• Hoşgeldin ziyaretçi , forumdan daha fazla yararlanmak için buradan üye olunuz...

Antik Şehirler

Okunuyor :
Antik Şehirler

dogangunes

Profesyonel
Yönetici
Admin
Moderatör
Üye
Truva

TRUVA

Troya, M.Ö. 3. ve 2. bin yıllarda canlı bir kültür kenti, yerleşik tarım topluluklarını yöneten bir krallığın merkeziydi. M.Ö. 13. yüzyılın sonlarına doğru büyük bir yangın geçirdi. Bu yangının ünlü Troya Savaşının sonunda çıktığı düşünülmektedir. Bundan sonra yeniden imar edilen kent M.Ö. 1000 yıllarında terk edildi. M.Ö. 700 dolaylarında Yunanistan'dan gelen göçmenler Troya'ya yerleşmeye başladılar. Bu yeni yerleşim " İlion " adıyla M.S. 5. yüzyıla değin sürdü. M.Ö. 6. yüzyıl sonundan başlayarak bölgeye sırasıyla Persler, Büyük İskender, Selevkoslar, Pergamon Krallığı ve Romalılar egemen oldu. M.Ö.85'te Romalıların yağmaladığı kenti aynı yıl Romalı general Sulla yeniden kurmaya girişti. Augustus ve daha sonraki imparatorlar sağladıkları ayrıcalıklarla kentin gelişmesinde rol oynadılar. M.S. 330'da Konstantinopolis (İstanbul) başkent ilan edildikten sonra "İlion" yavaş yavaş geriledi ve unutuldu. Kazılar sonucunda Troya'da üst üste kurulmuş, yedi ayrı kültürü temsil eden 4 mimari katın oluşturduğu 9 yerleşme saptanmıştır.

Yapılan kazılar sonucu, binlerce parçadan oluşan hazinenin yalnızca en değerli 260 parçasının Moskova'daki Puşkin Muzesinde bulunduğu biliniyor. Romanlara konu olmuş Troya altınları, özellikle bayan ziyaretçilerin en çok ilgilendiği konulardan birisidir.

Modern arkeoloji biliminin hiç affedemeyeceği birçok hatalar yapmasına ve Troya'yı bir köstebek yuvasına çevirmesine rağmen yine de arkeolojinin babası kabul edilen ve kendisine Dr. Arkeolog ünvanı bile verilen Heinrich Schliemann, Troya'da bulduğu hazineleri " Priamos'un Hazineleri" olarak adlandırmıştır. Bir yazarın, "Arkeologların en bilimsel olmayanı Arkeolog ilmini kurdu" diye çok iyi tanımladığı Heinrich Schliemann, Kral Priamos'u çok zengin bir kral olarak hayal ettiği için bu hazineleri Priamos'un hazineleri, dolayısıyla kralın karısı Helen'in takıları olarak kabul etmiştir. Onları karısı Sofya'ya takarak karısına "Sen benim güzel Helen'imsin" demiştir. Bu hazinelerin, bugün, Priamos devrinden en az 1000 yıl öncesine, yani Hisarlıktaki II. yerleşmeye ait olduğu bilinmektedir. Priamos'un gerçek hazinelerine ait, şimdiye kadar hiçbir ize rastlanmamış olmasının tek açıklaması, savaş sonrası şehrin tamamen talan edilmiş olmasıdır.

Helenistik dönemde İlion olarak adı geçen efsanevi şehir Çanakkale de Biga yarımadasında (Hisarlık Höyüğü) Truva olarak bilinir. 200x150m boyutlarında ova seviyesinden 30m yüksekliğinde şehir hakkında ki bilgilere İlyada destanında, Anaksimendres, Heredots, Strabon gibi antik yazarların destanlarında rastlanır. M.Ö. XVIII. ve XIX. yüzyılda yaşamış olan araştırmacılar buranın yerini saptamaya çalışmışlar. Frank Calvert Hisarlık Höyüğünün Truva olabileceğini söylemiştir. Calvert 1865’te Hisarlık Höyükte 4 sondaj çukuru açmış. Alena mabedinin kalıntılarına rastlanmıştır.

Schliemann 1868 ‘de Troat bölgesine gelmiş ve araştırmalar yapmaya başlamıştır. Schliemann burada 1870’te kazılar yapmaya başlamıştır. Böylece I.dönem kazıları başlamıştır. I.dönem Henry Schliemann II.dönem W.Darpfeld , III.dönem C.Blegen, IV. dönem M. Koorfmann kazılar yapmıştır.

