• Hoşgeldin ziyaretçi , forumdan daha fazla yararlanmak için buradan üye olunuz...

Çocuk Yetiştirmede Kurumsallaşan Tek Devlet: OSMANLI

  • Konbuyu başlatan RABİA
  • Başlangıç tarihi
  • Cevaplar 0
  • Görüntüleme 2K

Okunuyor :
Çocuk Yetiştirmede Kurumsallaşan Tek Devlet: OSMANLI

RABİA

Bağımlı
Üye
Çocuk Yetiştirmede Kurumsallaşan Tek Devlet: OSMANLI

Osmanlı ailesi çocuk yetiştirmek üzere kurumlaşmıştı. Dengelerini buna göre oturtmuş, buna göre kendini geliştirmişti. Annelerde “kariyer” endişesi, babalarda “daha fazla kazanma” ihtirası yoktu. Şimdiki “çağdaş” aile yapımızda anne de çok meşgul baba da. Anne modernitenin dayattığı gereksizliklerle cebelleşirken, baba “daha fazla para” kazanma ihtirasının kamçısı altında koşturuyor.

Prof. Gaston Jezz “Ben Batılı bir aile hukuku profesörü olarak diyorum ki; Türk milletinin elinden aile nizamını alınız, geriye hiçbir şey kalmaz” diyor.

Belli ki, Prof. Gaston Jezz, Osmanlı aile yapısını ve tabii terbiye sistematiğini, Osmanlı Devleti’ni yücelten olgunun temeli olarak görüyordu.

O nizamın temel unsurlarını ise şöyle özetlemeye çalışıyordu:

“Osmanlı aile hayatındaki güzellik, nezahet ve samimiyet zannetmiyorum ki başka bir yerde olsun. Osmanlı'daki İslamî hayat, huzurlu bir hayatın zirve noktasıdır. Birbirine sevgi-saygı ile bağlıdırlar. Bayramlarda, kandillerde küçüklerin büyükleri ziyareti, büyüklerin küçüklere iltifatı şiir gibi bir hayatın ipuçlarını veriyor. Osmanlı aile hayatı güzelliklerle doludur. Toplumsal yapı edebiyatla süslenmiştir. Hayat şiir gibi yaşanmaktadır. Bütün bunları ailede öğreniyorlar.”

Bu konuda dindaşı La Baronne Durand de Fontmange de en az Gaston Jezz kadar şaşkındır. Diyor ki:

“Ülkenin asırlık âdet ve ananeleri ile dinî hükümleri her seviyedeki kadını koruduğu için, Osmanlı'da ne iğfal edilmiş kız hikâyeleri, ne sokakta bulunmuş çocuk, ne düello, ne de intihar var…”

Mareşal Noltke’nin sözlerine de göz atalım:

“İtiraf etmeliyiz ki; bizde bir genç kız, nişanlılıktan evliliğe geçince bir derece daha itibardan düşer. Çünkü şehvetperest erkeklerin âşıkane iltifatları artık kesilir. Şark’ta ise evlilik, kadını yüceltir; zira evin tek hâkimi kadındır.”

Çocuklara büyük ilgi

“Türkiye Seyahatnamesi”yle meşhur Du Loir'ın 1650'lerdeki ahlakımız hakkındaki hükmü şu:

"Hiç şüphesiz ki, ahlak bakımından Türk siyasetiyle medeni hayatı bütün cihana örnek olabilecek vaziyettedir."

A. L. Castellan’dan bir tespit:

“Osmanlılar, ihtiyarlara ve çocuklara büyük ilgi gösterirler.”

On yedinci yüzyılda İngiltere’nin İstanbul sefirliğinde bulunan Sir James Porter tam bir İslam ve Türk düşmanıdır. Buna rağmen hatıratının bir yerinde şöyle diyor:

“Osmanlılarda çocukların analarıyla babalarına karşı besledikleri hürmet, bilhassa şayan-ı takdirdir. İstanbul’da tabiatın yüzünü kızartacak derecede çığırından çıkmış evlatlar az görülür...”

