• Hoşgeldin ziyaretçi , forumdan daha fazla yararlanmak için buradan üye olunuz...

Bediüzzaman'ın penceresinden milliyetciliğe bakış....

Okunuyor :
Bediüzzaman'ın penceresinden milliyetciliğe bakış....

M ü e l l i f...

Kıdemli
Üye
Sevgili arkadaşlar;
Vaktiyle istifade ettiğim ve el-an istifade edeceğim bir eserin penceresinden '' milliyetcilik ''e bakmıştım, istedimki baktığım pencereden sizlerde bakasınız. İnş. istifadeli olur bakanlar için. mesajları kısa tutacam daha kolay anlaşılması açısından.
Kolay anlaşılması açısından bazı şerhler yapacam kelime ve cümlelerde, orjinaline bakmak istiyenler verdiğim adrese bakabilirler. Kusurlarım için şimdiden, eserin orjinalinden ve konunun ehillerinden özürlerimi diliyorum.

Eserimiz;
Risale-i Nur Külliyatının , Mektubat kitabının , 26. mektububun, 3. mebhas'ı.
 

M ü e l l i f...

Kıdemli
Üye
Sevgili arkadaşlar;
Vaktiyle istifade ettiğim ve el-an istifade edeceğim bir eserin penceresinden '' milliyetcilik ''e bakmıştım, istedimki baktığım pencereden sizlerde bakasınız. İnş. istifadeli olur bakanlar için. mesajları kısa tutacam daha kolay anlaşılması açısından.
Kolay anlaşılması açısından bazı şerhler yapacam kelime ve cümlelerde, orjinaline bakmak istiyenler verdiğim adrese bakabilirler. Kusurlarım için şimdiden, eserin orjinalinden ve konunun ehillerinden özürlerimi diliyorum.

Eserimiz;
Risale-i Nur Külliyatının , Mektubat kitabının , 26. mektububun, 3. mebhas'ı.
'' Ey insanlar! biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık; sonrada birbirinizi tanıyasınız diye milletlere v kabilelere ayırdık. ( hucurat 13. )

“Sizi tâife tâife, millet millet, kabile kabile yaratmışım; tâ birbirinizi tanımalısınız ve birbirinizdeki hayat-ı içtimâîyeye âid münâsebetlerinizi bilesiniz, birbirinize muavenet( yardım ) edesiniz. Yoksa sizi kabile kabile yaptım ki; yekdiğerinize karşı inkâr ile yabani bakasınız, husumet ve adâvet ( kin vedüşmanlık ) edesiniz değildir!”

Şu mebhas “Yedi Mes’ele”dir.

Birinci Mes’ele: Şu âyet-i kerîmenin ifade ettiği hakîkat-ı âliye, hayat-ı içtimâîyeye âid olduğu için, hayat-ı içtimâîyeden çekilmek isteyen Yeni Said lîsaniyle değil, belki İslâmın hayat-ı içtimâîyesiyle münâsebetdar olan Eski Said lîsaniyle, ( dil )Kur’ân-ı Azîmüşşan’a bir hizmet maksadiyle ve haksız hücumlara bir siper teşkil etmek fikriyle yazmağa mecbûr oldum.

Not: Eski Said Siyaset ile din'e hizmet etmeye çalışmız vaktıyla....
 

M ü e l l i f...

Kıdemli
Üye
'' Ey insanlar! biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık; sonrada birbirinizi tanıyasınız diye milletlere v kabilelere ayırdık. ( hucurat 13. )

“Sizi tâife tâife, millet millet, kabile kabile yaratmışım; tâ birbirinizi tanımalısınız ve birbirinizdeki hayat-ı içtimâîyeye âid münâsebetlerinizi bilesiniz, birbirinize muavenet( yardım ) edesiniz. Yoksa sizi kabile kabile yaptım ki; yekdiğerinize karşı inkâr ile yabani bakasınız, husumet ve adâvet ( kin vedüşmanlık ) edesiniz değildir!”

Şu mebhas “Yedi Mes’ele”dir.