Schliemann kuzey kesiminde çalışmıştır. Burada Roma Helenistik dönem ile karşılaşmış ve höyüğün güneyinde Roma çağına ait temeller bulmuştur. 1873’te örenin her yerinde 20’den fazla çukur açmıştır. Truva hazineleri ilk defa bu yıl ortaya çıkarılmıştır. (altın taçlar, küpeler, gümüş vazolar, silahlar, kazanlar, yassı baltalar, tavalar) Destanlarda adı geçen Priamous’un hazinesini bulduğunu zanneden Schliemann alttan ikinci şehri İlion olarak ifade etmiştir. 1878’de yeni bir hazine bulmuştur. Hazinenin 3/2’si bize kalmıştır. 1879’da şehrin sur duvarlarını çıkarırken kuzeyde bir hazine daha bulmuştur. 1882’de W.Darpfeld ile çalışmışlar ve I. Truva şehri ortaya çıkarılmıştır. Schliemann Truva’da bulduğu hazineyi Berlin müzesine hediye etmiştir. 1870’den 1890’a kadar 7 şehir saptamıştır I-V. tabakalar Prehistorik dönemlere, VI. tabaka Lidyalılara, VII. tabaka Arkaik döneme aittir. 1890’da şehir sayısının 9 olduğu ortaya çıkarılmıştır.1891’den itibaren Darpfeld çalışmaya başlamış 1893 -1894 ‘te yaptığı kazılarda alttan üste doğru 9 şehir kesinleşmiştir. I.-V. tabakalar Prehistorik çağa, VI. tabaka Homer’in Truvası’na aittir.

III. dönem kazılara 1932-38 yılları arasında başlanmıştır. C.Blegen
Truva da 5 mevsim kazı yapmıştır. Blegen’in kazıları sonucu Truva da 46 yapı evresine sahip 9 şehre ait buluntular açığa çıkarılmıştır. I. Truva da Blegen’in tespitlerine göre 10 yapı evresi tespit edilmiş bunlar a-j ‘ye kadar sıralanmış ve M.Ö. 3.binin ilk yarısına tarihlenmiştir.

a-c Erken Truva I
d-g Orta Truva I
h-j Geç Truva I

Bu evrelere ait buluntular, I. Truva’nın erken evresinde yerleşik bir sur duvarı içerisinde yer almaktadır. Mimari taş temel üzerine kerpiç ve dikdörtgen planlı mimari şekilde göze çarpmaktadır. Balık kılçığı şeklinde düzenlenmiş duvarlara da rastlanılmıştır. Truva I b’de megaron tipinde mimari ortaya çıkmıştır.Truva I’e ait surun bir köşesinde kulelerle takviye edilmiş anıtsal bir kapı ortaya çıkarılmıştır. Mimari yapı I. Truva’nın özellikle 2 a safhasında da devam etmiştir. Sur duvarı içinde yer alan evlerin küçük bir beyliğe ait oldukları söylenmektedir. Burada yaşayan insanlar avla, tarımla ve balıkçılıkla geçinmişlerdir. Bu dönemin ege dünyasıyla kültürel ve ticari ilişkileri tespit edilmiştir. Küçük eserler arasında seramiklere, metal buluntulara, bakırtaş ve çakmak taşından aletlerin yanı sıra silahlara da rastlanmıştır. I. Truva’nın orta evresine tarihlenen önemli buluntu ele geçmiştir kireç taşından yapılmış stel bulunmuştur. Bu stel üzerinde stilize insan yüzü tasviri alçak kabartma tekniğiyle işlenmiştir.

Seramikler

I. Truva’nın seramik repertuarı batı Anadolu için karakteristiktir. Genel özellikleri elde yapılmış ve monokrom özellik taşımaktadır. Bu dönemin seramik yapısı renkler siyahtan gri’ye değişen tonlarda yeşil, kahverengi ve kırmızı renktedir. Blegen’in tespitlerine göre I. Truva’da yaklaşık 60 adet kap formuna rastlanmıştır. Bu formlar içinde belli çanaklar vardır. Bunların bazılarının ağız kenarlarının iç kısmında ensize olarak yapılmış süslemelerin yanı sıra insan yüzleri de işlenmiş 3 ayaklı kaplar, testiler, vazolar mevcuttur.

II. Truva

Bu şehir tahrip edilen I. Truva stadelinin hemen üzerine kurulmuştur. Burada 8 ayrı yapı evresi tespit edilmiştir. II a’dan – II g ‘ye kadar uzanmaktadır geniş bir sur sistemi yer almaktadır. Bu sur aşağı yukarı 100m çapında yuvarlak alanı içerisine almaktadır. Şehrin güney kısmında 2 tane kapı mevcuttur. Megaron planlı büyük yapılar bulunmaktadır. II b ‘de surlar yeniden takviye edilmiştir. Bu evrede stadelin içinde ki yapılar değişik yönlerde yapılmışlardır. II b de 3 yeni kapı daha açılmıştır. II c evresinde surlar yeniden inşa edilmiş ve ana kapılardan bir tanesine rampa inşa edilmiştir. Megaron tipi mimari de ince uzun dikdörtgen biçiminde yapılmış avlu bulunmaktadır. Kirişler söz konusudur bu megaronların en büyüğü II a megaronu, hemen iki yanında II b ve II e megaronları yer almaktadır.

II a megaronu’nun ölçüleri 37x14m bu megaronun önüne bir yapı kompleksinin inşa edildiği tespit edilmiştir. II d evresinde çok sayıda küplere rastlanmıştır. II g evresinde Schliemann’ın kralın evi olarak adlandırıldığı bir yapı tespit edilmiştir. II a yapısının işlevi; bazı araştırıcılar bu yapının kült yapısı olduğunu savunmaktadırlar. Bu yapının içinde tespit edilen buluntularda hiçbir kült objesi ele geçmemiştir. II. Truvanın zengin buluntuları bu şehrin sakinlerinin refah seviyesini göstermesi açısından önemlidir. II g’de kıymetli madenlerden yapılmış objelerin büyük bölümü Truva hazinesi içinde ele geçmiştir. Truva’da 16 ayrı hazine buluntusu vardır. Bunlardan bir bölümünün II g evresine ait olduğu tespit edilmiştir. Schliemann’ın bulduğu hazineler.

