• Hoşgeldin ziyaretçi , forumdan daha fazla yararlanmak için buradan üye olunuz...

Bit Palas / Elif Şafak

  • Konbuyu başlatan mopsy
  • Başlangıç tarihi
  • Cevaplar 0
  • Görüntüleme 2K

Okunuyor :
Bit Palas / Elif Şafak

mopsy

Emektar
Üye
Merhaba

"Öyle bir şey yap ki, bir daha buraya çöp dökmek istemesinler. Hadi şeker. Beynini çalıştır. Bulursun
sen bir şeyler," dedi rakısını gene benden önce bitirirken.

Arkama yaslanıp, bir sigara yaktım. Nedense karıncalar yok bu akşam. Soluduğum duman havaya
karışırken, aniden, kendiliğinden, küçük, bit kadar küçücük bir fikir geldi aklıma.

"Çok değil, en fazla on beş sene içinde semtin çehresi büsbütün değişmişti. Şimdi artık ana cadde
boyunca ak pak, pürnizam porselen dişler gibi yan yana gülümseyen şık apartmanların, yüksek kırat
mağazaların, muteber muayenehanelerin altlarında bir zamanlar ve aslında hâlâ yüzlerce mezar
olduğunu ne hatırlayan vardı, ne de hatırlatan.

Apartmanların çoğunun, tabanları halı kaplı, iç içe iki kapılı, daracık asansörleri vardı. Eğer bu
asansörler sadece binaların zemini ile üst katları arasında gidip gelmekle yetinmeyip, daha, daha da
aşağılara inebilselerdi, devasa büyüklükte bir pastadan kesilmiş dilimler gibi, tüm kesitleriyle içi
seyredilebilirdi sürdürülen hayatın.

En altta katman katman yer kabuğu, üstünde pürtük pürtük toprak, derken bir kat unufak edilmiş
mezar, incecik bir çizgi asfalt, üst üste birkaç daire, bir kat kırmızı çatı ve hepsinin tepesinde,
süsleme amacıyla sıvanmış, her tarafa yayılmış mavimtırak gökyüzü...
Zaman zaman birilerinin, 'eskiden buralar hep mezarlıktı' dediği işitilirdi."

''her insan yeryüzündeki aynasını arar,'' demişti kimi âlimler, ''onunla bir olmak, onda kendini bulmak için.'' ama nasıl cennette tuba ağacı, kökleri yukarıda, dalları toprağın altında ters dönmüş ise, kimi aynalar da alaşağı eder yansımaları.

insan denilen mahluk, alabildiğin karmaşık ve kabiliyetlidir bir yanıyla. tesadüf sandıklarımız, bizat sebep olduğumuz sonuçlara mim koyar yalnızca.

"denizin kıyısında durmuşuz. ayaklarımızı suya salmışız ethel. sen diyorsun ki ' şu ilerideki elli beşinci dalgaya yüzelim birlikte. bak o dalga ne kadar güzel! ' ben de ' hangisi? ' diye soruyorum. daha sorumu bitirmeden yer değiştirmiş oluyor senin işaret ettiğin dalga. bak artık söylediğin yerde değil. elli beşinci değil de otuzbeşinci olmuş şimdi. giderek yaklaşıyor. yani zaten o bu tarafa geliyor. gelirken de elbet bir şeyler getiriyor yanında. şimdi önünde iki seçenek var. ya atlayacaksın denize, dalgaları filan unutup, sen de bir katre olacaksın onun içinde. ya da kıyıda durup, bekleyeceksin. dalgaların kıyıya vurup, parçalanmasını seyreyleyeceksin. o zaman da onlar birer katre olacak gözlerinin önünde. iki türlü yaşanır hayat eğer bir şeye benzeyecekse. ya kendini yok edeceksin hayatın içinde, ya da hayatı yok edeceksin kendinde. "

" bir insanı tanımayı arzulamak, kof bir vaattir ve büyük külfet! günler, geceler, haftalar, seneler boyu dinlemeyi ve gözlemeyi, didiklemeyi ve hissetmeyi, deşmeyi ve dermeyi gerektirir; kabukları kaldırabilmeyi ve altlardan ince ince sızacak, belki de fışkıracak olan kanı görmeye tahammül edebilmeyi... bunca zahmete katlanamayacak olduktan sonra, daha yolun başındayken dönüp, bu işe hiç kalkışmamak yeğdir"

altı çizilen cümleler:

