• Hoşgeldin ziyaretçi , forumdan daha fazla yararlanmak için buradan üye olunuz...

Eshaba Dil Uzatan, Şii ve Rafizi Kızılbaş Humeyninin Sapkınlıkları

Okunuyor :
Eshaba Dil Uzatan, Şii ve Rafizi Kızılbaş Humeyninin Sapkınlıkları

bziya

Kıdemli
Üye
ÂFETULLAH HUMEYNİ

Okuyucularımız, yeni çıkan bir Hareket Dergisi ile Yeşil Niksar isimli bir gazete göndermişler.

Yeşil Niksar Gazetesinde Avukat Hulusi Bozbeyoğlu'nun yazdığı yazının başlığı şöyle:

«Şia ve İran Devriminin Büyük lideri Kutbuzaman Ayetullah Ruhullah Humeyni Hazretleri.»

Hareket Dergisi'nin Nisan sayısında ise Caferilik ve İctihad hakkında imzasız bir yazı var.. Yazarının üslûp, ifade ve zihniyet bakımından kendisini vesikalarla susturduğumuz selefi meşrepli birisinin yazısına çok benzemektedir.

Bu derginin bazı gençleri avlamak ve tavlamak maksadıyla çıktığını zannediyoruz.

Hareket Dergisi, Caferîlerin itikadi görüşlerini bildiriyor. Bunlara göre imanın şartı beş imiş. Amel ve ibadet konuları da imanın şartına dahilmiş. İmanın beşinci şartı İMAMET konusu imiş. Mehdî gaip olduğu için bunun yerine naipler (ayetullahlar) vekâlet ediyormuş. Afetullah Humeyni'ye bunun için Ayetullah deniyormuş.

Hazret-i Muaviye radiyallahü anh'a söven, lanet eden kimselerin zındık olduklarını ve katledilmelerinin icap ettiğini vesikaları ile Mezhepsizler kitabımızda bildirmiştik. Derginin bildirdiğine göre bir şiînin inancını gizli tutmasına TAKİYE adını verirlermiş. Hattâ Mekke döneminde sahabenin de bu prensibi uyguladığını öne sürerlermiş.

(Türkiye'deki selefi meşrepli mezhepsizlerin şiî itikadlarını takıyye yapıp gizli tuttukları demek bu itikada dayanmaktadır. Şiî Şevkanî'nin de takıyye yapıp Ehl-i sünnet gibi göründüğünü eski sayılarımızla bildirmiştik.)

Derginin bildirdiğine göre Caferiler, Hallâc-ı Mansur ve İbni Arabi hazretleri gibi büyükleri mülhid, zındık ve dinsiz sayarlarmış.

Ehl-i sünnet itikadına göre amel imandan bir cüz değildir. Derginin bildirdiğine göre Caferîler ameli imandan bir cüz sayarlarmış. Derginin ifadesi aynen şöyledir:

“Caferiler, Selefiye ve Ehl-i hadîs gibi, ameli imandan bir cüz (parça) sayarlar ve buna büyük önem verirler.”

Daha önce de vesikalarla bildirdiğimiz gibi Selefiyye İbni Teymiyyenin mezhebidir. Ehl-i hadîs ifadesi de yanlıştır.
Ehl-i ilim bilir ki, mest üzerine meshi caiz görmek Ehl-i sünnet itikadındandır.

Derginin bildirdiğine göre Caferiler mest üzerine meshi caiz görmezlermiş. Buna rağmen çıplak ayak üzerine mesh yapmayı caiz görürlermiş. Mezhepsiz Kardavi de çıplak ayak üzerine meshi caiz görüyordu. Derginin ifadesi aynen şöyledir:

«Mest üzerine mesh yapmak Caferîlerce caiz değildir. Buna rağmen çıplak ayak üzerine mesh yapmak caizdir. Aynı görüşleri paylaşan sünnî âlimler de vardır.»

