ANTONIUS ve KLEOPATRA

Merhaba

Shakespearein konusunu Roma tarihinden aldığı üç oyunu Julius Caesar, Coriolanus ve Antonius ve Kleopatradır. Bu üç tragedya aynı kaynaktan, yani Sir Thomas Northun Plutarkhosun Hayatları çevirisinden faydalanarak yazıldığı ve Antonius ve Kleopatra tarih olayları sırası bakımından Julius Caesarı doğrudan doğruya devam ettirdiği halde, Antonius ve Kleopatranın havası Coriolanusunkinden bambaşka olduğu gibi, Julius Caesarınkiyle de hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü bu iki oyuna hâkim olan siyasal olaylar, ele aldığımız tragedyada ikinci plana düşmüş, Romalı general ile Mısır kraliçesinin aşkı ön plana geçmiştir.

Antonius ve Kleopatranın ya 1606 ya da 1607 yıllarında yazıldığını ve hemen oynandığını sanıyoruz. Ama tragedya ancak 1623 Folio baskısında yayınlanmıştır.

Antonius ve Kleopatranın ilişkisi Roma tarihinin en ünlü aşk hikâyelerinden biri olduğu için, Shakespeareden önce de sonra da birçok tiyatro yazarları tarafından işlenmiştir.

Shaw bile Kleopatranın dayanılmaz büyüsüne kapılmış, Caesar and Cleopatrasında Mısır kraliçesinin ilk gençlik çağını ele almıştır. Shawun oyununda, henüz on altı yaşında, ayrı çocuk, yarı tehlikeli bir dişi olan Kleopatranın orta yaşlı Caesar ile ilişkisi ve onun sayesinde kraliçeliği nasıl öğrendiği anlatılır. Kleopatra, on iki yaşındayken bir tek kere gördüğü Antoniusu hâlâ unutamadığı için, Caesar oyunun sonunda Mısırdan ayrılırken, Antoniusu genç kraliçeye göndereceğine söz verir.

Antonius ve Kleopatrayı inceleyen bütün eleştiriciler, Shakespearein tragedyasını överken onun şiir değeri üstünde ayrıca durmuşlardır. Bu eseri, Shakespearein en güzel dramını, dört büyük tragedyanın -yani Macbeth, Kral Lear, Hamlet ve Othellonun- ayarında bir eser sayan Coleridge, bu oyunun üslubuna ve şiirine ayrıca hayranlık duyar. Aynı görüşü paylaşan Hazlitte göre, Nil nehrinin taşıp Mısıra bereket getirmesi gibi, Shakespearein dehası da bu oyuna görülmedik bir ihtişam bağışlamıştır. Saintsburyye göre, Kleopatranın kendisi kadar çekivi ve değişik yönlü, sıcak, canlı ve renklidir bu tragedya. Quiller-Coucha göre, Shakespearein en yüce başarılarından biridir. G.B. Harrisona göre Shakespearein en muhteşem eseridir. Granville-Barkere göre bazı bakımlardan Shakespearein en mükemmel oyunudur. Van Dorene göre, Shakespearein yazdığı en muhteşem şiirdir. W.K. Wimsatta göre, şiir bakımından, bilhassa sonlarına doğru, görülmedik şekilde şahanedir. The Imperial Themede bu tragedyayı uzun uzun inceleyen Wilson Knighta göre de, Antonius ve Kleopatra Shakespearein Everestidir, en çok yüceldiği eserdir ve güzellik bakımından ancak Fırtına ile kıyaslanabilir.

Eleştiricilerin Antonius ve Kleopatrayı böylesine bir coşkunlukla övdükleri halde, bu oyunun planı ve yapısını kusurlu bulan birçok kimseler çıkmıştır. Bunun başlıca sebebi, oyunların geçtiği yerin boyuna değişmesi ve bu beş perdelik oyunun 42 sahneye bölünmüş olmasıdır. Bu 42 sahneni 24ü 75 satırdan kısadır; hatta bazıları dört, altı dokuz ya da on satırlıktır.

