• Hoşgeldin ziyaretçi , forumdan daha fazla yararlanmak için buradan üye olunuz...

Değirmen SABAHATTİN ALİ

  • Konbuyu başlatan mopsy
  • Başlangıç tarihi
  • Cevaplar 0
  • Görüntüleme 1K

Okunuyor :
Değirmen SABAHATTİN ALİ

mopsy

Emektar
Üye
Merhaba

Hiç sen bir su değirmeninin içini dolaştın mı adaşım?..
Görülecek şeydir o... Yamulmuş duvarlar, tavana yakın ufacık pencereler ve
kalın kalasların üstünde simsiyah bir çatı... Sonra bir sürü çarklar, kocaman
taşlar, miller, sıçraya sıçraya dönen tozlu kayışlar... Ve bir köşede birbiri
üstüne yığılmış buğday, mısır, çavdar, her çeşitten ekin çuvalları. Karşıda
beyaz torbalara doldurulmuş unlar...

Taşların yanında, duman halinde, sıcak ve ince zerreler uçuşur. Halbuki
döşemedeki küçük kapağı kaldırınca aşağıdan doğru sis halinde soğuksu
damlaları insanın yüzüne yayılır...

Ya o seslere ne dersin adaşım, her köşeden ayrı ayrı makamlarda çıkıp da
kulağa hep birlikte kocaman bir dalga halinde dolan seslere?.. Yukarıdaki
tahta oluktan inen sular, kavak ağaçlarında esen kış rüzgarı gibi uğuldar,
taşların kah yükselen, kah alçalan ağlamaklı sesleri kayışların tokat gibi
saklayışına karışır... Ve mütemadiyen dönen tahtadan çarklar gıcırdar,
gıcırdar.

Ben çok eskiden böyle bir değirmen görmüştüm adaşım, ama bir daha
görmek istemem.
Sen aşkın ne olduğunu bilir misin adaşım, sen hiç sevdin mi?
Çoook desene! Sevgilin güzel miydi bari? Belki de seni seviyordu... Ve onu
herhalde çok kucakladın... Geceleri buluşur ve öperdin değil mi? Bir kadını
öpmek hoş şeydir, hele adam genç olursa..
Yahut sevgilin seni sevmiyordu... O zaman ne yaptın? Geceleri ağladın mı?..
Ona sararmış yüzünü göstermek için geçeceği yolda bekledin, ona uzun ve
acındırıcı mektuplar yazdın değil mi?..

Fakat herhalde ikinci bir aşka atlamak, senin için o kadar güç olmamıştır.
İnsan evvela kendi kendisinden utanır gibi olur ama, bilir misin, bizim en
büyük maharetimiz nefsimizden beraat kararı almaktır. Vicdan azabı
dedikleri şey, ancak bir hafta
sürer. Ondan sonra en aşağılık katil bile yaptığı iş için kafi mazeretler
tedarik etmiştir.
Ha, sonra bir üçüncü, bir dördüncüyü sevdin ve bu böyle gidiyor.
Peki ama, bu sevmek midir be adaşım, bir kadını öpmek, onu istemek
sevmek midir?..

Çırçıplak soyunarak şehrin sokaklarında koşabiliyor musun?
Bir bıçak alarak kolundaki ve bacağındaki adalelere saplamak ve böylece bir
nehre atılarak yüzmek elinden geliyor mu?
Bir şehrin adamlarını öldürmek cesareti sende var mı? Bir minareye çıkarak
bütün dünyaya işittirecek kadar kuvvetle bağırabilir misin?
Aşk sana bunları yaptırabilir mi? İşte o zaman sana seviyorsun derim.
Sen sevgiline ne verebilirsin sanki? Kalbini mi? Pekala, ikincisine? Gene mi
o? Üçüncü ve dördüncüye de mi o?.. Atma be adaşım, kaç tane kalbin var
senin?.. Hem biliyor musun, bu aptalca bir laftır. Kalbin olduğu yerde
duruyor ve sen onu filana veya falana veriyorsun... Göğsünü yararak o eti
oradan çıkarır ve sevgilinin önüne atarsan o zaman kalbini vermiş olursun...
Siz sevemezsiniz adaşım, siz şehirde yaşayanlar ve köyde yaşayanlar; siz,
birisine itaat eden ve birisine emredenler; siz, birisinden korkan ve birisini
tehdit edenler... Siz sevemezsiniz.