Sünni demek, Ehl-i sünnet itikadında olan kimse demektir. Nasıl mü'min demek imanın altı esasına inanan insan demekse, sünnî demek de Ehl-i sünnet itikadına noksansız inanan insan demektir. Rafızi itikadında olup da ben sünniyim diyen kimse sünni olur mu? Çıplak ayağa meshi caiz gören, hiç bir Ehl-i sünnet âlimi yoktur. Hareket dergisi Caferiliği yumşatmak için bu itikadda sünnî âlimlerin de bulunduğunu söylemektedir. Kimmiş bu sünnî âlim diye sorsak, Kardavî veya başka bir mezhepsizi gösterebilir.

Dergideki isimsiz yazar, dört hak mezhep gibi Caferiliğin bir İSLÂM MEZHEBİ olduğunu kaydettikten sonra Türkiye'de de bu mezhep mensuplarının bulunduğunu bildirmektedir. Bundan maksatları acaba kendileri mi?

Yazar, Nadir Şah'ın Osmanlılarla bir sulh anlaşması yaptıktan sonra sünnî müslümanlığı ile şiî müslümanlığını birleştirmek için ciddi bir teşebbüse geçtiğini bildirerek şöyle demektedir :

«Caferiliğin dört mezhep gibi sünnî bir mezhep olarak kabul edilmesi ve Kabe hareminde Caferîlere bir rükün tahsis edilmesi maddesinde israr etmişti.»

Bu ifade yanlış değil, tamamen yalandır. Doğrusu HUCEC-İ KATİYYE isimli risalede vardır. Bu risale Berekât Yayınevi tarafından VESİLETÜN NECAT isimli kitabın içinde neşredilmiştir. Nadir Şah, iki mezhebi telfık etmek, birleştirmek için değil, hangi mezhep hak ise onunla amel edilmesi için Sünnî ve şiî âlimlerini toplatmış, münazara sonunda sünnî âlimleri galip gelmiş, Şah da sünnî âlimleri tebrik etmiştir. Şah bir ferman hazırladı, bütün şiî ve sünnî âlimler bu fermanı imzaladı. Fermanda tek hak ve doğru olanın Ehl-i sünnet olduğu herkesin bu itikad üzere bulunması gerektiği yazılı idi. Bu ahidname «FERMÂN-I SAHİ» ismiyle bütün İran halkına dağıtılmıştır. Nadir Şahın şiîliğin beşinci bir mezhep olarak kabul edilmesi için teklif ettiği tamamen yalandır.

Yazarın ifadesine göre Şerefüddin Musevî isimli bir şiî Caferiliği dört hak mezhep gibi görmemizi istedikten sonra şöyle diyormuş:

«Mezhepleri birleştirmek istiyorsanız, önce sünnî mezhepleri birleştirin, sonra bir mezhepte toplanma teklifini bize yapın.»

Ehl-i sünnet müslümanları mezhepleri birleştirmek gibi bir cinayet işlemekten ve böyle bir cinnetten Allahü teâlâya sığınır. Ümmetin âlimlerinin ihtilâfı rahmettir, bu rahmeti kaldırmayı hiç bir müslüman aklından bile geçirmez. Ancak mezhepsizler geçirir. Dört hak mezhep Sivâd-i A'zam'm İCMAI ile mühürlenmiştir. Buna teşebbüs edenler ancak rafizîler ve rafizî meşrepli selefîlerdir.

Yazar hemen bu ifadelerden sonra maksadını şöyle açıklıyor:

«Aynı çağrıyı Şiilere yapan Cemaleddin Efgani, Şekip Aslan, Reşit Rıza gibi ittihad-ı İslâm (İslâm birliği) taraftarı Sünniler, kendi muhitlerinin hücumlarına maruz kalmışlardır.»

