• Hoşgeldin ziyaretçi , forumdan daha fazla yararlanmak için buradan üye olunuz...

Arşullah

  • Konbuyu başlatan bziya
  • Başlangıç tarihi
  • Cevaplar 4
  • Görüntüleme 1K

Okunuyor :
Arşullah

bziya

Kıdemli
Üye
Sual: Allah’ın Arş’a istiva etmesi, Allah’ın Arş’ı hâkimiyetine almasıdır deniyor. Zaten bütün mahlûkat Allah’ın hâkimiyeti altında değil mi? O zaman Arş niye özellikle belirtiliyor?

CEVAP

Allahü teâlâya göre, elbette Arş da diğer mahlûklar gibidir. Hepsini yaratan Allah’tır; fakat Arş, farklı özelliklere sahip olup yaratılmışların en büyüğüdür. Bunun için, Arş’a hâkimiyet bildirilmiştir. Allahü teâlânın âlemlerin, herkesin Rabbi olduğu bildirildiği halde, Kur’an-ı kerimde, Mekke’nin Rabbi buyurulmaktadır. Yine Peygamber efendimize hitaben, Rabbike [Senin Rabbin] ifadesi vardır. Senin Rabbin demek, âlemlerin Rabbinden ayrı değildir. Senin Rabbin ile Mekke’nin Rabbi ifadesindeki Rab, farklı değildir. Farklı olmadığı halde, Resulullahın ve Mekke’nin önemini belirtmek için ayrı ifade kullanılmıştır. Allahü teâlâ mekândan münezzehtir. Kâbe, kıymetli, şerefli yer olduğu için Beytullah, yani Allah’ın evi denmiştir. Arş da çok kıymetli, şerefli olduğu için Arş’ın Rabbi denmiştir, Arş’a istiva etti denmiş, yani Arş’ı hâkimiyeti altına aldı demiştir. Bunun gibi İstanbul valisi denince, Fatih’e, Beşiktaş’a Üsküdar’a karışmaz anlamı çıkmaz. En büyük olan İstanbul söylenince, ilçelerin de valinin hâkimiyetinde olduğu zaten anlaşılır.

İmam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki:

Arş, mahlûkların en şereflisidir. Her şeyden daha saf ve daha nurludur. Bunun için, ayna gibidir. Allahü teâlânın büyüklüğü orada görünür. Bunun içindir ki ona, Arşullah denir. Yoksa Allahü teâlâya göre, Arş da diğer eşya gibidir. Hepsi, Onun mahlûkudur. Yalnız Arş, ayna gibidir. Diğer eşyada bu kabiliyet yoktur. Aynada görünen bir insana, aynanın içindedir denilir mi? O insanın aynaya olan nispeti, karşısında bulunan diğer eşyaya olan nispeti gibidir. İnsanın, hepsine olan münasebeti aynıdır. Yalnız, ayna ile diğer eşya arasında fark vardır. Ayna, insanın suretini gösterebiliyor, diğer eşya ise göstermiyor. (2/67)

Kaynak : Dinimiz İSlam
 

Ammar

Kıdemli
Üye
Allah'ın Yücelerde Oluşu ve Arş'a İstivası

Ulûvv ve Arş'a istiva:

Şeyhü'l-îslâm İbn Teymiye: «Allah'ın yücelerde oluşu (ulûvv) ve Arş'a istivası* konusundaki bir soruya şu cevabı verdi:

Yüce Allah Kitab'ında birçok âyette Resulünün dili üzere kendisini «ulüvv (yücelerde olmak), Arş'a istiva ve fevkiyet (üstte olma) ile» vasıflandırmıştır. Hattâ Ş a f i i' ye tâbi olan büyüklerden biri şöyle demiştir. Kur'an'da, Allah'ın yaratıklarından yücelerde ve kullarının üzerinde olduğuna ilişkin bin veya daha fazla delil vardır.

Başka biri de: Bu konuda üç yüz delil vardır, demiştir. Meselâ: «Rabbinin yanında olanlar...»(1), «Göklerde ve yerde kim varsa hep O'nundur. O'nun yanında bulunanlar...»(2) âyetleri bu delillerdendir. Eğer - Cehmî'nin dediği gibi - «O'nun yanında» ifadesi, «kudretinde» demek olsaydı, Allah'ın bütün yaratıkları O'nun yanında olurdu. Çünkü yaratıklarının hepsi O'nun kudret ve meşîetindedir. O zaman göklerde olanlarla yerde olanlar ve Allah'ın yanında olanlar arasında bir fark olmazdı.
Yine «Arş'a istiva etmesi», «Arş'a istilâ ve onu hâkimiyeti altına alma» anlamında olsaydı, bütün yaratıklara istiva etmiş olurdu ve Arş'ı yaratmazdan önce de Arş'a istiva etmiş olurdu. Oysa istiva, gökleri ve yeri yaratmasından sonra Arş'a has bir şeydir. Nitekim Allah Kur'an'da (bunu haber vermiştir. Kur'an'da anlatılanlar, Allah'ın bir defasında Arş'a istiva etmişken, diğer birinde istiva etmediğine delâlet etmektedir. Bu sebepledir ki, isbat ehli âlimlerce sıfatlardan «ulüvv» sıfatı hem nakil, hem de akıl ile bilinen; «Arş'a istiva» ise, sadece nakil ile bilinen sıfatlardandır.

Burada bu mes'ele üzerinde durmamızın sebebi şu: Allah Teâlâ kendisini «beraber olma» ve «yakın olma» ile nitelendirmiştir. Beraberliğin genel ve özel olmak üzere iki anlamı vardır. «Nerede olsanız, O sizinle beraberdir»(3) âyeti birinci anlamda; «Çünkü Allah, (azabından) korunanlarla ve iyilik edenlerle beraberdir»(4) âyeti de ikinci anlamda kullanılmıştır.

"Yakın olma"ya gelince, Kullarım, sana benden sorarlarsa (söyle): Ben (onlara) yakınım»(5) âyetiyle, «Biz ona sizden daha yakınız»(6) âyetinde anlatıldığı gibidir.
Bu konuda insanlar dört gruba ayrılmışlardır:

1 — Allah ne âlemin içinde, ne de dışında; ne üstte, ne de alttadır, diyen nefy ehli Cehmîler. Bunlar Allah hakkında yücelerde olma (ulüvv) ve üstte olma (fevkiyet) yi kabul etmezler. Aksine, bu konulardaki nassların hepsi te'vil edilir, ya da tafviz edilir. Bid'at ehlinin hepsi; meselâ: Haricîler, Şia, Kaderiyye, Mürcie ve başkaları bazı nasslara sarılırlar. Ancak Cehmiler böyle değildir. Ellerinde inandıkları nefy konusunda kendilerini destekleyen peygamber sözlerinden tek biri bile yoktur.
Bu sebebledir ki İbnü'l-Mübârek ve Yusuf b. Esbât, Cehmiye'nin yetmişüç fırkanın dışında olduğunu söylemişlerdir. A h -med b. Hanbel'in ashabından nakledilen iki görüşten doğru olanı da budur. Ebû Abdillah b. Ham id ve başkaları bu iki görüşü nakletmişlerdir.

2 — İkinci bir grup şöyle der: Allah zâtıyla her mekândadır. Neccariyye fırkasıyla Cehmilerin birçoğu; âbid, sufî ve avamı ile bu görüştedir. Derler ki:. Allah, yaratıkların vücûdlarının kendisidir. Nitekim varlığın bir olduğunu söyleyen vahdet-i vücûdcular, hulul ve ittihada inananlar bu görüşteler.
Onlar bunu ileri sürerken «beraberlik» ve «yakınlık» ifade eden nassları delil olarak ileri sürer ve ulüvv ile istiva nasslarım te'vil ederler. Halbuki delil olarak ileri sürdükleri her nass, aslında aleyhlerine delildir. Çünkü nasslarda geçen «beraberliğin» büyük çoğunluğu Allah'ın peygamberleri ile velilerine hastır. Oysa onlara göre Allah, her mekandadır. İleri sürdükleri nasslarda, görüşlerinin aksini ortaya koyan unsurlar mevcuttur. Çünkü yüce Allah: »Göklerde ve yerde bulunan herşey Allah'ı teşbih etmiştir. O, azizdir, hakimdir"(7) buyurmaktadır. Göklerde ve yerdeki herşey Allah'ı teşbih etmektedir ve teşbih eden, teşbih edilen değildir. Yine şöyle buyurmaktadır: «Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır»(8). Bu âyette mülkün kendisine ait olduğunu bildirmektedir. Sonra şöyle buyurmaktadır: "O, ilktir (kendisinden önce hiçbir varlık yoktur), sondur (kendisinden sonra hiçbir varlık yoktur), zahirdir, bâtındır, O, herşeyi bilendir»(9). Sahih rivayette de: «İlk, sensin. Senden önce birşey yoktu...» buyurulmaktadır.
Allah ilk olunca, O'ndan sonra meydana gelen de vardır; son olunca da, kendilerinden sonra olduğu şeyler vardır. Yine üstünde birşey bulunmayan zahir olunca, kendisinin üstünde olduğu birşey vardır; berisinde birşey olmayan bâtın olunca da, ortada başka bir takım, şeyler var ki, onların berisinde olmadığını söylüyor.
Bu sebebledir ki, İ b n Arabi şöyle demiştir: «Allah'ın güzel isimlerinden biri de «Aliy»dir. Ortalıkta başkası olmadığına göre O, Aliy'dir (üstündür)?! Kimden üstün olacak ki, O, ancak O'dur. Üstün oluşu, kendine karşıdır. O, varlık yönünden mevcudatın aynıdır. Muhdesât (sonradan meydana gelmişler) olarak isimlendirilenler, bizzat onlar üstün olanlardır; onlar, Allah'ın kendisidir».

