Brecht Denemesi

Cesaret Ana Ve Çocukları: Yeni Bir Brecht Denemesi
Hülya DURMUŞ

Neden onlarca, yüzlerce, binlerce insan ölüyor savaşlarda ve
neden biz iyi yürekli ve saf insanların sesi çıkmıyor hiç?

Herkes iyi yürekli ve safsa,
kötüler kim peki?
Savaşı isteyenler kim?
Savaştan geçinenler
Savaştan beslenenler?


Cesaret Ana’nın üç çocuğu vardır: Eilif, İsviçre Peyniri ve Kattrin. Cesaret Ana’nın çavuşa verdiği cevaptan, her birinin de babalarının ayrı olduğunu öğreniriz. Savaşın parçalayıcılığı daha baştan önümüzdedir. Oyunun da, “cesaret ana”nın ve “çocukları” nın bu türden bir parçalanmışlıkla ayrıldıklarını göstermek için mi bu adı aldığını bilemiyoruz ancak, bildiğimiz tek şey, oyun boyunca bu parçalanmışlığın hem Cesaret Ana ve çocukları üzerinde hem de oyundaki diğer karakterler üzerinde son derece belirleyici olduğudur.

Cesaret Ana, üç çocuğuyla beraber, esnaflık yaparak geçinir ancak, her durumda varolabilme yeteneğiyle, savaştan geçinen, savaşla var olduğunu düşünen bir tüccardır. Bu varoluş problemi sebebiyle savaşın bitmesini istemez, savaş bir şekilde devam etmelidir ki o da arabasıyla satış yapabilsin. Savaşın ortasında kendince bir bilinç taşır, bu ise onun nesnel gerçekliklerle zıt bilincidir. Duruma karşı kör bir bakışı vardır Cesaret Ana’nın. Savaşın akışına müdahale şansı yoktur ve savaş aslında Cesaret Ana’nın ideolojisini de çökertecek bir sistemi barındırır kendi içinde. Oyundaki çatışma aslında tam da bu noktada kurulmuştur. Cesaret Ana, savaşın nesnel gerçeklikleriyle uyuşmaz ve savaş onun fikirlerini tamamen çürütmüştür. O savaştan zengin olmayı, çocuklarını bu savaşın içinden çekip çıkarmayı ister, ama oyunun sonunda hiç biri gerçekleşmez, oğullarını ve dahi kızını savaşa kurban verir.

Bu yüzden oyundaki en dramatik karakterdir diyebiliriz. Öte yandan onaylanmayan karakter olarak, Cesaret Ana’nın dramatikliği pekişir ve oyunun eleştirel çatısı böylece kurulmuş olur.

Kabaca, bu onaylanmamadan kaynaklı olarak, seyirci, Cesaret Ana’yla herhangi bir özdeşleşme kuramaz. Bu özdeşleşmenin kırılmasında, Brecht'in tekniği gereği kullandığı yabancılaştırma efektleri de rol oynar elbette. Seyirci burada daha çok bir dış bakıştır. Savaştan geçindiğini sandığı halde, hem kendini hem çocuklarını savaşa kurban veren Cesaret Ana, seyircinin gözünde aymaz, gözünü para hırsı bürümüş, ama diğer taraftan da hayat yorgunu bir karakterdir. Bu noktadan itibaren de seyircinin eleştirelliği başlar ve Brecht'in istediği çark böylece dönmeye başlar.

Seyircinin gözünde Cesaret Ana’nın yapmak istediği tek bir şey vardır: para kazanmak. Cesareti de zaten bu para kazanma hırsı yüzünden gözünü budaktan sakınmamasından gelir ancak diğer taraftan o bir annedir, oyunun sonunda ise üç çocuğunu birden savaşa kurban vermiş bir anne olur. Belki de en çok bu yüzden ona acırız. O ise, arabasını toplayıp yoluna devam eder, para kazanmak zorundadır.

Oyun bu haliyle Cesaret Ana’nın hikâyesidir ancak, makro ölçütlere vurduğumuzda karşımıza bir dünya gerçeği çıkar. Piyasa ekonomisi yüzünden alanın ya da satanın belli olmadığı iç içe geçmiş ilişkilerden tutun da kar etmek amaçlı yapılan petrol savaşlarının psikanalizine kadar birçok şeyi görebiliriz oyunda.

Diğer taraftan acı olan ise, Cesaret Ana’nın oyunda tek olmadığı, aslında oyundaki – Cesaret Ana’nın çocukları hariç- hemen herkesin birer Cesaret Ana olduğudur. Öyle bir dünya vardır ki karşımızda, çıkar uğruna herkes birbirine tabiri caizse kazık atar çünkü savaşın onları nereye götüreceği belli değildir ve kendilerini sağlama almak zorundadırlar. Cesaret Ana ve diğerleri, buradan hareketle İsviçre Peynirinin cesedini tanımamazlıktan gelirler. Hatta bu kimi zaman kendini sağlama almak için değil, bir lokma ekmek için yapılır. Cesaret Ana’nın ordunun aşçısıyla, açlığın kol gezdiği anda, bir horoz için pazarlığa tutuşması sahnesi, bu açıdan ilgi çekicidir. Hayatlar kazanmaya endeksli hale gelmiştir çünkü kazanamamanın adı ölümdür. Yine de Cesaret Ana’nın, bu durumun sebebi olarak savaşı görmemesi ve savaşın devamını can-ı gönülden istemesi, aymazlığının derinliğini gösterir ve durumunun dramatikliğini pekiştirir.