II g evresine ait buluntularda bayanlar için yapılmış süs eşyaları ve takılar ele geçmiştir. Bu hazinelerden 3 tanesi silahlarla birlikte çeşitli donanımları içermektedir, geri kalan 3 tanesinde ise silahlar mücevherat ve günlük işlerde kullanılan eşyalar yer almaktadır.

A hazinesi (Schliemann’ın en büyük hazinesi)

Karışık eserlerden oluşmaktadır. Bir tanesi gümüş sosluk içeren 3 tane madeni kap, 2 tane diadem, 1 tane saç bantı, 4 tane sepet biçimli, küpe çeşitli saç bağları, 6 tane bilezik, çeşitli boylarda ve tiplerde 8700 tane altın boncuk, elektrom kadeh, 2 tane gümüşten külçe, 4 tane tankart, bir gümüşten çanak ve kadeh, gümüşten 2 şişe biçimli vazo, gümüşten yapılmış bir kapak birde bakır ve bronzdan yapılanlar mevcut, 3 tane büyük madeni kap (kazan şeklinde) 20 tane hançer, 3 keski , 1 bıçak, 14 adet yassı balta ele geçmiştir.

D hazinesi

Bu hazine pişmiş topraktan bir kabın içinden ele geçmiştir, altından yapılmış süs eşyalarına rastlanmıştır. Bunlardan önemli bir grubu 4’lü spiral şeklinde yapılmış altından boncuklar oluşturmaktadır.

L hazinesi

Mavi taş ve nefritten yapılmış baltalar ele geçmiştir. Dağ kristalinden yapılmış objeler mevcuttur. Hançer kılıç ve asa başı olabileceği söylenen kabzalardan 6 tane ele geçmiştir.

II. Truva’nın seramik özelliği; Schliemann’ın kazılarında açığa çıkarılan kapları bir stratigrafiye oturtmak mümkün değildir. Blegen’in buluntularına göre tarihlendiriyoruz. 65 ayrı form çeşitine rastlanmış II. Truva’nın erken evresinde gri ve parlak renkte siyah renkte bir seramik var. Kap kacağın büyük bir kısmı elde yapılmış II b evresinde ilk defa çömlekçi çarkı açığa çıkarılmıştır.
II. Truva’da yeni kap formları da görmeye başlıyoruz. Düz ve yayvan çanaklar, dephas amphyküpellon sepet kulplu kaplar, gövdeleri kuş biçimli sepet kapLar, çift kulplu tankartlar, geniş ve oval testiler, uzun boyunlu testiler ele geçmiştir. Bu kapların büyük çoğunluğu II g evresine aittir. Ayrıca ilk defa insan yüzlü kaplara da rastlanmıştır. Seramikler genel olarak monokrom çok az sayıda boya bezekli seramiğinde bulunduğu Blegen tarafından söyleniyor. II.Truva’nın buluntuları arasında dini hayata ışık tutacak objeler mevcut hem Schliemann hem de Blegen’in kazılarında pişmiş topraktan , kemikten ya da taştan yapılmış idole rastlanmıştır.

Blegen’in kazılarında II Truva’ya ait 2 ya da 3 adet mezara rastlanmıştır. Elektromdan başka altın, gümüş, bakır arsenli bakırdan yapılmış çok sayıda silah örneği ele geçmiştir. Çeşitli teknikler kullanmışlar, döküm, dövme, telkari, kaynak, lehim, perçinleme. İç Anadolu, Güneydoğu Anadolu, Batı Anadolu, Mezopotamya, Suriye, Kıta Yunanistan, Ege adalarıyla hem kültürel hem de siyasi ilişkiler mevcuttur

III. Truva a-d 4 evreli fakir bir köy kültürü olarak tanımlanıyor. Evler caddelerle ayrılmış bazı evler tamamen taştan inşa edilmiştir. Çok sayıda seramik buluntuları mevcuttur, bronzdan iğnelere, obsidien’den yapılmış objelere, idollere burada da rastlanmaktadır. Çok sayıda pişmiş topraktan ağırşaklar mevcuttur II. Truvada da rastlanılmaktadır. Seramik form olarak II Truva’dan pek farklı değildir II. Truva’nın kap formaları devam etmektedir. Elde yapılmış seramik kaybolmuştur, İthal seramik formlarına da rastlanmıştır.

toplumdusmani.net
 

dogangunes

Profesyonel
Yönetici
Admin
Moderatör
Üye
Termessos




TERMESSOS

Termessos, Türkiye’nin en iyi korunmuş antik şehirlerindendir. Antalya’nın 30 kilometre kuzeybatısında yer alır. Denizden ortalama yüksekliği 200 metre olan Antalya dağları çevresindeki travertenlerden 1.665 metre yükseklikte, Güllük Dağı’nın tepesinde doğal bir platform üzerine kurulmuştur. Bir çok vahşi bitkinin arasında saklanmış ve sık çam ormanlarıyla sınırlanmıştır. Termessos’un, huzur veren ve el değmemiş görünümüyle diğer antik şehirlerden daha farklı ve etkileyici bir havası vardır. Doğal ve tarihi zenginliklerinden ötürü, şehir adını taşıyan Milli Park kaps***** alınmıştır.





