• Merhaba Ziyaretçi hoşgeldin! Forumdan daha fazla yararlanmak için buradan kayıt olunuz...

Bu Gun CUMA!!!

mopsy

Emektar
Üye
Selam!

Bu sözler garip, doğaüstü bir sesle telaffuz edildi ve ben âdeta ışık terleyen yüzünün parlaklığından daha ziyade bu sesten etkilendim. Görünüşü, Kitab-ı Mukaddes’teki vahiyleri okurken, esinlenmişler hakkında tasavvur ettiğimiz fantastik suretleri somutlaştırıyordu. Fakat böyle etkilenmeler bizim dağlarımızın arasında pek nadir değildir; burada süreğen karların anormal beyazlığı bünyelerimizde böyle şaşırtıcı durumlar meydana getirir.

– Swedenborg geldi, az önce ondan ayrıldım, göğün havasım teneffüs ettim, dedi.

– Size nasıl bir kılıkta gözüktü, diye sordum.

– Fani görünüşü içinde, 1771’de Londra’da, Cold-Bath-Field semtinde, Richard Shearsmith’in evinde son kez gördüğümdeki gibi giyinmiş olarak. Üstünde kıvırcık yünlü kumaştan yanar dönerli, çelik düğmeli takım elbisesi, kapalı yeleği, beyaz kravatı, ve pudralı lüleleri iki yana sarkan aynı muhteşem peruğu vardı. Peruğun toparladığı saçları, her yerinde güç ve sükûnet okunan büyük dört köşe simasıyla uyumlu geniş ve ışıklı alnını meydana çıkarıyordu. Geniş deliklerinden ateş saçan o burnu tanıdım; daima gülümsemiş olan, ve benim mutluluğumla dolu şu sözlerin çıktığı o dudakları tekrar gördüm: “Yakında görüşmek üzere!” Ve semavi sevginin ışıltılarım hissettim.

«Baron’un yüzünde parlayan inanmışlık tartışmaya girişmemi önlüyordu ve kendisini sessizce dinliyordum. Sesinde benim de içimi ısıtan bulaşıcı bir sıcaklık vardı; başkasının hiddetinin bizim sinirlerimizi de germesi gibi, fanatizmi yüreğimi çarptırıyordu. Sessizce peşinden gittim, evine geldik, ve orada adsız çocuğu gördüm; esrarengiz bir şekilde kendisini saran annesinin göğsünde yatıyordu. Geldiğimi duydu ve başını bana doğru kaldırdı. Gözleri normal bir çocuğun gözleri değildi; aldığım izlenimi ifade etmek istersem, şöyle demeliyim: O gözler daha o anda görüyor ve düşünüyorlardı.

«Kaderi önceden yazılmış bu yaratığın çocukluğu, bizim iklimimiz için olağanüstü durum ve şartlar içinde geçti. Dokuz yıl boyunca kışlarımız alışılmıştan daha ılık geçti, yazlarımız daha uzun sürdü. Bu olay bilim adamları arasında tartışmalara sebep oldu. Fakat onların açıklamaları akademisyenlere yeterli göründüyse de, bunları Baron’a söylediğim zaman sadece gülümsedi.

“Ruhlar mevcutsa bir şeyler yapmaları da gerekir,”
Musluman
Cuman mubarek olsun!
 

mopsy

Emektar
Üye
Selam!

“Ruhlar mevcutsa bir şeyler yapmaları da gerekir,”

«Bronz asa herkesindir. Ne Musa, ne Yakub, ne Zerdüşt, ne Paulus, ne Pythagoras, ne Swedenborg, Tanrı’nın ne en meçhul elçileri ne de en ünlü peygamberleri sizin olabileceğiniz şeyden üstün değildiler. İşin aslı; milletlerin, inanca sahip oldukları bazı özel anlar vardır, o kadar.

«Maddi bilim insan çabalarının hedefi olacak olsaydı, insanları bir araya toplayan büyük ocaklar olan toplumlar, her defasında ilahi el tarafından böyle dağıtılırlar mıydı?

Medeniyet, türümüzün hedefi olsaydı, akıl ve zekâ söner miydi?

Yoksa sırf bireysel bir şey olarak mı kalırdı?

Tarihte büyük olan bütün milletlerin büyüklüğü, istisnalar üzerine kuruludur; istisna ortadan kalktı mı, güç de ölmüştür.

«Hedef bilim olsaydı görücüler, peygamberler, elçiler, bilgiye “inanç”ı temel yapmak yerine, bizzat bilimle uğraşmaya kalkmazlar mıydı?

Kalplerinize seslenmek yerine beyninizin kapısını vurmazlar mıydı?

Hepsi insanları Tanrı’ya doğru itmek için geldi. Hepsi, size göklere gitmek için gerekli basit sözleri söyleyerek, kutsal yolu ilan etti. Hepsi sevgi ve inançla tutuşmuş yanıyor; insan topluluklarının üstünde uçan, onları saran, canlandıran ve ayağa kaldıran o sözden esinleniyor ve onu hiçbir insani çıkar uğruna kullanmıyordu. Büyük dâhileriniz; şair, kral ve bilginleriniz şehirleriyle birlikte göçüp gittiler, çöl onlara kumdan kefenlerini giydirdi; oysa sözünü ettiğim hâlâ kutlu sayılan bu iyi çobanlar felaketlerden sonra hep hayatta kaldılar.

«Sizinle hiçbir noktada anlaşamayız. Aramızda derin uçurumlar var: Siz karanlıklar yakasındasınız, bense gerçek ışığın içinde yaşıyorum. İstediğiniz bu söz müydü, bilmem; ama onu sevinçle söylüyorum, zira sizi değiştirebilir. Öyleyse şunu bilin: Bir madde bilimleri vardır, bir de mana bilimleri. Sizin cisimler gördüğünüz yerde ben doğurucu bir hareketle birbirlerine yönelen kuvvetler görüyorum. Benim için cisimlerin karakteri, ilk-özlerinin göstergesi ve özelliklerinin işaretidir. Bu ilk–özler, sizin gözünüzden kaçan ve bazı merkezlere bağlı yakınlıklar doğurur. Canlılığın dağıtılmış olduğu çeşitli türler karşılıklı denklik içinde olan sürekli kaynaklardır. Her biri kendi özel ürününü üretir.