"Hayal gücümün geniş olduğunu söylerler.'Saçmalıyorsun' demenin şimdiye kadar icat edilmiş en ince yoludur bu. Haklı olabilirler. Endişelenmeye başladığımda, nerede ne zaman ne söylemem gerektiğini karıştırdığımda, insanların bakışlarından korktuğumda, insanların bakışlarından korktuğumu belli etmemeye çalıştığımda, tanımak istediğim birine kendimi tanıtmak istedğimde, aslında kendimi ne kadar az tanıdğımı bilmezden geldiğimde, geçmiş canımı yaktığında, geleceğin de daha ala olmayacağını kabullenemediğimde, ne bulunduğum yerde, ne de göründüğüm insan olmayı içime sindirebildiğimde... saçmalarım." (s.9)

"Karısı, ilk başlardaonun küçük aşığı, en sebatkar hayranı; derken zaaflarının, zayıflıklarının kurbanı ve zamanla nereden nereye geldiğinin, yolda neler yitirdiğinin biricik aynası, kişisel tarihinin en yakın tanığı olmuştu. Eş değil, arkadaş da değil, bir seyir defteriydi belki..." (s.51)

"Erkekler, hayatın muğlaklıklarından kendi doğrularını mutlak surette teyit etmesini bekleyenler, yanlarındaki kadının tatminkar mutluluğunu da başarılarının delili olarak görmeyi severler." (s.60)

"Anneleriyle babalarının ilişkilerinin tam da tökezlendiği anda rahme düşüp, kapaklandığı yerden bir türlü doğrulamadığı safhada dehre gelen bebekler, çimento torbalarına benzer. Görünürdeki çatlakları sıvayıp, yuvaların kolonlarını ayakta tutaca; her büyük hüsranda zangır zangır sallanarak yıkılma tehlikesi atlatan evlilikleri yapıştırıp pekiştirecek küçümen çimento torbacıkları!" (s.100)

"Korku ve kaygı ve kuruntu, 'her şeyin başka türlü olması ihtimalinin dehşeti'nden beslenir... Evham'a gelince, o, 'hiçbir şeyin başka türlü olmaması ihtimalinin dehşeti'nden beslenir." (s.106)

"Dedikodu bağımlılığının yan etkileri vardır: birini ne kadar sık ve çok çekiştirirseniz, o kadar yakından bildiğinizi zanneder ve giderek, onunla öteden beri tanıştığınızı sanmaya başlarsınız. Oysa bu aradao, sizi hiç tanımıyor dahi olabilir." (s.108)

"Esas itibariyle bedbin mizaclı bir organdır beyin. Ne zaman iki zıt ihtimal arasında tereddütte kalsa, olumsuz olana meyleder daima." (s.111)

" İnsan bekarken, bir-ev-içindeki-eşyalar-içinde yaşıyor; mazisi, hikayesi, kişisel önemi, sembolik değeri olan, kendine ait eşyalar içinde. evlendiğinde, eşyalar-içindeki-bir-ev-içinde yaşamaya başlıyor; maziden ziyade gelecek, anılardan ziyade beklentiler üzerine kurulu, neyin ne kadarının kendine ait olduğu şaibeli bir ev içinde. Boşanmak ise, giden mi yoksa kalan mı olduğunuza bağlı olarak, ya eşyasız evler, ya da evsiz eşyalar içine konmak, silbaştan konaklamak demek." (s.132)

"İki ayrı kelebeğin, diğer yarısını yitirmiş tekeş tükeş kanatları bir koleksiyoncunun büyüteci altında yan yana tutulduğunda ne kadar uyumlu olabilirse, Ethel ile ben de o kadar uyumluyuzdur işte. Biçimler ve yarımşarlıklar neredeyse tıpatıp aynı; ama desenler ve renkler tamamen farklı." (s.134)

"sarhoşların araba sürmeleri sakıncalıdır. Bunu herkes teslim eder. Ne var ki, sarhoşların telefonu kullanmaları, araba kullanmalarından çok daha ölümcül sonuçlar doğurabildiği halde bu konuda hiçbir düzenleme mevcut değildir. sarhoşken araba kullananlar rasgele hedeflere çarpar: aniden karşılarına çıkan talihsiz bir ağaç, kendi halinde seyreden ilgisiz bir araç... ne bir kasıt vardır bu kazalarda, ne de bir amaç.Sarhoşken telefonu kullananlar ise gidip mutlaka sevdiklerine çarpar." (s.135)

"Ne yaparsa yapsın etrafını göremeyen bir körün, zaman içinde duyularının sivrilmesi gibi, ne yaparsa yapsın etrafındakiler tarafından görülmeyen çirkin erkek de beynini geliştirir." (s.144)

"ailesindeki erkekler arasında mekik dokuyan gerilimleri, budaklı ve oynak ittifaklar kurarak, her zaman ve son damlasına kadar kendi lehine çevirmeyi başaran kadınlardandır; Bismarck'ın adını duymadan ruhunu şad edenlerden..." (s.148)