Termessos’taki çift “s”, şehrin Anadolu insanları tarafından kurulduğuna dair dilbilimsel bir kanıt sağlar. Strabo’ya göre, Pisidia halkı olan Termessos sakinleri kendilerini Slymi olarak çağırırlardı. Yaşadıkları dağa da verilen bu isim, sonraki yıllarda Zeus’la özdeşleştirilen ve burada da Zeus Solymes kültünün yükselmesine sebep olan Anadolu tanrılarından Solymes’den gelmektedir. Termessos madeni paralarında genelde bu tanrı vardır ve paralara adını verilmiştir.



Tarih sahnesinde bu şehirle ilk karşılaşmamız meşhur Büyük İskender kuşatmasıyla bağlantılıdır. Bu olayla ilk ilgilenen ve Termessos’un stratejik önemini kaydeden eski tarihçilerden biri olan Arrianos, şehri kuşatan başa çıkılamaz doğal engellerden dolayı şehrin küçük bir birlikle bile savunulabileceğini belirtmiştir. İskender, Pamphylia’dan Frigya’ya geçmek istemişti ve Arrianos’a göre Frigya’ya yol Termessos’tan geçiyordu. Gerçekten de, daha alçak ve kolay geçitler varken İskender’ın neden o kadar sarp olan Yenice geçidini tırmanmayı seçtiği hala tartışma konusudur. Perge’deki düşmanlarının İskender’i yanlış yola gönderdiği de söylenir. İskender, Termessosluların kapattığı geçidi geçmek için oldukça çaba ve zaman harcamıştır ve bu sinirle geri dönerek Termessos’u kuşatmıştır. Muhtemelen Termessos’u zaptedemeyeceğini bildiğinden, İskender hücuma geçmemiştir fakat bunun yerine kuzeye doğru yürümüş ve öfkesini Sagalassos’dan çıkarmıştır.

Tarihçi Diodors, Termessos tarihinde bir başka unutulmaz olayı da tüm detaylarıyla kaydetmiştir. M.S. 319’da İskender’in ölümünden sonra, generallerinden biri, Antigonos Monophtalmos, kendisini Küçük Asya’nın hükümdarı ilan etmiştir ve esas destekçisi Pisidia olan rakibi Alcetas ile savaşmak için hazırlanmıştır. Antigonos Monophtalmos’un kuvvetleri, 40.000 piyadeden, 7.000 süvariden ve ayrıca sayısız filden meydana gelmiştir. Bu üstün nitelikli kuvvetlerin hakkından gelemeyen Alcetas ve arkadaşları Termessos’a sığınmışlardır. Termessoslular, onlara yardım etme sözü vermişlerdir. Bu sürede, Antigonos şehrin önüne gelmiş ve burada kamp kurarak düşmanının kendisine iade edilmesi için çabalamıştır. Yabancı bir Makedon uğruna şehirlerinin felakete sürüklenmesini istemeyen Termessos yaşlıları Alcetas’ın iade edilmesine karar vermişler ancak genç Termessoslular verdikleri sözü tutmak istemişler ve bunun dışına çıkmayı reddetmişlerdir. Yaşlılar, Alcetas’ı bırakma niyetleriyle ilgili bilgilendirmek amacıyla Antigonos’a heyet yollamışlardır. Savaşa devam etmek için yapılan gizli bir plana göre, Termessoslu gençler şehri terk etmeyi başarmıştır. Yakında tutsak olacağını öğrenen Alcetas, düşmanın eline verilmektense ölmeyi tercih etmiş ve kendini öldürmüştür. Yaşlılar, Antigonos’a Alcetas’ın cesedini yollamışlardır. Üç gün boyunca cesede her türlü eziyeti yapan Antigonos, daha sonra cesedi gömmeden bırakarak Pisidia’dan ayrılmıştır. Olanlara kızan gençler, Alcetas’ın cesedini geri almışlar, saygı içerisinde gömmüşler ve anısına bir güzel bir anıt dikmişlerdir.

Termessos, açıkça bir liman şehri değildi ancak, toprakları güneybatıda Attaleia (Antalya) Körfezi boyunca uzanırdı. Şehrin denize olan bu bağlantısından dolayı şehir, Ptolemyler tarafından alınmıştır. Daha 40 yıl önce İskender’in güçlü dönemlerinde bile direnen bir şehrin, Mısır egemenliğini kabul etmesi çok şaşırtıcıdır.

Likya’nın Araxa şehrinde bulunan bir yazıt, Termessos hakkında önemli bilgi verir. Bu yazıta göre, M.Ö. 200’lerde Termessos bilinmeyen sebeplerden dolayı Likya şehirleri birliği ile savaştaydı ve M.Ö. 199’da Termessos kendini tekrar Pisidialı komşusu İsinda ile savaşta buldu. Bu dönemde M.Ö. 2. yüzyılda Küçük Termessos kolonisinin şehrin yanında kurulduğunu görüyoruz. Termessos, eski düşmanı Serge ile daha iyi mücadele edebilmek için Pergamum Kralı II Attalos ile dostça ilişkiler içine girdi. II. Attalos da bu dostluğun anısına Termessos’da 2 katlı bir stoa inşa ettirdi.