Birinci Mes’ele: Şu âyet-i kerîmenin ifade ettiği hakîkat-ı âliye, hayat-ı içtimâîyeye âid olduğu için, hayat-ı içtimâîyeden çekilmek isteyen Yeni Said lîsaniyle değil, belki İslâmın hayat-ı içtimâîyesiyle münâsebetdar olan Eski Said lîsaniyle, ( dil )Kur’ân-ı Azîmüşşan’a bir hizmet maksadiyle ve haksız hücumlara bir siper teşkil etmek fikriyle yazmağa mecbûr oldum.

Not: Eski Said Siyaset ile din'e hizmet etmeye çalışmız vaktıyla....
İkinci Mes’ele: Şu âyet-i kerîmenin işaret ettiği “teârüf ve teâvün( anlama ve yardımlaşma ) düstûru”nun beyanı için deriz ki:
Nasılki bir ordu fırkalara, fırkalar alaylara, alaylar taburlara, bölüklere, tâ takımlara kadar tefrik edilir. Tâ ki; her askerin muhtelif ve ayrı ayrı münâsebâtı ve o münâsebâta göre vazifeleri tanınsın, bilinsin.. tâ, o ordunun ferdleri, yardımlaşma düstûr-u altında, hakîki bir vazife-i umûmîye görsün ve hayat-ı içtimâîyeleri, düşman'ın hücumundan masun kalsın.

Yoksa ayrılmak ve kısımlara ayrılmak; bir bölük bir bölüğe karşı rekabet etsin, bir tabur bir tabura karşı muhasamet etsin, bir fırka bir fırkanın aksine hareket etsin değildir. Aynen öyle de: Heyet-i içtimâîyye-i İslâmiyye büyük bir ordudur, kabail ve tavaife inkısam edilmiş. Fakat binbir bir birler adedince bir olma yönleri var. Hâlıkları bir, Rezzakları bir, Peygamberleri bir, kıbleleri bir, kitabları bir, vatanları bir, bir, bir, bir.. binler kadar bir, bir...

İşte bu kadar bir, birler; kardeşliği, muhabbeti ve vahdeti iktiza ediyorlar. Demek kabile ve taifelere ayrılmak, şu âyetin ilân ettiği gibi, tanışmak içindir, yardım içindir.. birbirini inkar için değil, düşmanlık için değildir!..

Nasib olursa devamı gelecek
 

M ü e l l i f...

Kıdemli
Üye
Üçüncü Mes’ele: Fikr-i milliyet, şu asırda çok ileri gitmiş. Husûsan dessas Avrupa zalimleri, bunu İslâmlar içinde menfî bir surette uyandırıyorlar; tâ ki, parçalayıp onları yutsunlar.

Hem fikr-i milliyette bir zevk-i nefsanî var; gafletkârane bir lezzet var; şeametli bir kuvvet var. Onun için şu zamanda hayat-ı içtimâîye ile meşgul olanlara, “Fikr-i milliyeti bırakınız!” denilmez. Fakat fikr-i milliyet iki kısımdır. Bir kısmı menfîdir, şeametlidir, zararlıdır; başkasını yutmakla beslenir, diğerlerine adâvetle devam eder, müteyakkız davranır. Şu ise, düşmanlıklara ve keşmekeşe sebebdir. Onun içindir ki, hadîs-i şerîfte ferman etmiş:
İslam, cahiliyetten kalma ırkcılık ve kabileciliği red etmiştir.

Ve Kur’ân da ferman etmiş:
'' Kafirler kalblerine cahiliyet taasubundan ibaret olan o gayreti yerleştirdiklerinde, Allah Resulunun ve müminlerin üzerine sükunet ve emniyetini indirdi ve onlara takvada ve sözlerine bağlılıkta sebat verdi. Zaten onlar buna layık ve ehil kimselerdir. Allah ise her şeyi hakkıyla bilir''. ( fetih 26 )

İşte şu hadîs-i şerif ve şu âyet-i kerîme; kat’î bir surette menfî bir milliyeti ve fikr-i unsuriyeti kabûl etmiyorlar. Çünkü müsbet ve mukaddes İslâmiyet milliyeti, ona ihtiyaç bırakmıyor.

Evet acaba hangi unsur var ki, yaklaşık 1,5 milyar vardır? Ve o İslâmiyet yerine o unsuriyet fikri, fikir sâhibine o kadar kardeşleri, hem ebedî kardeşleri kazandırsın?

Evet, menfi milliyetin tarihte pek çok zararları görülmüş.