Sevmeyi yalnız bizler biliriz... Bizler: Batı rüzgarı kadar serbest dolaşan ve
kendimizden başka Allah tanımayan biz Çingene'ler.
Dinle adaşım, sana bir Çingene'nin aşkını anlatayım...
Bir gün -karların erimeye başladığı mevsimdeydi- bütün
çergi, -otuza yakın kadın, erkek ve çocuk, dört beygir ve iki defa
o kadar da eşek- Edremit tarafına doğru göçüyorduk.
Can sıkan ve bize hiç uymayan bir kıştan sonra ısıtıcı güneş
ve yeni belirmeye başlayan yeşillikler hepimize tuhaf bir oynaklık vermişti.
Sırtlarında beyaz ve kısa bir gömlekten başka bir şeyleri olmayan küçük
çocuklar hiç durmadan koşuyorlar, bağırıyorlar ve şose yolunun kenarındaki
hendeklerde yuvarlanıyorlardı.

Delikanlılar keman ve klarnet çalarak yürüyorlar, genç kızlar parlak
sesleriyle su gibi türküler söylüyorlardı.
Ben de etrafı gözden geçirerek bir köy, bir çiftlik, yanında kalabileceğimiz
bir yer araştırıyordum.
İkindiye doğru siyah zeytin ağaçlarının arasında yükselen
açık renkli çınar ve kavaklar gözüme ilişti. Burası küçük bir değirmendi.
Suyu bol bir çay küçük söğüt ağaçlarının arasından
geçtikten sonra dar ve taş bir mecraya giriyor, oradan da dört
tane tahta oluğa taksim oluyordu.
İhtiyar çınarlar çukura gömülen eski değirmenin siyah kiremitli çatısını
örtüyorlar ve ön tarafındaki geniş meydanı gölgeliyorlardı.
Ağaçların hışırtısını bastıran bir gürültüyle değirmenin altından fıkırdayıp
çıkan köpüklü sular iki sıra taze kavağın ortasından geçip ilerideki sazlıkta
kayboluyordu.

Burada çergilemek hiç de fena değildi. Yüklü eşeklerle sık
sık gelip giden köylülerden, değirmenin işlek olduğu anlaşılıyordu.
Ve bir kurşun atımı ötede beyaz minaresiyle bir köy görünüyordu.
Daha çadırları kurmadan Atmaca, klarnetini alarak, kanatlarının biri açık
duran kocaman kapıya yanaştı, çalmaya başladı.
İçeride sesi duyan köylüler, oraya birikerek dinliyorlardı. Değirmenci de
bunların arasındaydı, beyaz sakalını karıştırarak lakayt gözlerle bakıyordu.
Bilir misin adaşım, bu köylüler tavuk ve oğlak çaldığımızı söyleyerek bizden
şikayet ettikleri halde bizi gene severler.
Aralarında bir kileye yakın buğday toplayarak Atmaca'ya verdiler. Ve
değirmenci buna iki çömlek de yoğurt ilave etti.
Biz bu güzel kabulden cesaret alarak, biraz ötedeki zeytin ağaçlarının
arasında çadırlarımızı kurduk.

İşler iyi gidiyordu. Kadınlar taze söğütlerden yaptıkları sepetleri yakın
köylerde satmakta güçlük çekmiyorlardı. Çalgıcılarımız yarım gün uzaktaki
köylerden bile düğüne çağ inliyorlardı.
Atmaca tabii en baştaydı...
Sen bu Atmaca gibisine daha rastlamamışsındır.
Bir kere heybetli delikanlıydı: Yağız derisi, yüzüne delice dökülen simsiyah
saçları ve koyu gözleri...
Sonra burnu... Uzun, sivri, ucu biraz aşağı kıvrık burnu... Bunun için biz ona
Atmaca derdik...

Başı, geniş omuzlarının üstünde birarapatındaki gibi dik dururdu ve bir
arapatı ondan daha çevik değildi...
Bütün çergilerde onun cesareti, onun güzelliği, onun çalgısı söylenirdi.
Başka Çingene'ler gibi çalmazdı o, adaşım: Bir kere nota bilirdi. Şehir
mektebini okumuş, bitirmişti; sonra içliydi... Sanırdın ki, klarneti çalarken,
havayı ciğerlerinden değil, doğrudan doğruya yüreğinden veriyor.
Geceleri tek başına bir ağacın dibine çekilirdi. Biz de çadırların
önüne çıkıp yüzükoyun yatar, çenemizi toprağa dayayarak onu dinlerdik.
Hiçbir sevgilisi yoktu. Ne geçtiğimiz Türkmen köylerindeki al yanaklı
güzeller, ne de ince dudaklı Çingene kızları onun bakışlarını birandan fazla
üzerlerinde alıkoyabilirlerdi...

