafi gelir ve bundan fazlası ona zarar verir. Bu sadece mana aleminde ilimler ve hikmet konusunda olmayıp, her şeyde bunun gibidir. Dünyada mallar, altınlar, maden ocakları hep sonsuz ölçüdedir; sınırsızdır. Fakat bunlar insana değeri kadar gelir. İnsan fazlasına dayanamayarak delirir. Aşıklardan Mecnun, Ferhat ve daha başkalarını görmüyor musun? Bunlara tahammülerinin üstünde şehvet verilmiş olduğundan, bir kadının aşkı ile dağlara ve çöllere düştüler. Baksana Firavun'a, fazlaca mal ve mülk verdikleri için tanrılık iddiasında bulundu. İyi veya kötü hiçbir şey yoktur ki onun bizde ve bizim hazinemizde sonsuz defineleri olmasın, fakat biz tahammül nispetinde gönderiyoruz, [Kur'an, Sure: 15, Ayet: 21] buyurulduğu gibi, işe elverişli olanı da budur.

Evet! Bu adam imanlıdır fakat, imanın ne olduğunu bilmiyor.

Ekmeğe inanan, fakat neye inandığını bilmeyen bir çocuk da böyledir. Mesela bitkilerden, gelişmekte olan bir ağaç; susuzluktan sararır ve kurur; buna mukabil susuzluğun ne olduğunu bilmez. İnsanın vücudu bir bayrak gibidir. Evvela bayrağı havada açar, sonra yalnız Allah'ın bildiği akıl, anlayış, öfke, kızmak, yumuşaklık askerleri o bayrağın dibine gönderirler. Uzaktan bakan herkes, onu sadece bir bayrak olarak görür. Fakat yakından bakan, onda ne cevherler ne manalar bulunduğunu da müşahede eder.

Bir adam geldi. Dedi ki: Nerede idin? Çok özlemiştik, niçin uzak düştün? O: "Tesadüf böyle oldu." Dedi. Biz de bu tesadüfün değişmesi ve ortadan kalkması için dua ediyorduk. Ayrılık yaratan tesadüf, olamaması icap eden bir tesadüftür. Evet, hepsi Allah'tandır, ama Allah'a nispetle iyidir. Evet! Doğru, hepsi Allah'a nispetle mükemmeldir, iyidir; fakat bize nispetle böyle değildir. Çünkü pislik, namazsızlık, namaz, küfür, İslam, şirk ve tevhid bunların hepsi Allah'ın indinde iyidir. Fakat bize göre, bu hırsızlık, ahlaksızlık, küfür ve şirk kötü, tevhid, namaz ve hayrat iyidir. Ama Hakk'a nispetle hepsi iyidir. Mesela ülkesinde zindan, asmak, hil'at, mal, mülk, raiyet, düğün, davul ve bayrak bulunan bir padişah için bunların hepsi iyidir ve nasıl, hil'at saltanatının kemaline alamet olursa darağacına çekmek, öldürmek ve zindan da aynen bunun gibidir. Padişaha nispetle hepsi kemaldir. Fakat halka göre, hil'atle darağacı nasıl aynı şey olabilir?
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 8


[Biri]: "Namazdan daha üstün ne olabilir?" diye sordu.

Söylediğimiz gibi, namazın canı (ruhu), okunan namazdan daha iyidir.

İman namazdan daha iyidir. Çünkü namaz beş vakitte, iman ise her zaman farzdır. Namaz bir mazeretle bozulur ve farz olmaktan düşer, sonra kılmak da mümkündür. İmanın namazdan bir üstünlüğü de onun hiçbir mazeretle düşmeyişi ve sonradan kılmağa müsaade edilmeyişidir. Namazsız imanın faydası olur. Fakat imansız namazın faydası yoktur. Tıpkı münafık olan kimselerin namazları gibi.

Namaz her dinde başka türlüdür. İman hiçbir dinde değişmez. Ahvali, kıblesi ve daha unun gibi şeyleri değişmiş olmaz. Yalnız bu farklar hakkında söylenen söz, ancak dinleyenin bundan çıkaracağı manayı talep etmesi nispetinde zahir olur. Dinleyen, hamur yoğuranın önündeki un gibidir. Söz de suya benzer. Una, kendisine elverişli olacak ölçüde su katarlar.

Şiir: (Gözüm başkasına bakıyor, ben ne yapayım? Kendi kendinden şikayet et ki gözümün nuru sensin.)

Gözüm başkasına bakar, yani senden başka bir dinleyen (Müstemi') arar. Ne yapayım? Onun nuru sensin. Nurunun senin gibi, yüz bin tane (misli) olması için, senin, seninle olmaman ve kendinden kurtulman lazım.

Hikaye: Çok zayıf, cılız, ufak-tefek bir adam vardır. Herkesin gözünde, hakir bir serçe gibi görünürdü. O kadar hakir ve çirkindi ki, hakir ve çirkin yüzlüler bile onu görmeden evvel kendi hallerinden şikayet ettikleri halde onu bu kadar hakir görünce, Allah'a şükrederlerdi. Buna rağmen adamcağız ulu orta konuşur, büyük büyük sözler söylerdi. Padişahın divanında memurdu, mütemadiyen vezirin canını sıkar, o da bunları hazmederdi. Sonunda bir gün, vezirin kafası kızıp: "Ey divan ehli! Ben bu falan kimseyi yerden kaldırdım, besledim, yetiştirdim. Bizim soframız, ekmeğimiz ve nimetlerimizle adam olup, buraya kadar geldi. Sonunda bana böyle kötü şeyler söylüyor." Diye bağırdı. Çirkin adam vezirin yüzüne atılıp: "Ey divan ehli ve devletin büyük adamları, erkanı! Evet, doğru söylüyor; onun ve ceddinin nimeti ve ekmeği ile beslenip büyüdüğüm için böyle hakir ve gülünç oldum. Eğer başka bir kimsenin ekmeği ve nimeti ile büyütülüp beslenseydim, yüzüm, boyum ve değerim bundan daha iyi olurdu. O beni topraktan tutup kaldırdı.

Biz, size yakın bir azabı ihtar ediyoruz. O gün her insan elinin ne yaptığını görecek ve inanmayan: Keşke toprak olsaydım, diyecek, [Kur'an, Sure: 78, Ayet: 40] buyurulduğu gibi, keşke başka bir kimse beni topraktan kaldırmış olsaydı! Belki o zaman böyle gülünç olamazdım." Dedi.

Allah adamı tarafından yetiştirilen bir müridin ruhu tertemiz olup, müzevir ve iki yüzlü bir kimse tarafından yetiştirilip, tahsil ettirilen adam işte, o cılız adam gibi hakir, aciz ve kederli olur; tereddütler içinde kalır, duyguları noksandır ve iyi çalışmaz.

Allah mü'minlerin yarıdır. Onları karanlıktan ışığa çıkarır. Kafirlerin yardımcıları Tağut'dur. Onları ışıktan karanlığa götürürler: bunlar ateşlik olan kimselerdir ki, daima ateş içinde kalırlar. [Kur'an, Sure: 2, Ayet: 257]

Nasıl ki temiz bir su, dibindeki taşlar, tuğlalar, kiremitler daha başka şeylerle üstündeki her şeyi gösterirse, insanın ruhu da insanın tabiatı ile birlikte yoğrulmuş olan bütün bilgiler ve göze görünmeyen şeyleri gösterir. Böyle altında ve üstünde olan şeyi, ona bir şey ilave etmeden ve bir şey öğretmeden göstermek, suyun yaradılışında vardır; fakat o su, eğer toprakla veya başka renklerle karışırsa, bu özellik ve bilgileri kaybolur, ayrılır ve unutulur.