Buradaki hataların hangi birisini sayalım. Bir kere Efgani ve Reşit Rıza sünnî değil mezhepsiz kimselerdir. Bir müslüman dininden dönerse mürtet olur. Efgani mason olduğu için mürtet olmuştur. Reşit Rıza da mason Abduh'un şakirdi bir mezhepsizdir. Bunlar İslâm birliği taraftarı imiş. Peki Ehl-i sünnet âlimleri İslâm birliği taraftarı değil mi idi? Mason Efgani gibi mezhepsizleri İslâm birliği için çalışıyormuş gibi göstermek hangi cereyana hizmettir? İslâm birliği (Pan-İslâmizm) fikri İngilizler tarafından İslâm birliğini parçalamak için ortaya atılmış bir tuzaktır. Bu tuzağa yakalanan vehhâbîler Ehl-i sünnet için büyük bir tehlike olmuşlardır.

Neymiş de bu mezhepsizler kendi muhitlerinin hücumlarına maruz kalmışlar. Neden haklı hücumlara maruz kalmışlardır ifadesi kullanılmamış da adetâ haksız hücumlara maruz kalmış gibi bir ifade kullanılmıştır?

Aynı şahıs tarafından kaleme alındığını zannettiğimiz İCTİHAD MESELESİ isimli imzasız bir yazı hemen bu yazının arkasında yer almaktadır. Yazı şöyle başlamaktadır:

«Ayetullahların müctehid olarak kabul edildiği İranda ve son olayların etkisiyle Türkiye'de tekrar gündeme gelen «İctihad meselesinde» ortaya çıkan tenakuzlara işaret etmek istiyoruz. Bunu ortaya koyarken, tartışmaların doğrudan içinde bulunan taraflardan birinin yanında olmayı düşünmüyoruz.»

Bu ifadelerden anlaşılabileceği gibi şiîlerde müctehid bulunduğu zımnen iddia edilmektedir. Sonra Ayetullah deyimi de kabul edilmiş durumdadır. Ayetullah demenin Allah adına imama vekâlet eden şiî olduğunu daha önce kendileri bildirmişti. Şiilere bu yetkiyi kim vermiştir?

Yine yukarıdaki ifadeden anlaşılacağı üzere yazıyı yazan bey, tarafsız hareket ediyormuş, iki taraftan birisinin içinde bulunmayı düşünmüyormuş. Bunlardan birisi elbette haklıdır. Neden haklı olan tarafta bulunmayı düşünmez ki? Aslında ictihad edilmesi tarafındadır. Yazısını naklettiğimiz zaman bu kendini gösterecektir. Bu fikri savunanların hepsi de mezhepsiz olduğu için kendisini mezhepsizler arasında alenen göstermek istemiyor. Karşı tarafta (hak olan tarafta) da göstermek istemiyor. Biz, alenen yazıyoruz. Biz daima Sivâd-i azam tarafındayız. Yani Ehl-i sünnet vel cemaat tarafındayız. Tarafsız olmaktan Cenab-ı Hakka sığınırız.

Evet imzasız şahıs şöyle demektedir:

«Konuların hayli çoğaldığı zamanımızda içtihadın da ihtisas konularına göre olabileceği ileri sürülmüştür:

Konuların hayli çoğaldığı fikrini söyleyen bu şahıs değil mi? Konu çoğalırsa elbette içtihada lüzum olur. Ama hangi konunun çoğaldığı niçin söylenmez. Sonra ileri sürülmüş ne demektir? Kim sürmüş? Malum kişiler, yani Abduh ve Reşit Rıza ile Türkiye'deki çömezleri değil mi? Ne diye isimleri söylenmez? İmzasız şahıs şöyle diyor:

«Mısır'da Efgani ile başlayan, Abduh ve Reşit Rıza ile gelişen yeni bir hareket doğar.»

Aynı yazının devamında Efganinin ilmî hüviyetinin az olduğu belirtildikten sonra şöyle bir hükme varılıyor:

«Abduh ve Reşit Rıza'nın ise ilmi taraflarının da olduğu kabul edilir.»