Termessos, Roma’nın müttefikiydi ve böylelikle M.Ö 71’de Roma Senatosu tarafından bağımsızlığı kabul edildi; bu kanuna göre Termessos’un özgürlüğü ve hakları garanti altına alındı. Bu bağımsızlık, Galatia Kralı Amyntas ile yapılan ittifak haricinde (M.Ö. 36-25 yılları hükümdarlık sürdü) uzunca bir süre devam etti. Termessos’un bağımsızlığı, “Autonomous” (Özerk) adını taşıyan madeni parasıyla da belgelenmiştir.

Ana yoldan sarp bir yolla şehre ulaşılır. Bu yoldan geçen biri, etrafında Termessosluların “Kral Caddesi” olarak isimlendirdikleri eski yolun yanı sıra Helenistik dönem istihkam duvarlarının, sarnıçların ve diğer bir çok kalıntının bulunduğu meşhur Yenice Geçiti’ni görebilir. Termessos halkının katkılarıyla M.Ö. ikinci yüzyılda yapılan Kral Caddesi, yükselen şehrin duvarlarının yanından geçer ve düz bir yol şeklinde şehrin merkezine kadar uzanır. Şehir kapısının doğusundaki duvarlarda zarlarla kehanet içeren oldukça enteresan yazıtlar vardır. Roma İmparatorluğu tarihi boyunca bu tür büyüler, sihirler ve batıl inançlar yaygındı. Büyük olasılıkla Termessoslular, geleceği tahmin etmeye oldukça meraklıydılar. Bu tür yazıtlar, genellikle dört beş satır uzunluğundadır ve zarlarla belirlenen sayılar içerir, kehanet için tanrının adı istenir ve kehanetin içeriği o tanrının öğütleri içinde verilir.

Resmi binaların bulunduğu Termessos şehri, iç duvarların az ilerisindeki düz arazide yer alır. Bu yapılardan en dikkat çekici olan çok özel mimari özelliklere sahip bulunan agoradır. Açık hava pazar yeri olan bu yapının zemini taş bloklar üzerinde yükselmiştir ve kuzeybatısında beş büyük sarnıç oyulmuştur. Agora üç yandan stoalarla çevrilmiştir. İki katlı stoada bulunan bir yazıta göre, stoa, Pergamum Kralı (M.Ö. 150-138 yılları arasında hükümdarlık sürmüştür) II. Attalos tarafından dostluklarının kanıtı olarak Termessos’a hediye edilmiştir. Kuzeydoğu stoa, muhtemelen Attalos’un stoası taklit edilerek Osbaras isimli varlıklı bir Termessoslu tarafından yaptırılmıştır. Agoranın kuzeydoğusunda bulunan kalıntıların gymnasyuma ait olduğu düşünülmektedir ancak sık ağaçların arasından bunu anlamak zordur. İki katlı stoa içerde tonozlu odalarla çevrelenmiş avludan oluşur. Stoanın dışı nişlerle ve Dor nizamında diğer süslemelerle dekore edilmiştir. Bu yapı M.S. birinci yüzyılı işaret eder.

Agoranın hemen doğusunda tiyatro vardır. Pamphylia Ovasının üzerinde manzaraya hakim olan tiyatro hiç şüphesiz Termessos ovasının en göz alıcı yapısıdır. Helenistik dönem tiyatro planını koruyan bu tiyatro, Roma tiyatrosunun en belirgin özelliklerini sergiler. Helenistik caeva ya da yarım dairesel oturma alanı, diazoma ile ikiye ayrılır. Diazoma’nın üzerinde sekiz, aşağısında on altı oturma sırası vardır. Tiyatro, yaklaşık 4000 – 5000 seyirci kapasitesine sahiptir. Geniş kemerli giriş yolu, cavea ile agorayı bağlar. Güney parados’a daha sonraları kemer yapılmışsa da kuzey parados orijinalindeki gibi üstü açık olarak bırakılmıştır. Sahne binası M.S. ikinci yüzyılın özelliklerini gösterir. Bunun arkasında sadece uzun, dar bir oda vardır. Burası, görkemli bir şekilde süslenmiş cepheyi kesen beş kapı ile oyunun sahnelendiği podyuma bağlanır. Sahnenin altında vahşi hayvanların dövüşe çıkarılmadan önce tutuldukları beş küçük oda vardır. Diğer tüm klasik şehirlerde olduğu gibi tiyatronun yaklaşık 100 metre ilerisinde odeon vardır. Küçük bir tiyatroyu andıran bu yapı, M.Ö. birinci yüzyıla kadar uzanabilir. Çatı seviyesine kadar oldukça iyi korunmuş olan odeon en iyi kalite yontma taş duvarcılığı örneği sergiler. Alt kat sadeyken ve iki kapıyla ayrılmışken, üst kat Dor düzeninde süslenmiş ve kare şeklinde kesilmiş taş bloklardan yapılmıştır. Yapının orijinalinde çatısının olduğu kesindir çünkü ışığı doğu ve batı duvarlarındaki 11 geniş pencereden almaktadır. 25 metre uzunluğundaki bu çatının binanın üzerinde nasıl durduğu hala belirlenememiştir. Günümüzde içi toprak ve moloz dolu olan harabedeki oturma düzeni ya da oturma kapasitesi değerlendirmek pek mümkün değildir. Oturma kapasitesi muhtemelen 600-700 kişiden fazla değildi. Molozların arasında, renkli mermer parçaları çıkartılmıştır bu da iç duvarların mozaiklerle süslü olabileceğini göstermektedir. Bu güzel yapının, bouleuterion ya da konsey odası olarak hizmet vermiş olması da mümkündür.