Yüce Allah, veliler ve nebiler gönderdi. Bunlar, büyük ve temiz sular gibidir. Allah'ın bundan maksadı her bulanık ve ufacık suyun, arızi olan renginden ve bulanıklığından kurtulması, kurtulduktan sonra da kendini temiz görünce: "Ben mutlaka önce böyle temizmişim!" diye hatırlaması, o renklerin ve arızi şeylerden, önceki halini aklına getirmesidir. Kur'an'da: Sağlamlıktan sonra bozarlar. Allah'ın bitişmesini emrettiği şeyi parçalarlar. [Kur'an, Sure: 2,





Ayet: 25] buyurulmuştur. İşte veliler ve nebiler, onlara eski hallerini hatırlatırlar. Onun cevherine yeni bir şey katmazlar. Şimdi o büyük suyu tanıyarak: "Ben ondandım, onunum." Diyen her bulanık su, ona karışmıştır. Bu suyu tanımayan, kendisinden ayrı gören ve başka cinsten bilen bu bulanık su, denizle karışmak, denize karışmış olmaktan uzak bulunmak için, böyle renklere ve bulanıklara sığındı.

Kur'an'da: Bir sure indirilince onlar birbirlerine bakarlar ve: "Acaba bizi bir gören var mı?" derler ve sonra giderler. Onlar anlamaz bir kavim oldukları için, Allah da onların kalplerini döndürdü. [Kur'an, Sure: 9, Ayet: 128] Buyurulduğu gibi büyük su küçük suyun cinsindendir. Onun nefsinden onun cevherindendir. Onu kendinden bilmemesi ve inkar etmesi, suyun nefsinden değildir. Yalnız, suyun kötü bir arkadaşı vardır ki onun aksi suya vurur. Küçük suyun, bu büyük sudan ve denizden ürkmesinin kendi nefsinden veya bu kötü arkadaşın aksinden ileri geldiğini bilmez. Bu da iki şeyin birbirine fevkalede karışmış olmasından ileri gelir. Mesela toprak yiyen bir adam: "Benim bu toprağa karşı olan meylim tabiatımdan mı yoksa, tabiatımla karışmış olan bir hastalıktan mıdır?" diye, bunun neden olduğunu bilmez. Davayı ispat için getirilen her beyit, her hadis ve ayet iki şahit gibidir. Bu iki şahit her dava için şahitlik eder.

Mesela bir evin vakfından iki şahit, bir dükkanın satılmasında şahitlik eder, aynı zamanda bir nikahta da şahit olabilir. Bunlar bulundukları her davada, o davaya göre böylece şahitlik edebilirler. Şahidin sureti bu olmalı, fakat manası başkadır. Allah sizi ve bizi faydalandırsın. Renk, kan rengi; fakat koku mis kokusu (H.).
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 9

Ona: "O, sizi görmek istiyor ve keşke Hüdavendigar'ı görseydim, diyordu." Dedik. Mevlana buyurdu ki: O, Hüdavendigar'ı bu saatte hakikaten göremez. Çünkü onun: "Hüdavendigar'ı göreyim!" diye arzu etmesi, Hüdavendigar'ı görmesine mani olan bir perde idi. Bu saatte onu perdesiz, peçesiz olarak göremez.

Bunun gibi insan halkın ana , baba ve arkadaşlarına, yerlere ve göklere, bağlara, bahçelere, köşklere, bilgilere, işlere, yemekler şarap vesaire gibi, çeşitli şeylere karşı olan bütün arzu, sevgi ve şefkatlerinin hepsinin gerçekte Allah'ı sevmek ve bilmek olduğunu bilir. Bunların hepsi örtüler (nikap) dir. İnsanlar bu dünyadan göçüp, o Şah'ı nikapsız olarak görünce, bunların hepsinin perdelerden ibaret olduğunu ve gerçekte istediklerinin yalnız o bir şey olduğunu görür ve anlarlar. Bu suretle bütün güçlükleri halledilir ve içlerindeki her türlü soruların ve müşküllerin karşılığını duyarlar. İstedikleri şeyi açıkça görürler. Allah, her güçlüğe birer karşılık vererek cevaplandırmaz; bir tek cevap vermek suretiyle, bütün soruları açıklar ve cevaplandırır. Böylece bütün müşküller halledilir.

Mesela kışın her insan, soğuktan elbiselere ve kürklere sarınır bir tandıra ve sıcak bir koğuğa sığınır. Bunun gibi ağaç, ot ve daha başka bitkiler de soğuktan zarar görmemek için varlarını yoklarını, içlerine alıp saklarlar. Baharın gelmesi onların cevaplarını verir ve bütün ölü diri ve bitki hakkındaki çeşitli soruları bir anda hallolur. Bu sebepler ortadan kalkınca, hepsi baş gösterir ve o belanın neyi gerektirdiğini bilirler. Allah bu örtüleri bir sebebe dayanarak yaratmıştır.

Allah'ın Cemal'i nikapsız olarak görünürse biz bunu görmeğe tahammül edemeyiz ve ondan nasbimizi alamayız. Bu nikaplar vasıtasıyla yardım görüyor, fayda elde ediyoruz. Bu gördüğün güneşin ışığı vasıtasıyla yürüyoruz, görüyoruz, iyiyi kötüden ayırıyoruz ve ısınıyoruz. Ağaçlar, bağlar da onun sayesinde meyve sahibi oluyorlar. Olmamış, ekşi ve acı meyveler, onun sıcaklığı ile olgunlaşıp tatlılaşıyorlar. Altın, gümüş, lal ve yakut madenleri, onun tesiri ile meydana çıkar. Vasıtalarla bize bu kadar fayda veren bu güneş, eğer bize biraz daha yaklaşacak olursa, hiçbir fayda veremeyeceği gibi hatta, bütün dünyayı ve insanları yakar, kavurur.

