Arpa Ekmeği ve Sirke

Merhaba

Ramazan geldi hoş geldi, evlere bolluk bereket geldi derken elveda ramazan ilahileri duyulmaya başladı namaz sonralarında.
Bu Ramazanı yarıladığımızın, sonlarına yaklaştığımızın hüznünü yayıyor içimize.
Başlamasıyla bitmesi bir olan bu güzel ay kalplerimize bir sevinç taşır geldim geliyorum derken.
Ve tüm ay boyunca tatlı bir huzur okşar yüzlerimizi.
Affedildiğimizin müjdesi gibi çınlar durur kulaklarımızda.

Yememeye alışmak ve midelerimizi dinlendirmeyi amaçladığımız bu hikmetli ayda hiç yapmadığımız kadar alış veriş yaparız.
Tam da tersi olması istenirken bizlerden, biz aksine davranışlarda bulunuruz.
Mısır çarşısının bir ucundan gireriz biraz çerez alıp dönmeyi bahane ederiz.
Kudüs’ün hurması, Kayseri’nin pastırması, Afyon’un sucuğu, Maraş’ın tarhanası, Antep’in baklavası, Çorum’un leblebisi,
Giresun’un fındığı, İzmit’in pişmaniyesi, Bolu’nun helvası Güllaç yaprağının en incesi
bir de Mehmet Efendinin acı kahvesi derken kendimizi poşetlerin içinde yürüyemez hale gelmiş buluveririz.
Belki de normal zamanlarda yapmadığımız bu tip alışverişlerin hepsini
Ramazan ayı içerisinde yaptığımızı farkeder miyiz bilmiyorum.

Davetler almaya başlarız mukabele etmek üzere. Hatta ilk ben alayım telaşesi yaşayanları bilirim.
Sebebi, sonraya kalan yemek çeşidi konusunda sıkıntıya düşüyormuş.
İlk alanlar gönlünce çeşidi hazırlayabiliyorlarmış.
Örneğin bir evde İslim kebabı yendi mi sonraki evde başka bir ana yemek planlamak gerekiyormuş.
Bunlar misafire en güzeli sunmak adına tatlı bir çekişme ise çok güzel
ama bir yarış ve gövde gösterisi ise çok üzücü ve düşündürücü.

Yukarıda saydığım ve daha fazlası nimetlerle donatılmış,
bol yiyecekli, bol içecekli müzeyyen sofralardan bahsediyorum.
Gözümüzün doymadığı ama midelerimizin isyan ve ülser bayrağını çektiği akşam yemekleri
ne sağlık açısından ne de kulluğumuz açısından uygun hazırlıklar değil.
Ramazan-ı Şerifin ruhuna aykırı.

Aç kalmak, açın halinden anlamak, yoksullarla bütünleşmek açısından ibretler almamız gerekirken
bizler bu mübarek ayı bir yeme içme festivaline dönüştürüyoruz.
Asla bir fakirin sofrasına konuk olmuyoruz ve asla bir düşkünü evimizde misafir etmiyoruz.
Hiç hazırlıksız modern hayatla yüz yüze bırakılmış bir ülkenin fertleri olarak
yanlış bir Ramazan algısı ve kulluk kaygısındayız.

Köyden kente göçün doğurduğu en büyük sorunlardan birisi olarak sınıfsal bir dostluk ve ahbaplık imtihanındayız.
Tahsilimizle orantılı kişilerle görüşüyor, maddi gücümüz birbirine yakınsa arkadaşlık kuruyoruz.
Oysa daha çok yeni, seksenli ve doksanlı yıllarda bile komşuluklarımız bu derece resmi,
Dostluklarımız bu kadar mesafeli değildi.

Babam beni bir eve gönderir ve bir manileri yoksa onlara gelmek istediğimizi söylememi isterdi.
Güler yüzle ve sevinçle kabul edilen teklifimiz herkes için tatlı bir akşam oturması anlamını taşırdı.
Çayın yanında ne yenileceği hiçbir zaman dert edilmezdi.
Bazen yeni açılmış bir paket bisküvi, çitletilmesi her şeyden lezzetli olan birer kâse çekirdek,
akşamımızın en küçük ve görülmez ayrıntısı idi. Yalnızca çay da keyifle yudumlanabilirdi.
Yapılan tatlı sohbetlerde ne bir gösteriş, ne de bir büyüklenme ya da kırıcı bir söz olurdu.
Komşu, komşusuna derdini kolayca açabilirdi. Kızıyla, oğluyla ilgili sıkıntısını paylaşıp akıl alabilirdi.

Şimdi aynı aileler birbirlerinden ne önemsiz detayları gizlemeye çalışıyor.
Aralarında ne küçük problemleri dert ediniyorlar.
Hayatımıza giren ve yaygınlaşan yeni icatlar yüzünden azalıyor muhabbetimiz ve samimiyetimiz.
Pikselleri artan ekranlarla her şeyi paylaşacağını sanıyor insan.
En tabii ihtiyacı olan dostluğu ve arkadaşlığı, komşuluğu bile.
Çözünülürlüğü arttıkça hayatımızdaki büyük küçük ekranların tadı ve muhabbeti azalıyor dünyamızın.
Eski dostlar duvarların gerisinde asılmış suratlarıyla yalnız.
Bizlerse sessizliğimize ses vermeyen odalarda ekranlarla bir başınayız.

Işıltılı Ramazan gecelerinde cazibeden cazibeye koşuşurken, Ramazanı bir eğlence,
bir orta oyun kalabalığı zannederken Gufranına ermemiz mümkün mü?
Kuran ayı Rahmet ayı olan bu günleri tövbe fırsatlarıyla değerlendirecekken
darbukalı, macunlu, horoz şekerli, Hacivatlı, Karagözlü gecelere feda etmeli miyiz?
Dumanı üstünde bir çeşit sebze yemeğinin ancak bayramlarda pişen et yemeğinin tadını bulmamız mümkün değil yalnız sofralarda.
Tabağımız az da olsa misafirlerle bereketlenmiş iftar yemekleri,
huzur ve rahatlıkla kılınan mahalle teravihleri elbette eski ramazanları inletir yüreklerimizde.
Bayram sabahı sokağın en yoksul ailesiyle yenilen yemekler unutulmaz bir ömür boyunca.
Cennetin muştusu başka türlü çalınır mı kulaklarımızda?

Çok sevdiğimiz son model koltuklarımıza ihtiyaçlı kimselerde otursun.
Yemek takımlarımızın süslediği sofralarımızı fakir çocukların kocaman kanaatkâr gülücükleri neşelendirsin.
En güzel hazırlıklarımız biraz da onlar için olsun.
Belki o zaman arpa ekmeğine sirkeyi katık eden Peygamber efendimiz de teşrif eder ve gülümser soframıza.
Hayatında bir kez bile oturmadığı süslü sefahat sofralarının bir anlamı olur böylece.

BETÜL ŞATIR.
America Kotku Women's Association
 
efenim eski osmanlı nezaketinde özellikle fakir fukara iftara davet edilir üstelik birde diş kirası denilen akçeler tutuşturulurmuş ellerine.
şimdiki iftar davetleri körler sağırlar birbirini ağırlar gibi.hiç yoktan iyi genede en azından akrabayı taalukat sanal alemden sıyrılıp birbirinin yüzünü görüyor.Tv ve internet o kadar esir almış ki milleti artık o eski akşam gezmeleri sohbetler nadir aileler arasında.
 
Üst Alt