Halbuki çalgı çalarken büyük gözlerde -oradaki kıvılcımları söndürmek ister
gibi- bir nem belirdiğini, esmer yanaklarında -bir ateşe rastgelmiş gibi
derhal kuruyan- birkaç ufak damlacığın yuvarlanmak istediğini görmüştük.
Çok konuşmaz, konuştuğu zaman da içindekilerden bize
bir şey sezdirmezdi. Neler hisseder, neler düşünürdü? Onu bu
dünyaya bağlayan şey neydi? Hiçbirimiz bilmezdik. Acaba birisini sevdiği
için mi, yoksa hiç kimseyi sevemediği için mi, bu kadar yanık, bu kadar
derinden çalıyordu?..

Ara sıra uzun müddet kaybolur, başka çergilerde dolaştığı, şehirlere inip
büyük beylerin meclisine girdiği söylenirdi.
Kasabadaki efendiler ona akran muamelesi ederlerdi, fakat
o davarlardan bizimle beraber koyun uğrular, düğünlerde bizimle
beraber çalgı çalardı.
Hemen her akşam değirmenin önündeki meydanlıkta toplanıp ahenk
yapıyorduk. Şimdilik bir şey anaforlamadığımız için değirmenci de
memnundu. Kızıyla beraber büyük çınarın altına bir hasır atıyor, bağdaş
kurup oturarak bizi dinliyordu.
Değirmencinin kızı tam bir köy güzeliydi.
Yuvarlak bir yüzü, kalın dudakları, kalçalarına kadar uzanan ince örgülü
saçları vardı.
Ama yüzü hep soluktu. Etrafındaki şeylere, kendisiyle alışverişi yokmuş
gibi, dümdüz bir bakışı ve dudaklarının kenarından dökülüyormuş gibi,
isteksiz bir gülüşü vardı.

Bu kızcağız sakattı adaşım, küçükken sağ kolunu değirmenin çarklarından
birine kaptırmıştı.
Şimdi onun yerinde şalvarının beline iliştirilen boş bir yen sallanıyordu.
Ve bu onu insanlardan ayırıyordu.
Düşünebilir misin, güzel bir kızın bir kolu olmazsa bu ne demektir? Derenin
üst başında çıpıl çıpıl yıkanan genç kızlara karışamıyordu. Vücudunu ve
ondaki ayıbı her zaman örtmeye mecburdu.
Geceleri birbirlerinin evinde toplanıp cümbüş yapan kızlarla da
birleşemezdi, çünkü ne tef çalmak, ne de parmaklarının arasına tahta
kaşıklar alarak oynamak elinden gelirdi...
Belli ki onun bütün çocukluğu bitmez tükenmez bir hasretle geçmiş; belli ki
zeytin dallarına sincap gibi tırmanan, birbiriyle alt alta, üst üste güreşen,
değirmenin önünde erkek çocuklarla su fışkırtmaca oynayan akranlarına bir
duvara yaslanarak istek dolu gözlerle bakmıştı.
Şimdi bütün bunlara alışmış görünüyordu. Başka insanların yaptığı birçok
şeyleri yapmak hakkının kendisinde olmadığını biliyor ve hiçbir şey
istemiyordu.

Değirmenin kapısı yanındaki taş sedire saatlerce oturup meydanda eşelenen
tavuklara, yahut kocaman çınarın kıpırdayan yapraklarına yarı yumuk
gözlerle bir bakışı vardı ki, adamı ağlamaklı ederdi.
Geceleri babasıyla beraber gelir, onun yanında diz çöküp oturarak bize
bakardı...