Yüce Allah dağa perdeyle tecelli ettiği zaman, dağ güllerle doluyor, yemyeşil oluyor, süsleniyor. Halbuki perdesiz tecelli edince, dağ alt üst ve paramparça olur. [bunun için] Yüce Allah buyurdu ki: Ey Musa! Ben seni mümtaz kıldım. Sana verdiğimi al ve mahzar olduğun nimete şükredenlerden ol. [Kur'an, Sure: 171, Ayet: 143]

Biri: "Sanki kışın da aynı güneş mevcut değil mi?" diye sordu. Mevlana buyurdu ki: Bizim burada maksadımız bir örnek vermektir. Orada ne deve, ne de koyun vardır. Ayrı bir mesel, ayrı bir misal bulunur. Akıl onu ceht ile anlayamaz; bununla beraber ceht göstermekten de geri kalmaz. Eğer cehdini terk edecek olursan artık akıl sayılmaz. Akıl, anlamış, ve anlayış kabiliyetini haiz olmamamsına rağmen, her zaman gece gündüz Yüce Allah'ı anlayış ve kavrayışta düşünmekten, çalışıp çabalamaktan muzdarip olan ve kararsız bulunan şeydir. Akıl pervane, sevgili de mum gibidir. Her ne kadar pervane kendini muma çarptıkça yanar ve yok olursa da, asıl pervane zarar gördükçe, yandıkça ve eleme uğradıkça, mumun ışığından ayrılmayandır. Eğer pervane gibi bir hayvan olsa, mumun ışığından şikayet etmese ve kendini o ışığa çarpsa, o da bizzat pervane olur. Pervane kendini mumun ışığına çarptığı halde yanmazsa, o mum da mum sayılmaz. İşte bunun için bir insan halk ile ilgilenmez, halktan şikayet eder ve bir ceht göstermezse, o, insan değildir. Hakk'ı anlasa, kavrayabilse de onun anladığı idrak ettiği, Hakk, Hakk değildir. Şu halde insan, çalışıp çabalamaktan ger, durmayan, ceht dolu olan ve Allah'ın yüceliğinin nuru etrafında kararsız, huzursuz bir halde dolaşan kimsedir. Hakk ise insanı yakar, yok eder ve hiçbir akla sığmaz, hiçbir akılla anlaşılmaz.



FASIL 10

Pervane dedi ki: Hüdavendigar bana yüzünü göstermeden önce Mevlana Bahaeddin özür diledi ve "Mevlana: "Emir bizim ziyaretimize gelmesin ve rahatsız olmasın; çünkü bizim birçok hallerimiz vardır: Bir halde konuşuruz, başka bir halde susarız, bir halde insanlarla ilgileniriz, başka bir halde yalnız kalırız, bir halde de hayret ve istiğrak içinde bulunuruz. Allah korusun! Emir böyle bir haldeyken gelir de hatırını soramayız, ona vaaz edip, onunla konuşmaya halimiz elvermez. Bunun için dostlarla meşgul olmaya, onlara fayda vermeye durumumuz elverişli olduğu zaman, bizim gidip onları görmemiz daha iyi olur, diye karar verdi." Dedi.

Mevlana Bahaeddin'e Emir: "Mevlana benimle meşgul olsun, benimle konuşsun, diye gelmiyorum; sadece müşerref olup kulları ve müritlerinden olmak için geliyorum. Mesela bu sırada olanlardan biri de şudur: [Bir gün] Mevlana meşguldü, bana yüzünü göstermedi. Geç vakte kadar beni beklettikten sonra savdı. Mevlana bunu bana, Müslümanlar ve iyi insanlar kapıma geldikleri zaman, onları bekletir ve çabuk çevirmezsem, aynı şekilde ağır bir hareket olduğunu bilmem için yaptı ve başkalarına karşı böyle hareket etmemem için, bunun acılığını tattırdı. Beni bununla terbiye etti" cevabını verdi. Bunun üzerine Mevlana buyurdu ki: Hayır, sizi beklettikten sonra savmamız, size karşı olan inayetimizdendi. Hikaye ederlerdi ki: Yüce Allah "Ey benim kulum! Senin ihtiyacını ve dileğini; yalvarmanla, dua etmenle çabucak yerine getirdim; fakat senin yalvarış ve inleyişinin sesi hoşuma gidiyor, işte daha çok ağlayıp inlemen, ve sesini daha çok duymam için dileğini yerine geç getiriyorum" buyuruyor. Mesela bir adamın evinin kapısına iki fakir geldi. Biri hoşa giden, sevimli ve beğenilen bir tip, öbürü ise, tamamen bunun aksine, çirkin ve sevimsiz. Ev sahibi uşağına: "O sevimsiz olanına bir parça ekmek ver de hemen kapımızdan uzaklaşsın." Der. Sevimli olanına ise: "Daha ekmek pişirmediler. Pişip gelinceye kadar bekle." Diye vaatte bulunur.

Canım, dostları daha fazla görmek, onlara doya doya bakmak ve onların da, şimdiye kadar birçok dostların görmüş oldukları gibi, bende, kendi cevherlerini güzel güzel seyretmelerini istiyor. Bu dünyada birbirlerini iyice tanıdıklarından, o dünyada haşrolunca yine birbirlerini çabucak tanıyıp bilmeleri ve: "Biz, dünya evinde beraber bulunuyorduk, demeleri ve birbirleriyle güzelce anlaşıp, bağlanmaları gerekir. Bir insan dostunu çabuk kaybeder." Mesela, görmüyor musun bu dünyada biriyle dost oluyorsun, ahbaplık ediyorsun. O senin gözünde tıpkı Yusuf gibi oluyor. Buna rağmen çirkin bir hareketle hemen senin gözünden düşüyor. İşte o zaman onu kaybetmiş oluyorsun. Onun Yusuf gibi olan yüzü, kurt haline geliyor ve sen Yusuf gibi görmüş olduğun dostunu, şimdi bir kurt şeklinde görüyorsun. Yüz değmemiş olmakla beraber, bu arızi hareketle onu kaybettin. Yarın bir başka haşr meydana gelir ve bu zat başka bir zata dönerse, onu iyice tanımadığın ve zatına iyiden iyiye varid olmadığın için, nasıl tanıyacaksın? Sözün kısası birbirini iyice görmek ve her insanda iğreti olarak bulunan iyi ve kötü sıfatlardan gerçek özüne varmak ve iyiden iyiye görmek lazımdır. İnsanların birbirlerine verdikleri bu vasıflar, onların asli vasıfları değildir. Bir hikaye anlatmışlardı: Bir adam: "Ben falan kimseyi iyi tanırım onun bütün sıfatlarını size sayarım!" dedi. Ona: "Buyur anlat!" dediler. Adam: "O benim çobanımdı ve iki kara öküzü vardı." Dedi. İşte bunun gibi halk da: "Falan dostu gördük, onu tanıyoruz." Derler. Gerçekten verdikleri her örnek, o adamın, birisini iki siyah öküzü olmasıyla tarif etmesi hikayesine benzer. Halbuki bu, o kimsenin alameti olamaz ve bu alamet hiçbir işe yaramaz. İşte bir insanın iyisini, kötüsünü bırakıp, onun şahsiyetinin aslına nüfuz etmek lazımdır ki bakalım, o kimsenin nasıl bir cevher ve özü vardır, anlaşılsın. İşte görmek ve bilmek böyle olur.

Ben halkın: "Veliler ve aşıklar bu mekanı bulunmayan, sureti olmayan benzersiz ve niteliksiz olan aleme, nasıl aşık oluyor ve ondan yardım görüyor, kuvvet alıyor ve onun tesiri altında kalıyorlar?" demelerine şaşıyorum. Onlar, nihayet gece gündüz o niteliksiz alemdedirler. Başka birini seven bir kimse, ondan yardım görüyor ve bu yardımı, lütfu, ihsanı, bilgiyi ve düşünceyi, sevinci ve kederi ondan alıyor. Bunların hepsi ise alem-i lamekandadır. Hiç kimse, zaman zaman bu manalardan yardım gördüğü ve tesir altında kaldığı vakit, buna hayret etmiyor da: "Evliya ve Aşıklar alem-i lamekana nasıl aşık olurlar ve ondan nasıl yardım görürler?" diye hayret ediyor.