H a r r a z da şöyle demektedir: «O, hakkın vecihlerinden ve dillerinden biridir. Kendisi hakkında Allah'ın zıdların arasını birleştirmekle bilindiğini söyler. O, zahir olanın kendisidir ve zuhuru esnasında bâtın olanın kendisidir. Ortalıkta gördüğün, O'ndan başkası değil ve kendisinden bâtın olduğu da, bir başkası değildir. O, kendi nefsi için zahir olmakta ve kendisinden bâtın olmakta (gizlenmekte) dir. Ebû Said el-Harraz diye isimlendirilen de O'dur».
Beraberlik» karışım ve bileşime işaret etmez. «Yakın» kelimesi de böyledir. Hulul ehline göre, Allah nasıl diğer aynlarda ise, şah-damarın da içindedir. Böyle bir görüş küfür olup Kur'an'ı bilmemektir.

3 — Üçüncü grup, Allah'ın hem Arş'm üzerinde, hem de her yerde olduğunu söyleyenlerdir. Bu görüşte olan şöyle der: Ben bütün bu nassları kabul ediyorum; onlardan hiçbirini zahirinden başka anlamda yorumlamam. Bu, E ş ' a r î' nin «el-Makalâtu'1-İslâmiyyîn» isimli eserinde söz konusu ettiği bazı fırkaların görüşüdür. Sâlimiy-ye ve sûfiyyeden bir fırkanın sözleri arasında da bu tür ifadeler bulunmaktadır. Ebû Talib el-Mekkî, İbn Berricân ve benzerlerinin görüşleriyle bu görüş arasında bir benzerlik vardır. Şunu da belirtelim ki, bu görüşte olanların büyük çoğunluğunun sözlerinde birbirini çürüten sözlere de rastlamaktayız.
Bu nedenledir ki «Mesâlibu îbn Ebi Bişr» isimli eserin yazarı ve Ebû'l-Kasım b. Asakir'in görüşlerini reddeden Ebü Ali e 1 - E h v a z î, Salimiye fırkasındandır.
Aynı şekilde Hatib el-Bağdadî, bir grup âlimin, Ebû T a 1 i b ' in sıfatlarla ilgili sözlerinden bazısını reddettiklerini zikretmektedir.
Bu üçüncü grup her ne kadar nasslara sarılma konusunda diğerlerinden nasslara daha yakın ve onlara muhalefetten daha uzak ise de - çünkü birinci grubun nasslarla hiçbir ilgisi yoktur - aksine hepsine muhalefet etmişlerdir.
İkinci grup ise, .muhkem ve açık nassların birçoğunu terkedip anlamı kendilerine karışık gelen az sayıdaki nasslara sarılmışlardır.
îşte bu üçüncü gruptakiler: Biz nassların hepsine tâbi oluyoruz, diyorlar. Ne var ki bunlar da mugalata içerisindeler. Çünkü; Allah zâtıyla her yerdedir diyen Kur'an'a, Sünnet'e, ümmetin selefi ile imamlarının icmaına muhalefet etmekle birlikte Allah'ın kullarını üzerinde yarattığı fıtrata, sâlih akla ve birçok delile de muhalefet ediyorlar. Bunlar birbirleriyle çelişen sözler söylüyorlar. Allah, Arş'-in üzerindedir diyorlar, ama bir de: Arş'ın Allah'tan payı, arifin kalbinin payı gibidir, diyorlar. Nitekim Ebû Talib ve başkaları açık açık bunu söylüyorlar. Oysa arifin Allah'tan payının marifet, iman ve buna tâbi şeyler olduğu bilinmektedir. Eğer böyle derken, Arş da böyledir demek istiyorlarsa, kendi sözlerine ters düşmüş olurlar! Ama Allah'ın zâtıyla arifin kalbine hulul ettiğini demek istiyorlarsa, o zaman özel bir hulule inanmış olurlar.
Tasavvuf ehlinden bir grup hattâ «Menazilu's-Sâirîn» yazan bile, menzilelerin sonuncusunda tevhidi anlatırken - böyle bir hulul anlayışına düşmüşlerdir. Bu sebeble tasavvuf ehlinin bazı imamları böyle bir görüşten sakındırma ihtiyacını duymuşlardır.
C ü n e y d ' e tevhidin ne olduğu sorulduğunda: «Sonradan olanları kadîmden ayırt etmektir», demiştir. Böylece bu sözüyle muvahhid kişinin, kadîm olan yaratıcı ile sonradan meydana gelen yaratılmışı birbirlerinden ayırt etmesi; birini diğerine karıştırmaması gerektiğine dikkat çekmiştir.
Bu üçüncü gruptakiler Hıristiyanların Mesih hakkında, Şia'nın imamları hakkında söylediklerinin aynısını marifet ehli hakkında söylerler. Hulul ve İbâhiye'ye kail birçok kişi, C ü n e y d gibi Kur'-an ve Sünnet'e tâbi mutasavvıfların hululü red konusunda ve emir ile nehyi isbata ilişkin sözlerine karşı çıkar ve bu mutasavvıfların, . kendisiyle benzeri hulûlcü ve ibâhiyecilerin ulaştıkları marifet mak***** ulaşmadıklarını söyler.

4 — Dördüncü grup ise, ümmetin selefi ve müctehid imamları; ilim ve ibadet şeyhlerinden ilim ve din imamlarıdır. Onlar, kelimeleri tahrif etmeksizin Kur'an ve Sünnet'te anlatılanların hepsine iman etmiş; anlatılanları kabul etmişlerdir. Allah'ın göklerinin yukarısında, Arş'ının üzerinde ve yaratıklarının dışında olduğunu; yaratıklarının da O'ndan ayrı olduğunu söylemişlerdir. Ama bununla birlikte Allah, ilmi yönünden bütün kullarıyla; onlara yardım ve destek yönünden, ve onlara yeterli olma bakımından peygamber ve velileriyle beraberdir. Aynı şekilde yakın ve duaları kabul edendir. Necvâ âyetinde kullarından haberdar olduğuna ilişkin işaret vardır.

Peygamber (s.a.v.) şöyle dua ederdi: «Allah'ım, yolculukta yol arkadaşı sensin! Geride kalan aile efradıma bakan da sensin»(10). Yani Allah, yolculukta yolcuyla, evde de aile efradından geri kalanlarıyla beraberdir. Ama hiç şüphesiz beraber olması, zâtının onların zâtıyla karışmış olmasını gerektirmez. Yüce Allah'ın buyurduğu gibi: «Muhammed Allah'ın elçisidir. Onunla beraber olanlar...»(11). Buradaki beraberlik, iman etmekle olan beraberliktir, yoksa Peygamber'in zâtının, onların zâtlarıyla karışması değildir. Aksine, taraftarlık anlamındaki beraberliktir.
«...İşte onlar mü'minlerle beraberdir»(12) âyetindeki beraberlik, iman ve dostlukta onlarla beraberliğe işaret eder. Allah Teâlâ kullarını bilir; nerede olurlarsa O, onlarla beraberdir. Onlar hakkında bilgi sahibi olması, beraberliğin gerektirdiklerindendir. Meselâ kadın: «Kocam, kılıç bağı uzun, külü çok ve evi toplantı yerine yakındır» derken bu söylediklerinin hepsi hakikat üzeredir ve maksadı bunların gerektirdikleridir ki, o da uzun boylu, çok yemek yedirmesi sebebiyle cömert ve evinin misafirlere yakın olduğunu söylemektir»(13).

