• Hoşgeldin ziyaretçi , forumdan daha fazla yararlanmak için buradan üye olunuz...

Bir hüzün şairi: CAHİT SITKI

Okunuyor :
Bir hüzün şairi: CAHİT SITKI

nefisetülilm

2.imza yarışma birincisi
Üye
Neylersin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanamadın olacak.
Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak,
Taht misali o musalla taşında.
[/I]

TESELLİYİ ŞİİRDE ARADI
CAHİT SITKI TARANCI

Cahit Sıtkı Tarancı’nın doğduğu ev şimdi müze...

Şairlerin mevsimleri vardır, Cahit Sıtkı’ya da Ekim’i yakıştırırlar. Mısralarının güz ve hüzün kokması bir yana, böylesi bir Ekim günü (4 Ekim 1910) doğar, yine bir Ekim günü (13-Ekim-1956) toprağa bırakırlar.

Hüseyin Cahit, Diyar-ı Bekir Cami-i Kebir Mahallesinde Akkoyunlu, Artuklu ve Osmanlı çizgileri taşıyan 3 asırlık bir köşkte (bir ara hastaneydi şimdi müze) doğar. Avlulu, havuzlu, oturaklı, ferah ve müzeyyen bir binadır bu. Salonlar, kilerler ve 14 yüksek tavanlı, oda... Güneyde kış köşesi, kuzeyde yaz köşesi... Bahara doğuyu ayırmış, sonbahara batıyı münasip bulmuşlar...
Albenili kasr, siyah bazalt taşından yapılmıştır, mimarı yer yer ak mermerler de kullanır, dantel gibi oturtur yuvasına.
Ev kalabalıkçadır, gün boyu aşçılar, seyisler koşturur. Dadılar, lalalar, halayıklar...
Babası Bekir Sıtkı eşraftandır... Şehirde Pirinçcizade namıyla marufturlar.
Bu saray parçasında sık sık meclisler kurulur, edebi sohbetler dem tutar... O devrin Diyarbakır’ı zaten çok nezihtir, Arabi Farisi bilmek, aruzdan, vezinden anlamak meziyet sayılmaz. Peki evin bir kütüphanesi? Herhalde yani, sorduğun şeye bak...
Şimdi düşünelim, varoşun izbelerinde doğan, kitap bulamayan, destan dinlemeyen, ozan tanımayan, sütten kesilir kesilmez ekmek kavgasına başlayan ve beş gazoz kapağı için arkadaşının kafasını yaran biri şair olabilir mi?
Olur ama nadirattan!
Konak çocukları maça 1-0 önde başlar.

GURBET ÖYLE ACI Kİ...

Niye öyle yaparlar bilinmez Cahit’i el kadar tıfıl iken İstanbul’a yollar, Saint Joseph’e yazdırırlar. Zikrolunan mektep pek kasvetlidir, çocukcağız mösyü misyonerlerin elinde bunalmaya başlar. Zaten mariz olan ruhu iyice kararır, içine kapanmaya başlar. Annesi Arife Hanıma hüzünlü mektuplar yazar.
Babasına yolladıkları daha bir ağdalıdır, uzun peşrevlerden sonra “tamamen duygusallaşır”. Yok şu tarihe kadar şunca lira yollanmazsa şöyle olurmuş da filan...
Zaman zaman kendine de mektuplar atar. Enim konum bekler ve zarfı heyecanla açar. Hatta anlatırlar bir keresinde yerde bir kız fotoğrafı bulur, yanına şiirler ilave eder kendine yollar. Hoş, aşkın en dertsizi hayaldeki değil midir? Kalem elinde nasıl olsa, uydur uydur yaz!
Cahit Sıtkı karakterinin şekillendiği yıllarda kesif bir Batı bombardımanına tutulur, yat kalk Moliere, ye iç Lamartine! Rimbaud ve Mallarme kusturasıya kadar!

Haliyle Frenk dili ve edebiyatının tesiri altında kalır. Bilhassa Baudelaire, Verlaine çocuğu peşine takar.

Cahit, Saint Joseph’e hiç ısınamaz, nitekim ani bir kararla Galatasaray Lisesi’ne kaçar. İşte ahbabı akranı Ziya Osman Saba ile burada tanışır, birbirlerinin şiirlerini hikayelerini okurlar.

Bir gün cesaretini toplayıp Servet-i Fünun’un kapısını çalar (1930), Halit Fahri’nin (Ozansoy) önüne 20 tane şiir koyar. İçinden biri seçilir ve yayınlanır. İmzasını gördüğü gün içi içine sığmaz, adeta göklerde uçar.

Cahit Sıtkı “Sanat için sanat” umdesine bağlı kalır ve çoşkulu mısralara imza atar. Üslubu sadedir, girift, müphem, muğlak mecazlardan kaçar. Mevzuları hayatın içinden seçer. Yazdır, kıştır, bahardır, doğumdur, okuldur, düğündür... Bir de vefat tabii.. Kaçılmaz hakikat...
Ki her nefis onu tadar.