Bir feylosof, bu maneviyatı inkar ediyordu. Bir gün hastalandı. Elden, ayaktan düştü. Hastalığı uzadı. Ruhani bir hakim onu yoklamağa gitti ve: "Ne istiyorsun?" diye sordu. O: "Sağlık!" karşılığını verdi. Ruhani hakim: "Bu sağlığın şeklini, vasıflarını, nasıl olduğunu söyle ki ben de sana bulayım." Dedi. O: "Sağlığın şekli (sureti) yoktur. O niteliksizdir." Dedi. Bunun üzerine hakim: "O halde mademki sağlık niteliksiz bir şeydir, onu nasıl istersin? Böyle diyinceye kadar sağlığın ne olduğunu söylesene", cevabını verince, hasta: "Şunu biliyorum ki sağlık gelince kuvvetleniyorum, şişmanlıyorum, rengim pembeleşiyor, kendimi genç ve neşeli hissediyorum." Dedi. Hakim: "Ben senden sağlığın kendinin, zatının ne olduğunu soruyorum." Cevabını verdi. Hasta: "Bilmiyorum, o niteliksizdir." Dedi. Hakim: "Eğer Müslüman olur, mezhebinden dönersen, seni iyileştiririm, sıhhatli yaparım, ve sana sağlık bağışlarım." Dedi.

Mustafa'ya (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun): "Bu manalar niteliksiz olmakla beraber suretler vasıtasıyla onlardan faydalanmak mümkün müdür?" diye sordular. O: "İşte yerin ve göğün sureti, bu suret vasıtasıyla sen o külli manadan fikir edin, faydalan," buyurdu.

Feleğin dönmesi ile kainat üzerindeki tasarrufu ve bulutların tam vaktinde yağmur yağdırması, yazın ve kışın zamanın değişmesini görüyorsun. Bunların hepsi bir hikmete ve sevaba dayanır. Bu cemad olan bulut vaktinde yağmur yağdırmanın gerekli olduğunu ne bilir? Bu bitkiyi kabul edip, bir yerine on veren toprağı da görüyorsun. Bunları bir kimse yapıyor. İşte sen asıl onu gör. Bu alem vasıtasıyla, bu işleri yapanı talep et ve ondan yardım iste. İnsanın suretinden onun manasını nasıl anlıyorsan, alemin sureti vasıtasıyla da manasından haberdar ol.

Peygamber mest olup, kendinden geçtiği zaman konuşmağa başlar ve: "Allah dedi." Derdi. Zahiren onun dili böyle söylüyordu ve o arada yoktu. Bunu söyleyen gerçekte Allah idi. Çünkü o daha önceden, kendinin böyle bir söz bilmediğini, bundan haberi olmadığını görmüştü. Şimdi böyle bir söz söyleyince, kendisinin daha önceki kimse olmadığını ve bunun Allah'ın tasarrufundan ibaret bulunduğunu bilir.

Mustafa, (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) kendisinin vücuda gelmesinden binlerce yıl önce yaşamış ve göçüp gitmiş olan insanlardan ve nebilerden, yaşadığı zamanın sonuna kadar dünyanın ne olacağından, arş ve kürsi'den hala ve mela'dan haber veriyordu. Onun varlığı dün'e aitti, bu haberleri muhakkak ki sonradan var olan (Hadis) bir şey, eskiden var olandan (Kadim) nasıl haber verebilir? Binaenaleyh bunları onun söylemediği Allah'ın söylemiş olduğu anlaşıldı. Çünkü, O arzu ile de söz söylemez. Sözü ancak vahyolunan-vahyden başka değildir. [Kur'an, Sure: 53, Ayet: 3] buyurulmuştur.

Allah her türlü ses ve harften münezzehtir. O'nun sözü, ses ve harfin dışındadır. Fakat sözünü istediği her harf, her ses ve dilden çıkarır. Mesela yollar üzerinde ve kervansaraylarda, her havuz başına taştan bir adam veya kuş yapıp koymuşlardır. Bunların ağzından su akıp havuza dökülür. Akıllı insanların hepsi o suyun, bu taştan yapılmış kuşun ağzından gelmeyip, başka bir yerden geldiğini bilirler.

Bir insanı tanımak istersen, onu konuştur; sözünden, onun ne olduğunu anlarsın. Mesela bir adam yankesici olsa ve biri ona: "Bir insanı sözünden anlarlar." Dese, o polisin kendisini tanımaması için hiç konuşmaz. Şu hikaye de buna benzer: Küçük bir çocuk çölde annesine: "Anne, bana gece karanlıkta şeytan gibi korkunç bir karartı görünüyor. Çok korkuyorum." Dedi. Annesi ona: "Korkma, o karartıyı gördüğün zaman cesaretle yüzüne doğru atıl. O vakit bunun hayal olduğu belli olur." Dedi. Çocuk: "Ah anneciğim! Eğer o karartıya da annesi böyle tavsiye etmişse o zaman ben ne yaparım?" Ve ona: Konuşma ki görünmeyesin dediyse, ben onu nasıl tanırım?" dedi. Annesi: "Onun yanında konuşma, kendini ona bırak ve bekle, belki ağzından bir söz çıkar. Eğer onun ağzından bir söz çıkmazsa, ister istemez senin ağzından bir şey çıkabilir. Yahut senin kalbinde bir söz veya düşünce hasıl olabilir. İşte bu söz veya düşünceden, onun durumunun ne olduğunu anlarsın. Çünkü o sende bir fikir bırakmıştır. Senin içinde doğan o söz ve fikir onun düşünce ve durumunun aksidir." Dedi.

Şeyh Muhammed Serezi (Allah'ın rahmeti onun üzerine olsun) müritleri arasında oturmuştu. Müritlerden birinin canı kelle kebabı istedi. Şeyh: "Buna kelle kebabı lazım. Getiriniz." Diye işaret etti. Ona: "Şeyh onun kelle kebabına ihtiyacı olduğunu nereden bildiniz?" dediler. O: "Otuz seneden beri benim için gerekli olan hiçbir şey kalmamıştır. Kendimi bana, gereken şeylerin hepsinden temizledim hepsinden münezzehim. Ayna gibi temiz ve parlak oldum. Şimdi ise aklıma kelle kebabı geldi, canım istedi ve bu benim için lüzumlu bir şey halini alınca, bunun falana ait olduğunu bildim. Çünkü aynanın kendisi saf ve şekilsizdir. Orada bir şekil belirirse bu, başkasının şeklidir." Dedi.

Bir aziz, maksadının hasıl olması için çileye girmişti. Ona: "Böyle yüksek bir arzu çile ile hasıl olmaz. Çileden çık ki büyük bir adamın nazarı sana düşsün ve bununla arzuna kavuşasın." Diye gaipten bir ses geldi. O: "Bu büyük adamı ben nereden bulayım?" deyince, ses ona: "Camide!" cevabını verdi; aziz: "O kadar insanın arasında ben onu nasıl tanıyayım? Hangisi olduğunu ne bileyim?" dedi. [Ses]: "Git o seni tanır, sana bakar. Sana bakmasının alameti, elindeki ibriğin düşmesi ve kendinden geçmendir. İşte o zaman sana baktığını anlarsın." Dedi. Aziz öyle yaptı. İbriğini doldurdu ve camideki cemaate sakalık etmeğe başladı. Cemaatın safları arasında dolaşırken birden bire, kendine bir hal oldu. Ah! Deyip yere yıkıldı. İbrik elinden düştü. Baygın bir halde caminin bir köşesinde kaldı. Bütün cemaat oradan gitmişti. Kendine geldi zaman yapyalnız olduğunu ve kendine bakan şahsın orada olmadığını gördü. Fakat maksadına ermişti.