Düşünüyorum da, bugün bir yabancı sefirin aynı tarz cümleler kullanmasını pek imkân dâhilinde görmüyorum. Çünkü biz kendi kültür ve medeniyet sisteminden koparılıp boşluğa fırlatılmış bir milletiz.

Sir James Porter’i dinlemeye devam edelim:

“Osmanlılarda anne-baba sevgisi çok kuvvetlidir. Çocuklarda sonsuz bir itaatle birlikte, evlatlık vazifesiyle alakadar olabilecek her şeye karşı sarsılmaz bir bağlılık görülür...”

Ne yazık ki, aile dışı bağlarımızdan sonra (komşuluk ilişkisi gibi) aile içi “sarsılmaz bağlılığı” da çoktan kaybettik. “Kuvvetli anne-baba sevgisini” ve “itaat duygusunu” gömdük. “Mürteci” derler korkusuyla arkalarından bir Fatiha bile okuyamıyoruz.

Manevi zincirle bağlanmak

Osmanlı toplumuna hayranlık duygularını dile getiren sadece Sir James Porter değil elbet, daha birçok Avrupalı gezgin var sırada. Biri de Dr. A. Brayer’dir. Fransız yazar ve gezgin Brayer, “Neuf anne'es a Constantinople” isimli eserinde Osmanlı toplumunun sevgi, saygı ve dayanışma ruhundan, yardımseverliğinden, ikramından, insanı minnettar bırakan davranışlarından uzun uzun bahsederek Fransız toplumunun bu hasletleri örnek almasını diler. İnsanî hislerin ve hasletlerin, On sekizinci asır Fransa’sında, neden Osmanlı toplumundaki gibi olmadığına hayıflanır. Bunun sebeplerini araştırır. Ve bir yabancının varabileceği bazı doğru tespitlere varır. Der ki:

“Dinin manen zincirlemiş olduğu hakiki Müslümanlar, ancak onun kendilerine çizmiş olduğu daire dâhilinde hareket edebilirler...”

Kimi aydınlarımızın bir türlü varmak istemediği bu noktaya bir yabancı gezginin üstelik on sekizinci asırda ulaşmış olması düşündürücüdür.

Çocuk yetiştirmede kurumlaşmak

Dr. Brayer’i dinlemeye devam edelim:

“Birtakım menfaat kaygıları, eğlence düşkünlükleri, çok defa kadınların da iştirak ettiği ticarî muamele gaileleri, hâsılı başka memleketlerin her şeyleri, kadınların çocuklarına karşı şefkatlerini azalttığı halde; Osmanlı'nın harem hayatı, bilakis bütün bu hislerin bir merkezde toplanıp artmasını temin etmektedir.”

Şerhe, izaha, yoruma gerek var mı?

İşin özü ve özeti şu ki: Osmanlı ailesi çocuk yetiştirmek üzere kurumlaşmıştı. Dengelerini buna göre oturtmuş, buna göre kendini geliştirmişti.

Annelerde “kariyer” endişesi, babalarda “daha fazla kazanma” ihtirası yoktu. Aile ve toplum hayatının bir ayağı “tevekkül”, öteki ayağı “teşekkür”dü (şükür anlamında).

Annenin en önemli işi çocuk yetiştirmekti. Mimari de buna göre planlanmıştı. Her evin “olmazsa olmaz”ı sayılan avlular, kadının egemenlik alanıydı. Çamaşır bu avlularda yıkanır, misafir bu avlularda ağırlanır, su kuyusu, tandır, dokuma tezgâhı gibi âlet edavatlar yine bu avlularda yer alırdı.

Osmanlı asırlarında hemen her aile kendi ihtiyaçlarını üretir, ihtiyaç fazlası üretimini ise satıp geçinirdi.

Sanayi ve ticaret devlet tekelinde değildi. Aile işletmeciliği kanalıyla “hür teşebbüs” o kadar yaygındı ki, buna bakıp bugünkü anlamda “liberal ekonomi”nin temellerinin Osmanlı ailelerinde atıldığını söylemek bile mümkündür.