Bunların ilmî hüviyetlerinin bulunduğunu hangi mezhepsiz söylemiştir? Hiç bir Ehl-i sünnet âlimi bunlara ilmî bir değer vermemiştir.

Bu mezhepsizlik cereyanı özetle şunları savunuyormuş:

1 — İslâmî meseleleri asrın icaplarına göre gözden geçirmek, (Yani Ehl-i sünnet itikadı ile dört hak mezhebin hükümlerinin doğru olup olmadığının mezhepsizlerce tesbiti)

2 — Gözden geçirme işinde Kur'an ve Sünnete dayanmak esas alınacakmış. (Yani icma ve kıyasın inkârı)

3 — İctihad müessesesini mutlaka çalıştırmak gerek. (Her kafadan bir ses, fekayh hükümleri).

4 — Müslümanların taklidden uzaklaştırılması gerekir. (Dört hak mezhebe olan bağ ile Ehl-i sünnete olan bağı koparmak, herkesi ipsiz ve mezhepsiz yapmak veya halkı kendi verecekleri hükümlere tâbi kılmak.)

Bu dördüncü maddenin sonundaki fikir aynen şöyledir:

«Görüşleri birleştirmek de mümkündür. (Telfık). Mezhepler arasındaki mesafeleri azaltmak İslâm birliği (ittihad-ı İslâm) için de şarttır. Aksi halde darmadağınık İslâm dünyasını bir çatı altında toplamak mümkün değildir.»

Ehl-i sünnet bir çatı altındadır. Süt ayrıdır, idrar ayrıdır. İkisi birleşince süt sütlük vasfını kaybeder. İdrarda değişiklik olması mühim değildir.

İmzasız yazar Abduh ekolü için şöyle diyor:

«Kısa zamanda hayli taraftar toplayan bu grup karşı ve düşman grupları beraberinde getirir.»

Hayli taraftar topladığı yalandır. Çünkü ümmetin âlimleri dalâlet üzerinde toplanmaz, hayli taraftar bulamaz. Karşı tarafa düşman grup deniyor. Karşı taraf Ehl-i sünnet taraftarıdır. Ehl-i sünneti ancak mezhepsizler düşman bilir.

Yazarın ifadesine göre, Ehl-i sünnet taraftarları bu mezhepsizleri şöyle tenkid ediyormuş. «Bunlar mason ve İngiliz ajanıdır. Mezhep tanımaz, icmayı reddederler. Efgani ve Reşit Rıza şiîdir.»

Yazar bunlara isnat edilen şiîlik hususu için «Bunların şiî olduklarını israrla tekrarladılar» demektedir. Ehl-i sünnet olmadıktan sonra ha mezhepsiz olmuş ha şiî olmuş ne farkeder?

Milliyetçi gençleri tavlayıp avlayabilmek için şu ifade nakledilmektedir:

«Ziya Gökalp'a göre Mehmet Emin Yurdakul'a millî şiirler yazmasını da Cemaleddin Efgani tavsiye etmiştir.»

Yazar daha sonra, Efganinin Darülfünunun kapatılmasına sebep olan bir konferans verdiğini kaydetmekedir. Fakat konferansta ne konuşulduğu bir kelime bile olsun, söylenmemekte, gizlenmektedir. Efgani o konferansta Peygamberliğin Allahü teâlâ tarafından verildiğini değil de bir sanat bir meslek olarak kendi kendine elde edilmiş olduğunu söylemiş, bu küfür itikad üzerine Darülfünun kapatılmıştı. Mason Efgani gibi bir kâfirin fikri gündeme getirilip bir âlim gibi fikirleri dergilere geçmektedir. Böyle yazarların art niyetlerinden şüphelenmemek kabil mi?