Termessos’ta değişik büyüklüklerde ve çeşitlerde altı tapınak vardır. Bunlardan dört tanesi odeonun yanında kutsal olduğu tahmin edilen alanda bulunmuştur. Bu tapınaklardan ilki odeonun tam arkasında yer alır ve gerçekten görkemli bir duvarcılık işçiliği sergiler. Bu tapınağın şehrin asıl tanrısı Zeus Solymeus’a ait olduğu ileri sürülmektedir. Ancak ne yazık ki, geriye 5 metre yüksekliğindeki tapınağın iç duvarlarından başka çok az şey kalmıştır.

İkinci tapınak odeonun güneybatı köşesinde uzanır. Bu tapınağın cella’sının duvarlarının boyutları 5.50 x 5.50 metredir ve prostylos tarzındadır. Halen ayakta duran ve tamamlanmış olan girişte bulunan bir yazıta göre, bu tapınak Artemis’e ithaf edilmiştir ve hem harabe hem de içindeki kült heykel Aurelia Armasta isimli bir kadın ve kocası tarafından kendi gelirleri kullanılarak yaptırılmıştır. Girişin diğer tarafında yazılı bir zemin üzerinde bu kadının amcasının heykeli durur. Tarzına bakılarak tapınağın tarihinin M.S. ikinci yüzyılın sonlarına kadar uzandığı söylenebilir.

Artemis tapınağının doğusunda Dor tarzı tapınağın kalıntıları vardır. Bir kenarda altı veya 11 sütundan oluşan tapınak peripteral tiptedir; boyutlarına göre değerlendirilecek olursa bu tapınak, Termessos’un en büyük tapınağı olmalıdır. Rölyeflerden ve yazıtlardan bu tapınağın da Artemis’e ithaf edildiği anlaşılmıştır.

Daha ileride doğuda kesilmiş taşlardan yapılan terasın üzerinde küçük bir başka tapınağın kalıntıları vardır. Tapınak yüksek bir podyum üzerinde yükselir, ancak hangi tanrıya ithaf edildiği bugün bilinmemektedir. Yine de, klasik tapınak mimarisinin genel kurallarına karşı bu tapınağın girişi sağdadır ve bu da tapınağın bir yarı tanrıya ya da kahramana ait olabileceğine işaret eder. Bu tapınağın tarihi M.S. üçüncü yüzyılın başlarına kadar uzanabilir.

Diğer iki tapınak Korinth düzenindeki Attalos Stoası’nın yanında yer alır ve prostylos tarzındadır. Yine bugün halen bilinmeyen tanrılara ve tanrıçalara ithaf edilen bu tapınaklar, M.S. ikinci ya da üçüncü yüzyılı işaret ederler.

Bu geniş merkezi alanda bulunan tüm resmi ve kült yapılar arasında, en ilginçlerinden biri tipik Roma dönemi evi formundadır. Altı metre yüksekliğe ulaşan Batı duvarında bulunan Dor düzenindeki kapı aralığının üzerinde bir yazıt görülebilir. Bu yazıtın üzerinde evin sahibinden, şehrin kurucusu olarak övgüyle söz edilir. Şüphesiz, bu ev Termessos’u kuranın değildi. Belki bu, şehre fevkalade hizmetler sunan ev sahibine bir ödüldü. Bu tür evler genellikle soylu kimselere ve zenginlere ait olurdu. Ana giriş, ikinci bir kapıya giden bir salona, bu ikinci kapı da merkezi avluya ya da atrium’a açılır. Yağmur sularını tutmak için avlunun ortasında impluvium ya da havuz vardır. Atrium, evin bu gibi günlük faaliyetlerinde önemli yer tutardı ve aynı zamanda konuk kabul odası olarak da kullanılırdı. Bu yüzden de sık sık gösterişli bir şekilde süslenirdi. Evin diğer odaları düzenli bir biçimde atriumun etrafında yer alır.

Geniş, dükkanların sıralandığı portico’ları olan bir cadde, şehir boyunca kuzey-güney istikametinde uzanırdı. Sütunlar arasındaki boşluklar genellikle, çoğu güreşçilere ait olan başarılı sporcuların heykelleriyle doldurulmuştur. Bu heykellerin yazılı kaideleri hala yerlerindedir ve bu yazıları okuyarak bu caddenin eski ihtişamını yeniden canlandırılabiliriz.