Bilindiği gibi, Antonius ve Kleopatranın ilk metninde, yani 1623 Folio baskısında, perde veya sahneye bölünme diye bir şey yoktu. On sekizinci yüzyılın başlarına doğru Shakespearein derli toplu ve bilimsel bir edisyon kritikini hazırlamak isteyen Nicholas Rowe, kendi keyfine uyarak böyle bir bölünme yaptı ve Rowedan gelen editörler de bu bölünmeyi olduğu gibi benimsediler. Eğer Antonius ve Kleopatra, 42 kere dekor değiştirip, 42 kere perdeyi açıp kapatarak, kısa ya da uzun duraklamalarla sahneye konulursa, elbette ki bu oyun tiyatro tekniği bakımından kepaze olacaktır. Ama gene herkesin bildiği gibi, Elizabeth çağı tiyatrosunda beylik anlamda dekor olmadığı gibi, perde diye de bir şey yoktu; sahneler -arada hiçbirduraklama olmadan- hızla birbirinin peşi sıra oynanılırdı. Doğrusu da Antonius ve Kleopatrayı bu biçimde, John F.Danbynin dediği gibi, nerdeyse sinema tekniğine ve bir filmin hızlı temposuna uyarak sahneye koymaktır. Oyun, şimdiye kadar geleneksel tiyatro anlayışından kurtulamadığı ve böyle sahneye konmadığı için, çoğu Antonius ve Kleopatra temsilleri başarısızlığa uğramıştır. Oysa bu tragedya yakından incelendiği zaman, Bethelli, Wilson Knightın ve bazı yeni eleştiricilerin işaret ettikleri gibi, çok bilinçli ve titizlikle, hatta insanı hayretler içinde bırakan bir ustalıkla planlanmış olduğu hemen anlaşılır.

Antonius ve Kleopatrada anlatılan hikâye gerçekte o kadar basittir ki, herhalde Aristoteles, klasik anlamda bir konu bile saymazdı buun: Pompeius, Antoniusu da Caesarı da tehdit ettiği için, Antonius Kleopatradan ayrılmak ve Caesar ile barışmak zorunda kalır. Bu barışı pekleştirmek için, Octavius Caesarın kız kardeşi Octavia ile evlenir. Ama bir süre sonra karısını bırakıp, Kleopatraya geri döner. O zaman Octavius Caesar ile Antonius arasında savaş başlar ve Antonius yenilir. Sonunda hem o, hem de Kleopatra kendilerini öldürürler. Üstelik de Shakespeare bu basit hikâyeyi anlatırken, esas konudan bir adım bile uzaklaşmamaya dikkat etmiştir. Granwille-Barkerin dediği gibi, oyunda görülen bütün kişiler, oyunda geçen her söz, yalnız bu konuyla ilgilidir.

Gel gelelim bu basit hikâyenin dekoru bir tek şehir, bir tek ülke değil, Akdenizin bütün kıyılari ile çepeçevre kapsayan Roma İmparatorluğu, yani milattan önce I. Yüzyılda bilinen bütün dünyadır. Böylece Shakespeare boyuna sahne değiştirerek, seyircilerine yalnız İskenderiye ile Romayı değil, Messinayı, Missenumu, Atinayı, Actiumu, Suriyede bir çölü, Tyrrhene denizinde bir kalyonu, sanki bir projektörle bir an için aydınlatarak, birbirinin peşi sıra ve baş döndürücü bir hızla göstermek zorundadır.