Sözü kısa keselim adaşım, bizim mağrur ve insafsız Atmacamız,
değirmencinin bu sakat kızına vuruldu.
Tavuslara, sülünlere bakmaya tenezzül etmeyen yabani kuş, kanadı kırık bir
çulluğun, şikarı (avı) oldu.
Eyvah bana ki meselenin çok geç farkına vardım. Ben anladığım zaman alev
saçağı sarmıştı... Yoksa çoktan çergiyi toplar, başka yere göçerdim...
Atmaca hiç kimseyle konuşmuyor, düğünlere gitmiyor, zeytinlerin altında
tek başına çalıyordu. Ama geceleri çınarın altında adamakıllı coşar,
gözlerini kıza diker, üfler, üflerdi...
Ve biz titrediğimizi, bağırmak, konuşmak, yahut yerlere atılıp ağlamak
istediğimizi hissederdik...
Onun çalışında, bir ateş yığını etrafında haykıran ateşe tapanların, yahut
batmakta olan bir gemiye çarpan dalgaların feryadı ve inleyişi vardı.
Atmaca'nın kanatları düşmüştü adaşım. Sarardıkça sararıyordu.

Değirmencinin köye indiği günler kapının yanındaki taş sedirde kızla
beraber oturduğunu ve tırnaklarını, parçalamak ister gibi, iki tarafındaki
sert kayada gezdirdiğini görünce, bu işin böyle gitmeyeceğini anladım...
Bir gece onu çağırdım, derenin alt başına gittik, kavak fidanlarının arasına
oturduk.

Çakıllarda acele acele seken sulardan ve uzaklardan gelen bir kurbağa
sesinden başka hiçbir şey duyulmuyordu.
Atmaca önüne bakıyor, niçin çağırdığımı, ne söyleyeceğimi sormuyordu.
Elimi omuzuna koydum, gözlerini bana kaldırdı: -Seviyorsun!..- dedim. -
Öyle...- dedi. -Ne yapacaksın?..-
Bu sualin cevabını bulmak ister gibi gözlerini yukarıya, yıldızlı göğe çevirdi;
uzun uzun baktı, birdenbire:
-Sen bizim çeribaşımızsın- dedi, -gezdiğin yerler benden çok, tecrübelerin
fazla, aklın, dirayetin bütün Çingene'lerden üstündür. Sana açılmalıyım...-
Gözlerini hiç indirmeden, sanki yıldızlara anlatıyormuş gibi, söylemeye
başladı:
-Onu seviyorum, ne yapacağımı da hiç düşünmedim. Sen benim sevmemin
nasıl olacağını bilirsin... Ben ki, arkamdan uşaklarını koşturan konak sahibi
hanımlara başımı çevirmedim; yedi köye hükmeden eşraf bana gelip: 'Kızım
senin için yataklara düştü, Çingene olduğunu unutup seni evlat gibi sineme
basacağım, yalnız gel, gel de kızımızı kurtar!..' diye yalvardılar da, gene
cevap vermeden yoluma gittim; işte şimdi bu bir kolu olmayan kızı
seviyorum.

Onu alamam, onu kaçıramam... Halbuki o da beni seviyor. Bunu bana evvelisi
gün ağlayarak söyledi. 'Gel; dedim, 'beraber kaçalım.
1 Acı acı güldü, 'Ağam,1 dedi, 'ben senden noksanım, bana sadaka mı
veriyorsun?..1 Onu nasıl sevdiğimi anlattım: 'Bana kolunun yerine kalbini
veriyorsun,' dedim, 'bir kalp bir koldan daha mı az değerlidir?'
-Tekrar gözyaşları boşandı: 'Olmaz' dedi, 'düşün ki, her karşına çıktığımda
senden utanacağım, başım yerde olacak, beni böyle zelil etmek ister misin?
Bırak beni, ne olduğumu bilerek ihtiyar babamın yanında kalayım, sen de bir
daha buralara uğrama. Bana sakatlığımı unutturarak deli deli rüyalar
gördürdün, seni ömrümün sonuna kadar unutamam, ama olmayacak şeylere
beni inandırmaya kalkma, eğer sahiden beni seviyorsan hemen buralardan
git!..-

Atmaca burada bir nefes aldı ve gözlerini yere indirdi:
-Düşünüyorum, birleşirsek bu ikimiz için de sahiden azap olacak. Aramızda
anlaşılmaz, boğucu bir havanın dolaştığını hissedeceğiz. Eğer o bana
açılamaz, bana naz edemez, bana içinden geldiği gibi şartlamazsa, gözleri
her zaman: 'Ne diye gençliğini benim için nara yaktın, sana yazık değil mi?1
demek isterse, ben ne yaparım? Her sözümden, her tavrımdan alınır;
kızsam ona dokunur, sevsem ona açıyormuş gibi gelir, kucakiasam boş olan
kolunun yerinde bir sızı duyar ve bunlar hep böyle sürüp gider...
Ne yapacağımı, bu halin beni nereye götüreceğini sorma, bende artık
kuvvet yok, akıl yok, düşünce yok, yalnız aşk var. Mavzer kurşunu gibi
çarptığını yere seren bir aşk... Senin Atmacan artık kanatlarını
kımıldatacak halde değil!..-