Allah'ın öyle kulları vardır ki Allah onları kıskandığı ve çok büyük oldukları için görünmezler, fakat onlar talipleri, [gerçeği arayanları] maksatlarına eriştirirler. Onlara bağışlarda bulunurlar. Bu gibi, büyük padişahlar nadir ve nazlı olurlar.

Biz ona dedik ki: Sizin yanınıza geliyorlar mı? O: "Bizim önümüz, yanımız kalmadı; zaten ne zamandan beri yoktu. Eğer geliyorlarsa o inandıkları, tasavvur ettikleri mevhum varlığa geliyorlar. İsa'ya (Selam onun üzerine olsunu): "Senin evine geliyoruz." Dediler. O: "Bizim bu dünyada evimiz nerde, ne zaman evimiz vardır ki?" cevabını verdi.

Hikaye: Rivayet ederler ki İsa (Selam onun üzerine olsun) kırda dolaşıyordu. Şiddetli yağmur yağmaya başlayınca o da bir mağara köşesinde bulunan karakulağın yuvasına, yağmur dininceye kadar birazcık sığındı. Vahiy geldi ki: "Karakulağın yuvasından çık. Çünkü yavruları senin yüzünden rahat edemiyorlar. İsa: "Ey Allah'ım! Karakulağın bu dünyada sığınacak yeri var, benim yok. (H.) Karakulağın yavrularının sığınağı olduğu halde, Meryem'in oğlunun ne sığınağı ne yeri ne de evi ve makamı var." Diye feryat etti.

Hüdavendigar buyurdu ki: Karakulağın yavrusunun bir evi varsa da onları, böyle bir azizin evlerinden dışarı sürmesi doğru olmaz. Senin ise böyle bir evden atanın var. Evin yoksa da böyle bir evden çıkaranın lütfu ve sana ait olan böyle bir hil'ate mahzar olmak şerefi, seni dışarı çıkarıyor. Bu ise yüzbinlerce yere, göğe, dünya ve ahirete, arş ve kürsüye bedeldir; belki de daha fazladır. Hatta onları geçmiştir. O halde niçin korkacaksın?

Buyurdu ki: Emir geldi ve biz hemen ona görünmedik. Bundan onun kırılmaması gerekir. Çünkü onun bu ziyaretinden maksadı, bizim nefsimizi mi yoksa kendini mi yükseltmekti? Eğer bizim nefsimizi yükseltmekse, daha fazla oturup bizi beklemesi lazımdı; bu suretle bizi daha çok taziz etmiş olurdu; fakat maksadı, kendisini ağırlamak ve sevap kazanmaksa, beklediğinden ve beklemek zahmetine katlandığından dolayı, onun sevabı daha çok olur. İşte bunun için her ne maksatla gelmişse, o maksadı fazlasıyla hasıl olmuş olduğundan sevinmeli ve memnun olmalıdır.
 

KANUNİ

Tecrübeli
Üye
FASIL 11

Bu, kalpler birbirini görürler (M.) sözü herkesin dilinde dolaşan bir şeydir; hikayeden ibarettir. Fakat bu hikaye onlara keşf olunmamıştır. Yoksa: "Mademki kalp şehadet etmektedir, söze ne lüzum vardı, sözün şehadetine ihtiyaç var mıydı?" derler mi?

Emir Naib: "Evet kalp şehadet eder; fakat gönlün ayrı bir hazzı, kulağın ayrı bir hazzı, gözün ayrı hazzı ve dilin de ayrı bir hazzı olduğundan, bunların faydalarından daha fazla istifade etmek için, her birine ayrıca ihtiyaç vardır." Dedi.

[Mevlana] buyurdu ki: Eğer gönül istiğrak halinde bulunursa, her şey onunla mahvolur ve dile muhtaç olmaz. Leyla rahmani değil, cismani ve nefsi idi. Toprak ve sudan meydana gelmişti. Fakat onun aşkında böyle bir istiğrak mevcut olduğundan, Mecnun'u öyle kapladı ve öyle batırdı ki artık onun Leyla'yı görmek için göze ve sözünü işitmek için sese muhtaç değildi. Esasen Leyla'yı kendinden ayrı görmüyordu ki…

Şiir: (Senin hayalin benim gözümdedir. İsmin ağzımda, zikrin kalbimdedir. O halde nereye mektup yazayım?)

Şimdi cismani olan bir kimsede böyle bir kudret var mıdır ki kendini bundan uzak görsün ve görme, duyma, koklama, tat alma vesaire, gibi bütün duyguları onda gark olsun? O şekilde ki artık onun organları başka bir lezzet aramasın. Bütün bu lezzetleri bir yerde toplanmış ve hazır olarak bulsun. Eğer bu söylediğim organlardan biri, tam bir haz alırsa, diğer organların hepsi bu zevk ve lezzette gark olurlar, başka bir lezzet istemezler. Bu duygulardan birinin bundan başka bir zevk istemesi, o bir tek organın tamamen lezzetten nasibini alamadığına ve noksan bir lezzet aldığına delalet eder. Her halde o lezzette gark olmadığından diğer duyguları başka bir lezzet arar ve çeşitlilik isterler. Her duygusu ayrı bir lezzet almak ister. İnsandaki duygular, mana bakımından bir ve toplu, görünüşte ayrı ayrıdır. Bir organda istiğrak hasıl olunca diğer duygular onda gark olurlar. Mesela bir sinek uçtuğu vakit kantları, başı ve bütün parçaları hareket eder. Fakat bala batınca, bütün parçaları birleşir ve hiç hareket etmez. İstiğrak o haldir ki, bu halde olan kimse, arada yok olur ve onun hiçbir hareketi, gayreti ve işi kendisinden meydana gelmez, tamamen suyun içine batmış ve suda kaybolmuş olur. Ondan görülen her hareket ve iş kendinden olmayıp, suyun işidir; eğer hala suda elini ayağını çırpıp duruyorsa buna gark olmuş denilemez. Yahut: "Ah battım!" diye bağırıp çağırırsa buna da istiğrak demezler. Ben Allah'ım (Ene'l-Hak) (K.K.) demeyi insanlar büyüklük iddia etmek sanıyorlar. Ben Hakk'ım demek büyük bir alçakgönüllülüktür. Bunun yerine, ben Hakk'ın kuluyum, kölesiyim diyen, biri kendi varlığı, diğeri Allah'ın varlığı olmak üzere iki varlık ispat etmiş olur. Halbuki ben Hakk'ım diyen, kendi varlığını yok ettiği için, Ene'l-Hakk diyor. Yani ben yoğum hepsi O'dur; Allah'dan başka varlık yoktur. Ben sırf yokluğum ve hiçim. Bu sözde alçak gönüllülük daha fazla mevcut değil midir? İşte bu yüzden halk bunun manasını anlamıyor. Bir adam Allah'a sırf Allah'ın rızası için kulluk ederse, onun kulluğu açıktır. Allah için olsa da kendini, kendi işini ve Allah'ı görüyor. Böyle bir kimse suya batmış olamaz; suya batmış, artık hiçbir hareketi ve fiili kalmayıp, hareketi, suyun hareketi olmuş olan kimseye derler. Bir aslan bir ceylanın arkasından gitti. Ceylan aslandan kaçıyordu. Ortada iki varlık vardı. Biri aslanın varlığı, biri ceylanın varlığı. Fakat aslan ona yetişince, ceylan aslanın pençesi altında kahroldu ve aslanın heybetli görünüşünden aklı başından gitti; varlığı yok oldu; kendini kaybetti ve onun önüne yığılıp kaldı. Bu anda yalnız aslanın varlığı mevcuttur ve ceylanın varlığı artık yok olmuştur.