Antonius ve Kleopatranın bir aşk tragedyası mı, yoksa tarihi bir tragedya mı olduğunu tartışan eleştiriciler vardır. Mesela Lord David Cecile göre, bu oyun Julius Caesarın bir devamıdır, tarih olayları ve siyaset burada ön planda gelir, aşk hikâyesinden daha büyük bir yer tutar. J. W. Mackaile göre ise, burada tarih oyunları Antonius ile Kleopatra hem bir aşk tragedyası, hem de tarihi bir tragedyadır. Romalı general ile Mısır kraliçesinin tutkusu ne kadar önemli ise, siyaset de o kadar önemlidir burada. Bu tutku, Romeo ile Juliet tipinde düpedüz aşk tragedyalarında olduğu gibi, yalnız iki âşığı mahvetmekle kalmaz, koca bir dünyanın yıkılmasına da neden olur. Antonius, ne yaptığını bilmeyen bir âşık değildir sadece. Yüce bir komutan, şanlı bir devlet adamıdır. Kleopatraya sevgisi yüzünden şahane bir imparatorluğa kıyar, sevgilisini kucaklarken ülkeleri ve eyaletleri çarçur eder, aşk armağanları verircesine yeni devletler bağışlar ona. Aşk ile siyaseti ayırmanın yolu yoktur burada. Siyasi olaylar Antonius ile Kleopatranın ilişkisini etkiliediği gibi, aşıkların davranışı da siyasal olayları etkiler. Antoniusun bütün bir dünyayı, hem niçin yitirdiğini, hem de bu dünyanın tam ne biçim bir dünya olduğunu, nasıl ve kimler tarafından yönetildiğini etrafıyla anlatır bize Shakespeare.

Kleopatranın aşkı uğruna Antonius bir imparatorluğu yıktığına göre, bu imparatorluk ve Antoniusun kendisi ne kadar yüce ise, onların yıkılışı ve onları yıkan tutku da o kadar değerlenecektir gözümüzde. İşte bu yüzden Shakespeare, hem Antoniusun gücü, ünü ve şanı üstünde, hem de bütün dünyayı kapsayan imparatorluğun sonsuz ihtişamı üstünde ısrarla durur. Antonius, dünyanın en büyük askeridir, yeryüzünün yarısını omuzlarında taşır, dünyayı ayakta tutan üç sütundan biridir, kılıcı ile dünyayı bölmüş ve gemileri ile okyanusun üstünde şehirler kurmuştur, dünyanın yarısı ile canı istediği gibi oynamıştır; hey! diye bağırdığı zaman, krallar, küçük çocuklar gibi birbirlerini ite kaka buyruklarına yerine getirmek için koşuşmuşlardır. Antonius, yalnız Kleopatranın değil, herkesin gözünde yeryüzünün tacı, savaşın çelengi, askerliğin bayrağıdır. Lepidusun dediği gibi, onun kusurlarını bile karanlıkta ışıldayan yıldızları andırır. Dünyanın yarısını temsil eden bu insanüstü varlığın ölüm haberini alınca, yeryüzünde kıyamet kopmayışına Octavius Caesar bile şaşar.

Antonius öldükten sonra, Kleopatranın gözünde büsbütün tanrılaşır. Onun yüzünü güneşli ve aylı bir gökyüzüne benzetir ve bu engin gökyüzünün aydınlattığı dünyayı, küçücük bir o harfinden farksız görür. Antonius bacakları ile okyanusları aşabilir, yükselen kolu dünyanın zirvesindedir; tabiatüstü bir ahengi olan sesi, öfkelenince gök gürültüsünü andırır; ülkeler ve adalar onun cebinden düşen gümüş paralar gibidir.

Antonius kadar insanüstü olmamakla beraber, Kleopatranın da yüceliği vardır; nice şahane krallar soyundan gelen bir prenstir, güneş bile Mısır kraliçesine tutkundur, yeryüzünün ayıdır, Doğunun yıldızıdır. Başlıca düşmanları olan Octavius Caesarın gözünde bile, Antonius ve Kleopatra dünyanın en ünlü çiftidir. Bu iki eşsiz insan arasındaki aşk ise, Antoniusun tragedyasının başlangıcında dediği gibi, bu dünyanın sınırlarına sığmayacak kadar, yeni bir gökyüzü ve yeni bir dünyanın yaratılmasını gerektirecek kadar uçsuz bucaksızdır.