"Zina halindeki erkekler niteliği önemser: eşlerinden gördükleri sevginin daha farklısını bir başka kadından görmek hoşlarına gider. Zina halindeki kadınlar ise niceliği önemser: eşlerinden gördükleri sevginin daha fazlasını bir başka erkekten görmek hoşlarına gider." (s.150)

"Birisi bizde sevmediğimiz arzular uyandırırsa, onu sevmeyiz. Ama gene de, illa ki onu arzulamaya devam ediyorsak, o zaman onda sevecek şeyler bulmaya çalışırız." (s.153)

"İki türlü yaşanır hayat eğer bir şeye benzeyecekse. Ya kendini yok edeceksin hayatın içinde, ya da hayatı yok edeceksin kendinde." (s.163)

" Kötü giden bir evliliği yürütmek, saır bir tanrıya yakarmayı sürdürmek gibi, inatçı bir inançtan ziyade, inançlı bir inat meselesidir özünde." (s.174)

"Aşkın ölümsüz olabilmesi için, hafızanın ölümlü olması şarttı". (s.174)

"Aşkın sihirli formülü, oynak ve ölümlü bir hafızaya sahip olmaktı." (s.175)

"Başarısızlık benim bilmediğim bir virüs, buna karşı direncim yok." (s.180)

"İnsanı kirleten ağzına giren değildir. ağzından çıkandır insanı kirleten." (s.181)

" Rüzgara karşı yokuş aşağı hızla giden bir bisikletli gibidir bellek. İstese de istemese de, üzerine tutunur, ağzından içeri girer, saçlarına karışır, tenine yapışır rüzgarın taşıdığı envai çeşit bilgi." (s.207-208)

"Şu hayatta azalması gerektiğini öğrendiği an, inadına çoğalan, çabadan doğuran bir şey varsa, o da evhamdır. Korkunun bile bir son merhalesi, doyma noktası vardır. O safhaya vardığında insan, kendisini en çok korkutan şeyin içine boğazına kadar bile batmış bile olsa, korkmaz, korkamaz artık. Aşırı korku, kendini uyuşturur. Evhama gelince, o dipsiz bir kuyunun ağulu suyudur. Ne bir doz aşımı, ne de kendine özgü bir panzehiri vardır. Korkunun kaynağı ne kadar somut ve malum ise, bir o kadar soyut ve müphemdir evhamınki de. Bu yüzden insan, niçin korktuğunu zorlanmadan tespit edebildiği halde, tam olarak neden ötürü hep böyle vehamlı gezdiğini saptayamaz. Hal böyle iken, aşırı evhamlı birine daha fazla evhamlanması durumunda başına gelecek olumsuzlukları anlatmak, zaten nicedir cismani değil de kimyevi bir düşmanla cebelleşen bu savaş yorgununun kendine duyduğu, duyabileceği güveni büsbütün kaybederek daha da fazla evhamlanmasından başka bir sonuç vermez." (s.247-248)

"Nicedir zıvanadan çıkarak hükümsüzce süregiden bir saçmalığı, mantıklı kurallar, muteber doğrular ya da zorba yasaklarla değil, ancak bir o kadar mükellef bir saçmalıkla durdurabilirsiniz bazen." (s.250)

"Naifliğin bir ucu gaflete çıkar, bir ucu masumiyete" (s.296)

"Bir insanı sevmek, gamhanesinde bir türlü huzura erememiş hikayeleri tomar tomar çıkartıp, birer birer temize çekmek demektir. Aşk ise, o hikayelerin peşi sıra dalıp sevdiğinin hayalhanesine, onun tasvir ettiğinden daha ötesi ve tezyin ettiğinden daha çirkiniyle karşılaştığın halde, çıkmayı istememektir oradan." (s.297)

"Yalandan zerre kadar hazzetmediğini söyleyen biri, eğer bile isteye söylemiyorsa bu yalanı, eğer hakikaten inanıyorsa söylediklerine, tıpkı ayna kırmak gibi uğursuzluk getirir etrafındakilere. Filmlerde gösterilen tabancaların, er ya da geç kullanılmasına benzer bu durum. 'Bana asla yalan söyleme' diyen biri fena halde aranıyor demektir." (s.298)

"Okul dışı arkadaşı, evde kafadarı olmayan, istendiği gibi terbiyeli, istenmediği kadar cici bir evlat olmanın atlasını karış karış hatmetmiş ve şimdi aynı atlasta bir güve yeniği arayan tekmil tek çocuklar gibi o da, saklı bir hiddetle hor görüyordu yaşıtlarının oynadığı sokak oyunlarını." (s.303)