Emevîler bir parça fikr-i milliyeti siyasetlerine karıştırdıkları için, hem âlem-i İslâmı küstürdüler, hem kendileri de çok felâketler çektiler. Hem Avrupa milletleri, şu asırda unsuriyet fikrini çok ileri sürdükleri için, Fransız ve Alman’ın çok şeâmetli ebedî adâvetlerinden başka; Dünya harblerindeki müdhiş hadiseler dahi, menfî milliyetin nev’-i beşere ne kadar zararlı olduğunu gösterdi. Hem bizde hürriyetin başlangıcındaan evvel, -Bâbil kal’asının harabiyeti zamanında “kavimler göçü” ta’bir edilen “kavimlerin ayrılması” ve o ayrılma sebebiyle dağılmaları gibi- menfî milliyet fikriyle, başta Rum ve Ermeni olarak pekçok “kulüpler” nâmında sebeb-i tefrika-i kulûb, muhtelif mülteciler cem’iyyetleri teşekkül etti. Ve onlardan şimdiye kadar, ecnebilerin boğazına gidenlerin ve perîşan olanların halleri, menfî milliyetin zararını gösterdi.

Şimdi ise, en ziyâde birbirine muhtaç ve birbirinden mazlum ve birbirinden fakir ve ecnebi tahakkümü altında ezilen İslâmın kavim ve kabileleri içinde, fikr-i milliyetle birbirine yabanî bakmak ve birbirini düşman telakki etmek, öyle bir felâkettir ki, târif edilmez. Âdeta bir sineğin ısırmaması için, müdhiş yılanlara arka çevirip, sineğin ısırmasına karşı mukabele etmek gibi bir divânelikle; büyük ejderhalar hükmünde olan Avrupa’nın doymak bilmez hırslarını, pençelerini açtıkları bir zamanda, onlara ehemmiyet vermeyip belki ma’nen onlara yardım edip, menfî unsuriyet fikriyle doğu vilayetlerindeki vatandaşlara veya güney tarafındaki dindaşlara düşmanlık besleyip onlara karşı cephe almak, çok zararları ve mehaliki ile beraber; o güney ferdleri içinde düşman olarak yoktur ki, onlara karşı cephe alınsın. Güneyde gelen Kur’ân nûru var, İslâmiyet ziyası gelmiş; o içimizde vardır ve her yerde bulunur.

İşte o dindaşlara adâvet ise; dolayısiyle İslâmiyete, Kur’âna dokunur. İslâmiyet ve Kur’âna karşı düşmanlık ise, bütün bu vatandaşların dünya hayatlarına ve hayat-ı uhreviyesine bir nevi düşmanlıktır. Hamiyet nâmına hayat-ı içtimâîyeye hizmet edeyim diye, iki hayatın temel taşlarını harab etmek; hamiyet değil, hamakattır!
 

M ü e l l i f...

Kıdemli
Üye
Dördüncü Mes'ele:
Müsbet milliyet, hayat-ı içtimaiyenin ihtiyac-ı dâhilîsinden ileri geliyor; yardımlaşma ve dayanışmaya sebebdir; menfaatli bir kuvvet temin eder; uhuvvet-i İslâmiyeyi daha ziyade teyid edecek bir vasıta olur.
Şu müsbet fikr-i milliyet İslâmiyet'e hâdim olmalı, kal'a olmalı, zırhı olmalı.. yerine geçmemeli. Çünki İslâmiyet'in verdiği kardeşlik içinde bin kardeşlik var; âlem-i ebed ve âlem-i kabir de o kardeşlik bâki kalıyor. Onun için milliyet sevgisi ne
kadar da kuvvetli olsa, onun bir perdesi hükmüne geçebilir. Yoksa onu onun yerine ikame etmek; aynı kal'anın taşlarını, kal'anın içindeki elmas hazinesinin yerine koyup, o elmasları dışarı atmak nev'inden ahmakane bir cinayettir.