İstiğrak, Yüce Allah'ın evliyayı kendisinden korkutması ve korkunun Hakk'tan, güvenin Hakk'tan sevinç ve eğlencenin Hakk'tan, yemek ve uykunun Hakk'tan olduğunu ona keşfettirmesidir. Yalnız bu, halkın aslan, kaplan ve zalimlerden korkmasına benzemeyen bir korkudur.

Yüce Allah ona uyanık ve gözü açıkken mahsus olan bir şekil gösterir; bu, ya aslan, ya kaplan veya ateş şeklidir. Allah ona bunu bu gördüğün aslan, kaplan veya ateş şekli, bu alemden olmayıp gayb-aleminin şeklileridir, musavver olmuştur, demesi ve gerçeğin ona belli olması için gösterir. Bunun gibi kendi suretini büyük bir güzellik içinde bağlar, bahçeler, nehirler, huriler, köşkler, yiyecek şeyler, şaraplar, hil'atlar, Burak'lar, şehirler, evler ve türlü türlü acayiplikler halinde gösterir. O veli bunların gerçekten bu alemden olmadığını bilir. Allah onları onun gözüne, gösterir; ona tasavvur ettirir ve böylece onda korkunun Allah'dan olduğu yakini hasıl olur. Güven Allah'dandır. Bütün rahatlıklar ve müşahedeler O'ndandır. İşte bu yüzden onun bu korkusu, halkın korkusuna benzemez. Çünkü bunlardan görünen Allah'tır, fakat bu tespit olunamaz. Allah, hepsinin kendisiden olduğuğunu ona açıkça göstermiştir. Feylosof bunu bilir, fakat delil ile bilir. Halbuki delil daimi değildir ve delilden meydana gelen güzelliğin, zevkin ömrü kısadır, baki olmaz. Sen ona delili gösterinceye kadar, kendini memnun olmuş ve taptaze hissettiği halde, delili anlattıktan sonra, biraz önce duyduğu hararet ve memnunluk kalmaz. Yani bir davacıya, delil söyleninceye kadar, o dava hoş, yeni ve hararetli gelir. Fakat delili gösterdikten sonra bütün bunlar kaybolur. Mesela bir adam delille bu evi bir yapan olduğunu gibi, yine bir delille evi yapan ustanın gözü olduğunu, kör olmadığını, var olup yok olmadığını, diri olup ölü olmadığını, kudretli olup aciz olmadığını ve bu ev yapılmadan önce mevcut olduğunu delille, bilir. Fakat bütün bunları bildiği halde, delili devamlı olmadığı için, çabucak hepsini unutur. Yalnız arif olanlar, evi yapanı tanıdıkları, ona hizmet ettikleri ve onu aynü'l-yakin ile gördüklerinden, onunla beraber yiyip içtiklerinden, kaynaştıklarından evi yapan usta, hiçbir zaman onların gözlerinin önünden gitmez ve tasavvurlarından kaybolmaz. İşte bu yüzden böyle bir kimse Hakk'ta yok olur. Artık onun için günah günah sayılmaz ve suç, suç olmaz. Çünkü o Allah'a yenilmiş ve O'nda yok olmuştur.

Bir padişah kölelerine: "Misafir geliyor. Her biriniz elinize birer kadeh alınız." Diye emretti ve kendine en yakın olan kölesine de: "Bir kadeh al!" emrini verdi. O köle, padişahın yüzünü görünce kendinden geçti, başı döndü ve kadeh elinden düşüp kırıldı. Bunu gören diğer köleler: "Demek ki böyle yapmak lazım!" diyerek, bile bile kadehleri yere attılar. Padişah hepsini: "Niçin böyle yaptınız?" diye payladı. Onlar: "En yakınınız olan köle de böyle yaptı." Cevabını verdiler. Padişah: "Ey aptallar! Onu ben yaptım, o yapmadı." Dedi. Bu yapılan hareketlerin hepsi, görünüşte birer günahtır. Fakat bu bir kölenin yaptığı bizzat taatti. Hatta bütün günahların ve sevapların üstünde idi. Onların hepsinden maksat o köle olup, diğer köleler padişahın o kölesinin buyruğu sayılırlardı. Çünkü o köle padişahın aynıdır, kölelik onda suretten başka bir şey değildir ve o padişahın güzelliği ile dolmuştur.

Yüce Allah: "Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım." (H.K.) buyuruyor [Bu aynı zamanda], ben Hakk'ım! Demektir. Yani, felekleri kendim için yarattım, [demek] başka bir dil ve başka bir işaretle Ben Hakk'ım! Demektir. Büyüklerin sözleri eğer yüz türlü olsa, mademki Hakk ve yol birdir öyle ise, söz iki olamaz. Her ne kadar görünüşte iki söz birbirine benzer ve uygun görünmese de mana bakımından bir olur. Ayrılık görünüştedir. Mana itibariyle hepsi birleşmiştir. Mesela bir emir çadır dikilmesini emretse, biri ip büker, biri çivi yapar, biri bez dokur, biri diker, biri yıkar, biri iğne geçirir. Bütün bu hareketler görünüşte türlü türlü ve ayrı ayrı iseler de mana bakımından birdirler. Çünkü bunların hepsi bir iş yapıyor demektir. Bu dünyanın ahvaline de dikkatle bakarsan aynen böyledir. Hepsi Allah'ın kulluğunu yapar. Allah'a karşı gelen fasik, Salih, karşı koyan, itaat eden, şeytan ve melek, hepsinin Allah'a kulluk ettikleri görülür. Mesela bir padişah kölelerinden sebatlı olanı olmayandan, vefa göstereni, vefasızdan ayırmak, sözünde duranı, sözünde durmayandan üstün kılmak için, türlü türlü sebep ve vasıtalarla onları denemek, sınamak ister. [Bunlardan] sebatlı olanın olmayandan meydana çıkması için, vesveseli, heyecanlı birine ihtiyaç vardır. Eğer [bunlar] olmazsa, onun sebatı nasıl anlaşılır? O halde vesveseli ve heyecanlı [olan] padişahın köleliğini yapar. Böyle yapmasını padişah istemiştir. Allah sebatlı olanı, olmayandan ayırt etmek için bir rüzgar gönderdi. Bununla sivrisineği ağaçtan ve bağdan uzaklaştırmak ister. Böylece sivrisinek gidip sabit olan kalır.

Bir melik [adamlarından] hain olanın ve kendisine güvenebilenin ortaya çıkması için cariyesine: "Kendini süsle ve git, benim kölelerime göster!" diye emretti. Her ne kadar cariyenin bu hareketi görünüşte günah gibi görünürse de gerçekte, sadece padişahın kulluğunu yerine getirmektir.