«İnsan hem sonuç hem sebeptir; beslenir, ama besler de. Tanrı’ya “yaratıcı” diyerek onu küçültüyorsunuz. O, zannettiğiniz gibi ne bitkileri, ne hayvanları, ne yıldızları ayrı ayrı yaratmıştır; zaten işini birkaç ayrı yoldan görebilir miydi?
Musluman
Cuman mubarek olsun!
 

mopsy

Emektar
Üye
Selam!



SWEDENBORG’UN SÖZLERİNİN SÜHREVERDİ, İBN ARABİ YA DA SADİ ŞİRAZİ’NİN SÖZLERİYLE UYUMU

Corbin’in kitabına önsöz yazan Leonard Fox, Suzuki’den şöyle bir alıntı yapıyor: “Swedenborg, Batılıların Buda’sıdır. Okunulması ve takip edilmesi gereken de odur!” Oldukça iddialı bir tanım bu. Bakalım neden böyle imiş!

Corbin, Batılı anlamdaki ütopya kavramı ile Farsça bir tabir olan Nâ-kocâ-âbâd (hiçbir yer) arasındaki farka temas ederek başlıyor kitabına. Bu farkı ortaya koyabilmek adına bazı temel kavramlara dikkat çekiyor sonra: Bir yanda harici, görünür ve zahir olan; diğer yanda dahili, görünmez ve batınî olan vardır. Buna göre, maddi gerçekliği içeren, çevreleyen ve sarmalayan, manevi olandır. Bu sebeple manevi gerçeklik bir yerde değildir; ‘hiçbir yer’dedir.

Ütopyadan farklılaşan ‘hiçbir yer’ kavramının Batılı teozofi geleneğindeki tam formülasyonunun Swedenborg’da bulunabileceğini iddia ediyor Corbin ve ekliyor: “Büyük İsveçli vizyoner Swedenborg’un sözlerinin Sühreverdi, İbn Arabi ya da Sadi Şirazi’nin sözleriyle uyumu karşısında kişi ancak çarpılabilir.”

Corbin, yukarıda yapılan girişe binaen, Swedenborg ile Şia arasındaki yakınlığı incelemeye geçiyor, ki kitabının asıl amacı da budur.

SWEDENBORG HERMENÖTİĞİ
Swedenborg hermenötiğinin detayına dair Corbin iki kavram zikrediyor: Tekabüliyetler (correspondences) ve tasvirler(representations).

Bunlarla ne kastedildiğini Corbin’in şu örneği iyi açıklamaktadır: Bir yüzün özellikleri onun tekabüliyetlerini oluştururken ondaki görünüşler tasvirlerdir. Swedenborg’un bu kavramlarla anlatmak istediği ise şudur: Her bir insanın ‘iç kişi’si (internal person) onun manevi dünyası iken dışsal varlığı doğal dünyasıdır ve doğal dünyada hiçbir şey yoktur ki manevi dünyadaki bir şeyi tasvir etmesin ya da manevi dünyada bir tekabüliyeti olmasın.

Manevi dünyanın detayına inilecek olursa, Swedenborg’un artan içsellik ve saflığa göre sıralanmış üç cennet tanımına ulaşılır: Aşağı, orta ve yüksek cennet. Tıpkı üç cennet gibi İlahi Kelam yani İncil’de de üç algı tanımlar Swedenborg: Doğal, manevi ve göksel algı. Buna göre kişi, içinde kendi cennet ve cehennemini taşır. Manevi ve doğal dünya arası tekabüliyet ve tasvir ilişkisine binaen olsa gerektir bu. Nitekim bir sonraki ibare bunu doğrular niteliktedir: Dünya ve Cennetin ışığı olmak üzere iki ışık mevcuttur ve ilkinde var olan her şey ikincisinde var olanın tasviridir. Üstelik yalnızca ışık değildir çift olan. Isı da çifttir. Böylece, her bir doğal prensibe karşılık (ister psikolojik ister kozmolojik olsun) bir manevi prensip vardır. Bu noktada Corbin, Şii hermenötik ile ilinti kurar, çünkü onda da zahir ve batının eş zamanlılığı vardır.



Swedenborg’a göre tarih, ‘içsel kişi’nin sürekli bir düşüşünü resmeder. Başlangıç, Antiquissima Ecclesiaolarak adlandırılan çok eski dönemdir ki bunda cennet ve insan bir ahenk içindedir. Bu sebeple, insanların gözleriyle gördükleri her şey cennete ait şeylerle aynıydı. Bu dönem Altın Çağ idi. Fakat gittikçe cennet ile iletişim zayıfladı. Öyle bir noktaya gelindi ki insan Tufan’ın manevi yıkımından geçmek zorunda kaldı. Bu seviyede artık dünyadaki zahiri nesneler dışında bir algı söz konusu olamadı. Cennetten gelen akış, tekabüliyet ve tasvirler yoluylaydı ancak. Bu ikinci dönemAntiqua Ecclesia’dır ve Gümüş Çağ’a denk gelmektedir. Bu tekabüliyetler ve tasvirler, sihrin içinde dejenere olduğundaysa üçüncü döneme yani Ecclesia’ya geçilmiştir. Sihrin içinde dejenere olma hali bana hemen Hz. Musa ve Firavun kıssasını hatırlatıyor ki Swedenborg bunu doğrular şekilde bu Bronz Çağı yapılandıranların İsrailoğullarıolduğunu dile getiriyor. Dördüncü dönem ise Ecclesia christiana’dır. Bunda cennete ait şeylerin bilgisi İlahi Kelam’dan yani İncil’den ileri gelmektedir. Demir Çağı’dır bu. Her bir dönem, Son Yargılama ile son bulur. Corbin’e göre Swedenborg’un “Yargılama” görüşü, Şiîlikte bir peygamberî çevrimin bitip diğerine geçişi simgeleyen kıyamet görüşü ile uyuşmaktadır.