Kur'ân-ı Kerîm'de: «Yoksa biz, onların sırlarını ve gizli konuşmalarını işitmez miyiz? Hayır, işitiriz ve yanlarında bulunan elçilerimiz de (her yaptıklarını) yazarlar»(14). Burada görme ve duymasından maksat bu husus hakkında bilgisini isbattır. O, bunun iyilik mi, yoksa kötülük mü olduğunu bilir. İyilikleri mükâfatlandırır ve kötü lükleri de cezalandırır. Yaratıklara karşı kudretinin isbatı da böyledir. Şu âyetlerde olduğu gibi: «Siz, ne yerde, ne de gökte (Rabbinizi) aciz bırakamazsınız»(15)Yoksa kötülükleri yapanlar, bizi geçeceklerini mi sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar»(16). Burada maksat, kötülüklerinin peşinden gelenler ve ceza, intikam gibi kötülüklerin gerektirdikleridir.
Rab Teâlâ'nın sakındırmak, korkutmak, iyiliklere teşvik etmek için kendisini, kulların yaptıklarım bilmekle nitelendirmesi pek çoktur. Yine aynı payeyle kendisini kudret, duyma, görme ve yazmakla vasıflandırması da pek çoktur. Lâfzın medlulünden bu anlaşılır. Bazen de o anlamın gereği kastedilir.
Bazen mutabakat ve mülâzemet yoluyla kelimenin lügat anlamı kastedilir. Kelimeyle, sadece kelimenin lâzımı anlamı değil, aksine melzum medlulü de kastedilebilir ve bu (mecaz değil), hakikattir.
Dip Notlar:
1) 7 A'râf 206
2) 21 Enbiyâ, 19
3) 57 Hadid, 4
4) 16 Sahi, 128
5) 2 Bakara, 186
6) 56 Vakia, 85
7) 57 Hadid, 1
8) 57 Hadid, 2
9) 57 Hadid 3
10) Tirmizi, Deavât, 41; Muvatta', İsti'zân, 34
11) 48 Fetih, 29
12) 4 Nisa, 146
13) Kılıç bağı uzun olanın boyu da gerçekten uzundur.'Külü çok olan kişi, bolca yemek pişiren kişidir. Yemeği pişirdiği yakacağın külü de çok olur ve bu, onun başkalarına da yemek yedirdiğinin işaretidir. Evinin toplantı yerine yakın olması da misafirlerinin çokluğuna işaret eder.
14) 43 Zuhruf, 80
15) 29 Ankebût, 22
16) 29 Ankebût, 4
 

Ammar

Kıdemli
Üye
Allah'ın yakınlığı:

«Yakınlıkla gelince, bazen tekil, bazen de çoğul sîgasıyla kullanılmıştır. Meselâ: «Kullarım, sana benden sorar(lar)sa (söyle): Ben (onlara) yakınım. Bana dua edince dua edenin duasına karşılık veririm»(17) âyetiyle: «Kendi nefislerinize merhamet edin... Kendisine dua ettiğiniz, bineğinizin boynundan size daha yakındır»(18) hadisinde tekil sîgasıyla kullanılmıştır.

*Biz ona şahdamarından daha yakınız»(19) âyetinde ise çoğul sigasıyla kullanılmıştır. Buradaki kullanış, «sana okuruz», «sana anlatırız», *onu derleyip okutmak bize düşer», «açıklaması bize aittir» gibi âyetlerdeki kullanışa benzer. Burada «okuma», Cebrail'den Kur'-an'ı duyduğu zaman için, «onu açıklama» ise, Kur'an'ı tebliğ edeceği kimseye onu açıklaması için kullanılmıştır.

Ümmetin selefi ile imamlarının ve halefinin görüşü o ki: Peygamber (s.a.v.) Kur'an'ı Cebrail'den, Cebrail de Allah'tan duymuştur. «Okuruz», «anlatırız» ve benzeri ifadeler arap dilinde, kendisine itaat eden yardımcıları bulunan büyük kişi için kullanılır. Yardımcıları, onun emriyle bir iş yaptıklarında, O büyük kişi: «Biz yaptık» der. Nitekim hükümdar: «Bu beldeyi biz fethettik» der. Oysa kendisi bizzat fethi gerçekleştiren orduda değildir.

«Allah, öldükleri sırada canları alır»(20) âyeti de bu kabildendir. Çünkü Allah, başlarında ölüm meleği bulunan elçileri vasıtasıyla canları alır. Nitekim başka âyetlerde şöyle buyurulmaktadır: «... elçilerimiz onun canını alır»(21), «Üzerinize vekil edilen ölüm meleği, canınızı alır»(22). Ölmek üzere olan kişiye meleklerin zâtları yaklaşır. «Biz ona şahdamanndan daha yakınız»(23) âyeti de yine bu kabildendir.
Çünkü Allah Sübhânehu ve Teâlâ ile melekleri, kulun nefsinin kendisine iyilik mi, yoksa kötülük mü fısıldadığını bilirler. Kalbte niyyet, amelden öncedir. «Biz ona şahdamanndan daha yakınız» sözü, meleklerin zâtlarının yakınlığı ve Allah'ın ilminin yakınlığı anlamındadır. Meleklerin zâtları, şahdamardan kalbe daha yakındırlar. Buna göre onlardan bir kısmının diğerlerinden daha yakın olması mümkündür. Bu sebepledir ki, âyetin devamında «Onun sağında ve solunda oturan iki alıcı (melek, onun yaptıklarını) kaydetmektedir»(24). Böylece o meleklerin şahdamardan daha yakın olduklarını haber veriyor. Bütün bunlar, melekler hakkındadır.

«Ben yakınım» ve «Allah kişiye, onun bineğinin boynundan daha yakındır» gibi nasslara gelince, bunlar dua konusunda söylenmiştir. Her durumda Allah'ın kullara yakın olduğunu anlatmıyorlar, bunun bazı özel durumlarda olduğunu ifade ediyorlar. Nitekim hadîste: «Kulun Rabbine en yakın olduğu durumu, secde durumudur» ve benzeri şeyler söylenmiştir.

«Bana bir karış yaklaşana bir arşın yaklaşırım; bir arşın yaklaşana bir kulaç yaklaşırım. Bana yürüyerek gelene koşarak gelirim»(25) kudsî hadisine gelince, bir şeyin bir şeye yakınlığı, diğerinin de ona yakınlığını gerektirir. Ancak ikincinin yakınlığı, birincinin yakınlığının bir gereğidir ve ondan da bizzat bir yakınlık meydana gelmiş olur.

Birincisi Mekke'ye» ya da Kabe'nin duvarına yaklaşanın durumu gibi. Duvara yaklaştıkça duvar da ona yakın olur, ama duvarda herhangi bir eylem söz konusu değildir.
İkincisi: Kişinin, kendisine yaklaşmakta olan birine yakın olması durumu gibi. Bu, kudsî hadîste anlatılan bu yaklaşmaya benzer. Kul Allah'a yaklaşırken, Allah da ona yaklaşmaktadır. Bu husus müteaddid nasslarda dile getirilmiştir. «O yalvardıkları da, onların (Allah'a) en yakın olan(lar)ı da Rablerine yaklaşmak için vesile ararlar» âyeti ve benzeri nasslarda anlatıldığı gibi. Burada Rab-bin kendisinin kullarına yakınlaşmasıdır. Bu, Allah'ın dünya göğüne inmesine benzer.

Sahih bir hadiste de şöyle buyurulmaktadır: "Allah Teâlâ Arafat akşamı yaklaşır (iner) ve meleklere karşı Arafat'ta bulunanlarla övünür»(26). Bütün bu yakınlaşma bazı durumlara hastır ve ne Kur'an'da, ne Sünnet'te bütün durumlarda asla, Allah'ın zâtının yaklaştığına dair bir delâlet yoktur. Hulule kail kimselerin görüşlerinin butlanı buradan da anlaşılmaktadır. Çünkü onlar mukayyed ve özel bir durumu mutlak ve genel bir durum gibi gösterdiler. Nitekim kardeşleri vahdeti vücûdcular da «...duyan kulağı olurum», «Suretinden başka bir suret üzere onlara gelir» ve Allah'ın, Peygamberinin dili üzere: «Allah kendisine hamd edeni duydu» buyurması gibi nassları kendilerine delil olarak ileri sürdüler. Halbuki bunların hepsi aleyhlerine birer delildir.

Bu anlattıklarımız anlaşıldıysa da; dua eden ve secdeye kapanan kişi, ruhunu Allah'a yönlendirmektedir. Ruhun ise, kendine has bir yükselişi vardır; şaibelerden uzaklığı nisbetince Allah'a yaklaşır. Böylece ruhun yaklaşmasının bir gereği olarak Allah da ona yakın olur. Allah'ın başka türlü bir yaklaşması da var ki, o Arafat akşamı yaklaşması, gece ortasında yaklaşması, kendisine bir karış yaklaşana bir arşın yaklaşması gibidir. Gecenin sonuna doğru insanların kalelerinde öyle bir teveccüh, ibadet duygusu ve rikkat var ki, başka zamanlarda böylesi mevcut değildir. Bu da, Allah'ın dünya göğüne inmesine ve: «Dua eden var mı?... Bir isteği olan var mı?... Tevbe eden var mı?...» buyurmasına uygundur.

Ayrıca bu nüzul, başka ülkelerde böyle bir vakfe bulunmaması sebebiyle, sadece hacılar için hâsıl olan Arefe akşamı yakınlaşması (inmesi) gibi midir? Yine Ramazan orucunu tutan -bu aya saygı duymayan kâfirler için değil - müslümanlar için cennet kapılarının açılması, cehennem kapılarının kapanması ve şeytanların bağlanması gibi midir? Yine Bedir günü Bedir savaşma katılanlara muttali olması ve onlara: «Dilediğinizi yapın» buyurması, onlara hâs mıdır, yoksa genel midir? Bu konuda söylenecek şeyler vardır, ama burası yeri değildir. Buradaki Allah'ın yakınlaşması sözü her gece ve bir de Arefe akşamı inmesi ve ağaçtan Musa ile konuşması ve : «Ateşin yanında olan ve çevresinde bulunanlar mübarek kılınmıştır»(27) buyurması cinsinden bir sözdür.