İşte ey ehl-i Kur'an olan şu vatanın evlâdları! Altıyüz sene değil, belki Abbasîler zamanından beri bin senedir Kur'an-ı Hakîm'in bayraktarı olarak, bütün cihana karşı meydan okuyup, Kur'anı ilân etmişsiniz. Milliyetinizi, Kur'ana ve İslâmiyete kal'a yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müdhiş tehacümatı def'ettiniz, tâ يَاْتِى اللّهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ اَذِلَّةٍ عَلَى اْلمُؤْمِنِينَ اَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِى سَبِيلِ اللّهِ âyetine güzel bir mâsadak oldunuz.( Allah öyle bir topluluk getirecekki, Allah onları sever onlard Allahı sever. Onlar müminlere karşı alçak gönüllü, kafire karşı da izzet sahibidirler ve Allah yolunda cihad ederler. Maide 54 ) Şimdi Avrupa'nın ve firenk-meşreb münafıkların desiselerine uyup, şu âyetin evvelindeki hitaba mâsadak olmaktan çekinmelisiniz ve korkmalısınız!

Cây-ı dikkat bir hal: Türk milleti müslüman unsurlar içinde en çok olduğu halde, dünyanın her tarafında olan Türkler ise Müslümandır. Sair unsurlar gibi, müslim ve gayr-ı müslim olarak iki kısma bölünmemiştir. Nerede Türk taifesi varsa, Müslümandır. Müslümanlıktan çıkan veya Müslüman olmayan Türkler, Türklükten dahi çıkmışlardır (Macarlar gibi). Halbuki küçük unsurlarda dahi, hem müslim ve hem de gayr-ı müslim var.

Ey Türk kardeş! Bilhassa sen dikkat et! Senin milliyetin İslâmiyetle birleşmiş. Ondan kabil-i tefrik değil. Ayrılırsan, mahvsın! Bütün senin geçmişteki iftihar duyduğun ecdadın, İslâmiyet defterine geçmiş. Bu iftihar tablosu, zemin yüzünde hiçbir kuvvetle silinmediği halde, sen şeytanların vesveseleriyle, desiseleriyle o ecdadı kalbinden silme!
 

M ü e l l i f...

Kıdemli
Üye
Beşinci Mes'ele:
Asya'da uyanan kavimler, fikr-i milliyete sarılıp, aynen Avrupa'yı her cihetle taklid ederek, hattâ çok mukaddesatları o yolda feda ederek hareket ediyorlar. Halbuki her milletin kamet-i kıymeti başka bir elbise ister. Bir cins kumaş bile olsa; tarzı, ayrı ayrı olmak lâzım gelir. Bir kadına, bir jandarma elbisesi giydirilmez. Bir ihtiyar hocaya, tango bir kadın libası giydirilmediği gibi.. "Körü körüne taklid dahi, çok defa maskaralık olur." Çünki:

Evvelâ: Avrupa bir dükkân, bir kışla ise; Asya bir mezraa, bir câmi hükmündedir. Bir dükkâncı dansa gider, bir çiftçi gidemez. Kışla vaziyeti ile mescid vaziyeti bir olmaz.

Hem ekser enbiyanın Asya'da zuhuru, ağleb-i hükemanın Avrupa'da gelmesi, kader-i ezelînin bir remzi, bir işaretidir ki; Asya kavimlerini intibaha getirecek, terakki ettirecek, idare ettirecek; din ve kalbdir. Felsefe ve hikmet ise, din ve kalbe yardım etmeli, yerine geçmemeli.

Sâniyen: Din-i İslâm'ı Hıristiyan dinine kıyas edip, Avrupa gibi dine lâkayd olmak, pek büyük bir hatadır. Evvelâ: Avrupa, dinine sahibdir. Başta Wilson, Loid George, Venizelos gibi Avrupa büyükleri, papaz gibi dinlerine mutaassıb olmaları şahiddir ki; Avrupa dinine sahibdir, belki bir cihette mutaassıbdır.

Sâlisen: İslâmiyet'i Hıristiyan dinine kıyas etmek, kıyas'tan anlamamaktır, o kıyas yanlıştır. Çünki Avrupa dinine mutaassıb( körü körüne bağlılık ) olduğu zaman medenî değildi; taassubu terketti, medenîleşti.

Hem din, onların içinde üçyüz sene iç savaşları netice vermiştir. İstibdadlı zalimlerin elinde avamı, fukarayı ve ehl-i fikri ezmeye vasıta olduğundan; onların umumunda muvakkaten dine karşı bir küsmek hasıl olmuştu. İslâmiyette ise, tarihler şahiddir ki, bir defadan başka dâhilî savaş'a sebebiyet vermemiş. Hem ne vakit ehl-i İslâm, dine ciddî sahib olmuşlarsa, o zamana nisbeten yüksek terakki etmişler. Buna şahid, Avrupa'nın en büyük üstadı, Endülüs Devlet-i İslâmiyesidir.