Sustu, son sözler öyle acınacak bir tavırla ağzından dökülmüştü ki, fazla bir
şey sormaya, hatta teselli etmeye kalkışmadım; ona bu halde ne söz
söylenebilir, ne de o söyleneni duyardı.
Koluna girip çadıra kadar götürdüm.
İşler gittikçe sarpa sarmıştı adaşım, Atmaca'nın hali beni korkutuyordu.
Fakat yapılacak hiçbir şey yoktu. Şimdilik işi oluruna bırakmaya karar
vererek yattım. Bütün gece, büyük çınarın altında kollarını açarak
sabırsızca bekleyen Atmaca'yı ve dudaklarının kenarında geniş bir sevinç,
soluk yanaklarında görülmemiş bir pembelikle ona doğru koşan
değirmencinin kızını gördüm.

Fakat birbirinin kucağına atılacakları zaman şekli belli olmayan
tuhaf bir cisim ikisinin arasına giriyor, bir çark gibi fırıl fırıl dönerek ve
gittikçe büyüyerek onları ayırıyordu.
Günler, kuvvetli bir rüzgarın sürüklediği beyaz bulut kümecikleri gibi
birbiri arkasına geçip gidiyorlardı. Ve biz, bunların sonunda muhakkak bir
fırtına kopacağını seziyorduk. Herkes müthiş bir şeyden korkuyor gibiydi.
Bütün çergiyi ağır bir durgunluk kaplamıştı.
İhtiyar ve tecrübeli Çingene karıları bildikleri afsunları okuyorlar, bütün iyi
ve fena ruhları zavallı Atmaca'nın imdadına çağırıyorlardı. O, gittikçe
çöken yanakları, nereye baktığı belli olmayan şaşkın gözleriyle geçerken
delikanlılar başlarını yere eğiyorlar, genç kızlar ölü gibi sararan benizleri
ve titreyen dudaklarıyla arkasından bakıyorlardı.
Kadın, erkek, genç, ihtiyar hiçbir şeye karar veremeyerek bekliyorduk.
Sanki serseri bir rüzgar kafalarımızdan her düşünceyi silip süpürüyor, bizi
şaşkın ve meyus buralarda bırakıyordu.

Bir gün Atmaca yanıma sokuldu.
-Bu akşam değirmende ahenk yapacağım, ben ihtiyarla konuştum!..- dedi.
Hafif yağmur çiseliyordu. Akşama kuvvetli bir yaz sağanağı gelmesi çok
mümkündü. Bunu ona da söyledim.
-Değirmenin içinde çalacağım!- dedi. -Değirmen geceleri de işliyor, o
gürültüde mi?-Tuhaf tuhaf güldü:
-Korkma!- dedi, -Klarneti o gürültüde de size duyururum. Nefesim daha o
kadar kuvvetten düşmedi.-

Yağmur akşama doğru sahiden arttı. Karşı tepedeki palamut ormanına
birbiri arkasına yıldırımlar düşüyor, iri damlalar
zeytin ağaçlarının siyah yapraklarını garip tıpırtılarla oynatıyordu.
Hepimiz değirmenin içine dolduk. Tavlada sallanan iki tane gaz lambası
etrafa yarım bir aydınlık serpiyordu ve çarklar, taşlar, tozlu kayışlar
dönüyorlar, dönüyorlardı.
Hepsinin birden çıkardığı yırtıcı gürültü yağmurun alçak tavandaki kesik
hıçkırığına karışıyor, birbirini kovalayan gök gürültüleri bu korkunç ahengi
tamamlıyordu.

Değirmenci ve kızı duvarın dibindeki sedire oturmuşlardı. Sallanan lambalar
genç kızın yüzünde acayip gölgeler oynatıyordu.
Bütün gürültüleri bastıran ince bir ses birdenbire yükseldi: Kendisini
değirmenin karanlık bir köşesine çeken Atmaca çalmaya başlamıştı.
Adaşım, ben o gece dinlediğim şeyleri öldükten sonra bile unutamam.
Dışarıda fırtına gittikçe artıyor ve rüzgar ıslak kamçısını kerpiç duvarlarda
gezdiriyordu. Yükselen sular tahta oluklardan taşıyor, haykıra haykıra
yerlere dökülüyordu.