Başka yerde Hammâd b. Zeyd, îshak b. Râhûye ve başka selef âlimlerinin Allah'ın dünya göğüne indiği ve Arş'ın kendisinden hâli olmadığına dair görüşlerini zikrettik. Sünnet Ehli olduğunu iddia eden bir taife bu durumda Arş'ın kendisinden hâli olduğunu iddia etmişse de, doğrusunun bunun aksi olduğunu beyan ettik.

Ebû'l-Kasım Abdurrahman b. Mende bu konuda bir eser yazmış ve Arş kendisinden hâlî olmadığı halde indiğini söyleyenin görüşüne saldırarak Ahmed b. Hanbel'in Müsedd i d' e gönderdiği mektupta söylenenlerin Ahmed b. Hanbel'e nisbetinin zayıf olduğunu ileri sürmüştür. Ona göre bu mektup tamamen uydurma mahsulüdür. Mektubun râvisi olan el-Burdai Ahmed b. Muhammed meçhul biri olup îbn Hanbel'in ashabı arasında böyle biri yoktur.

Bir grup ise bu konuda tavakkuf eder; Arş kendisinden hâli olur da demez, hâlî olmaz da demez. îki şıktan hangisi olursa olsun ona kail olanı reddeder. Hafız Abdü'1-Gani el-Makdisi bunlardandır.
Allah'ın inmesi esnasında göğün yarılıp tekrar bitişip kaynaştığı mes'elesine gelince, bunu bazı kişiler iddia etmişse de cehaletin en katmerlisindendir.

Doğrusu: Selefin görüşü olup Arş'ın kendisinden hâlî olmadığıdır. Kulun ruhu da, ölünceye kadar gece-gündüz kulun bedeninde-dir. Uyku esnasında yukarı çıkar ve bazen Arş'ın altında secde eder. Ancak yine de bedenden ayrı düşmez. Yine kulun Rabbine en yakın olduğu an, secde anıdır ve bu anda da ruhu bedeniyle birliktedir. Ruhların tâbi olduğu kanunlar, bedenlerin tâbi olduğu kanunlardan farklıdır. Ruhların kanunları farklı olunca, ya melekler, hele Rab Te-âlâ nasıl olur, onu sen düşün.
Gece de dünyanın her tarafında farklı farklıdır; doğuda gecenin üçte biri, batının üçte birinden öncedir. Resûlullah'm Allah hakkında haber verdiği göğe nüzulü bunların göğüne gecelerinin üçte birinde, diğerlerinin göğüne de gecelerinin üçte birinde olur. Allah'ın bir durumda olması, başka durumda olmasına engel değildir. Birşeyi duyuyor olması, başkasına duymasına engel değildir. Meselelerin çokluğu O'nu hata yapmaya sürüklemez. Aksine O, kıyamet günü kullarla konuşup onları hesaba çeker ve biriyle meşgul olması, başkasıyla meşgul olmasına engel değildir.

îbn Abbas'a: Kıyamet günü Allah bir anda bütün insanlarla nasıl konuşur? diye sormuşlar; bir anda hepsine nasıl rızık veriyorsa cevabını vermiştir. Aynı şekilde Allah dünyada da dua edenlerin dualarını duyar ve istekte bulunanların isteğine icabet eder. Oysa dua edenlerin dilleri farklı ve ihtiyaçları muhteliftir. Bazen biz insanlardan bin bile, aynı anda birçok konuşanın sözlerini duyabilir. Meselâ Kur'an okutucuları böyledir. Bir anda okuttuklarından birçoğunu dinler. Ancak yine de bu sayı azdır ve kendisine yakın olanlardır, îçinde bazılarına daha yakınlık duyar. Hazır olan, ya da olmayan kimselerden bazılarına yakınlık ve meyil hisseder ve bu yakınlık ve meyil dereceleri farklılık arz eder. Rab Teâlâ ise, herşeyi kuşatır ve bilir. Duyması tüm sesleri kapsar ve isteklerin hepsine icabet eder.

Bazı kimseler yanılgıya düşerek Allah'ın yakınlaşmasının, insanların bedenlerinin yakınlaşması nevinden olduğunu sanır. Nasıl ki insan bedeni bir yöne yöneldiğinde diğer yönden uzaklaşıyorsa ve ruhu tarafından olan amelin, bedeninin amelinin aksine olabileceğini; meselâ bedenen yakınlığı şuna olduğu halde, ruh yakınlığı başkasına olabiliyorsa Allah'ın yakınlaşmasının bu anlamda olduğunu zanneder.
Kısacası; Rabbin mü'minlerin kalblerine yakınlığı ve kalbleri-nin O'na yakınlığı bilmen bir husustur. Kalbler, iman ve marifetleri; zikir, haşyet ve tevekkülleri nisbetince O'na yükselirler. Bu husus bütün insanlarca iltifat edilen bir husustur. Ama yakınlaşma mes'elesi böyle değildir. Kendisine ibadet edilen; namaz kılınıp secde edilen göklerin yukarısında bir Rabbin bulunmadığını söyleyen Cehmî bu yakınlaşmayı reddeder ki, bu küfürdür.

Birincisini Küllâbiyye ve ihtiyari fiillerin Allah'la kaim olamayacağı görüşünde olanlar reddediyor. Ayrıca E ş ' a r i' nin etbaından ve Ahmed b. Hanbel'le başkasının ashabından bazıları, rıza, gazab, sevinme ve sevmeyi irade sıfatı olarak, bazen de irade dışında başka kadîm bir sıfat olarak görürler.
İbn Mende, bu konuda sözü epeyi uzattıktan sonra şöyle diyor: Bu da gösteriyor ki, Allah'ı ikrar eden herkesin, ikrarı nisbetin-de imam vardır. Ayrıca rivayetlerin dile getirdiği aleyhine hüccet bulunmayan kimse, bir şeyi reddettiğinden dolayı tekfir edilemez. Bu da gösteriyor ki, namaz kılanların hepsi, mabudları ve O'nun sıfatları konusunda farklı itikatlara sahip olsalar bile Allah'a ve Resulüne inanıyorlar. Ancak kişi münafık olup diliyle mü'min olduğunu söylüyor ve küfrü içinde saklıyorsa o başka.

Münafık olmadığı halde müslüman olduğunu izhar eden herkes mü'mindir ve inandığı nisbette iman sahibidir. Kalbinde zerre miktarı olsa bile cehennemden çıkacak ve cennete girecektir. Bütün akide ihtilâflarına rağmen sıfat ve kader konularında tartışan ve farklı düşünenlerin hepsi bu hüküm kaps***** dahildir. Eğer Allah'ı ancak Peygamber'in tanıdığı gibi tanıyanlar cennete girseydi, Peygamber'in ümmetinden hiç kimse cennete giremezdi. Çünkü hepsi, ya da çoğu bu seviyede bir bilgi sahibi değildir. Aksine, cennete girecekler ve iman ile marifetleri nisbetince cennetteki menzileleri farklı farklı olacaktır.

Biri bir imana sahip olup o imanla Allah'a ibadet ediyor ve başka biri gelip birincisinin aciz kaldığı bir seviyeye ulaşıyorsa, gücünün yetmediği ona yüklenmez. Bu sebeble gücünün yetmediği ona yüklenerek onu fitneye düşürecek şeyler ona söylenmemelidir.
İnsanların eğitiminde ve onlara anlatılacak şeyler konusunda bu, önemli bir kuraldır. Vallahu a'lem.
Dip Notlar:
17) 2 Bakara, 186
18) Buhâri, Deavât, 51
19) 50 Kat, 16
20) 39 Zümer, 42
21) 6 En'âm, 61
22) 32 Secde, 11
23) 50 Kaf, 16
24) 50 Kaf, 17
25) Buhârî, Tevhid, 50; Müslim, Zikr, 2; Tirmizî, Deavât, 131; tbn Mâce, Edeb, 58
26) İbn Mâce, Menâsik, 56
27) 27 Nemi, 8
 

Ammar

Kıdemli
Üye
Allah'ın varlıkların yukarısında oluşu:

Şeyhü'l-îslâm İbn Teymiyye'ye Allah'ın, yarattıklarının yukarısında oluşu (ulüvv) sorulduğunda şu cevabı verdi: Kur'an'da, Allah'ın, yaratıklarının yukarısında ve en iyi isimlerle yücelik sıfatlarına sahip oluşuna ilişkin birçok delil vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

«Güzel söz O'na yükselir. Onu da iyi amel yükseltir-(28), «Ben senin dünya hayatına son verir ve kendime yükseltirim»(29), «Göktekinin sizi yere geçirmesmden emin mi oldunuz? Bakarsın ki o (yer durmadan) çalkalanmaktadır. Yahut göktekinin üzerinize taş yağdırıcı (rüzgâr) göndermesinden emin mi oldunuz?»(30), «Aksine Allah onu kendisine yükseltmiştir»(31), «Melekler de, ruh da O'na yükselir»(32), «Gökten yere işi düzenler, sonra ona yükselir»(33), 'Üstlerindeki Rab-lerinden korkarlar»(34).Altı yerde de: «Sonra Arş'a istiva etti"(35) buyurulmaktadır. «O Rahman ki Arş'a istiva etti»(36). Firavn'un söylediğini haber verirken de: «Ey Hâmân, benim için yüksek, bir köşk bina et. Olur ki yollara, göklerin yollarına ulaşırım da, Musa'nın ilâhına muttali olurum»(37) buyurmaktadır. Yine şöyle buyurulur: «(O) Hakim ve Hamid'den indirilmedir»(38). «Bunun (Kur'ân-ı Kerim'in) muhakkak Rabbin tarafından hak olarak indirildiğini bilirler»(39) v.s.