Bu, Allah erleri kendilerinin bu alemde Allah'ın kulluğunu iyi veya kötü olarak yerine getirdiklerini, Allah'ın taatiyle meşgul olduklarını delilsiz, hatta perdesiz ve örtüsüz olarak gördüler. Bu hususta Kur'an'da: "Yedi gök ile yer ve bunların bütün içindekiler, O'nun şanını tenzih ederler. Hiçbir şey yoktur ki O'na hamd ederek şanını tenzih etmesin. Fakat siz onun (Zat-ı Kibriya'yı) tesbih ve tenzih etmesini anlayamazsınız. Yüce Allah hiç şüphe yok ki halimdir, yarlığayıcıdır." [Kur'an, Sure: 17, Ayet: 44] buyurulmuştur. Binaenaleyh onlar için bizzat bu dünya kıyamet sayılır. Çünkü kıyametin manası herkesin Allah'ın kulluğunu yerine getirmesi ve başka bir iş ile meşgul olmasından ibarettir. Onlar bu manayı, perde kalksa da yakinim artmaz (K.K.) sözünde olduğu gibi, bu alemde görüyorlar.

Alim (Bilgin) kelimesinin manası, lügatte ariften daha üstün ve daha manalıdır. Çünkü Allah'a alim denilir. Fakat arif demek caiz değildir. Arif'in manası, bilmezken sonradan öğrenmiş kimse, demektir ve bu da Allah hakkında söylenmemelidir. Fakat örf ve adet bakımından kullanılışına göre manası çoktur. Çünkü arif, örf ve adet gereğince, alemi delilsiz olarak, gözü ile görmüş ve muayene etmiştir. İşte örfte arif böyle olan kimseye derler. Alim'in yüz zahidden iyi olduğunu söylerler. Alim'in yüz zahidden nasıl iyi olabilir? Nihayet bu zahit de ilimle zahit olmuştur. İlimsiz züht mümkün olamaz.

Zühd nedir? Dünyadan yüz çevirmek, taat ve ahirete teveccüh etmektir. Bunun için, onun dünyayı, dünyanın çirkinliklerine, sebatsızlığını ve ahiretin güzelliklerini, sebatlı, baki olunuşunu bilmesi gerekir. Mesela: Nasıl edeyim ve ne gibi bir taatte bulunayım? Diye çalışması ve cehd göstermesi hep ilimdir. Öyleyse ilimsiz zühd olamaz. Bu itibarla o zahid, hem alim hem de zahiddir. Ve bu, bir alim yüz zahidden iyidir, sözü gerçektir.

Bu, yukarıda adı geçen ilim ve zühdden başka bir ilim daha vardır ki o, Allah'ın Zatına mahsus olan bir ilimdir. İşte bu ikinci ilim o zühd ve ilmin bir semeresidir. İkinci bir ilme de sahip olan böyle bir alim, yüz zahidden değil, yüzbin zahidden daha üstün olur. Allah bunu dilediğine verir. Bu şunun gibidir: Mesela bir adam bir ağaç dikse, ağaç meyve veren bir tek ağaç, meyve vermeyen yüz ağaçtan daha iyidir. Çünkü belki diğer ağaçlar meyve vermezler. Vermelerine engel olan birçok afetler olabilir. Kabe'ye ulaşmış bir hacı, henüz, çölde ulaşmak için dolaşan ve erişip erişemeyeceğinden şüpheli olan hacılardan daha iyidir. Yalnız o [Kabe'ye ulaşan] hacı hakikatte ermiştir. Bir hakikat ise yüz şüpheden evladır.

Emin-i Naib: "Erişmeyenin de ümidi vardır." Dedi. Mevlana buyurdu ki: Ümitli olanla erişen arasında, korku ile güven arasındaki kadar büyük bir fark mevcuttur. Bu farkı söylemeğe ne lüzum var? Onu herkes bilir. Bahis konusu olan güvendir. Güvenden güvene de pek büyük farklar vardır. Mesela Muhammed'in (Allah'ın selam ve selatı onun üzerine olsun) diğer nebilerden üstünlüğü, bu güven bakımındandır. Yoksa bütün nebiler güven içinde olup korkudan kurtulmuşlardır. Fakat Kur'an'da: "Allah'ın rahmetini onlar mı dağıtıyorlar? Bu dünya hayatında, onların maişetlerini aralarında dağıtan, birini diğerine iş gördürmek için, derecesini diğerinden üstün kılan biziz. Allah'ın rahmeti onların bütün topladıkları yığınlardan hayırlıdır. [Kur'an, Sure: 43, Ayet: 32] buyrulduğu gibi, güvende de birtakım dereceler vardır. Yalnız korku ve korkunun dereceleri hakkında bir alamet gösterilebilir; güvenin derecelerinin ise alameti yoktur. Herkes Allah'ın yolunda ne bezlediyor, diye korku alemine bakılırsa, kimin vücudunu, kiminin malını ve canını feda ettiği, kiminin oruç tuttuğu, kiminin tutmadığı görülür. Biri on rekat, biri yüz rekat namaz kılar. Binaenaleyh bunların menzilleri tasavvur edilebilir ve muayyendir. Göstermek de mümkün olur. Bu tıpkı, mesela Konya'dan Kayseri'ye kadar olan Kaymaz, Obruk, Sultan vesaire gibi menzillerin belli oluşu gibidir. Fakat Antalya'dan İskenderiye'ye kadar olan deniz menzillerinin alameti yoktur. Onu ancak kaptanlar bilirler ve kara ahalisine bundan başka bir şey söylemezler. Esasen onlar da bunu anlamazlar.

Emir: "Böyle söylemenin de bir faydası olur. Onlar hepsini bilmeseler ve birazını bilseler, onu anlarlar ve tahmin ederler." Dedi. Mevlana buyurdu ki: Evet, farz edelim bir kimse gündüze ulaşmak azmiyle, karanlık bir gecede uyanık kalsa, gündüze nasıl gidileceğini bilmese de, mademki gündüzü beklemektedir ona yaklaşır. Yahut bir kimse bir kervanın arkasına takılıp gitse, nereye geldiğini nereden geçtiğini ve ne kadar yol aldığını bilmez. Fakat gün doğunca bu gitmenin faydasını görür ve bir yere ulaşır. Her kim Allah uğruna iki gözünü kaparsa, onun bu zahmeti ziyan olmaz ve "O'nun için her kim zerre ağırlığınca hayır işlerse onu görecektir." [Kur'an, Sure: 99, Ayet: 7] Yalnız insanın için karanlık ve perdeli olduğundan, ne kadar ilerlediğini şimdi göremez, sonunda anlar.

Dünya ahiretin tarlasıdır (H) buyrulduğu gibi, insan burada ne ekerse orada, onun ürünlerini toplar.