Yazarın bildirdiğine göre o zaman İSLAMCI CEPHE iki ayrı yayın organına sahipmiş. Birinci grup, Efgani ve Abduh'un fikirlerini savunanlar, diğeri de Ehl-i sünneti müdafaa edenler.

Yazarın ifadesine göre Abduh ekolünü (mezhepsizliğini) savunanların belli başlı olanları şunlarmış: M. Akif, İzmirli İsmail Hakkı, Manastırlı İsmail Hakkı, Şemseddin Günaltay, İzmir Mebusu Seyyit Bey.

Yine yazarın ifadesine göre bu grup, Cennet mekân Abdulhamid Han hazretlerine de karşı imiş, Avrupaya karşı bir hayranlıkları varmış ve tekkelerin aleyhinde imiş, Vesikaları ortada iken bunların DİNDE REFORMCU oldukları gizlenmektedir. Bunların dinsiz olduklarına dair vesikaların aslı, Kadir Mısıroğlu'nun neşrettiği SARIKLI MÜCAHİTLER ve SADIK ALBAYRAK'IN ŞERİATTEN LÂİKLİĞE isimli eserlerinde bildirilmiştir. Şemseddin Günaltay Başbakan olunca fikirlerinin tamamını tatbikat sahasına koyamamıştır. Ancak ezanı Türkçe okutmak için sarf ettiği gayret boşa çıkmamıştır. Şimdi bu gayretinin cezasını görmektedir.

Karşı grupta ise, yazarın ifadesine göre, başta Şeyhül islâm Muştala Sabri bulunuyormuş. Bunlar Cennetmekân Abdulhamid taraftarı imiş. Elbette bu mübarek padişahın tarafında olacaklardı.

Yazarın ifadesine göre Said Nursî de ictihad konusunda ikinci grup gibi düşünüyormuş.

Yazar, ALTMIŞ SONRASI TARTIŞMALARI isimli bir başlık atarak Hayrettin Karaman ve arkadaşlarının mutedil bir Efgani ve Abduh taraftarı gözüktüğü ve NESİL dergisini çıkardıklarını söylemektedir.

Yazar, Süleyman Tunahan taraftarlarının Karaman grubuna karşı olduklarını bildirmekte bunu ise İmamHatip okullarının devreye girmesiyle camiden ve cemaattan uzaklaştırılmağa bağlamaktadır. Acaba Karaman, grubu Ehl-i sünneti müdafaa etseydi, mason Abduh ekolüne düşman olsaydı, bu grup onlara da karşı çıkar mıydı? Davudoğlu Hoca İslâm Enstitüsündendir, Durmuş Ali Kayapınar keza İmam-Hatiplidir. Ali Nar, Sadık Albayrak ve daha niceleri İmam-Hatiplidir. Neden bunlara karşı çıkılmamaktadır. Meselenin İmam-Hatip meselesi olmadığı MEZHEPSİZLÎK meselesi olduğu meydandadır. Yazar tarafsız görünmeğe çalışmışsa da mason Abduh taraftarı olduğunu böylece meydana çıkarmıştır.

Yazar, Necip Fazıl'ı da her devirde güçlünün yanında bulunmakla suçlamaktadır. Kendisini ise gizlemektedir. Necip Fazıl’ın, mason Abduh ekolünü küfürle itham ettiğini bildirmekte hemen arkasından şu hükmü koymaktadır:

«Kâfir olmayan birine kâfir demenin söyleyen şahsı kâfir tedeceği umumî hükmü unutulur.»

Yazar hem tarafsız geçinmekte, hem de mezhepsizliğe karşı çıkanları böyle tenkid etmektedir. Devekuşu gibi başını gizlemişse de diğer tarafı açıktadır. İsmini de gizlemesi bir şey ifade etmez.

Bütün Mezhepsizlere sorup da cevap veremedikleri bir soruyu bu yazara da soruyoruz. Kâfir olmayana kâfir demek küfürdür. Biz unutmadık, Necip Fazıl da unutmamıştır. Necip Fazıl ile siyasî kanaatimiz aynı olmamakla beraber bu husustaki dinî kanaatinin doğru olduğunu vesikalarla isbata hazırız.