Sûnnet'ten deliller ise, Resûlüllah (s.a.v.)'in Rabbine miracı (yükselmesi) ve meleklerin Allah'ın yanından inip O'na yükselmeleri; Resûlüllah (s.a.v.)'in, gece ve gündüz nöbetleşe olarak inip çıkan melekler hakkındaki şu sözleri; "Aranızda geceleyenler Rablerine yükselirler. O, kullarını daha iyi bildiği halde kendilerine sorar..»(40) Yine Haricîler hakkındaki şu sözü: «Bana inanmıyor musunuz ki, gökteki bana inanıp güvenmektedir»(41). Rukye hadisindeki şu sözü: «Gökteki Rabbimiz, adın mukaddes Oldu »(42) Yine Ev'al hadisindeki şu sözü: "... Onun üzerinde Arş, Arş'm üzerinde Allah ve O, bu haldeyken ne yaptığınızı bilir»(43). Ruhun kabzı ile ilgili hadîste de şöyle buyurmaktadır: «...Nihayet Allah'ın bulunduğu göğe o ruhu götürür»(44).

Ebû Davud'un «Sünen»inde Cübeyr b. Mut'im'den nakledilen bir rivayette şöyle denilmektedir: «Bir a'râbi Resûlüllah (s. a.v)'e gelerek: Ya Rasulallah, canlar sıkıntıya düştü; çoluk-çocuk aç kaldı ve mal yok olup gitti. Bizim için Allah'a dua et. Seninle Allah'tan şefaat diliyor ve Allah'la senden şefaat diliyoruz. Resûlüllah, Allah'ı teşbih etti (ve o kadar hiddetlendi ki, Ashabı üzerinde bile bu-nun etkisi görüldü. Sonra o a'râbiye şöyle dedi: Yazıklar olsun sana! Allah'ın ne demek olduğunu biliyor musun? Allah'la, kullarının hiçbirinden şefaat istenilmez. Allah'ın şanı bundan yücedir. Allah Arş'ı
üzeredir ve Arş'ı, gökleri ile yeri üzerindedir, işte şöyle (bu arada parmaklarını kubbe gibi yaptı)(45).
Câbir b. Abdillah' tan nakledilen sahih bir rivayette şöyle denilmektedir: «Resûlüllah (s.a.v.) Arafat günü hitap ettiği en büyük topluluğun bulunduğu sırada: «Tebliğ ettim mi?» diyordu. Hazır bulunanlar da «Evet» diyorlardı. Bu sırada Resûlüllah (s.a.v.) parmağını yukarıya kaldırdıktan sonra o topluluğa işaret ediyordu ve.-«Allah'ım, şahit ol» diyordu. Resûlüllah bunu birkaç defa tekrar etti(46)

Yine cariye ile ilgili hadîste belirtildiği üzere, Peygamber (s.a.v.) cariyeye Allah'ın nerede olduğunu sormuş, cariye «Göktedir» cevabını verince onun azad edilmesini emretmiş ve böyle söylemesinin imanına delil olduğunu kabul etmiştir. Allah'ın, yaratıkların yukarısında, yücelerde olduğuna işaret eden daha pek çok hadîs vardır.

Buna işaret eden icmâ delillerine gelince, Enes b. Malik'-den rivayet edilen, sahih bir nakilde şöyle denilmektedir: «Hz. Zeyneb, Resûlüllah'ın diğer hanımlarına karşı övünür ve: Sizleri aileniz evlendirdi, beni ise yedi göğün yukarısından Allah evlendirdi, derdi(47)

Abdullah b. Ahmed ve başkaları, sahih senedlerle nakledilen bir rivayete göre İbnü'l-Mübârek'e: Rabbimizi ne ile biliriz? diye sorulmuş, o da şöyle cevap vermiştir: O'nu göklerinin yukarısında Arş'm üzerinde ve yaratıklarının dışında olmakla biliriz. Cehmiyye'nin dediği gibi O, burada yerdedir, demeyin. Yine sahih bir senedle Süleyman b. Harb'ın şöyle dediği nakledilmiştir. Hammad b. Zeyd'i duydum - Cehmiyye'den bahisle -: Onlar, gökte bir şey yoktur, demeğe gayret ediyorlar. İbn Ebi Hatim de, - Basra ehlinin ilimde, dinde imamı - Said b. Âmir ed-D a b ' i' nin yanında Cehmiyye'den söz edildiğini, bunun üzerine onun: Onların görüşü Yahudi ve Hıristiyanlardan daha kötüdür. Bütün din sahipleri müslümanlarla birlikte, Allah Teâlâ'nın Arş üzerinde olduğunu söylüyorlar, bunlar ise, Arş üzerinde bir şey yoktur dediklerini söylediğini nakleder.

İmamlar imamı Muhammed b. İshak b. Huzeyme de şöyle demektedir: Allah'ın, göklerinin yukarısında, Arş'm üzerinde ve yaratıklarının dışında olduğunu söylemeyen, tevbe etmeğe davet edilir. Tevbe ederse, ne âlâ. Etmeyecek olursa, boynu vurulup çöplüğe atılır. Böylece hem kıble ehli, hem de zımmîlerin ondan dolayı eziyet görmeleri önlenmiş olur.

İmam Ahmed'in rivayetine göre Şurayh b. en- Nu' man dedi ki: Abdullah b. Nafi' es-Saiğ dedi ki: Malik b. Enes'in şöyle dediğini duydum: Allah göktedir, ama ilmi her yerdedir. İlminden boş hiçbir yer yoktur.
Evzaî -ki Etbau'Tabiin döneminde dört imamdan biriydi: Hicaz ehlinin imamı Mâlik; Şam ehlinin imamı Evzaî; Basra ehlinin imamı Leys ve Irak ehlinin imamı da Sevrî idi - Tabiîn döneminde Allah'ın Arş'ın üzerinde olduğuna ve sem'î sıfatlarına imanın meşhur ve yaygın olduğunu belirtmiştir. Evzaî bu sözünü, Allah'ın Arş'ın üzerinde oluşunu ve sıfatlarını reddeden Cehm'in ortaya çıkışından sonra söylemiş, böylece Selefin, C e h m ' in görüşünün aksine bir görüşe sahip olduklarım ifade etmiştir.
Hallal - tamamı imam olan kişilerden müteşekkil - bir sened-le Süfyân b. Uyeyne' nin şöyle dediğini nakletmektedir: Râbia b. Ebî Abdirrahman'a «O Rahman Arş'a istiva etti» âyetinin anlamı soruldu: Nasıl istiva etmiştir? Cevaben dedi ki: İstiva meçhul değildir. Nasıllığı ise akılla bilinmez. Risalet, Allah'tandır; Resulün görevi tebliğ, bize düşen de tasdik etmektir.

Râbia b. Ebî Abdirrahman'nı talebesi Mâlik b. E n e s' ten de böylesi, ya da benzeri bir rivayet nakledilmiştir.
İmam Şafiî şöyle demiştir: Ebû Bekir'in hilâfeti hak olup Allah gökte buna hükmetmiş ve kullarının kalbini Ebû Bekir'-in hilâfeti üzere birleştirmiştir.

Sadece Şafiî' nin bu konuda söyledikleri derlense yeterli olurdu. Şafii 'nin ashabından Abdülaziz b. Yahya el-Kinâ-ni el-Mekki «er-Reddü alel-Cehmiyye» isimli kitabında «ulüvv mes'elesi»ni inceleyerek Allah'ın Arş'ın üzerinde olduğunu ifade etmektedir. Gerçekte hadîs, fıkıh, sünnet ve tasavvuf ehlinden olup da İmam Şafiî'ye meyledip bu konuda söz söylememiş kimse hemen hemen yok gibidir.
Senedlerle Ebû Hanîfe' den rivayet edilen meşhur «el-Fık-hu'1-Ekber» isimli kitapta Ebû Muti' el-Hakem b. Abdil-1 ah'tan şöyle dediği nakledilir. Ebû Hanîfe'ye «el-Fıkhu'1-Ek-ber»i sordum. Dedi ki: işlediği herhangi bir günahtan dolayı kimseyi tekfir etmemendir. Ebû Hanife sözü nihayet şuraya getirir:Rabbim gökte midir, yoksa yerde midir, bilmiyorum diyen küfre girmiştir. Çünkü Allah: «O Rahman Arş'a istiva etmiştir» buyurmaktadır. Arş'ı da yedi göğün yukarısındadır. Dedim ki: Eğer Allah Arş'ın üzerindedir ama Arş gökte midir, yoksa yerde midir, onu bilmiyorum derse ne olur? Yine kâfir olur, dedi. Allah'a dua edilirken yukarıya doğru dua edilir, aşağıya doğru değil.