Hem ne vakit, cemaat-ı İslâmiye dine karşı lâkayd vaziyeti almışlar, perişan vaziyete düşerek alçalmışlar.

Hem İslâmiyet, zekat'ın vacipliğini ve faiz'in çirkinliği gibi binler şefkatperverane mesele ile fukarayı ve avamı himaye ettiği; * اَفَلاَيَعْقِلُونَ * اَفَلاَيَتَفَكَّرُونَ* اَفَلاَيتَدَبَّرُونَgibi kelimatıyla aklı ve ilmi şahid ve ikaz ettiği ve ehl-i ilmi himaye ettiği cihetle daima İslâmiyet, fukaraların ve ehl-i ilmin kal'ası ve melce'i olmuştur. Onun için, İslâmiyet'e karşı küsmeye hiçbir sebeb yoktur.

İslâmiyet'in Hıristiyanlık ve sair dinlere farkının sırr-ı hikmeti şudur ki:

İslâmiyet'in esası, mahz-ı tevhiddir; vasıta ve sebeplere tesir-i hakikî vermiyor, icad ve makam yönüyle kıymet vermiyor. Hıristiyanlık ise "velediyet" fikrini kabul ettiği için, aracı ve sebeplere bir kıymet verir, enaniyeti kırmaz. Âdeta Rububiyet-i İlâhiyenin bir cilvesini azizlerine, büyüklerine verir. اِتَّخَذُوا اَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّهِ âyetine mâsadak olmuşlar. Onun içindir ki, Hıristiyanların dünyaca en yüksek mertebede olanları, gurur ve enaniyetlerini muhafaza etmekle beraber sâbık Amerika Reisi Wilson gibi, mutaassıb bir dindar olur. Mahz-ı tevhid dini olan İslâmiyet içinde, dünyaca yüksek mertebede olanlar, ya enaniyeti ve gururu bırakacak veya dindarlığı bir derece bırakacak. Onun için bir kısmı lâkayd kalıyorlar, belki dinsiz oluyorlar.
 

M ü e l l i f...

Kıdemli
Üye
Altıncı Mes'ele:

Menfî milliyette ve unsuriyet fikrinde ifrat edenlere deriz ki:

Evvelâ: Şu dünya yüzü, hususan şu memleketimiz, eski zamandan beri çok göç'lere maruz olmakla beraber; Merkez-i Hükûmet-i İslâmiye ( halifeliğin buraya taşınması ) bu vatanda teşkil olduktan sonra, diyer kavimler pervane gibi çokları içine atılıp, tavattun etmişler. İşte bu halde Levh-i Mahfuz açılsa ancak hakikî unsurlar birbirinden tefrik edilebilir. Öyle ise, hakikî unsuriyet fikrine, hareketi ve hamiyeti bina etmek, manasız ve hem pek zararlıdır. Onun içindir ki: Menfî milliyetçilerin ve unsuriyetperverlerin reislerinden ve dine karşı pek lâkayd birisi, mecbur olmuş, demiş: "Dil, din bir ise; millet birdir." Mâdem öyledir. Hakikî unsuriyete değil; belki dil, din, vatan münasebatına bakılacak. Eğer üçü bir ise, zâten kuvvetli bir millet; eğer biri noksan olursa, tekrar milliyet dairesine dâhildir.

Sâniyen: İslâmiyet'in mukaddes milliyeti, bu vatan evlâdının hayat-ı içtimaiyesine kazandırdığı yüzer faideden iki faideyi misal olarak beyan edeceğiz:

Birincisi: Şu devlet-i İslâmiye yirmi-otuz milyon iken ( şimdi 70 küsür milyon ), bütün Avrupa'nın büyük devletlerine karşı hayatını ve mevcudiyetini muhafaza ettiren, şu devletin ordusundaki nur-u Kur'andan gelen şu fikirdir: "Ben ölsem şehidim, öldürsem gaziyim." Kemal-i şevk ile ve aşk ile ölümün yüzüne gülerek istikbal etmiş. Daima Avrupa'yı titretmiş.
Acaba dünyada basit fikirli, safi kalbli olan neferatın ruhunda şöyle ulvî fedakârlığa sebebiyet verecek, hangi şey gösterilebilir? Hangi hamiyet onun yerine ikame edilebilir? Ve hayatını ve bütün dünyasını severek ona feda ettirebilir?