Antoniusun malı olan ve Kleopatra uğruna harcadığı, yitirdiği dünya, bu yüce adamın kendisi kadar ve kurbanı olduğu tutku kadar muhteşemdir bu oyunda. Shakespearein benzetme ve metaforlarını inceleyen ve her oyunda ne çeşit imajların hakim olduğunu belirten Caroline Spurgeonun işaret ettiği gibi, öteki Roma tragedyalarında, yani Julius Caesar ve Coriolanusta 17 ve 19 kere geçen dünya kelimesi, Antonius ve Kleopatrada 42 kere geçer. Dünya, gökyüzü ve okyanusla ilgili ve genel olarak sonsuz bir büyüklük ve genişlik duygusunu veren imajlar, dekoru bütün dünyayı kapsayan bu tragedyada ayrıca belirlidir, Wilson Knight da aynı noktaya işaret ederek, güneşi, ayı, yıldızları ele alan bu imajlar sayesinde, Antonius ile Kleopatranın sevgisinin büsbütün yüceleştiğini ve bütün tragedyanın da ışığa boğulduğunu söyler.

Antonius ve Kleopatrada Shakespearein böylece aydınlattığı bu evren, birbirine tamamıyla aykırı, birbirine tamamıyla aykırı, birbirine ölesiye düşman iki kutba, iki ayrı dünyaya bölünmüştür: Batı ve Doğu, yani Roma ve Mısır. Romada siyaset ve savaş, yükselmek ve güçlü olmak hırsı, devlete ve imparatorluğa hizmet etmek ödevi ön planda gelir. bir erkekler dünyasıdır Roma. Bir kadınlar dünyası olan Mısırda ise, aşk ve duygu, keyifle yaşamak, sevmek ve sevilmek isteği ön planda gelir. İşte Antonius ve Kleopatrada asıl tragedya, bu iki dünyanın çatışmasından, Romaya bağlı kalması, İmparatorluğun buyruklarına göre davranması gereken Antoniusun Mısır kraliçesine duyduğu aşktan doğar.

Bu iki ayrı dünyayı her zaman gözümüzün önünde tutan Shakespeare, Roma ile Mısırın değişik ihtişamlarını belirtirken, bütün kepazeliklerini de canlı şekilde önümüze serer. Aklınv e dürüst bir siyasal düzenin temsilcisi olması gereken Roma İmparatorluğu, manevi bakımdan çürüme halindedir aslında. Roma İmparatorluğunu yöneten üç kişiyi, bir yapıyı ayakta tutan üç sütuna benzetir Shakespeare. Bu sütunların yalnız üçüncüsü, yani yalnız Antonius değil, öteki ikisi de yani Octavius Caesar ile Lepidus da hiç sağlam değildirler gerçek değer ölçülerine göre. Zerre kadar kişiliği olmayan Lepidus, güçsüz, silik bir gölgeyi andırır. Octavius Caesar, güçlü olmasına güçlüdür ama; soğuktur, merhametsizdir, fazlasıyla hesaplıdır; tam anlamıyla temsil ettiği İmparatorluğun sembolü halini alan soyut bir kavramı, ya da bir politika makinesini andırır. Bradleynin dediği gibi, henüz gencecik olmasına rağmen, bir çelik parçası kadar sert ve pürüzsüzdür. Hiçbir zaafı, hiçbir duygusu olmadığı gibi, şahsen yükselme hırsı bile yok gibidir. Böylece ellisini aşmış Antonius aşk yüzünden yıkılıp giderken, su katılmamış bir politik gücü temsil eden bu delikanlı, önce Antoniustan faydalanıp Pompeiusu ortadan kaldırır, derken Lepidusu iskartaya çıkarır, sonra da Antoniusun karşısına dikilir ve yücelikten tamamıyla yoksun olmasına rağmen tam bir başarıya ulaşır. Augustus unvanını alır, Romanın ilk resmi imparatoru olur sonunda. Oyunun başlangıcında bu üç yöneticiye karşı çıkan Pompeius ise, büyük bir adamın değersiz oğludur. Babasının ününden faydalanarak kendi hırsı uğruna İmparatorluğu kana boğmaya hazırdır, ve ikinci perdenin yedinci sahnesinde göreceğimiz gibi, kendi yapmaktan çekindiği bir namussuzluğu adamlarının yapmasına razı olacak kadar düşüktür ahlak bakımından.