İsa (Selam onun üzerine olsun) çok gülerdi. Yahya (Selam onun üzerine olsun) çok ağlardı. Yahya İsa'ya: "Sen Allah'ın ince hilelerinden güven içinde bulunduğundan mı böyle gülüyorsun?" deyince, İsa: "Sen [de] Allah'ın ince, latif ve garip lütuflarından haberin olmadığı için mi bu kadar ağlıyorsun?" dedi. Allah'ın velilerinden bu hadisede hazır bulunan bir veli, Allah'tan: "Bu ikisinden hangisinin makamı daha yücedir?" diye sordu. Bana iyi niyet besleyen daha üstündür (H.K.) cevabı erişti. Ben kulumun beni zannettiği yerdeyim. (H.K.) Yani, ben kulumun zannının bulunduğu yerdeyim, demektir. Her kulun içinde benim bir hayalim ve suretim vardır. O beni nasıl tahayyül ederse, ben o hayaldeyim. Ben [Allah'ın bulunduğu] o hayalin bendesiyim. Hakk'ın bulunmadığı gerçekten sıkılırım. Ey benim kullarım! Hayallerinizi temizleyiniz ki orası benim makamım ve yerimdir.

Şimdi sen kendini dene ve gülmekten, ağlamaktan, oruç ve namazdan, (halvet) yalnızlık ve beraberlikten, bunun gibi daha başka şeylerden hangisi sana daha faydalı ve hangi yoldan senin durumunun daha çabuk düzelir ve bunlar arasından hangisi senin ilerlemeni daha çok sağlarsa sen o işi yap. Müftüler her ne kadar fetva verseler de sen alimin vereceği fetvaya bak. Senin içinde bir mana mevcuttur. Git bunu göster ki kendine uygun olanı seçip alsın. Mesela bir doktor, hastanın yanına geldiği zaman, onun iç doktorundan sorar. Senin içinde bir doktorun vardır ve bu da senin mizacındır. Bir şeyi ya kabul eder, yahut etmez. Bunun için dışardan gelen doktor: "Falan şeyi yediğin zaman nasıl oldun? Kendini hafif mi, ağır mı hissettin? Uykun nasıldı?" diye ondan sorup, içindeki doktorun verdiği bilgiye göre, bir teşhis kor. İşte bunun için esas olan o iç doktordur. Yani insanın mizacıdır. Bu doktor zayıflayıp mizaç bozulunca, zafiyetten birçok şeyleri tamamen aksine görür ve yanlış araz gösterir. Şeker acı, sirkeye tatlı der. Bu bakımdan hasta kendisine (İç hekimine) yardım etmesi ve mizacının evvelki haline gelmesi için, harici bir doktora muhtaç olmuştur. Bundan sonra, o kendini yine kendi doktoruna gösterir ve ondan, direktif alır. Bunun bigi insanın öyle manevi bir mizacı vardır ki o zayıflayınca, iç duygularının söylediği ve gördüğü her şey aksine olur. Veliler bu mizacın iyileşmesi ve dinin kudret bulması için yardım eden doktorlardır. Çünkü Peygamber bile: "Bana eşyayı olduğu gibi göster." (H.) diye Allah'a yalvarmıştı.

İnsan büyük bir şeydir ve içinde her şey yazılıdır; fakat karanlıklar ve perdeler bırakmaz ki insan içindeki o ilmi okuyabilsin. Bu perdeler ve karanlıklar, bu dünyadaki türlü türlü meşguliyetler, insanın dünya işlerinde aldığı çeşitli tedbirleri ve gönlün sonsuz arzularıdır. İnsan bu kadar perdeler olmasına rağmen, yine bir şey okuyabiliyor ve o bilgiden haberi olabiliyor. Şimdi bak, insan bu karanlıklar ve perdeler kalksa artık neler öğrenmez ve neler bilmez ve kendiliğinden ne türlü bilgiler ortaya çıkarmaz? Bu terzilik, mimarlık, marangozluk, kuyumculuk, müneccimlik, doktorluk ve daha başka sanatlar, sayısız işler hep insanın içinden meydana gelmiş, taştan ve kesekten hasıl olmamıştır. İnsana, ölüyü mezara gömmesini bir karganın öğrettiğini söylerler. Bu da insandan kuşa aksetmiştir, ona bunu insanın arzusu yaptırmıştır. Hayvan, insanın bir parçası değil midir? O halde parça bütününe nasıl öğretebilir? Mesela bir adam sol eliyle yazı yazmak ister; kalemi eline alır, kalbi kuvvetli olmasına rağmen, yazarken eli titrer, fakat yine kalbinin emriyle yazar.

[Bazıları]: "Emir geldiği zaman, Mevlana büyük ve mühim sözler söylüyor" [dediler] Mevlana buyurdu ki: [Emir gelince] Söz kesilmiyor, çünkü o söz ehlidir ve daima sözü çeker. Söz de ondan ayrılmak istemiyor. Mesela kışın eğer ağaçlar yapraklanmaz ve meyve vermezlerse, onların çalışmadıklarını zannetme, her zaman çalışırlar. Yalnız kış, biriktirme, yaz ise harcama zamanıdır. Herkes harcananı görür, fakat biriktileni görmez. Mesela bir adam ziyafet verip masraf etse, hepsi bunu görür. Ama bu ziyafet için, o azar azar biriktirdiği şeyi kimse görmemiştir. Esas olan biriken (gelir) dir. Harcanan (gider) bundan meydana gelir. Kendisine bağlı olduğumuz bir kimse ile zaman zaman konuşuruz. Onunla biriz, bağlıyız. Sustuğumuz konuştuğumuz zaman, o varken veya yokken, hatta döğüşürken bile onunla beraberiz. Kaynaşmış ve birbirimize karışmışız. Mesela birbirimizi yumruklasak bile yine onunla konuşuruz. Daima bir ve birbirimize bağlı olduğumuzdan, sen o birbirimize vurduğumuz yumruğu, yumruk olarak bilme, onun içinde üzüm vardır. İnanmazsan aç, bak, orada ne kadar değerli mücevherler olduğunu göreceksin.

Başkaları da nazımla veya, nesirle incelikler, hakaik ve marifetler (marif) söylüyorlar, halbuki Emir'in meyli, alakası bize doğrudur. Yoksa maarif, dekayik ve vaazlar için değil. Çünkü her yerde bu bilgiler ve inceliklerden vardır ve bizdekinden de az değildir. Şu halde onun beni sevmesi, beni görmek istemesi, bunlardan ötürü değildir. O bende, başkalarında olmayan bir şey görmektedir; başkalarında olmayan şeyden tamamen ayrı bir nur görüyor. Rivayet ederler ki: Bir padişah Mecnun'u çağırıp ona: "Sana ne oldu ve neyin var da kendini böyle rüsva ettin? Aileni terk ettin, harap oldun. Leyla da ne oluyor, sanki ne güzelliği var? Gel sana güzelleri, sevimlileri göstereyim, onları sana feda edeyim, bağışlayayım." Dedi. Mecnun ve güzelleri bir araya getirip ona gösterdiği vakit Mecnun başını önüne eğip boyuna yere bakıyordu. Padişah: "Hiç olmazsa başını kaldır da bak!" diye onu azarladı. Mecnun: "Korkuyorum, Leyla'nın aşkı kılıcını çekti, eğer başımı kaldırırsam, başımı uçuracak." Dedi. O, Leyla'nın aşkına öyle dalmıştı ki Leyla'dan başkasına bakmak onun için öldürücü bir kılıçtı. Başka güzellerin de gözleri, dudakları ve burunları vardı. Onda ne görmüştü ki bu hale gelmişti?
 
Üst Alt