İçeride taşlar nihayetsiz bir coşkunlukla homurdanıyor; çılgın gibi dönen
kayışlar saklıyor; birbirine geçen tahta çarkların dişleri ağlar gibi
gıcırdıyordu. Ve bunların hepsini bastıran deli bir ses kah yalvarıyor, kah
hiddetle kıvranıyor, susacak gibi olduktan sonra tekrar yükseliyordu.
Alacakaranlıkta Atmaca'nın siyah ve parlak gözleri hiç kıpırdamadan genç
kıza bakıyorlardı, genç kızın acınacak bir perişanlıkla çırpınan büyümüş
gözlerine...

Ve öyle şeyler çalıyordu ki adaşım, onları anlatmaya bizim kullandığımız
kelimelerin takati yoktur...
Bazan okşayan, ısıtan bir sabah güneşiydi... Fakat derhal yüzümüzü yırtan,
gözümüzü kör eden, içindeki ateşleri kum tanesi gibi etrafa saçan bir çöl
fırtınası oluyor, yahut bağrımıza işleyen bir bıçak haline geliyordu.

Son ve keskin bir çığlıktan sonra Atmaca'nın ayağa kalktığını gördüm. İki
üç adım ilerledi ve klarneti bir köşeye fırlattı.
Herkes doğrulmuştu. Üzüntülü gözlerle ona bakıyorlardı. O, yüzüne
büsbütün dökülen kara saçlarını eliyle geriye attı. Birdenbire çukura gitmiş
gibi görünen gözlerle etrafını araştırdıktan sonra onları değirmencinin
kızına dikti, uzun uzun baktı...
O dakikayı ömrümde unutamam adaşım; dışarıda fırtına
arttıkça artmıştı, duvarlar sarsılıyor, tepemizdeki kiremitler
uçuyordu. Ve değirmen, azgın bir hayvan gibi homurduyor ve
dönüyordu. Ve o, lambanın sönük ışığında, olduğundan daha
büyük, adeta bir gölge gibi duruyordu. Gözleri genç kızın üzerindeydi.
Tahammül edilmez biracı yüzünün şeklini tanınmayacak
hallere sokmuştu. Kah esmer derisini şişiren bir kan gözlerinin
kenarına kadar fırlıyor, kah dişlerinin arasında ezilen
dudakları bile bembeyaz oluyordu. O dudaklar ki, bir şey söylemek
ister gibi kıpırdıyorlardı ve kenarları ağlayacak gibi aşağıya
çekiliyordu.

Bu bakış ancak bir an kadar sürdü. Sonra gözkapakları yavaşça düştüler ve
o, yere yıkılacak gibi sallandı. Fakat hemen kendisini topladı. Bir kere daha
etrafına bakındı. Sanki bir imdat bekliyor gibiydi: Kendisini bu kahredici;
bu parçalayıcı ağrılardan kurtaracak bir imdat... Nihayet kafasına bir şey
vurulmuş gibi inledi. Gerisingeriye dönerek değirmenin öbür başına,
çarkların ve kayışların kudurmuşçasına döndükleri köşeye doğru atıldı.
Bir nefes alımı kadar hepimiz olduğumuz yerde kaldık, sonra delice
bağırarak arkasından koştuk...
Heyhat adaşım, çok geçti. Atmaca yerinden fırlayan ve -iş işten geçtielemek
isteyen gözlerle bize doğru geliyordu.
Sağ kolu yerinde değildi ve oradan oluk gibi kan fışkırıyordu. Birkaç
adımdan sonra sendeledi, ayaklarımızın dibine yıkıldı.

İşte adaşım, sana seven bir Çingene'nin hikayesi.
Çiçeklerin açtığı mevsimde, senin kollarına yaslanan ve çiçekler
kadar güzel kokan bir vücutla uzak su kenarlarında
oturmak ve öpüşmek, yoruluncaya kadar öpüşmek hoş şeydir...
Seni gördüğü zaman zalimce başını çeviren mağrur bir dilberin kapısı
önünde ve ay ışığı altında sabaha kadar dolaşmak, bunu candan arkadaşlara
ağlayarak anlatmak, -söz aramızda-gene hoş şeydir.
Fakat sevgili bir vücutta bulunmayan bir şeyi kendisinde taşımaya
tahammül etmeyerek onu koparıp atabilmek, işte adaşım, yalnız bu
sevmektir.
 
Üst Alt