İnsanoğlunun manevi yenilenmesi ise 6 döneme ayrılır Swedenborg düşünce sisteminde. Tamamlanma yedinci dönemdedir çünkü saf sevginin hükümdarlığı ile göksel (celestial) hale gelinir. Burada durup 7 rakamının tasavvuftaki önemini hatırlatmak isterim zira tasavvufta da 7 nefs ve ruh katmanından bahsedilmektedir.
Musluman
Cuman mubarek olsun!
 

mopsy

Emektar
Üye
Selam!



Buraya kadar olan açıklamalar üzere Adem ile ilgili anlatıya geçilmektedir. Manevi kişinin konumu onun içsel durumu yani bahçesi, cenneti iken göksel kişi, içsel halinin ta kendisidir. Bu bahçenin ağaçları, sevgi ve zekanın (iyi ve kötüye dair zeka) tüm olası algılarıdır. Buna göre Swedenborg şunu iddia eder: İmanın gizlerini araştırma isteği, duyu ve bilimler aracılığıyla giderilmek istendiğinde Antiquissima Ecclesianeslinin düşüşü hasıl olmuştur. Yasaklı ağaç ya da yasaklı bilgi, ‘duyu üstünü rasyonel bir şekilde duyusal olanda asimile etme isteği’dir. Hz. Adem kıssasına dair ilginç bir yorumlama şekli bu. Buna göre Adem ve eşi, ağacın hakikatini ona dokunarak, ondan tadarak yani duyumsayarak elde etmek istemişlerdi. Swedenborg, insanınAntiquissima Ecclesia/Homo yani soyut haldeki kişilikten düşüşünü, insan proprium’u denen şeye bağlılığı ile açıklamaktadır.

SWEDENBORG’DA ADEM VE NUH

Adem anlatısına bağlı olarak Swedenborg’un değindiği bir diğer husus da Havva’nın Adem’in kaburga kemiğinden yaratılması meselesidir. Swedenborg’a göre erkeğin kaburga kemiklerinden biri Tanrı tarafından kadın haline getirilmiştir. Burada kaburga kemiği, göğüs kafesi ve kalbi çevreleyen kemik sisteminin elemanıdır ve proprium’u temsil eder. Buna göre kadın, erkeğin proprium’udur, özüdür (self). Kendi kelimelerimle anlatacak olursam, erkeğin kendini kendisinde bulduğudur.

Nuh, Antiqua Ecclesia’dır. Bu dönemde artık direkt algı değil fakat bilinç ve bilgi vardı, der Swedenborg. Bu sebepledir ki kişiler artık sadece içsel kişi ile eğitilemezdi, dışsal kişilikten geçilmeliydi. Buradaki gemi, hayatın sahip olduğu ve onda sahip olunmaya değer her şeyi içine alanı sembolize eder. Geminin üzerinde salındığı su, zeka ve bilgi ile ilgili olan şeylerin sembolüdür. Fakat aynı zamanda bilgi eksikliği, yanlışlama ve yalanı da kapsar. Yani zıddı ile kaimdir. Hemen akla Kur’ân’da suyun hem olumlu hem olumsuz örneklerle kullanılması geliyor. (Nuh kavminin helakinde olumsuz bir örnek iken olumlu bir örnek için bkz. Enfal, 11)
Musluman
Cuman mubarek olsun!
 

mopsy

Emektar
Üye
Selam!

ŞİÎLİK

Bu noktadan itibaren Şiiliğe dair bilgi vermeye geçer Corbin. 12 İmam Şiîliği İmamet, 7 İmam Şiîliği ise İsmailiye olarak adlandırılmaktadır. Ona göre, İslam düşüncesinde peygamberliğe dair felsefe Şiîliğe çok şey borçludur. Şiîlik’te peygamberlik ve imamlık (ya da velayet) çiftli bir kozmik harekete denk gelmektedir: Başlangıç (mebde) ve dönülecek yer (meâd), kaynak (genesis) ve dönüş, düşüş ve yükseliş hareketleri… Bu ikili hareket bir yanda tenzil yani vahyin inişine, öte yanda ise tevil yani vahyi asıl amacına geri döndürmeye karşılık gelir.

Manevi alemlere dair dörtlü bir derecelendirmede bulunur Şiîlik. Corbin, bunlardan ilk üçünün, Swedenborg’un tarif ettiği Cennetin 3 derecesine tekabül ettiğini iddia eder. İlaveten, Swedenborg’un bütün görünür ve görünmez âlemleri kucaklayan Eccleisa’dan bahsettiği yerde İsmailiye düşünürleri davetten bahsetmektedir, der. Sözlük anlamıyla bu kelime, “davet”, “çağrı” demektir ve Cennet’te başlayan bir çağrıdır. Cennetteki ahitleşmeyi çağrıştırmaktadır bu.

ŞİÎLİKTE ADEM VE NUH PEYGAMBERLER

Şiîlikteki Adem değerlendirmesine gelinecek olursa, öncelikle 3 tür Adem birbirine karıştırılmamalıdır: Yeryüzündeki ilk Adem, peygamberlik döngüsünü başlatan Adem ve ruhani Adem. Kur’ân’da geçen 6 devirde/dönemde yaratılmaya dair “6 gün” ibaresi Şiîlikte, her biri bir peygamberin adıyla anılan 6 zaman döngüsüne işaret eder: Adem, Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed. 7. gün, İmam’ın yeniden ortaya çıkacağı vakittir. Swedenborg’da ise 7. gün, insanın göksel olarak tahakkuk edeceği zamandır.

İnsanın 12 kaburga kemiği,
Musluman
Cuman mubarek olsun!
 

mopsy

Emektar
Üye
Selam!