Şehrin güneyi, batısı ve kuzeyinde çoğu şehir duvarları içerisinde olan, kayaya oyulmuş mezar taşları bulunan geniş mezarlar vardır ve bunlardan bir tanesinin Alcetas’a ait olduğu düşünülmektedir. Ne yazık ki, mezar hazine avcıları tarafından yağmalanmıştır. Mezarın içerisinde kline’nın arkasında sütunların arasında bir çeşit kafes oyulmuştur ve bunun yukarısında muhtemelen süslenmiş bir friz vardı. Mezarın kalan kısmı M.Ö. dördüncü yüzyıla tarihlendirilebilecek ata binen bir savaşçının betimlemeleriyle bezenmiştir. Genç Termessosluların General Alcetas’ın trajik ölümünden ne kadar fazla etkilendikleri ve onun için görkemli bir mezar yaptıkları bilinmektedir ve tarihçi Diodoros, Alcetas’ın Antigonos ile at üzerinde savaştığını kaydeder. Çakışan bu olaylar, aslında mezarın Alcetas’a ait olduğuna ve rölyefde betimlenenin de o olduğuna işaret eder.

Yüzyıllardır şehrin güneybatısında sık ağaçların arasında saklanan lahit, insanı bir anda tarihi törenin derinliklerine götürür. Ölüler, kıyafetleri, mücevherleri ve diğer aksesuarlarıyla bu lahitlere konurdu. Yoksulların bedenleri, sade taş, kil ya da ahşap lahitlerde yakılırdı. Tarihi M.S. ikinci yüzyıla uzanan bu lahitler, yüksek kaideler üzerinde durur. Öte yandan zengin aile mezarlarında, lahitler soyuyla ya da onun yanına gömülme izni olanlarla birlikte ölen kişi için hazırlanmış şatafatlı bir şekilde bezenmiş yapının içine yerleştirilmiştir. Böylelikle, kullanım hakkı resmi olarak garanti altına alınmış oluyordu. Bu biçimde, belirli bir mezarın tarihi belirlenebilir. Ayrıca, lahitlerinin açılmasını engellemek ve mezar soyguncularını korkutmak için tanrıların öfkesini çağıran yazıtlar da bulunabilir. Bu yazıtlar aynı zamanda kurallara uymayanlara uygulanan para cezalarını da belirtir. 300 ile 100.000 denari arasında değişen bu para cezaları genellikle Zeus Solymeus adına şehir hazinesine ödenirdi ve yasal hükümlerin yerini alırdı.

Şu ana kadar Termessos’ta herhangi bir kazıya başlanılmamıştır.

toplumdusmani.net
 

dogangunes

Profesyonel
Yönetici
Admin
Moderatör
Üye
Stratonikeia

Stratonikeia

Stratonikeia Muğla'nın Yatağan ilçesi'nin 6-7 km. batısında, Yatağan-Milas karayolu çıkışında 1 kilometre mesafede yer alan Eskihisar köyü ile iç içe bir antik kenttir.

Kent, M.Ö. 3. yüzyıl da kurulmuştur. Bu tarihte Suriye kralı I. Seleukos eşi Stratonike'yi oğlu Antiokhos'a vermiş, Antiokhos da önce üvey annesi sonra eşi olan Stratonike adına Stratonikea kentini kurmuştur.

Antik çağ coğrafyacısı ve gezgini Strabon'a göre kent, çok güzel yapılarla donatılmıştı. Yapılan kazılarda ele geçirilen sikkelerden, Stratonikeia sikkelerinin kentin Rodos'tan bağımsızlığını kazandığı M.Ö. 167'den itibaren basılmaya başlandığı ve Gallienus (253-268) zamanına kadar devam ettiği anlaşılıyor.



Kentin akropolü güneydeki dağın tepesindedir. Bu tepenin çevresi bir surla çevrilmiştir. Kuzeyinde, yamaç üzerindeki bir teras üzerinde şimdiki karayolunun hemen altındaki, bir yazıtta imparator için yapılmış küçük bir tapınağın kalıntıları göze çarpar.

Bunun aşağısında da büyük bir tiyatro vardır. Burada cavea, merdivenlerle 9 cuneus'a bölünmüştür ve tek bir diazoma vardır. Sahne binasının kalıntıları, yapılan kazılarda büyük ölçüde ortaya çıkarılmıştır. Antik kent üzerinde, Yatağan Termik Santralı'nın kullandığı linyit yatakları üzerinde bulunmasından dolayı günümüzde boşaltılmış bulunan Eskihisar köyü bulunmaktadır. Kent surlarla çevrilmiş olup, bugün kent surlarının yalnızca önemsiz uzantıları görülmektedir. Yerleşim alanının kuzeydoğu köşesinde, büyük kesme taşlar ile kireç harçtan örülmüş güçlü bir kalenin yıkıntıları vardır. Yapı, büyük kesme taşlar ile kireçli harçtan örülmüştür. Yapının onarım gördüğü diğer yapılardan alınma yazıtlı taşlar ve sütun gövdelerinden anlaşılmaktadır.


Kentin kuzey kenarındaki ana giriş kapısı büyük bloklardan oluşmaktadır. Geniş ve ince taş duvarcılığı ile örülmüştür. Bu kapının üzerinde kemer olduğu kalıntılardan anlaşılmaktadır. Kapı iki girişlidir. İki kapı girişi arasında bir nymphaion vardır. Kapıdan sonra sütunlu bir alanın ve yolun varlığı görülmektedir.