Ali b. el-Medinî'ye: «Üç kişi, aralarında fısıltı ile konuşurken dördüncüleri mutlaka Allah'tır....»(48) âyeti soruldu. Cevap olarak, âyetin öncesini okuyun dedi. «Görmez misin Allah, göklerdekini ve yerdekini hep bilir»(49).

Ebû İsa et-Tirmizî'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: «Allah, kitabında vasfettiği gibi Arş üzerindedir. İlim, kudret ve hâkimiyeti ise, her yerdedir.
Hanefî imamlardan Ebû Yûsuf'a, Müreysî' nin, haberi sıfatları ve Allah'ın Arş'ın üzerinde oluşunu inkâr ettiği haberi geldiğinde, onu kırbaçlamak üzere harekete geçmiş, ancak Müreysî kaçtığından arkadaşını fena halde kırbaçlanılmıştır. Ebû Hanife'-nin ashabından bu konuda nakledilenler sayılamayacak kadar çoktur.

İmam Mâlik' ten de, Cehm'in görüşüne çağıranların tevbe etmelerinin isteneceği ve peşlerinden namaz kılınmayacağı nakledilmiştir. Mâlik'in ashabından meşhur İmam Muhammed b. Abdillah b. Ebî Zemeneyn «Usûlü's-Sünne» konusunda yazdığı kitabında şöyle demektedir:
Sünnet Ehlinin görüşlerinden biri de: Allah'ın Arş'ı yarattığı, bütün yaratıkların üstünde yükseklik ve yukarıda oluşu Arş'a tahsis ettiği, sonra da: «O Rahman Arş'a istiva etti» âyetinde buyurulduğu üzere, dilediği gibi Arş'a istiva etmiştir. Uzak olup görünmeyen O sübhan, ilim ve kudretiyle yakındır.
Ahmed b. Hanbel ve ashabına gelince, onlar bu konuda daha meşhurdur. Eş'arî ekolünün kendisine nisbet edildiği E b û' 1 -Hasen Ali b. İsmail el-Eş'arî de îbn Hanbel'e uymuş ve şöyle demiştir:
Eğer biri: Mutezile, Kaderiyye, Cehmiyye, Harûriyye, Rafize ve Mürcie'nin görüşlerini reddediyorsunuz, peki sizin görüşünüz nedir? diyecek olursa, deriz ki: Görüşümüz ve Allah'a bağlandığımız din;
Rabbimizin Kitab'ına, Peygamberimiz Muhammed'in sünnetine, sahabe, tabiin ve hadis imamlarından yapılan rivayetlere sarılmaktır. Biz buna bağlıyız. Ahmed b. Hanbel'in-Allah yüzünü ağartsın, derecelerini yükseltsin ve ona bol bol sevap versin - söylediklerini söylüyoruz. Onun görüşlerine aykırı görüşlere karşı çıkıyoruz. Çünkü faziletli imam, kâmil önder odur. O öyle biridir ki, sapıklık ortaya çıktığında, Allah hakkı onunla açıkladı, izlenecek yolu gösterdi. Bid'atçıların bid'atlarını onunla giderdi. Aldatanların aldatmasını, şüphecilerin şüphelerini onunla yok etti. Allah'ın rahmeti onun üzerine olsun, o, önde giden bir imam, değeri büyük bir kimseydi.

Özet olarak deriz ki: Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, onların Allah'tan getirdiklerine ve güvenilir râvilerin Rasûlüllah (s.a.v.)'den rivayet ettiklerine inanırız. Bunlardan hiçbir şeyi reddetmeyiz. Allah birdir ve kendisinden başka ilâh yoktur. Tektir, hiçbir şeye muhtaç olmadığı halde, her şey O'na muhtaçtır. Ne eşi, ne de çocuğu vardır. Muhammed, O'nun kulu ve elçisidir. Onu hidayet ve hak dinle göndermiştir. Cennet, haktır. Kıyamet mutlaka kopacaktır, bunda şüphe yoktur. Allah, kabirdekileri diriltecektir. Allah, Arş'ı üzere istiva etmiştir. Nitekim O şöyle buyurmaktadır: «O Rahman ki Arş'a istiva etmiştir»(50), ihtilâf ettiğimiz hususlarda Rabbimizin kitabına, Peygamberimizin sünnetine ve müslümanların icmâına müracaat ederiz.

E ş ' a r î nihayet şöyle der: Biri çıkıp: İstiva hakkında ne dersiniz? diyecek olursa, deriz ki: Allah Arş'ı üzerine istiva etmiştir. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır: «O Rahman Arş'a istiva etmiştir».



Dip Notlar:
28) 35 Fâtır, 10
29) 3 Âl-i İmrân, 55
30) 67 Mülk, 16
31) 4 Nisa, 158
32) 70 Meâric, 4
33) 32 Secde, 5
34) 16 Nahl, 50
35) 7 A'râf, 54; 10 yûnus, 3; 13 Ra'd, 2; 25 Furkan, 59; 32 Secde. 4; 57 Hadid, 4
36) 20 Tâhâ, 5
37) 40 Mü'min, 36
38) 41 Fussilet, 42
39) 6 En'âm, 114
40) Buhârî, Mevâkit, 16; Müslim, Mesâcid, 210
41) Buhârî, Meğâzî, 61; Müslim, Zekât, 144
42) Ebû Dâvûd, Tib, 19; İbn Hanbel, VI/21
43) Buhârî, .Tevhid, 22; Tirmizî, Cennet, 4
44) İbn Mâce, Zuhd, 31

45) Ebû Dâvûd, Sünnet, 19
46) Buhârî, Hacc, 132; Müslim, İman, 378; Ebû Dâvûd, Menâsik, 56
47) Buhâri, Tevhid, 22
48) 58 Mücâdile, 7
49) 58 Mücâdile. 7
50) 20 Tâha, 5
 

Ammar

Kıdemli
Üye
İstiva'nın anlamı:

Mutezile, Cehmiyye ve Harûriyye'den bazıları, -O Rahman Arş'a istiva etti» âyetinin istilâ etti, mülkü altına aldı ve galip geldi anlamında olduğunu söylemişlerdir. Onlar, Allah'ın her yerde olduğunu söyler ve hak ehlinin dediğini kabul etmeyerek Allah'ın Arş'm üzerinde oluşunu inkâr ederler. îstivâ'nın kudret anlamında olduğunu savunurlar. Eğer dedikleri gibi olsaydı, Arş ile yerin tabakası arasında bir fark olmazdı. Çünkü Allah herşeye kadirdir.

E ş ' a r i - bu konuda pek çok şey söyledikten sonra - nihayet şöyle der: Doğudan batıya kadar imamların hepsi, Rab Teâlâ'nın sıfatlarına dair Kur'an'da ve güvenilir râvilerin Resûlüllah'tan naklettikleri hadîslerde anlatılanlara tefsir, tavsif ve teşbihe kaçmaksızın iman etmenin gerekliliği üzerinde görüş birliği etmişlerdir. Her kim bugün bundan birşeyi tefsir etmeğe kalkarsa, Peygamber (s.a. v.)'in üzerinde bulunduğu yolun dışına çıkmış ve cemaatten ayn düşmüştür. Çünkü onlar sıfatları ne tavsif ediyor, ne de tefsir ediyorlardı. Onlar, Kur'an ve Sünnet'te anlatılanı ikrar ediyor ve sonra susuyorlardı. O halde Cehm'in söylediğini tekrar eden cemaatten ayrı düşmüştür. Çünkü Cehm, Allah'ı, birşey olmamakla vasf etmiştir.

İstiva'nın te'vil edilmesi:


«îstivâ»yı «istilâ» ile te'vil etmek birçok yönden yanlıştır. Şöyle ki:
1 — Selefin sair müslümanlarından; ne sahabeden, ne Tabiin den hiç kimse «istivâ»yı «istilâ» ile tefsir etmemiştir. Bu konuda hiçbir sahih rivayet yoktur. Aksine, Ebû'l-Hasen el-Eş'arî'-nin de belirttiği gibi, böyle bir tefsire ilk sapan, Cehmiyye ile bazı Mutezilîlerdir.