İnsanın 12 kaburga kemiği, Adem’i çevreleyen ve ona yardım eden melekleri temsil eder. Hıristiyanlıktaki 12 havariyi çağrıştırmaktadır bu. İblis bunlardan biriydi fakat bâtının zahire bağlanabilirliğini reddetti; Adem’i batından ve sembollerin algısından mahrum etti. Havva, İblis’in yerine Adem’e verilendir. Adem bâtına dair tüm bildiklerini Havva’ya irsal eder, onda tersyüz eder. Havva onun eşi ve Hocasıdır. İmam Adem’in hocası… Yani bâtın dişildir. Zahiri olanı, hukuku belirtmekle yükümlü peygamber erili, bâtın ve manevi duyu ile beslenmiş İmam ise dişili temsil eder. İsmailiye’ye göre ağaç, yeniden ortaya çıkan son İmam’ı temsil eder ki döngüyü tamamlayacak olan da odur.

Nuh’a gelince… Onun misyonu, insanları zahire davet idi. Su, bilgi ve onunla ilgili her şeyin sembolüdür. Gemi yapımı davettir. Buna göre, Kur’ân’daki “Gemi, içindekilerle dağlar gibi dalgalar üstünde akıp gidiyordu.” (11:42) ayeti, batınî öğretilerle desteklenmiş İmam’ın bilgi denizinde mistik bir gemi gibi yüzdüğü ve davete icabet edenlerin de ona eşlik ettiği şeklinde yorumlanır.

Tüm bu karşılaştırmaların ardından Corbin şu tespitlerle sona erdirir eserini: Şiilik Kristoloji’yi idrak etme hususunda tamamen rahattır. Fakat bu zamana değin Kristoloji benzer bir rahatlıkta olamamıştır. Teslis inancını kabul etmeyen Swedenborg teolojisi ise buna yatkındır.
Musluman
Cuman mubarek olsun!
 

mopsy

Emektar
Üye
Selam!

SWEDENBORG’UN MELEKLERİ

Ünlü felsefeci ve bilim adamı Emanuel Swedenborg (1688-1772)
bir kitap kurdu olarak geçirdiği ömrünün son yirmi beş yılında Londra’da oturdu.
Ne var ki, İngilizler konuşkan olmadıklarından,
o da çareyi şeytanlarla ve meleklerle sohbet etmekte buldu.

Tanrı ona Öte Dünya’yı ziyaret etme ve ora sakinlerinin yaşamlarına
girme ayrıcalığını bahşetti.

Isa,
ruhların Cennet e kabul edilmeleri için dürüst olmaları gerektiğini söylemişti.
Swedenborg,
buna, aynı zamanda zeki olmaları gerekir şeklinde bir eklemede bulundu;
daha sonra, Blake de
sanatçı ve şair olmaları gerekir şartını koydu.

Swedenborg’un Melekleri,
Cennet’i seçmiş ruhlardır.
Sözcüklere ihtiyacı yoktur onların;

bir Meleğin,
yanına başkasını çağırması için onu düşünmesi yeter.
Yeryüzünde birbirini sevmiş olan iki kişi, tek bir Melek olurlar.
Onların dünyasına sevgi hakimdir;
her Melek bir Cennettir.
Biçimleri, mükemmel bir insanın biçimidir;

Cennetin biçimi ise
Musluman
Cuman mubarek olsun!
 

mopsy

Emektar
Üye
Selam!

Cennetin biçimi de aynıdır. Melekler hangi yöne bakarlarsa baksınlar
—kuzeye, doğuya, güneye ya da batıya—
hep Tanrı ile yüz yüzedirler.

Onlar, her şeyden önce, din adamıdırlar;
en büyük keyifleri dua okumak ve dinsel sorunları çözmektir.
Dünyevi şeyler, göksel olanların simgelerinden başka bir şey değildir.
Güneş, tanrısallığı simgeler. Cennette zaman yoktur;
her şeyin görünümü ruh durumuna bağlı olarak değişir.

Meleklerin giysileri,
zekâ derecesine göre parlar.
Zenginlerin ruhu, fakirlerin ruhundan daha zengindir,
çünkü onlar refağa alışıktırlar.

Cennetteki tüm nesneler, eşyalar ve şehirler
dünyamızda kilerden daha fiziksel ve daha karmaşık;
renkler de daha çeşitli ve parlaktır.

İngiliz soyundan gelen Melekler politikaya;
Yahudiler mücevher ticaretine eğilim gösterirler;
Almanlar da kalın kalın kitaplar taşırlar,
bir şeye cevap vermeden önce bunlara danışırlar.
Müslümanlar, Muhammed'e inandıklarından,
Tanrı onlara Peygamberin kopyası bir Melek yaratır.[/QUOTE]
Cennetin zevkleri, ruh yoksullarından ve münzevilerden esirgenmiştir,
çünkü onlar bunların tadını çıkaramayacaklardır
Musluman
Cuman mubarek olsun!
 

mopsy

Emektar
Üye
Selam!

Angelica Ocampo’ya

Yanılmıyorsam, Horasan’ın Peçeli (ya da, sözcüğü söz*cüğüne, Maskeli) Peygamberi Mokanna’yla ilgili başlıca bilgi kaynaklarının sayısı dördü geçmez:

a) el-Balazuri’nin derlediği Halifeler Tarihi’nin bazı bölümleri;

b) Abbasîlerin vakanüvisi İbn Ebî Tahir Tayfur’un kaleme aldığı
Dev’in Elkitabı ya da Düzeltmeler ve Gözden Geçirmeler Kitabı;

c) Peygamber’in kutsal kitabı olan Siyah Gül ya da Gizli Gül ’deki
ürkünç sapkınlıkların çürütülmesini içeren Gülün Yok Edilmesi
adlı Arapça elyazması; ve

d) Trans-Hazar Demiryolu için yapılan kazılar sırasında
mühendis Andrusov tarafından günışığına çıkarılan ve
güçlükle okunabilen bazı sikkeler.