Mısır dünyası da pek verimli sayılmaz. Şehvete, keyfe, eğlenceye fazlasıyla düşkündür Mısırlılar. Sırasında çeşitli hilelere başvururlar, hiç çekinmeden yalan söylerler. Gel gelelim, Romanın yoksun olduğu bütün o sıcak duygularla, sevgiyle, coşkunlukla ve canlılıkla doludur Mısır dünyası. Her bir yandan taşıp çevresindeki topraklar abereket saçan Nil nehrinin güneşten ılınmış suları, bu dünyanın bir sembolü sayılabilir. Ama Mısırın gerçek sembolü Kleopatranın kendisidir. Mısırın bütün kusurları, hem de o eşsiz çekiciliği Kleopatranın kişiliğinde birleşir. Hatta bu tragedyada Mısır ile Kleopatra öylesine kaynaşmışlardır ki, Antonius sevgilisine Kleopatra demez; her zaman, ölürken bile, Mısır adını verir ona.

Dram yazarı olarak başlıca özelliklerinden biri olan tarafsız ve objektif tutumuna rağmen, bu iki dünyayı karşılaştırırken, Shakespeare kendisi, Romanın olumsuz değerlerinden fazla, Mısırın olumlu kusurlarını tutmuştur bize kalırsa. Gerçi Antonius, devlet adamı olarak da, asker olarak da başarısızlığa uğrar; ama Roma, ahlak bakımından öylesine çürük, öylesine düşük siyasal bir ortamdadır ki, Kleopatranın sevgisinde bulduğu sıcak ve büyülü havaya kapılıp gittiği için Antoniusu pek ayıplayamayız.

Coleridgee göre, Antonius ve Kleopatrada tutku ve şehvetin, Romeo ve Juliette ise sevgi ve tertemiz içgüdülerin hakim olduğunu anlamak için, Shakespearein belli başlı iki aşk tragedyasını birbiriyle karşılaştırarak okumak gerekir. Gerçekten de Antonius ve Kleopatrada gördüğümüz aşk Romeo ve Juliette gördüğümüz aşktan bambaşkadır. Çünkü Romeo ve Juliet, çok sade, çok saf, gencecik iki çocuktur. Acı deneylerden geçmemişler, hatta yaşamamışlardır henüz. Ailelerinin arasındaki düşmanlık, sevgilerine hiçbir huzursuzluk, hiçbir kuşku katmamıştır. Oysa Antonius ile Kleopatra, hem son derece çapraşık kişilikleri olan orta yaşlı insanlardır, hem de yaşadıkları o iki ayrı dünyanın çatışması, çevrelerindeki düzen ve ahlak bozukluğu, onların ilişkilerini de etkilemiştir tabiatıyla.