ÖLÜM KORKUSU OLMASA...

Cahit ölümden pek korkar, kabir kefen dendi mi sıkıntılar basar, ağıtlar yakar. Bazen isyan çizgisinde dolanır, validesine dahi sitemler serzenişler yollar:
“Anne sana kim dedi yavrunu doğurmayı?/ Sanki karnında fazla yaramazlık mı ettim?”
Cumhuriyetin ilk yıllarıdır, değerler alt üst olmuştur, insaf izan alabora... Aydınlar bağnaz, yobaz ve aymazdırlar. Açar ağızlarını, gözlerini yumar, ecdada hakaret yağdırırlar. Basit 23 Nisan şiirleri yazanlar malı götürür, Cahit’i yok sayarlar. Osmanlıya söverek yükselmeyi o da bilir ama böyle bir yola asla sapmaz.
Kafası karışıktır, boşa koyar dolmaz, doluya koyar almaz...
Evet, Cahit Sıtkı da sistemin ürünüdür, lakin istenildiği gibi kupkuru bir materyalist olmaz.

Şaşırdım kaldım nasıl atsam adım;
Gün kasvet gece kasvet.
Bulutlar, sisler içinde bunaldım;
Gök mavisine hasret.
***
Olmuyor seni düşünmemek Tanrım,
Ummamak senden medet.
Suyun dibine vardı ayaklarım;
Suyun dibinde zulmet.
***
Kalmadı ümidin soluk ve cılız
Işığında bereket.
Ve ölüm, kapımda kişner, sabırsız
Bir at oldu
Cahit, ölüm ve ötesini çok düşünür, kabir ve mahşer üzerine pek kafa yorar. İyi de akıl bir yere kadar...
Ey her gün gölgesini omzumda duyduğum el,
Gölgesi kendisinden bin kere beter ölüm
Her gece karanlıkta karşıma çıkan heykel,
Herkes gibi bana da bir gün mukadder ölüm.


Eğer bir alimin dizi dibine çökebilse, bir mutasavvıftan ilim ve edep öğrenebilse Anadolu yeni bir Yunus’la tanışabilir ama olmaz.
Yine de mısralarında tekke şairlerini andıran bir hava hissedilir ufaktan.
Otuzlu yılların yazar çizer takımı gündüz Babıali’yi mekan tutar, gece Beyoğlu’na takılırlar. Bu çevre Diyarbakır’dan çok farklıdır, sigara yakmayanı, alkol kullanmayanı dışlar.
Yazarlık para eden bir zeneattır, yersin içersin artar, hatta seni “Avrepo”lara bile yollar. Nitekim Cahit de Fransa’ya gider, bitmeyen eğitimini Sciences Politiques’te tamamlamaya karar kılar (1938-1940). Ayrıca Paris Radyosu’nda Türkçe spikerlik yapar.

ZİRVEYE ÇIKARAN ŞİİR

Tam düzenini kurmuştur ki 2. Cihan Harbi kopar. Vapur, şimendifer çalışmaz olur, sınırları tomofillere otobaslara kapatırlar. İsviçre’ye geçebilmek için bir velespit alır, günlerce pedal basar. Neticede sağ salim vasıl olur vatana...
Askerliğini yaptıktan sonra bir süre İstanbul’da babasının işlerini kovalar. Sonra Ankara’ya gider, AA, TMO ve Çalışma Bakanlığı’nda mesai yapar.
Henüz ünlü değildir, 1946 yılında CHP’nin açtığı şiir yarışmasında birinci olunca şöhreti yakalar. (Ne yalan söyliyeyim “1946 ve CHP” deyince “şiir edebiyat” değil, “baskı dipçik” geliyor aklıma...)
Onu zirveye taşıyan manzumeyi hepiniz biliyorsunuz:
Evet...Yaş 35, yolun yarısı eder...

Ecelden kim kaçmış ki!..

Nedense Cahit Sıtkı’nın hep şiirinden dem vurulur, halbuki hikayeciliği de sağlamdır, hem Hüseyin Rahmi’ye “vay canına” dedirtecek kadar.... Genelde sokaktaki vatandaşı anlatır. Aylak, hayalperest, ürkek, tasavvurlarını tahakkuk ettiremeyen bir adam... Günübirlik dertler, borç harç, yuva hasreti, muhallebicide rast gelinen küçük kızlar, kaçamak bakışlar...
Hikayelere pat diye girer, günümüz tabiriyle bodoslama... Öyle şairane tasvirlere de sapmaz, hani kahvede konuşurcasına...
“Gerçekten uyandığıma inanabilmek için gözlerimi oğuşturunca ne görsem!..”Cahit Sıtkı, kırkına kadar bohemce yaşar. Zamanla bekarlık tak eder canına. Bir sıcak ev, bir müşfik hatun, bir tas çorba hasreti benliğini sarar.

Bu akşam ilk olarak ağladım
Bekar odamın penceresinde.
Hani ev bark, hani çoluk çocuk?
Ne geçti elime bu hayatın
Meyhanesinde, kerhanesinde?
Yatağım her gece böyle soğuk
Saadet bu ömrün neresinde?