Bugün Tahran’daki Sikke Koleksiyonu’nda bulunan bu sikkelerin üzerinde, Gülün Yok Edilmesi’nin ana bölümlerini özetleyen ya da düzelten bazı Farsça beyitler yer almaktadır.

Gül’ün aslı kayıptır; çünkü l899’da bulunan ve Morgenlandisches Archiv tarafından çarçabuk yayımlanan elyazmasının düzmece olduğunu, önce Horn, sonra da Sir Percy Sykes açıklamıştır.

Peygamber, Batı’daki ününü,
Thomas Moore’un, İrlandalı bir yurtseverin
aşırı duygusallığıyla yüklü, bitmek bilmeyen
bir şiirine borçludur.

Kızıl Boya
devam edecek...
Musluman
Cuman mubarek olsun!
 

mopsy

Emektar
Üye
Selam!

Kızıl Boya
Çağının ve ülkesinin insanları tarafından sonradan Peçeli Peygamber diye anılacak olan Hâkim denen adam, Hicrî 120 yılında (İS 736) Türkistan’da doğdu. Bağları, bahçe*leri, otlakları alabildiğine uzanıp giden çöle hüzünle bakan eski Merv kentiydi yurdu. Kentlilerin soluğunu kesen, siyah üzüm salkımlarının üzerini külrengi bir örtüyle örten toz bulutları ortalığı kaplamamışsa, öğle vakti, göz kamaştırıcı bir beyaza keserdi Merv kenti.

Hâkim, bu bezgin kentte büyüdü. Amcalarından birinin, onu, o zamanlar kâfirlerin, sahtekârların, hilebazların sanatı olan yün boyama işine çırak olarak aldığını biliyoruz. O kâfir, sahtekâr ve hilebazların, sonradan, Hâkim’in sıra saygı tanımaz hayatının ilk alçaklıklarının esin kaynağı olacakla*rını da. Gülün Yok Edilmesi ’nin ünlü sayfalarından birinde, Hâkim’in şu sözleri aktarılır:

“Yüzüm altın suyuna batmıştır, ama ben boyalarımı karıp demlendirdim, ikinci gece taranmamış yünü boyaya bastır*dım, üçüncü gece işlenmiş yüne boyayı emdirdim. Adaların hükümdarları hâlâ bu kızıl kumaş için birbirlerini yer durur*lar. Diyeceğim, gençlik çağımda, Allah’ın işine kanştım, O’nun yarattığı gerçek renklere hile karıştırarak günaha girdim. Melek, koçun kaplanla aynı renkte olmadığını söylemişti; Şey*tan da, Yüce Allah’ın koçla kaplanın aynı renkte olmalarını istediğini, her şeye kadir Yüce Allah’ın benim ustalığımdan ve boya sırlarımdan yararlandığını. Ama artık, Meleğin de, Şeytanın da hakikatten saptıklarını ve bütün renklerin iğrenç olduğunu biliyorum.”

Hicri 146 yılında, Hâkim, Merv’den kayboldu. Kazanları ve boya fıçılan, bir Şiraz kılıcı ve bir tunç aynayla birlikte, paramparça bulundu.

Boğa
Musluman
Cuman mubarek olsun!
 

mopsy

Emektar
Üye
Selam!

Boğa

158 yılının Şaban ayı sonlarıydı, çölde hava dupduruydu; birtakım adamlar, Merv yolu üzerindeki bir kervansarayın kapısının önüne oturmuş, akşam göğüne bakıyor, benliği dizginleme ve oruç tutma dönemini başlatacak olan Rama*zan ayının hilâlini gözlüyorlardı. Bunlar köleler, dilenciler, at tacirleri, deve hırsızları ve kasaplardı. Yere çömelip birbir*lerine sokulmuş, işareti bekliyorlardı ağırbaşlılıkla. Gözleri günbatımındaydı ve günbatımı kum rengindeydi.

lşıl ışıl titreşen çölün (ki güneşi yakıp kavurur, ayı ürper*tip dondurur) öte ucundan, dev gibi görünen üç karaltının yaklaştığını gördüler. insandılar, ama ortadakinin başı boğa başıydı. İyice yaklaştıklarında, anlaşıldı ki, ortadaki adamın yüzü bir maskeyle örtülü, yoldaşlarıysa kördü.

Kervansarayın kapısının önünde oturanlardan biri (Binbir Gece Masalları’nda olduğu gibi) kerametinin sırrını açıkla*masını istedi adamdan. Maskeli adam da dedi ki: “Onlar kör, çünkü benim yüzüme baktılar.”

Pars

Musluman
Cuman ve Bayramin
mubarek olsun!
 

mopsy

Emektar
Üye
Selam!

Pars

Abbasilerin vakanüvisinin kayıtlarına bakılırsa, çölden gelen adam (sesinde benzersiz bir yumuşaklık vardı, belki de o yabanıl maskeden hiç beklenmediği için öyle geliyordu insana), kervancılara, nedamet ayını başlatacak işareti beklediklerini bildiğini, ama kendisinin çok daha büyük bir işaretin vaizi, ömür boyu nedamet ve şehadetin vaizi olduğunu söyledi. Kendisini Osman’ın oğlu Hâkim diye tanıttıktan sonra, Hicrî 146 yılında evine bir adamın girdiğini, abdest alıp namaz kıldıktan sonra bir palayla kafasını kesip Cennet’e götürdüğünü anlattı. Yabancının (vahiy meleği Cebrail’di bu) sağ elinde tuttuğu Hâkim’in kellesi Cennet’in en yüce katına, Allah’ın huzuruna çıkarılmış, Allah da onu peygamberlikle görevlendirmişti; ona öyle eski sözcükler öğretmişti ki, o sözcükleri söyleyenin ağzı yanardı; yüzünü öyle bir nurla aydınlatmıştı ki, ölümlü gözler bakmaya dayanamazdı. İşte yüzüne bu yüzden maske takıyordu. Yeryüzündeki insanların tümü yeni yasaya bağlılıklarını açıkladıklarında, Yüz onlara açılacak ve meleklerin çoktan tapınmakta oldukları Yüz’e insanlar da açıktan açığa tapınabileceklerdi. Hâkim, görevini açıkladıktan sonra, onları kutsal savaşa, cihada ve şehitlik mertebesine erişmeye çağırdı.