Kâfir olmayana kâfir demek küfür olduğuna ve söyleyeni kâfir edeceğine göre İbni Teymiyye isimli mezhepsiz, İbni Arabî hazretleri gibi birçok evliyaya kâfir dememiş midir? Ne diye İbni Teymiyye için bu ifade kullanılmaz da Necip Fazıl için kullanılır? Veya bir başkaları için kullanılır? Mezhepsizler daima Ehl-i sünneti tekfir etmişlerdir. Vehhâbîler de keza tekfir etmişlerdir. Şimdi vehhâbiler ve mezhepsizler kâfir olmuyor mu? Cevap ver tarafsız yazar?

Siyasî kanaatimiz ayrı olan fakat bu hususta hemfikir olduğumuz Mehmed Şevki Eygi'ye de taarruz edilmektedir. Hemen burada intak-i hak kabilinden şöyle bir ifade kullanılmaktadır:

«Sonraki Ehl-i sünnetin savunduğu bazı fikirlerin Selefiyeye tamamen zıt olduğu unutulur.»

Bu cümle ile de İbni Teymiyye ve yolundakilerin mezhebi olan Selefiye mezhebinin Ehl-i sünnete zıt olduğu yazar tarafından da doğrulanmaktadır. Yîne de vehhâbîliğin kamufle şekli olan selefiye mezhebi müdafaa edilmektedir. Tek doğru Ehl-i sünnet itikadıdır.

İsimsiz yazar, KAPALI OLAN KAPI KENDİLİĞİNDEN AÇILDI diye bir başlık atmış. Kapalı olan ictihad kapısını kimin açtığını öğrenmek için yazıya bakıyoruz. Ehl-i sünnet düşmanı azılı bir şiî olan Humeyni'nin olduğunu görüyoruz.

Yazar, Humeyni hareketi için tarafsız hükmünü şöyle veriyor:

«Türkiye'de İslamcı çevreler tarafından, haklı olarak alkışlanır.»

Yazar, Mustafa Sabri Efendi'yi haklı olarak vasıflandırmıyor da belki de kendi mezhebinden olan Humeyni'yi haklı olarak alkışlattırıyor. Humeyni'yi Türkiye'de alkışlayanlar, Ehl-i sünnet ile şiîliği tefrik edemiyecek kadar dinî bilgiden yoksun gafillerle gerçekten birçok bilgileri olan mezhepsiz taifesidir.

Yazar, İran olaylarından sonra bazı kimselerin ictihad meselesinden bahsettiklerini söyledikten sonra şöyle tarafsız bir hükme varmaktadır:

«İçtihada taraftar oldukları ve icma'ı reddettikleri için Cemaleddin Efgani ve Reşit Rızaya devamlı olarak şiî demekte ısrar edenlerin bu tavırlarını açıklamak hayli güçtür.»

Ehl-i ilim bilir ki icmaı inkâr küfürdür. Yazar kendisinin de beyan ettiği gibi mezkûr mezhepsizler icmayı da inkâr ediyorlar. Ümmetin dalâlet üzerinde icma etmiyeceği hadîs-i şerifle sabittir. Biz de yazarın üslûbunu kullanarak diyoruz ki, icmayı inkâr eden bu mezhepsizleri yazarın savunmasına bir mana vermek hayli güçtür. Yazar Ehl-i sünnet taraftarlarını mı yoksa mezhepsizleri mi savunuyor, herkesin anlaması, hakikaten güçtür. Ama biz artık bu işin içinde fazla bulunduğumuz için kolayca anlıyabiliyoruz. Ve diyoruz ki mason Abduh'u bilerek veya bilmeyerek savunanlar mezhepsizliğe âlet olmaktadırlar.