İkincisi: Avrupa'nın ejderhaları (büyük devletleri) her ne vakit şu devlet-i İslâmiyeye bir tokat vurmuşlarsa; üçyüz elli milyon ( şimdi 1,5 milyar ) İslâmı
ağlatmış ve inletmiş. Ve o sömürge sahibleri, onları inletmemek ve sızlatmamak için elini çekmiş, elini kaldırırken indirmiş. Şu hiçbir cihette istisgar edilmeyecek manevî ve daimî bir kuvvetüzzahr yerine hangi kuvvet ikame edilebilir? Gösterilsin! Evet o azîm manevî kuvvetüzzahrı, menfî milliyet ile ve istiğnakârane hamiyet ile gücendirmemeli!
 

M ü e l l i f...

Kıdemli
Üye
Yedinci Mes'ele:
Menfî milliyette fazla hamiyetperverlik gösterenlere deriz ki:
Eğer şu milleti ciddî severseniz, onlara şefkat ederseniz öyle bir hamiyet taşıyınız ki, onların ekserisine şefkat sayılsın. Yoksa ekserisine merhametsizcesine bir tarzda, şefkate muhtaç olmayan bir kısm-ı azınlığın geçici gafletkârane hayat-ı içtimaiyelerine hizmet ise, hamiyet değildir.
Çünki menfî unsuriyet fikriyle yapılacak hamiyetkârlığın, milletin sekizden ikisine geçici faidesi dokunabilir. Lâyık olmadıkları o hamiyetin şefkatine mazhar olurlar. O sekizden altısı, ya ihtiyardır, ya hastadır, ya musibetzededir, ya çocuktur, ya çok zaîftir, ya pek ciddî olarak âhireti düşünür müttakidirler ki; bunlar hayat-ı dünyeviyeden ziyade müteveccih oldukları hayat-ı berzahiyeye ve uhreviyeye karşı bir nur, bir teselli, bir şefkat isterler ve hamiyetkâr mübarek ellere muhtaçtırlar. Bunların ışıklarını söndürmeye ve tesellilerini kırmağa hangi hamiyet müsaade eder? Heyhat! Nerede millete şefkat, nerede millet yolunda fedakârlık?

Rahmet-i İlâhiyeden ümid kesilmez. Çünki Cenâb-ı Hak bin seneden beri Kur'anın hizmetinde istihdam ettiği ve ona bayraktar tayin ettiği bu vatandaşların muhteşem ordusunu ve muazzam cemaatini, muvakkat ârızalarla inşâallah perişan etmez. Yine o nuru ışıklandırır ve vazifesini idame ettirir...
 

M ü e l l i f...

Kıdemli
Üye
Menfî milliyette ve unsuriyet fikrinde ifrat edenlere deriz ki:

Şu dünya yüzü, hususan şu memleketimiz, eski zamandan beri çok göç'lere maruz olmakla beraber; Merkez-i Hükûmet-i İslâmiye ( halifeliğin buraya taşınması ) bu vatanda teşkil olduktan sonra, diyer kavimler pervane gibi çokları içine atılıp, tavattun etmişler. İşte bu halde Levh-i Mahfuz açılsa ancak hakikî unsurlar birbirinden tefrik edilebilir. Öyle ise, hakikî unsuriyet fikrine, hareketi ve hamiyeti bina etmek, manasız ve hem pek zararlıdır. Onun içindir ki: Menfî milliyetçilerin ve unsuriyetperverlerin reislerinden ve dine karşı pek lâkayd birisi, mecbur olmuş, demiş: "Dil, din bir ise; millet birdir." Mâdem öyledir. Hakikî unsuriyete değil; belki dil, din, vatan münasebatına bakılacak. Eğer üçü bir ise, zâten kuvvetli bir millet; eğer biri noksan olursa, tekrar milliyet dairesine dâhildir.[/
 
Üst Alt