"Yaptıkları hazırlığın farkına bile varmayacak bir erkek için hazırlık yaptıklarının farkına bile varmamak, kadınlara has bir muammadır." (s.336)

"Seviştiğimiz kadınların vajinalarını aralamakla vücutlarının her noktasını görebildiğimizi ve içlerine girdiğimizde, derinlere ulaşabildiğimizi sanmak ne bağışlanmaz saflık..." (s.355)

"Tesadüf sandıklarımız, bizzat sebep olduğumuz sonuçlara mim koyar yalnızca" (s.366)

" Saçma bulduğunu söyledi Gocunmadım. 'Hayal gücün geniş!' demenin şimdiye kadar icat edilmiş en kaba yoludur bu. Haklı olabilir. Endişelenmeye başladığımda, nerede ne zaman ne söylemem gerektiğini karıştırdığımda, insanların bakışlarından korktuğumda, insanların bakışlarından korktuğumu belli etmemeye çalıştığımda, tanımak istediğim birine kendimi tanıtmak istedğimde, aslında kendimi ne kadar az tanıdğımı bilmezden geldiğimde, geçmiş canımı yaktığında, geleceğin de daha ala olmayacağını kabullenemediğimde, ne bulunduğum yerde, ne de göründüğüm insan olmayı içime sindirebildiğimde... saçmalarım" (s.379)

TANITIM

"Güllabici Sokak’ın hikayesi Bit Palas. Bazen tek bir sokağın hikayesinden yola çıkmak sosyal ve kültürel tarihe dair enteresan ipuçları barındırıyor. Gecesi gündüzünden daha gürültülü olan bir sokak ve İstanbul’un özünü anlamak için önemli bir mekan.

Ben Bit Palas’ı yazmaya İstanbul’un çöp yazılarını okuyarak başladım. Elimde birikmiş yüzlerce resim var. Kitabın sonlarında da kullandım o bilgileri. Farklı farklı semtlere gittiğinizde dil değişiyor. Mesela Güllabici Sokak’ın birkaç sokak ötesinde de bir çeşme var. Üzerinde “Çöp dökmeyin, bunun altında Evliya var” yazıyor. Fatih’te “Allah çöp dökeni sevmez” yazar. Dolapdere’ye gittiğinizde “Çöp döken orospudur” yazıyor Öyle öyle çöp yazılarından yola çıkarak basladı. Bir şehir okuması arzusu ile yazıldı kitap.

Kitapta yine karşıtlıklar var. İç – dış ayrımı mesela. Türk toplumunun en ilginç özelliklerinden biridir, evlerimiz ne kadar temiz, sokaklarımız ne kadar pis. Evini bu kadar temiz tutan insan bir adım dışarı çıktığında ne değişiyor? Niye kamusal alan sahiplenmediğim alan? Özel – kamusal, iç – dış, temizlik – kirlilik ayrımları ile oynayan ve bunları biraz ters düzen eden bir kitap.

Bit Palas'ta daha dolaysız bir biçimde kendimi romana kattığımı, bu romanı yazarken kendimi daha çok ve daha pervasızca didikleyip deştiğimi söyleyebilirim. Romanda anlatılan 10 ayrı dairede yaşayan tüm komşularda, tüm karakterlerde doğrudan doğruya benden izler olduğunu söyleyebilirim. Onların hepsi benim ruhdaşlarım. Her biri benim fikirlerimden, hislerimden ve gündelik hayatımın seyrinden izler taşıyorlar.

Ben Bit Palas'ı tam anlamıyla, gündelik hayhuy içinde yazdım. Bu romanı yazarken bir yandan da üniversitede ders veriyor, siyaset felsefesi alanında doktora tezini yazıyor, ev taşıyor, fatura ödüyor, gündelik hayatın gailesi içinde koşturuyordum… bir an, bir süre bile kendimi bu iniş çıkıştan yalıtarak, bir köşeye çekilerek yazmadım bu romanı.
Dolayısıyla tam anlamıyla benim kişiliğim ve gündelik yaşamımla yoğrulmuş bir roman çıktı ortaya. Yıpratıcı bir süreçti benim açımdan ama bir o kadar doğal ve sahici. Bu yüzden romandaki karakterler de yaşayan karakterler oldular. Hiçbiri benim tarafımdan, merkezi bir emirle, yukarıdan atanmadı. Bir kurgu uyarınca, belli bir misyonla yazılmadılar. Her biri yaşaya yaşaya yazıldı. Bu sayede can kazandılar. "

Elif Şafak
 
Üst Alt