Tarihe bakılacak olursa, öldükleri sırada Kleopatra 38, Antonius ise 53 yaşındaydılar. Shakespeare, onların yaşını açıkça söylememekle beraber, genç olmadıklarını hep hatırlatır bize. Antonius, saçlarının ağardığını söyler, sık sık imalar yapar yaşlılığına; Enobarbus kocamış bir aslana benzetir onu. Kleopatra ise, aslında olduğundan da daha yaşlıymış gibi konuşur. Yüzünün derin kırışıklarından söz eder ve yaşlı olduğu halde çılgınlığının geçmediğinden yakınır. Antonius ile Kleopatra, yaşlılık ve ölümün artık acı bir gerçek olduğu, yaşamak için artık önlerinde pek az zaman kaldığı bir dönemine gelmişlerdir hayatlarının. Tutkularındaki şiddetin ve yoğunluğun nedeni de budur zaten. Antonius ile Kleopatra, hem birbirlerine müthiş bir haz verirler, hem de tdevamlı olarak birbirlerine işkence ederler. Anlayış ve huzur içinde beraber yaşamalır mümkün olmadığı gibi, ayrılmalarının da yolu yoktur. Her ikisi de kuşkular içindedir ve birbirlerinden kuşkulanmakta da haklıdırlar. Antoniusn gözünde, Kleopatra aklın alamayacağı kadar kurnazdır; her an yalan söylemeye hazırdır; öylesine aşiftedir ki, Octavius Caesarın uşaklarına bile kırıtabilir. Kleopatra ise, Antoniusun serinkanlı düşündüğü zaman kendisinden kopmaya, Romaya kaçmaya can attığını sezdiği için, onu tutmak amacı ile boyuna kurnazca planlar kurmak, hilelere başvurmak zorunda olduğunu bilir, sevgilisinin Romalı düşünceleri karşısında hep tedirginlik duyar. Antonius onu ne kadar kıskanıyorsa, o da Antoniusu o kadar kıskanır. Her ikisi de birbirlerine yalan söylerler sırasında ve yalan söylediklerini de bilirler. Genç âşıklardan farklı olarak, Antonius ile Kleopatra birbirleri hakkında hiçbir hayal beslemezler; her ikisi de bütün acı gerçekleri olduğu gibi görürler. Böylece çeşitli kuşkular, kıskançlıklar onları kemirdikçe, onlar da birbirlerini kemirirler. Bunu da bildikleri için, öfkeleri kinleri kısa sürer, çabucak bağışlayıverirler birbirlerinin kusurlarını. Birinci karısı öldükten sonra, sevgilisine haber vermeden Romada hemen yeniden evlenen Antonius Mısıra dönünce, Kleopatra hiçbir şey olmamış gibi onu bağrına basar. Antonius da, Kleopatranın çeşitli oyunları karşısında, çılgın kıskançlıklar ve öfke nöbetleri geçirdikten, en ağır hakaretler ve küfürlerden sonra, Kleopatrayı gene sevmeye devam eder.

Antonius ile Kleopatranın ilişkisi öylesine huzursuz ve zaman zaman öylesine yırtıcı, nerdeyse kin diyebileceğimiz bir duyguya o kadar yakındır ki, bu bağın sevgisinden çok şehvetten geldiği sanılabilir. Nitekim Romalılar için, pis bir şehvet düşkünlüğünden başka bir şey değildir bu. Oyunnu ta başında Philo, Çingenelerin şehvetinin kurbanı olarak görür Antoniusu; Octavius Caesar, onun şehvetli sefahat alemlerinden, Pompeus şehvetten hiçbir zaman bıkmayan Antoniustan söz eder; Enobarbusa göre de Kleopatra, Antoniusun bir türlü vazgeçemediği lezzetli bir Mısır yemeğidir.

Antonius ile Kleopatranın arasındaki bağda şehvetin önemli bir payı olduğu elbette ki doğrudur. Hatta şehvetten çok daha olumsuz nice bencil kaygılar, nice garezler vardır zaman zaman aralarında. Antonius ile Kleopatranın rahat ve tatlı bir sevecenlikle değil de, yıkıcı ve acı bir tutkuyla seviştikleri de doğrudur. Ama aslında aşkın ta kendisidir bu tutku. Shakespeare burada aşkı bir bütün olarak, hem bedeni, hem de yüreği ve dimağı saran bir duygu olarak -yani gerçekte olduğu gibi görür. Cinsel konulara karşı Kral Leardaki o tiksinmeden, o bulantıdan hiçbir iz yoktur burada. Hatta Shakespeare Antonius ve Kleopatrada cinsel isteği bütün kaba ve çirkin yönlerinden sıyırır, aşkın sularında iyice arıtır, yüceltir bir bakıma. Ve tragedyanın sonunda, âşıklar ölümle karşı karşıya kalınca, bu yıkıcı tutkunun, tertemiz ışıl ışıl bir sevgiye döndüğü de açıkça görülür.