Köleler, dilenciler, at tacirleri, deve hırsızları ve kasaplar, Hâkim’in çağrısına kulak asmadılar. Biri, “Büyücü!” diye bağırdı; bir başkasının, “Düzenbaz!” diye haykırdığı duyuldu.

İçlerinden birinin yanında bir pars vardı; belki de, İranlı avcıların yetiştirdiği cinsten, acımasız, ipek gibi parlak bir hayvan. Nasıl olduysa oldu, pars birden zincirlerini koparıverdi. Maskeli peygamber ve iki yoldaşı dışında, herkes birbirini çiğneyerek kaçıştı, çil yavrusu gibi dağıldı. Hep birlikte geri döndüklerinde bir de baktılar, peygamber hayvanın gözlerini kör etmiş. Parsın pınl pınl parıldayan ölü gözlerini görünce, Hâkim’in önünde secdeye geldiler, onun doğaüstü güçlerini kabul ettiler.

Peçeli Peygamber
Musluman
Cuman
mubarek olsun!
 

mopsy

Emektar
Üye
Selam!

Peçeli Peygamber

Abbasî halifelerinin vakanüvisi, Horasan’da Peçeli Hâkim’in namının yürümesini yazarken pek o kadar istekli görünmüyor. En ünlü kabile reislerinin başarısızlığa uğrayıp çarmıha gerilmesiyle büyük acılara boğulan Horasanlılar, Nur Yüzlü’nün öğretilerine umarsızca bir coşkuyla sarıldılar, armağan olarak kanlarını döküp altınlarını sundular. (Hâkim, artık o yabanıl maskesini çıkarıp atmış, yüzünü değerli taşlarla bezeli dört kat beyaz ipekten bir peçeyle örter olmuştu. Ülkeye hükmeden Ben-i Abbas hanedanını simgeleyen renk siyahtı; Hâkim ise Koruyucu Peçesi, sancakları ve sarıkları için tam karşıt rengi, beyazı seçmişti.) Sefer iyi başladı. Hiç kuşku yok ki, Düzeltmeler Kitabı’na bakarsanız, Halife’nin ordularının her yerde muzaffer olduklarını görürsünüz; ama dikkatli okur, her zaferden sonra komutanların görevden alındıklarını, en ele geçirilmez sanılan kalelerin terk edildiğini gözden kaçırmayacak, işin aslını kestirebilecektir. 161 yılının Recep ayı sonunda şanlı Nişabur kenti demir kapılarını Maskeli’ye açtı; 162 yılının başlarında Nişabur’u Esterâbad kenti izledi. Hâkim’in askerî etkinliği (tıpkı ondan daha talihli bir peygamberin de yaptığı gibi), savaşın en şiddetli anında, kızıla çalan bir devenin sırtında Allah katına yükselerek ince bir sesle dua etmekten öteye gitmiyordu. Oklar sağından solundan ıslık çalarak geçiyor, bir teki bile gövdesine değmiyordu. Tehlikeye meydan okuyordu sanki. Bir gece tiksinç cüzzamlılar sarayının çevresinde toplandığında, onları içeri aldırttı, bir bir öptü, gümüş ve altın dağıttı.

Yönetimle ilgili gündelik işleri altı yedi sofu yürütüyordu. Huzur içinde derin düşüncelere dalan Peygamber, kutsal gövdesinin gereksinimlerini karşılayabilmek için ellerinden geleni yapan yüz on dört kör kadından oluşan bir harem kurmuştu.

Tiksinç Aynalar
Musluman
Cuman
mubarek olsun!
 

mopsy

Emektar
Üye
Selam!

Tiksinç Aynalar

Ne denli boşboğaz ya da tehlikeli olurlarsa olsunlar, söyledikleri sözler dinsel inançlara bağlı kaldığı sürece, İslâmiyet Allah’la bir mahremiyeti paylaşanları hoşgörür. Peygamber’in kendisine kalsa, belki de bu hoşgörüyü hor görmezdi; ama müritleri, elde ettiği zaferler ve Halife’nin -Muhammed el-Mehdî idi- gizlisiz saklısız açığa vurulan öfkesi en sonunda onun sapkınlığa saplanmasına yol açtı. Yok oluşuna yol açan bu aykırıgeliş, eski irfaniyye inanışlarının izlerine rastlanan kişisel bir inancın öğretilerini belirlemesini de sağladı aynı zamanda.

Hâkim’e göre, evrenin yaratılışının kaynağında tanrının tayfı yatmaktaydı. Bu tanrı o denli görkemliydi ki, nereden geldiği belli değildi; ne adı vardı, ne de yüzü. Değişmez bir tanrıydı, ama suretinin düşürdüğü dokuz gölge aracılığıyla tenezzül buyurup evreni yaratmış, bir ilk cennet kurmuş, bakıp gözetmişti. Yaradan’ın bu ilk hükümdarlığından, kendi melekleri, güçleri ve tahtlarıyla bir ikincisi meydana gelmiş; bunlar da, ilkinin bakışımlı bir aynası olan bir alt cennet kurmuşlardı. Bu ikinci cennetin yansısı bir üçüncüsüne, üçüncünün yansısı bir dördüncüye vurmuş, 999’a kadar böyle gitmişti. En alt cennetin tanrısı, bizleri yönetendi, gölgelerin gölgelerinin gölgesiydi ve tanrısallığının ondalığı sıfıra yakındı.

Yaşadığımız dünya bir yanılgı, gülünç bir yansılamaydı. Aynalar ve tanrılık, bu gülünç yansılamayı çoğaltıp doğruladıkları için, birer iğrençlikten başka bir şey değildi. Bilgeliklerin en yücesi, kendini tümüyle vermekti. Bu bilgeliğe erişmenin de iki yolu vardı (Peygamber seçimi serbest bırakıyordu): Ya dünya nimetlerinden el etek çekecektin ya da sefahate dalacaktın; ya teni tümden yadsıyacaktın ya da tene aşın düşkünlük gösterecektin.