Kısacası, Osmanlı asırlarında hayatın hiçbir evresi boş ya da başıboş bırakılmaz, hayatın her yönü değerlendirilir, her anı dolu dolu yaşanırdı.

Bu yüzden de ömür bereketlenirdi.

Nineler dedeler aile dışında

Şimdiki “çağdaş” (eskiden “asrî” derlerdi) aile yapımızda anne de çok meşgul baba da. Anne modernitenin dayattığı gereksizliklerle (eşyaya hizmetkârlık gibi) cebelleşirken, baba “daha fazla para” kazanma ihtirasının kamçısı altında durup dinlenmeden, hatta eve dahi uğramadan koşturuyor…

Nineler ve dedeler zaten aile dışına çıkarılmış. Bu durumda çocuklar ya sokağa emanet, ya daha iyi bir ihtimalle kreşlere...

Artık ne kadar yetişebilirlerse o kadar yetişiyorlar.

Dr. Brayer, Osmanlı aile hayatına temas ederken, bilhassa yetişkin çocukların anne-babaları ile birlikte oturmaktan derin bir haz duyduklarını belirterek diyor ki:

“Çocuklar yetişip adam oldukları zaman, (Osmanlı toplumunda) analarıyla babalarını yanlarında bulundurmakla iftihar ettikleri ve küçükken onlardan gördükleri şefkate mukabele etmekle bahtiyar oldukları halde...”

Ve geçiyor kendi toplumunu tenkide:

“Başka memleketlerde çok defa çocuklar, olgunluk çağına girer girmez (ekonomik özgürlüğüne kavuşur kavuşmaz) analarıyla babalarından ayrılmakta, ekonomik menfaatleri hususunda onlarla çekişe çekişe tartışmakta, hatta bazen kendileri refah içinde yaşadıkları halde anne-babalarını sefalete yakın bir hayat içinde bırakmakta, zavallılara karşı âdeta yabancılaşmaktadırlar...”

A. Ubicini yazıyor:

“…Çocuklarını bundan daha fazla sevgi, özen ve şefkat içinde yaşatan bir memleket bilmiyorum. İşin garibi, bütün bu şefkatle ihtimamın annelerden çok babalarda derinleşmiş olmasıdır. Cuma günleri (cuma Osmanlı’da tatil günüdür) veya bir bayram günü, Osmanlı Türk’ünün, çocuğunun elinden tutup sokakta gezdirmesi, adımlarını çocuğun adımlarına göre ayarlaması, çocuğun yorulduğunu görünce omzuna alması veya bir aralık dinlendiği kahve peykesinde yanına oturtup en derin şefkatle konuşarak çocuğun bütün hareketlerini dikkatle takip etmesi görülecek şeydir.”

Bundan da anlaşılacağı gibi, Osmanlılar, hayatın tümünü çocuklarıyla paylaşırlardı. Şimdi ancak zaman kırıntılarını paylaşabiliyoruz.

Yeniden keşfetmek

Geçmişimiz, yalnız zaferler açısından değil, insan kaynakları açısından da son derece zengin…

Şu halde, Fatihler, Selimler, Süleymanlar, Sinanlar yetiştirmiş ceddimizin, çocuk eğitimi konusunda, bizimkinden farklı bir metotları vardı…

Bu yüzden gerek aile içi eğitim, gerekse okul eğitimi daha iyi sonuç vericiydi.

Anlaşılan o ki, geçmişte bu coğrafyada yaşayan insanlar, yani ninelerimiz ve dedelerimiz, bugün hasretle andığımız “cevher insan”a ulaşmışlardı.

İşte bu metodolojinin kaynaklarına ulaşmamız ve güncelleyip çağa taşımamız gerekiyor.

Tarihsel kimliğimizde kendimize dönmeye ihtiyacımız var.

Bunu yapabiliriz çünkü köklerimiz hâlâ sağlam.
Moral Dünyası
 
Üst Alt