Sonunda gözünü karartıp yuvasını kurar, üç mes’ud yılın ardından hastalanır. O çok korktuğu ölümün adım adım yaklaştığını hisseder ama parmağını bile kıpırdatamaz. Vücudu felç olmuştur zira. Son bir ümitle alıp Viyana’ya götürürler, ancak tabutla döner yurduna.
Ve bir namazlık saltanatı olur taht misali musalla taşında!

YOLCUDUR ABBAS!

‘Haydi Abbas, vakit tamam;
Akşam diyordun, işte oldu akşam.
Kur bakalım çilingir soframızı,
Dinsin artık bu kalb ağrısı.
***
Şu ağacın gölgesinde olsun;
Tam kenarında havuzun.
Aya haber sal çıksın bu gece;
Görünsün şöyle gönlümce
***
Bas kırbacı sihirli seccadeye.
...Var git / Böyle ferman etti Cahit,
Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş’tan,
Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.’


SEN İSTANBUL BİLİR?

Beşiktaş’taki sevgili tamam. Peki Abbas? Lambanın cini gibi gösterilen Abbas, Cahit Sıtkı’nın emir eridir. Mardin Midyatlı bir delikanlıdır bu. Saf, temiz, cefakar...
Cahit Sıtkı o gece de sofrasını kurdurtmuş, Çakırkeyf olmuştur. Emir erine takılır: “Abbas Sen İstanbul bilir?”
-Bilir komutan!
-Göndersem gider?
-Gider komutan!
-Şimdi ben sana bir edrese verecek. Sen Karaköy gidecek, tramvay binecek, Beşiktaş inecek. Orada bi gız var, beni sevgili. Kaçıracaksın, getirecek!’
Sabah ne görse iyi... Abbas tahta bavulunu hazırlamış, yola çıkmak için destur bekliyor...
Demek ki kırklı yıllarda yedek zabitlere bile “emir eri” sunarlar. Bu çocuklar evinizi süpürür, çamaşırınızı yıkar, mezenizi hazırlar. Kafaya alabilir, dalganızı da geçebilirsiniz... Vatan borcu n’apsın? İçlerine atar, sabırla gün sayarlar.
Sistem böyle bir şeydir işte, şair de olsa akıntıya kürek çekemez insan!

Hava güzel n’apsın?

Cahit Sıtkı’nın edip olacağı bellidir ama katiyetle iyi bir talebe olamaz. Girdiği mektepleri (Mülkiye, Ticaret) tamamlayamaz. Tembeldir, sebatsızdır, dersleri sallamaz.
“Mülkiye’deyim. Olağanüstü bir Nisan günü... Zil çalmış, içimde bir pirelenme. Bu havada Sadık Sami’den medeni hukuk dinlenir mi? Çimlere uzandım, bir yandan sigaramı tellendiriyorum. Aradan bir çeyrek geçti geçmedi, yanı başımda bir ses: “Ne o Cahit Bey, derse girmeyecek misiniz?” İstifimi bozmadım: “Hayır efendim, hava o kadar güzel ki!..” Numaramı not defterine yazıp başını sallayarak uzaklaşan kişi, müdür yardımcımız Zeki Bey’di”

Ortaya karışık
Bugün cuma;
Büyükannemi hatırlıyorum,
...Yere düşen ekmek parçasını
Öpüp başıma götürdüğüm günler!
O zaman inandığım gibi,
Sahiden bir öbür dünya varsa eğer,
Orada da cumaysa bugün,
Başında bulutlardan beyaz örtüsü,
Büyükannem namaz kılmaktadır,
Namahrem eli değmez seccadesinde;
Mekke-i Mükerreme’den getirilmiş.
Dilerim duasında unutmasın beni;
Günahkâr olduğumu hatırlayarak.
***
Ne vefasız geçmişten hayır var
Ne gelecekler imdada koşar
Çoktandır tekneyi aldı sular
Çoktandır ümitler sende ölüm.
***
Affan Dede’ye para saydım
Sattı bana çocukluğumu
Artık ne adım var ne yaşım
Bilmiyorum kim olduğumu
Hiçbir şey sorulmasın benden
Haberim yok olan bitenden
Bu bahar havası bu bahçe
Havuzda su şırılşırıldır
Uçurtmam bulutlardan yüce
Zıpzıplarım pırıl pırıldır
Ne güzel dönüyor çemberim
Hiç bitmese horoz şekerim...
***
Herkes gibi teselliye muhtaç olsaydım eğer,
Derdim ki: “Elbet bir ağlayanım olur benim de;
Ramazan geceleri Yasin okuyanım,
Baharda kabrime menekşe getirenim de.”

turkiyegazetesi.com
 

mavi_gece

Tecrübeli
Üye
En sevdiğim şairlerin başlarında gelir Cahit Sıtkı
Özellikle "Desem Ki" çok çok ayrıdır
 
Üst Alt