Antonius ve Kleopatrada tragedyanın Roma dünyası ile Mısır dünyasının, yani imparatorlukla aşkın çatışmasında olduğunu söylemiştik. O çatışmanın asıl alanı, o savaşın en kızıştığı yer de Antoniusun yüreğidir. Bu bakımdan Antonius ve Kleopatranın, Mısır kraliçesinden fazla Romalı generalin tragedyası olduğunu söyleyebiliriz. Kleopatranın içinde bir bölünme, bir ikilik yoktur. Antonius gibi iki karıya birden, hem askerlik onuruna hem de aşka değil, bir tek tanrıya, yalnız aşka tapar Cleopatra. İki dünyanın değil, bir tek dünyanın, Mısırın insanıdır. Oysa yalnız Roma İmparatorluğuna hizmet etmesi gereken Antonius, tam anlamı ile Mısırı temsil eden Kleopatranın büyüsüne kapılır, bu iki dünya arasında bocalayıp durur, ne aşkından vazgeçebilir, ne de askerliğinden. Bir eleştiricinin dediği gibi, bir ayağını Mısıra, bir ayağını Romaya dayayarak dev bir heykel misali dimdik yükselmek isterken, yıkılıp gider.

Gerçi bu oyun Antoniusun tragedyasıdır ama, Antonius ve Kleopatranın başlıca kişisi, gerçek kahramanı Romalı general değil, Mısırlı kraliçedir. Antoniusu ve ötekileri dinlerken ve seyrederken bile, Cleopatra bir an olsun hatırımızdan çıkmaz. Kendisi sahnede görünsün ya da görünmesin, Kleopatranın kişiliği oyuna tamamıyla hakimdir. Ve hiç şüphe yoktur ki, Cleopatra, Shakespearein sahnede canlandırdığı en eşsiz insanlardan biridir. Eleştiricilerin çoğu buna işaret etmişlerdir. Hazlitt için, Cleopatra bir şaheserdir. Wilson Knight, onu Shakespearein oyunlarındaki en hayret verici ve çok göz kamaştırıcı kişi olarak görür. Bradley, Kleopatrayı, psikolojik zenginlik bakımından ancak Hamlet ve Falstaff ile kıyaslayabilecek ayarda bir insan sayar ve bütün öteki eleştiriciler gibi, Kleopatranın o görülmedik canlılığı ve gerçekliği üstünde ayrıca durur.

Hatta Cleopatra öylesine canlı ve gerçektir ki, kimi eleştiriciler, Shakespearein tanıdığı ve âşık olduğu bir kadından esinlenerek bu karakteri çizdiği kanısına varmışlardır. Mesela Quiller-Couch, Cleopatra, gerçekten yaşamış bir kadının portresi değilse, böyle bir harikanın nasıl yaratıldığını anlamanın yolu olmadığını söyler. Aynı görüşü paylaşan Chambers, Mısır kraliçesinin kişiliğinde görülen o eşsiz psikolojik başarısına ulaşmak için, Shakespearein özel hayatında acı bir deneyden geçtiğine inanır. Schücking, Kleopatrayı canlandırırken, Shakespearein nerdeyse gözlü görülür bazı ayrıntılara başvurduğuna işaret eder: Mesela Enobarbus, Kleopatranın sokakta kırk adım hopladıktan sonra, nefes nefese nasıl koştuğunu anlatır. Schückinge göre, bu kadar kesin ve realist ayrıntıları, bir yazarın kendi görmeden uydurmasının yolu yoktur.