Hâkim’in kişisel cennet ve cehennemi de az umutsuz değildi:

“Kelâm’ı inkâr edenler, Peçe’yi ve Yüz’ü tanımayanlar (diye lânet okur Gizli Gül’de) kendilerini dehşetengiz bir cehennemde bulacaklardır: Yolunu şaşınnış her ruh, 999 alev hükümdarlığında; ve her hükümdarlıkta 999 alev dağında; ve her dağda 999 alev kalesinde; ve her kalede 999 alev odasında; ve her odada 999 alev yatağında yanacak; ve her yatakta kendi yüzüne ve kendi sesine bürünmüş alevlerin 999 çeşidinde ebediyete kadar azap çekecektir.”

Bunu, günümüze ulaşmış bir başka âyet de doğrulamaktaydı:

“Bu hayatta tek bir bedende azap çekersin; ama ölüp de günahlarının cezasını çekerken sonsuz sayıda bedende azap çekersin.”

Cennet’se o kadar açık seçik değildi:

“Orada karanlık sonsuzdur, taş çeşmeler ve havuzlar vardır ve bu Cennet’teki mutluluk dünya nimetlerinden elini eteğini çekmenin, özlünden geçmenin ve uykuda olduklarını bilenlerin mutluluğudur.”

Yüz
Musluman
Cuman
mubarek olsun!
 

mopsy

Emektar
Üye
Selam!

Yüz

Hicret’in yüz altmış üçüncü (ve Nur Yüzlü’nün beşinci) yılında, Hâkim, Semnan’da Halife’nin ordusunca kuşatıldı. Erzaktan ve şehitten yana hiç sıkıntı çekilmedi; iyilik meleklerinin vâki olması pek yakındı. İşte tam o sırada, ortalığa korku salan bir söylenti dolaştı kalenin içinde. Haremde zina yapmış bir kadın, haremağaları tarafından boğulurken, Peygamberin sağ elinin yüzük parmağının olmadığını ve bütün tırnaklarının dökülmüş olduğunu haykırmıştı. Söylenti müminler arasında hemen yayıldı. Hâkim, cemaatinin ortasında, bir yükseltinin üstüne çıkmış, kendisine zafer ihsan eylemesi ya da özel bir işaret göndermesi için Allah’a dua ediyordu. Bardaktan boşanırcasına yağan bir yağmurdan sakınıyormuşçasına başlarını öne eğmiş iki kolağası, yanına yaklaşıp Peçe’yi çekti aldı.

O saat herkesin tüyleri ürperdi. Resul’ün mukaddes yüzü, o cennetlik yüz gerçekten de beyazdı, ama bu beyazlık miskin illetine yakalananların yüzlerinde görülen beyazlıktı. Şişkin yumrularla kaplı korkunç yüzü görenler maske sandılar. Kaşları yoktu; sağ gözkapağının altı, büzülüp buruşmuş yanağının üstüne sarkmıştı; iri bir yumru topağı dudaklarını yiyip bitirmişti; burnu dümdüz olmuş, insan burnundan çok aslan burnuna benzemişti.

Hakim, sesini yükselterek, son bir hileye başvurmaya yeltendi. “Bağışlanmaz günahlarınız yüzünden, yüzümdeki nuru göremiyorsunuz,” diyecek oldu.

Kolağaları, oralı olmadılar, kargılarıyla delik deşik ettiler Hâkim’i.

S:61-68

JORGE LUIS BORGES,
Historia Universal de la infamia (1935)
Musluman
Cuman
mubarek olsun!
 

mopsy

Emektar
Üye
Selam!

Evvel zaman içinde, Endülüs hükümdarlığında bir kent varmış. Hükümdarlar, adına kimilerinin Lebtit, kimilerinin Ceuta, kimilerinin de Jaen dedikleri bu kentte otururlarmış. Kentin sağlam kalesinin demir kapılarından ne içeri girilir, ne de dışarı çıkılırmış, kapılar hep kilitli tutulunnuş. Ölen hükümdarın yerine tahta çıkan her yeni hükümdar, kapılara kendi elleriyle yeni bir kilit takmış. Sonunda kilitlerin sayısı yirmi dördü bulmuş; her hükümdara bir kilit düşüyormuş.

Gel zaman git zaman, hükümdarlığın başına hanedandan olmayan biri geçmiş; tahtı zorla ele geçiren bu kötü yürekli adam, kapıya yeni bir kilit takmaya yanaşmamış, yirmi dört eski kilidi açıp kalenin içinde neler olduğunu görmeyi koymuş kafasına. Vezir ve emirler eski kilitleri açmaması için yalvar yakar olmuşlar; demir anahtarlığı gizlemişler, yeni bir kilit takınanın yirmi dört kilidi açmaktan daha kolay olduğunu söylemişlerse de dinletememişler. Hükümdar, nuh diyor peygamber demiyormuş: “Bu kalenin içinde neler olduğunu görmek istiyorum.” Bu kez, toplayabildikleri bütün zenginlikleri hükümdarın önüne sermişler: Sürü sürü hayvanlar, Hıristiyan putları, gümüşler, altınlar. Gene de razı edememişler.

Hükümdar sağ eliyle (sonsuza dek yansın!) bir bir söküp çıkarmış kilitleri içeri girince bir de ne görsünler, kalenin içi Arap suretleriyle dolu değil mi! Tez ayaklı develerin ve atların sırtında, uçları omuzlarından aşağı uzanan sarıkları, kuşaklarından sarkan palaları, ellerinde uzun kargılar, madenden ve ağaçtan oyulmuş Araplar. Suretlerin hepsi de yontuymuş ve gölgeleri yere vuruyormuş. Atların ön ayakları şaha kalkmışçasına yere değmemesine karşın, güçlü kuvvetli küheylanlar devrilip yıkılmıyormuş. Bu usta ellerden çıkma yontuların kıpırtısız duruşlar ve müthiş suskunluğu hükümdarın yüreğine korku salmış; hepsi de aynı yöne -batıya- bakıyormuş, ağızlarından tek bir söz çıkmıyor, tek bir boru sesi duyulmuyormuş. Bunlar ilk odadakilermiş.