Sasanî devletini yıkan İran Fatihi Hazret-i Ömer, (radıyallahü anh) için rafızî lider Afetullah Humeyni şöyle demektedir: (Radyoların söylediği bu beyanat gazetelere de geçmiştir.)

«Şahın İrandaki zulmü, Ömer'in zulmünü geri bırakacak dereceye varmıştı.»

İran şiîleriyle aramızdaki mühim ihtilâf akâiddedir. Meselâ şiîlerin müt'a nikâhı diyerek üç beş günlüğüne avrat kiralayıp zina etmeleri, çıplak ayağa mesh ederek abdestsiz namaz kılmaya kalkmaları, komünistlerle kızılbaşlara fiske vurdurulmayıp Şah taraftarları ile Ehl-i sünnet mensuplarının kurşuna dizdirilmeleri ve hazırlanan Anayasaya göre Ehl-i sünnet olanların yüksek mevkilere geçirilmemesi gibi fiiller büyük bir suç sayılmayabilir. Ancak ilk iki halifeyi dalâlette bilip sövmeleri küfürdür. Hanefî mezhebine göre tevbesi de kabul değildir.

Ehl-i sünnet görünüp tarafsız geçinen bazı kimseler ise Humeyni'nin hareketi için şöyle demektedir:

«Vakit henüz erken, mezhepsizler gibi bu hareketi hemen desteklemek uygun olmadığı gibi, Ehl-i sünnet müslümanları gibi hemen bu harekete karşı çıkmak da doğru değildir. Belki Humeyni tamamen vaziyete hâkim olabilir.»

Humeyni tamamen hâkim olursa resmen şiî devleti kurulur. Bunun erken veya geçi neresindedir? Hiç şiî olandan Ehl-i sünnete uygun bir hareket beklenir mi?

Yazar, belki vehhâbîler kızar diye ismini açıklamamıştır. Bunun dışında bir mahzur yoktur. Meselâ Altıkulaç selefi fikirli bir kimseye kanca takmaz. Biz yazılarımıza imza koymuyoruz. Daha önce koyduk, mensuplarımız çeşitli yerlere sürüldü. Bunun için Diyanet teşkilâtında vazife alan arkadaşlarımızın ismini açıklamıyoruz. Dergiyi de memur olmayan bir arkadaşın ismiyle çıkarmak mecburiyetinde kaldık.

Bu yazıyı yazıp matbaaya verirken Afetullah'ın Türkçeye terceme edilmiş bir kitabı elimize geçti. Kitabın adı: İslâm Fıkhında Devlet, Mütercimi dergimizde tenkid ettiğimiz kimselerin zihniyetinde olan Hüseyin Hatemi. Kitaba şöyle bir göz attık.

Afetullah Humeyni, kitabının 53. sayfasında Halifeliğin Hazreti Ali (radıyallahü anh) in hakkı olduğunu, bu hakkın vahy ile sabit olduğunu iddia edecek kadar kızılbaşlıkta ileri dereceye varmıştır. Şeyhaynın (Hazret-i Ebû Bekr ile Hazret-i Ömer'in (radiyallahü anhüma) halifeliklerini inkâr küfürdür. Yani Halifelik Hazreti Ali'nin hakkı idi, Ebu Bekir ile Ömer aldı diyen kim olursa olsun kâfirdir. Kızılbaş Humeyni şöyle diyor:

«Yüce Allah vahy yolu ile Resul-i Ekremi (S.A.) derhal ve orada çölün ortasında hilâfet konusunu tebliğ etmeğe memur etti. Resulü Ekrem (S.A.) de Hazret-i Emir-ül nıü'mininin (Ali'yi) (A.S.) hilâfete tayin etti. Damadı olduğu, yahut bir çok hizmet ifa etmiş bulunduğu için değil, İlâhî hükmün memuru ve tabiî, ilâhi buyruğun icrası olduğu için.»