Birçok Shakespeare uzmanları, Cleopatra ve Shakespearein Sonelerindeki (Sonnets) Esmer Kadın arasında yakın bir benzerlik olduğunu ileri sürmüşlerdir; bu savda bir gerçek payı vardır. Kimine göre, Shakespearein Sonelerinde (Sonnets) anlattığı ve hiçbir zaman unutamadığı Esmer Kadın, yalnız Kleopatranın değil, Cressidanın ve başka kadın portrelerinin de kaynağıdır. Zaten Wilson Knighta bakılacak olursa, Cleopatra bir tek kadın değil, bütün kadınlık kavramının bir simgesidir. Efsanelerin ve edebiyatın yarattığı bütün kadınlar birleşmiştir. Kleopatrayı meydana getirebilmek için, Bethelle göre de, Cleopatra, gerçekçi anlamda psikolojik bir inceleme değil, kadınlığın sırlarının, şehvetin sırlarının temsilcisidir. Onun varlığının ne kadar büyülü olduğu, gücünün nerdeyse tabiatüstü sayılabileceği, oyun boyunca bize hep hatırlatılır.

Kleopatranın bir özelliği bu büyülü dişiliği ise, öteki başlıca özelliği de, Wilson Knightın dediği gibi, renkleri boyuna değişen, göz kamaştırıcı bir ipek kumaşa benzeyişi, bin bir yüzeyli bir kişiliği oluşudur. Kleopatranın insanı hayretler içinde bırakacak kadar çapraşık benliği, birbirine tamamıyla aykırı çeşit çeşit özelliklerle doludur: Hem yalancı, hem dürüsttür; hem bencil, hem fedakârdır; hem mantıksız, hem akıllıdır; hem gururlu, hem alçakgönüllüdür; hem cesur, hem korkaktır; hem bir mahalle karısı kadar bayağı, hem de kraliçenin en şahanesi kadar soyludur; hem şehvet düşkünüdür, hem de sevgililerin en gerçeğini duyabilir; hem aşiftedir, hem de ölesiye sadıktır. Gene Wilson Knightın işaret ettiği gibi, Kleopatrada kadın denilen varlığın -hem iyi hem kötü- bütün değişik nitelikleri bulunur. Antonius ona koca Nilin yılanı demekte haklıdır; çünkü zaman zaman yılanlara has o esrarlı hainliğin izleri bile sezilir Kleopatrada. Aynı zamanda yılların zarif kıvraklığı ve sinsi gücü de vardır onda. Shakespeare, hiç çekinmeden, onun bütün kötü ve olumsuz yönlerini gözümüzün önüne serdiği halde, Kleopatra, âşığını da bizi büyüleyen o eşsiz çekiciliğinden zerre kadar kaybetmez gene de. Antoniusun dediği gibi, sanki her şey, en aşağılık şeyler bile ona yakışır, onu daha güzel ve cana yakın yapar bizim gözümüzde.

Kleopatranın bütün bu sonsuz değişikliği içinde hiçbir zaman değişmeyen, hep aynı kalan bir tek şey vardır: Antoniusa sevgisi. Antoniusun Kleopatrayı sevmediği, daha doğrusu sevmek istemediği olur. Kleopatra ise onu hep sever. Yaşadığı çağın en ünlü adamları ile -bu arada Julius Caesar ve Büyük Pompeius ile- ilişkisi olmuştur. Kleopatranın. Bununla övünür de. Ama Kleopatra için Antonius son ve biricik aşkı, erkeklerin erkeğidir. Bu aşk zaman zaman yırtıcıdır, bencildir, sevdiğine zarar veren bir duygudur; ama bu duygunun gerçekliği de, gücü de su götürmez. Antoniusa aşkı, Kleopatranın kişiliğinin temel direğidir. Kleopatranın ruh durumları, boyuna dönerek, renk renk camlardan ışıklar saçan bir fener gibiyse, bu fenerin ekseni Antoniusa duyduğu sevgidir. Ve tragedyanın sonunda sevgi, yalnız Kleopatra için değil, Antonius için de, her şeyi ölümü bile yenen bir güç olarak yücelir.

William Shakespeare
toplumdusmani.net
 
Üst Alt