İkinci odada,
Musluman
Cuman
mubarek olsun!
 

mopsy

Emektar
Üye
Selam!

İkinci odada,

Davud oğlu Süleyman -ikisi de huzur içinde yatsın!- için yapılmış oyma bir masa görmüşler. Masa, yekpare zümrütten oyulmuşmuş. Herkes bilir ki, zümrüdün rengi yeşildir ve fırtınalar dindirmek, sahibinin namusunu korumak, kanlı ishali gidermek ve cinleri kovmak, düşmanlara karşı üstünlük sağlamak ve doğumları kolaylaştırmak gibi gizli hünerleri vardır; gerçek, ama tarifsiz hünerlerdir bunlar.

Üçüncü odada

iki kitap bulmuşlar. İlk kitap siyahmış ve madenlerin özelliklerini, tılsımların nasıl kullanılacağını, günlerin gezegenlere değgin yasalarını, zehirlerin ve pan-zehirlerin nasıl hazırlanacağını açıklıyormuş. Öteki kitapsa beyazmış, ama harflerinin açık seçik okunabilmesine karşın, öğretisini hiç kimse çözememiş.

Dördüncü odada
Musluman
Cuman
mubarek olsun!
 

mopsy

Emektar
Üye
Selam!

Dördüncü odada
yeryüzünün tekmil hükümdarlıklarını ve kentlerini ve denizlerini ve kalelerini ve tehlikelerini gerçek adları ve doğru biçimleriyle gösteren bir dünya haritası bulmuşlar.

Beşinci odada,
Davud oğlu Süleyman -ikisi de huzur içinde yatsın! – için yapılmış yuvarlak bir aynaya rastlamışlar. Değişik madenlerden yapılmış olan bu paha biçilmez aynaya her kim bakarsa, Adem babamızdan tutun da Kıyamet Borusu’nu duyacaklara kadar tüm atalarının ve oğullarının yüzlerini görürmüş.

Altıncı odada,
tek bir damlası üç bin dirhem gümüşü üç bin dirhem saf altına dönüştürmeye yetecek bir iksir bulmuşlar.

Yedinci oda
Musluman
Cuman
mubarek olsun!
 

mopsy

Emektar
Üye
Selam!

Yedinci oda

Boş görünüyormuş. O kadar uzun bir odaymış ki, en usta okçular bile kapının ağzından karşı duvara ok yetirememişler. Duvarda uğursuz bir yazıt kazılıymış. Hükümdar yazıtı okumuş ve anlamış. Şöyle diyormuş: “Hangi kendini bilmez bu kalenin kapısını açacak olursa, buradaki yontulara tıpatıp benzeyen canlı savaşçılar hükümdarlığı ele geçireceklerdir.”

Bütün bunlar, Hicret’in seksen dokuzuncu yılında olmuş. Daha on iki ay geçmeden, Tarık bin Ziyad kaleyi ele geçirmiş, hükümdar bozguna uğratmış, kadınlarını ve çocuklarını köle olarak satmış, ülkeyi baştan başa yakıp yıkmış. Araplar, incir ağaçlarıyla ve sulak çayırlarla kaplı, susuzluk nedir bilinmeyen Endülüs hükümdarlığına işte böyle egemen olmuşlar. Hazinelere gelince, denir ki, Tarık bin Ziyad onları efendisi halife hazretlerine göndermiş; halife de hazineleri bir piramidin içine saklamış.

JORGE LUIS BORGES, Alçaklığın Evrensel Tarihi,
(Binbir Gece Masallan’ndan, 271 ve 272
Sh:85-87)
Musluman
Cuman
mubarek olsun!
 

mopsy

Emektar
Üye
Selam!

KİLİSE BABALARINDAN

Onlar “vücutlarında” yaşıyor, oysa vücutlarına göre değil.
Yaşamlarını yeryüzünde sürdürürler, oysa uyrukları gökyüzüne aittir.
Onlar, ne yerleşim alanı, ne dil, ne de yaşam alışkanlıkları ile diğer insanlardan ayrılmazlar.
Nitekim, özel kentlerde yaşamıyorlar, acayip bir dil kullanmıyorlar, kendilerine özgü bir yaşam şekli sürdürmüyorlar.
Öğretileri, yenilikleri seven insanlar tarafından derin düşünce ve araştırma yolu ile keşfedilmemiştir.

Bazıları gibi de insanın türettiği felsefenin savunucusu değillerdir.
Yunan veya barbar kentlerde, rasgele otururlar ve giysilerinde, gıdalarında ve yaşamlarında o yerin törelerini izlerler; fakat amaçlan şahane ve herkesin kabullendiği görüşle inanılmaz bir yaşam şeklidir.

Kendi vatanlarında otururlar; ama yabancılar gibi; yasalara bağlı vatandaşların tüm faaliyetlerine katılır, tüm zorunlulukları kabul ederler; fakat geçici konuklar gibi.
Her yabancı ülke vatanlarıdır ve her vatan onlar için yabancı bir ülkedir.
Diğerleri gibi evlenirler; fakat çocuklarını sokağa atmazlar.

Sofralarını paylaşırlar, yatakları değil.
Vücutlarında yaşarlar, oysa vücutlarına göre değil.
Yaşamlarını yeryüzünde sürdürürler, oysa uyrukları gökyüzüne aittir.
Yasalara itaat ederler, yaşam şekilleri ise yasalardan üstündür.
Herkesi severler ve herkesin zulmüne uğrarlar.
Tanınmazlar fakat yargılanırlar.
Ölüme gönderilirler ve böylece yaşamı alırlar.

Yoksuldurlar,
Musluman
Cuman
mubarek olsun!
 
Üst Alt