2 — Bu kelimenin anlamı meşhur olup bilinmektedir. Bu sebeb-le Râbia b. Ebi Abdirrahman'a ve Mâlik b. Enes'e «O Rahman Arş'a istiva etti»(51) âyeti sorulduğunda şöyle demişlerdir: «îstivâ malûmdur, keyfiyeti meçhuldür, buna iman etmek vâcib ve hakkında soru sormak ise bid'attir». Onlar bu sözleriyle, «îstivâ'nın dildeki anlamı bilinmekte, ama âyetteki anlamı bilinmemektedir» demek istemiyorlardı. Çünkü soru, âyette geçen «istiva» ile ilgiliydi.

3 — Anlamı, Kur'an'nı indiği dilde malûm olduğuna göre, Kur'-an'daki anlamı da malûmdu.

4 — Âyette geçen «istivâ»nın anlamı malûm olmasaydı, «keyfiyeti meçhuldür» deme ihtiyacı duyulmazdı. Çünkü ancak aslı malûm olan şeyin keyfiyet bilgisi reddedilebilir. Nitekim şöyle deriz: Biz Allah'ı ikrar ediyor ve O'na inanıyoruz, ama O'nun nasıl olduğunu bilmiyoruz.

5 — İstilâ, ister kudret anlamında olsun, ister galip gelme anlamında olsun, tıpkı rubûbiyet gibi bütün yaratıklar için geçerlidir. Arş ise, yaratıkların en büyüğü olmasına rağmen, rubûbiyetin ona nisbet edilmesi, başkasına nisbet edilmesine engel değildir. «De ki:
Kim o yedi göğün rabbi ve o büyük Arş'ın Rabbi?»(52) âyetinde olduğu gibi. Yine sıkıntıyla ilgili duada olduğu gibi. Eğer «istiva» -tüm varlıklar hakkında geçerli olan- «istilâ» anlamında olsaydı, Arş'a izafe edilmesi gibi, bütün yaratıklara izafe edilmesi: Göğe istiva etti, havaya istiva etti, denizlere, yere, yerin üzerine, aşağısına v.s. şeylere istiva etti demek caiz olurdu. Nasıl, Arş'a istiva ediyorsa, bunlara da istiva ederdi. Müslümanlar: «Arş'a istiva etti» demenin caiz, ama sair şeylere istiva etti demenin caiz olmadığında birleştiklerine göre - oysa hem Arş'a istilâ etti denildiği gibi sair şeylere istilâ etti, demek de caizdir - îstivâ'nın Ars'a has olduğu ve herşey hakkında geçerli olmadığı anlaşılmış olmaktadır.,

6 — Allah Teâlâ, gökleri ve yeri altı günde yarattığını, sonra Arş'a istiva ettiğini haber vermektedir. Yine göklerle yer yaratıl-mazdan önce Arş'ın su üzerinde olduğunu haber vermiştir. Bu husus İmran b. Hu s ay n' in Peygamber (s.a.v.)'den naklettiği ve Buhârî'nin «Sahih»inde rivayet ettiği bir hadîste de sabittir. Söz konusu hadîste Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: «Allah vardı ve başka birşey yoktu. Arş'ı da su üzerinde idi. Allah «zikir»de (kader defterinde) herşeyi yazdı. Sonra gökleri ve yeri yarattı»(53). Oysa Arş daha önce yaratılmıştı. Ve Allah'ın daha önce de, daha sonra da Arş'a müstevli olduğu malûmdur. O halde genel anlamdaki istilâ'nın belli bir zamana ve Arş'a has olan bu istilâ olması mümkün değildir.

7 — Dilde «istevâ»nın «istevlâ» anl***** geldiği sabit değildir. Çünkü bunu iddia edenlerin dayanağı olan:

Bişr, ırak'a istiva etti.
Kılıçsız ve dökülen kan olmaksızın»
beytidir. Bunun Arap şiiri olduğuna dair sahih bir nakil yoktur. Dil imamlarından pek çoğu onu reddetmiş ve dilde bilinmeyen uydurma bir beyit olduğunu söylemişlerdir. Bilinen bir husustur ki, eğer Resûlüllah (s.a.v.)'in hadisi delil olarak ileri sürülecek olsa, rivayetinin sahih olup olmadığı araştırılır. O halde isnadı bilinmeyen ve dil imamlarının reddettiği bir şiirin ne hükmü olabilir ki?! Ebû'l-Muzaffer'in «el-îfsâh» isimli kitabında Halil' den şunu nakleder: Halil'e: «Dilde «istevâ»nın «istevlâ» anl***** geldiğine hiç rastladın mı?» diye sorulması üzerine şöyle dedi: «Bu arapların bilmediği bir şeydir ve dillerinde böyle bir şey caiz değildir». Halil ki, dilde imamdır, herkes bunu bilir. O halde istevâ'nın, dilde bilinmeyen bir anlama hamledilmesi yanlıştır.

8 — Dilcilerden bir grubun şöyle dediği rivayet edilmiştir: îstevâ'nın istevlâ anlamında kullanılması, ancak bir müddet aciz kaldıktan sonra galip gelen hakkında kullanıldığı takdirde caizdir. Allah'ı ise hiçbir şey aciz bırakmaz. Arş hiçbir zaman Allah'a mukavemet edip galip gelmesine engel olmamıştır. O halde âyetteki isti-vâ'nın istilâ anl***** alınması mümkün değildir.

Şairin «Bişr, Irak'a istiva etti» sözü, mecazî bir söz olup maksadını ifade eden bir karine olmaksızın mecaza hamledilmesi caiz değildir. Hele kelime müşterek bir lâfız olursa, karineye daha çok ihtiyaç vardır. Âyette ise, 'istilâ anlamının kastedildiğine dair karine mevcut değildir.

Yine dilciler, ancak münazaa ve karşılıklı galip gelme söz konusu olmaksızın isti vâ'nın istilâ anlamında kullanılamayacağını söylüyorlar. Arş hakkında ise, kimsenin Allah'la münazaaya girmesi söz konusu değildir. İstilâ'nın genel anlamının kasdedilip edilmeyeceği konusunda anlaşmazlık bulunmakla birlikte bu özel anlamı sabit olsa bile, sırf bazı dilciler bunu iddia ediyor diye istivanın bu anlama hamledilmesi gerekmez. Kaldı ki bunlar, mutlak olarak istilâ mânâsında kullanıldığını söylüyorlar. îstivâ, Kur'an'ın birkaç yerinde zikredilmiştir. Şu örneklerde olduğu gibi: «Artık sen beraberindekilerle gemiye yerleştiğinde...»(54), «Ve gemi Cûdi dağı üzerinde oturdu»(55), *Ta ki sırtlarına kurulasınız»(56). Adiy'in naklettiği hadîste şöyle denilmektedir: «Resûlüllah (s.a.v.) bineğini getirdi. Ayağını üzengiye koyduğunda «bismillah» dedi. Sırtına istiva ettiğinde (kurulduğunda) da «elhamdülillah» dedi»(57).

9 — Eğer bunun Arap dilinde bulunduğu sabit olsa, Âribe arabının lehçesinde de bunun böyle olmasını gerektirmez. Bazı Âribe araplarının lehçesinde böyle bir kullanış olsa, mutlaka Resûlüllah'ın lehçesinde de böyle olmasını gerektirmez. Eğer Resûlüllah'ın lehçesinde böyle bir kullanış bulunsaydı Kur'an ve Sünnet'te bilinen anlamda olurdu ve kastedilen de o olurdu. Başka bir anlamın kasdedilmiş olması caiz değildir.

10 — Bu anlama hamledilecek olsa, değil Allah ve Resulü, hattâ değil sahabe, bazı imamların bile tenzih edilmesi gereken mahzurlu bir durum söz konusu olur. Eğer Kur'an ve Sünnet'te biz insanların ondan başka şey anladığı ve Allah'la Resulünün başka anlamlar kasdettikleri ifadeler bulunsaydı, Allah korusun bu bir aldatmaca olurdu.

O halde bu şairin, bu anlam için bu lâfzı kullanması, hakikat üzere değildir, hakikat üzere başka anlamda kullanılır. Eğer hakikat üzere bu anlamda olsaydı, onda mecazi iştirak gerekli olurdu. Ama eğer bazı Araplarda bu bir mecaz ise, ya da şairin kendisinin ihdas ettiği bir mecaz ise, bunun için biz kalkıp Resülüllah'ın ümmetine hitap ettiği ifade üslûbunu mu terkedelim?!

11 — Bu sözcüğün - ki Kur'an ve Sünnet'te pek çok kere tekrarlanmış ve havas tarafından da, avam tarafından da anlaşılması için yollar pek çoktur - anlaşılması için sonradan söylenmiş bir şairin bir beytine müracaat etmek sakıncalı bir yoldur, Eğer bu beyite müracaat edilecek olsa, onu te'vil edenlere reddiye mahiyetinde eser veren imamları, hatta Allah ve Resulü ile sahabe ve müctehid imamları yalanlayıp hatalı olduklarını söylemeye sebeb olur. O zaman Allah, kullarına oyun oynayarak Kitap ve Sünnet'te anlatılanların ve takip edilen üslûbun hilâfına birşeyler kasdetmiş, bu yolla imtihan etmiş olur. Oysa Allah, kimseye gücünün yetmediği şeyi yük-lemez. Böyle birşey Allah, Resulü, sahabe ve imamlar hakkında mümkün değildir.