Mütercim burada dipnotta şöyle diyor: «Resulü Ekrem'in (S.A.) Halife tayin buyurduğu bütün mezheplerin resmi görüşü olmayıp İmamiye (Caferi) mezhebinin görüşüdür. (Çeviren)»

Ergün Göze'nin tabiriyle bu herze, birkaç yönden küfürdür. Peygamber aleyhisselâmın tebliğ ettiği vahyi kabul etmeyip kendilerini Halife seçtiren vahye rağmen halifeliğe razı olan Şeyhayn vahyi kabul etmedikleri için kızılbaşların dedikleri gibi hâşâ kâfir olmuşlardır. Şeyhaynı (radiyallahü anhüma) halife seçen, ona biat eden bütün Eshâb-ı kirâm hâşâ küfre düşmüşlerdir. Tabiatıyla küfür isnadı Hazreti Ali (radiyallahü anh) a kadar uzanmaktadır.

Kitabın 55. sayfasında ilk üç halife döneminde bazı sapmaların meydana geldiği iddia edilmektedir. Halbuki Hadîs-i şerifte «Hulefa-i Raşidinin sünneti benim sünnetimdir» buyurulmaktadır. Dört halife zamanında en ufak bir sapma meydana gelmemiştir. Sapma olduğunu İranlı kızılbaşlardan başkası da iddia etmemiştir.

Afetullah Humeyni, kendi imamlarının mukarreb meleklerden ve mürsel peygamberlerden üstün olduğunu iddia etmektedir. Bir velîyi, nekadar üstün olursa olsun, peygamberden üstün bilmek küfürdür.

İmam'ın makamını şöyle övmektedir:

«Mezhebimiz gereğince, bu manevî makamlara «Melek-i mukarreb» ve «Nebiyy-i mürsel» de erişemez.» S. 65

Mezhepsiz Humeyni, bu iddiayı ortaya atarken herzesini delilsiz de bırakmıyor. Türkiyeli mezhepsizler gibi delil de getiriyor.

Delil de şu hadis-i şerifmiş:

«Bizim Allah ile öyle hallerimiz vardır ki, ne mukarreb melek onlara güç yetirebilir ne de mürsel nebi.» (S. 66)

Peygamber aleyhisselâm elbette bütün meleklerden ve peygamberlerden üstündür. Onun vekilleri olan âlimler, halifeler ve imamlar böyle bir üstünlüğe nasıl sahib olabilirler? Humeyni, imamların demiyor, imamın diyor. Yani Peygamber aleyhisselâma halife olan imamın böyle manevî makamlarının bulunduğunu söylüyor. Şimdi bu imamlar olmadığına göre kendisi de (Ayetullah) olduğuna göre bu manevî makama kendisi konuyor. Değil kendisine, Hazreti Ali’ye, hattâ Hazreti Ebu Bekr'e (Radiyallahü anhüma) mürsel peygamberlerden üstünlük iddiası küfürdür.

S. 103'te Hazret-i Muaviye ile onun safındaki Eshâb-ı kirama saldırılmaktadır.

Kitap baştan sona sapıklık ve küfürle doludur. Küfre rıza küfür olduğu halde İslamcı geçinen bazı zümreler Humeyni'nin bayraktarlığını yapmaktadırlar. Hatta en büyük evliya, kutbu-zaman diyecek kadar ileri gittiler. Bunların Ehl-i sünnet olan milletimizi ifsat etmemeleri için Nadir Şah tarafından İmamiyye ile Ehl-i sünnet arasında yaptırılan ilmî münazarayı ve îmamiyye mezhebine mensup olan kimselerin Ehl-i sünneti kabul etmelerini anlatan HUCEC-İ KATİYYE'yi neşredip Türkiyedeki mezhepsizlerin pis suratlarına çarpmak istiyoruz.

Kaynak : Başlangızçtan bu güne Mezhepsizler
 
Üst Alt