Oyunun sahnelemesi ise, Semaver Kumpanya tarafından, 16. İstanbul Uluslar arası Tiyatro Festivali bünyesinde sahnelendi.

Dramaturgluğunu Yavuz Pekman’ın yaptığı sahnelemede, metnin aslına sadık kalınmış, Yavuz Pekman- Ayşe Selen çevirisi kullanılmıştı.

Dekor olarak ve çok yönlü kullanılan Cesaret Ana’nın arabası hep aynı doğrultuda dönerek daire çiziyor, Cesaret Ana’yla bir şekilde yolu kesişen herkes, bu arabanın uzantısı olan platformdan geçiyordu. Devamlı dönerek daire çizen Cesaret Ana’nın arabası, aslında oyunda anlatılan bu durumun nasıl bir kısır döngü olduğunu, insanların bu kısır döngü içinde nasıl var güçleriyle çırpındığını anlatır durumdaydı. Oyunun kimi yerlerinde ise, amfi tiyatronun seyirciler kısmında kalan ışık odası, sahnenin bir bölümü olarak kullanılıyordu. Bu da sahne uzamının yanılsamayı kırması yönünde kullanılmasını sağlıyordu.

Eserin temelinde Brecht'in epik tiyatro kuramı olduğundan, oyun yine metinde geçen şarkılarla ve episodlara bölünmüş şekilde oynanıyordu ancak, oyunculuk itibariyle bu biçemin dışına çıkılmış, hatta dramatiğe yaklaşılmıştı. Özellikle Cesaret Ana rolündeki Tilbe Saran’ın mimik ve ses kullanımı, çoğu kez doğaçlama bir Cesaret Ana oynuyor izlenimi vermekteydi.

Şarkılar ve her sahnenin başında, sahneyi özet geçen birkaç satırlık bir yazı, sahne arkasına kurulan barko-vizyon sayesinde seyirci tarafından okunabildiği gibi, oyuncu tarafından da seslendiriliyordu. Sahne başında bu şekilde bir özet yazı verilmesi, Brecht'in karşı çıkarak kuramını oluşturduğu kapalı biçem tiyatronun “merak uyandırma” ilkesini ortadan kaldırarak, seyirciyi ne olduğuna değil de nasıl olduğuna yoğunlaştırıyordu.

Oyunun dramaturgu ve çevirmeni Yavuz Pekman, oyunu sahnelemeye kara verdiklerinde yaptıkları ilk şeyin ülkemizdeki “epik tiyatro” anlayışının ve Brecht'in yanlış yorumlarından kaçınmak adına, kendi sahne dilerini oluşturmak olduğunu söylüyor ve ekliyor:

“Metin çok derinlikli bir metin. Yabancı dilden okuduğum zaman elimizde olan Ayşe Selen’in çevirisi ve altmışlı yıllarda Divitçi Sencer çevirisi var, biraz daha yerel, biraz Türkçe söylenmiş bir metin. Bizi iki bakımdan tatmin etmediler; bizim metinden anladığımızı yeterince anlattığını düşünmedik. Bizim kumpanyamızın kendi içinde ortak bir dili var; istenirse buna oyunculuk, sahne, tiyatro dili denebilir, bu dili de yeterince karşıladığını düşünmedik. Bu nedenle metni eksiksiz, doğru, lezzetli bir çeviri elde etmek için Brecht’e sadık kalarak tamamen orijinal bir çeviri yaptık. Sahnede belli ölçülerde elbette değişiklik oluyor, sahnede biraz oyuncular çekiştirdiler, biraz kendi dillerini metnin diline benzettiler. Dramaturji meselesine gelince, önümüze neredeyse iki dağ çıktı. 1960’lardan beri Türkiye’de oynanan Brecht oyunlarında sanki böyle yerleşmiş, kalıplaşmış, neredeyse kanun haline gelmiş bir tiyatro anlayışı var, buna epik tiyatro diyoruz. Aslında bizim Brecht’ten anladığımızla yerleşik olanı birbirinden ayırarak işe başladık. Yani Brecht’in reji ya da oyunculuk anlayışının çok da baskısı altında kalmamaya çalıştık, bizim için önemli olan metindi; bu metni bugün hangi oyunculuk anlayışıyla, hangi sahnelemeyle anlatabiliriz bunun kaygısı altında çalışıyoruz. Yani Brecht’ten daha Brechtçi bir tavra bürünmedik. ”(1)

Böylelikle karşımızda, günümüzün, savaştan pay kapmak ya da ölü soyuculuğu yapmak, su akarken testisini doldurmak adına her yolu mubah saymak, depolitize olup, çıkar uğruna birçok şeyi görmezden gelmek gibi son derece güncel sorunları göz önüne getiren ama daha önce yapılan Brecth sahnelemelerinden farklı bir yol izlemeye çalışan, muhalif bir tiyatro çıkıyor. Yinede gösterimde, özellikle oyunculuk hususunda, bu arayışın dramatiğe kaydığını görüyoruz.

medeniyetmektebi.org
 
Üst Alt