12 — «îstivâ»nın anlamı sahabe, tabiin ve etbauttâbiîn arasında açık bir şekilde biliyordu, Bu sebeble sonradan, ortaya çıkmış bir tefsir kat'iyetle batıldır. Yezid b. Harun el-Vasiti'nin söylemek istediği budur. O şöyle demektedir: «O Rahman Arş'a istiva etti»(58) âyetini halkın nefsinde karar kılmış anlamdan başka b:r anlamla tefsir eden, Cehmi'dir. îmam M â 1 i k' in: «İstiva malûmdur» sözü de bu anlamdadır. Bazılarının iddia ettiği gibi bu sözüyle O, «istivanın Kur'an'da zikredildiği malûmdur» demek istememiştir. Güya kendisine: «îstivâ Kur'an'da zikrediliyor mu, zikredilmiyor mu?» diye sorulmuş ve kendisi de bu cevabı vermiştir. Yine bazılarının idda ettiği gibi, kendisine güya istivanın keyfiyeti sorulmuş, o da: «keyfiyeti malûmdur» demek istemiş iddiası da doğru değildir. Nüzul ve istiva lâfızlarını sormak ve bu konuda söz söylemek bid'at değildir. Çünkü sahabe de, tabiûn da bu konuda söz söylemişlerdir. Bid'at olan, keyfiyeti sormaktır.
Bu konuda daha fazla bilgi edinmek isteyen astronomi, yani ihata ve dünyanın yuvarlaklığı hakkında biraz daha bilgi edinsin. O halde bu konu üzerinde de durmak gerekiyor.

Dip Notlar:
51) 20 Tâhâ, 5
52) 23 Mü'minûn, 86
53) Buhârî, Bed'u'l-Halk, 1
54) 23 Mü'minûn, 28
55) 11 Hud, 44
56) 43 Zuhruf, 13
57) Tirmizi, Deavât, 46
58) 20 Tâhâ. 5


Arş'ın yeri ve mâhiyeti:

Şüphesiz yerin yuvarlaklığı üzerinde ittifak edilmiştir. Büyük kısmı suyun içindedir. Su olmayan tarafı ancak altıda birden biraz fazladır. Su yeryüzünü her taraftan kubbe gibi sarmaktadır. Yerin üstündeki su ile göğün uzaklığı, başımızla göğün arasındaki uzaklık gibidir. Yerin altında sadece onun ortası vardır ve altının sonu da merkezidir. Böylece bizim alt ve üst dışında bir yönümüz yoktur ve yönler insanın yer d eğiş turnesiyle değişir.

Yerin üstü her tarafta onun yüzüdür. Altı da yüzünün altındaki kısmıdır. Merkezin son noktası odak noktasıdır. Yerin ve suyun yüzeyinin her tarafından merkeze doğru gidiş, iniş demektir. Merkezden yere ve suya doğru gidiş de yükseliş olur. Dünya seması yerin üstünde olduğuna ve onu kuşattığına göre, bu sema yuvarlaktır. Diğeri de böyledir. Kürsü bütün feleklerin üstündedir. Arş da kürsünün üstündedir. Kürsüye oranla meleklerin ve içindekilerin durumu çölde bir halka, arşa oranla da hepsinin durumu, çölde bir halka gibidir.

Felekler (yörüngeler) de Kur'an, Sünnet ve îcmâ ile yuvarlaktır. Çünkü «felek» sözü yuvarlaklığa işaret etmektedir. Yüce Allah: «Hepsi bir yörüngede yüzerler»(59) buyurmaktadır. Ibn Abbas bunu tefsir ederken: «Kirman yuvarlağı gibi bir yörüngede» demiştir. Kızın memesi büyüyünce «yörüngeleşti» denir. Astronomi ve hesap uzmanları bu konuda müttefiktirler.

Arş ise kubbemsidir. Ebû Dâvud Sünen'inde Cübeyr b. M u t' i m' in şöyle dediği rivayet edilir: «Resûlullah'a bir arap geldi ve "Ey Allah'ın Resulü, çok sıkıntı çektik ve çoluk çocuk aç kaldı...» dedi. Ebû Dâvud hadisin tamamını zikreder. Sonunda: Resûlullah şöyle buyurmaktadır: «Şüphesiz Allah Arş'ı üzerindedir. Arş'ı da yerin ve göklerin üzerinde şu şekildedir» diyerek parmaklarını kubbe gibi birleştirdi"(60).

Mutlak olarak Arş'ın yuvarlak bir yörünge olduğu sabit değildir. Belki yörüngelerin üstünde ve ayakları olduğu sabit olmuştur.
Buharı ve Müslim'de Ebû Said'in şöyle dediği kaydedilir: "Yahudilerden bir adam Resûlullah'a geldi ve: «Ey Muhammed, ashabından biri yüzüme vurdu» dedi. Resülüllah onu çağırın dedi. Çağırdılar. Resûlüllah ona "Bunun yüzüne niçin vurdun?» dedi. Şöyle cevap verdi: «Ey Allah'ın Resulü, çarşıda geçerken «Musa'yı bütün insanlardan üstün kılana yemin olsun» diyordu. Muhammed'den de mi, ey kötü kişi?» dedim ve öfkelenip vurdum. Resûlüllah şöyle buyurdu: «Peygamberler arasında tercih yapmayınız. Kıyamet günü insanlar bayılır. İlk ayılan ben olurum. Bir de ne göreyim Musa Arş'-ın ayaklarından birini tutmuştur. Bilemiyorum benden önce mi ayıtmış, yoksa Tür baygınlığının karşılığını mı görmüştür?»(61)

Arş'm yükseklerde oluşu konusunda Resûlüllah şöyle buyurdu: «Allah'tan istediğiniz zaman Firdevs'i isteyin. Çünkü Firdevs cennetin ortası ve en yükseğidir. Onun üstünde Arş vardır ve cennetin nehirleri ondan doğup akar»(62)

Bu hadislerden anlaşılmıştır ki, Arş mahlûkatın en yükseği ve tavanıdır, kubbemsidir, ayakları vardır. Ne olursa olsun, yörüngeleri ister kuşatsın veya kuşatmasın, Arş üsttür. Yüce Allah'a nisbetle ulvî ve süfli âlemin son derece ufak olduğunun bilinmesi gerekir. Çünkü yüce Allah şöyle buyuruyor: «Allah hiçbir insana bir şey indirmemiştir demekle, Allah'ı gereği gibi değerlendiremediler».(63)

Dip Notlar:
59 21 Enbiyâ, 33
60 Buhârî, Cuma, 34, 35; İstiskâ, 9; Müslim. İstiskâ, 18; Ahmed İbn Han-bel, 11/420, III/256

61 Buhârî, Husûmât, 1; Enbiyâ, 25, 31; Tefsir Sûre, 7; Rikak, 43; Diyât, 32; Tevhid, 31; Müslim, Fadâil, 160
62 Buhârî, Cihad, 4; Tevhid, 22; Tirmizî, Cennet, 4; Ahmed İbn Hanbel, 11/235; îbn Mâce, Zühd, 39
63 6 En'âm, 91


Allah'ın her şeyin üstünde olması konusunda önemli bir kural:


Onun en üstte olduğu, sarih akıl ve sahih insan fıtratı tarafından kabul edilir. Şöyle ki: Henüz hiçbir şey yok iken Allah vardı. Sonra âlemi yarattı. Onu ya kendi zâtında yaşatmış ve ondan ayrılmıştır ki, bu muhaldir. Yüce Allah pisliklerle ve benzeri şeylerle uğraşmaktan münezzehtir. Ya ayrı olarak yaratmış, sonra onun içine girmiştir, ki bu da muhaldir. O, yaratıkları içine girmekten münezzehtir. Müslümanlar arasında bu iki şık hakkında ihtilâf yoktur.

Ya da yüce varlığından ayrı ve dışta yaratmış ve içine girmemiş (hulul etmemiş) tir. İşte kendisinden başkası caiz olmayan durum budur. Allah'a ancak bu yakışır. Bu da, mihne zamanında İmam A hm e d 'in Cehmiyye'ye karşı kullandığı delillerdendir. Eş'arî «Nakalât»da imamı olan Muhammed îbn Külâb'ın şöyle dediğini zikreder:
Allah'ın âlemin üstünde olduğu akılla bilinir. istivası da nakille ve fıtratları mükemmelleştirmekle gönderilen peygamberlerin bildirmeleriyle bilinir. Allah'ın yarattığı fıtratta değişik olmaz. Filozoflar ve diğer sapıklık ehlinin hilâfına şeriat bunu bildirmiştir. Sapıklık ehli gerçekleri ters yüz etmişlerdir.



İbni Teymiyye Kulliyatı_5
Allah'ın Yücelerde Oluşu ve Arş'a İstivası Bölümü
 
Üst Alt