Kentin tam ortasında, en çok göze çarpan yapısı, kent meclisinin toplandığı bouleuterion bulunmaktadır. Bouleuterion tiyatro benzeri küçük bir yapıdır. Bu yapının hemen batısındaki tek başına duran kapı bu alanın giriş kapısıdır. Bunun Serapis Tapınağı olduğu ileri sürülmüştür; ancak kazılarda bulunan yazıtlar bu görüşün yanlış olduğunu göstermiştir. Bouleuterionun kuzeye bakan dış duvarında Diocletianus'un fiyat listesi ve bunun uygulanmasına ilişkin giriş kısmı Latince yazılmıştır. Bu yapının alttaki oturma sıraları korunmuştur.

Kentin batısında, Antik Yunan ve Roma'da gençlerin düşünsel ve bedensel yönden eğitildikleri, öğrenim gördükleri, spor etkinliklerinde bulundukları gymnasion denilen yapı bulunmaktadır.


Kente giriş kapısının önündeki kutsal yolun kenarında oda mezarlar yer almaktadır. Giriş kapısından başlayan kutsal yol nekropolden geçmekte ve Lagina'daki Hekate kutsal alanına ulaşmaktadır. Söz konusu nekropol sahası günümüzde kömür ocakları havzası altında kalarak yok olmuştur.

Ayrıca birde Mysia Stratonikeia'sı vardır.

Stratonikeia/Siledik Helenistik çağda, Anadoluda, Stratonikeia (ordunun zaferi) adını taşıyan Seleukos’lar prensesleri, kraliçeleri onuruna “Stratonike yurdu” anl***** gelen Stratonikeia adlı iki kent kurulmuştu. Bunlardan biri Karia bölgesindedir; ama birde Mysia Stratonikeia’sı vardır; bu kent Roma döneminde, İndei Stratonikeia ve daha sonrada Stratonikeia Hadrianopolis adıyla para basmıştır. Kırkağaç’ın doğusundaki Siledik köyüdür; köyün yaşlıları “Dededen ögrendigimize göre köyümüzün eskiden adı Selendarios imiş” demektedirler. Selendarios ve Siledik adlarının kökeni, türeyiş öğeleri ve anlamı konusu, TT adlar kitabında incelenmiştir. Kentin paraları üzerinde görülen İndei Stratonikeia adını İndei bölümüne gelince; kentin bulunduğu ovanın ilk çağlardaki adı İndeipedion (Helen dilinde İndei ovası) idi (Louis Robert, Villes d’Asia Minor, sayfa 50-54). Oradan Bakırçay geçer; bir yandan bunu, bir yandanda İndei adının İndos’a (Dalaman çayının eski adına) benzerliği göz önüne tutularak, ”İndei herhalde Bakır çayının buradan geçen bölümü idi” sonucuna varılmaktadır. Anadoludaki Stratonikeia’ların böyle adlandırılmasının nedeni olan kraliçe Stratonike, Seleukos’lar devletinin ikinci kralı (kurucu ve birinci kral I. Seleukos’un oğlu) I. Antiokhos’un eşi olmasıdır. Kentleri kurup (daha dogrusu oradaki yerleşim birimlerini geliştirip kent durumuna yükselterek) Stratonikeia diye adlandıran I. Antiokhos’tur. Mysia’daki kent Roma egemenligi döneminde, Stratonikeia Hadrianopolis (Hadrianos’un Stratonikeia’sı) ve (Edirne gibi) Adrianoupolis/Hadrianoupolis (Hadrianos’un kenti) adını aldı. İlk çag kenti şu anda Siledik köyü Kırkağaç-Gelenbe asfalt yüzeyli yolun 12. km’sinde ovaya hakim bir tepe üzerindedir. Kentin tarihcesiyle ilgili bildigimiz tek olay, Bergama devletinin son kralı III. Attalos’un vasiyetnameyle kendilerine bıraktıgı, krallık ülkesine el koymak isteyen Romalılara karşı, yalnız bağımsızlıgı amaçlıyor olmayıp toplumsal yapıyı da pek devrimci doğrultuda değiştirmeyi (örnegin ve özellikle, köleliği kaldırmayı) amaçlayan bir ayaklanma çıkarmıştır. Bergamalı prens Aristonikos’un üç yıl boyunca Romalılara kök söktürdükten sonra İ.Ö. 130'da yenildikten sonra buradaki hisar kentine sığındığı, ve kent halkının onu teslim etmek zorunda bırakıldığıdır.


toplumdusmani.net
 

dogangunes

Profesyonel
Yönetici
Admin
Moderatör
Üye


SIDE


Antalya-Alanya karayolunda,Manavgat'a5km.kala Side'ye ayrilan yola saparsak 4km.sonra Sideye ulasiriz.1 km. uzunlugunda ve 400 m.genisliginde bir yarimada üzerine kurulan Side hakkinda Strabon"Izmir yakinindaki Kymeliler tarafindan kuruldu"diye bahsetmekte ise de yerli dilde "nar" anl***** gelen Side'nin daha eskiden varoldugu anlasilmaktadir.Sehir,M.Ö.VI. yüzyilda Lydia'nin,M.Ö.546'da Persler'in M.Ö.334'te Iskender'in eline geçmis ,onun ölümünden sonra M.Ö.301-218 yillari arasinda güçlü bir donanmaya sahip ptolemaioslarin,M.Ö.218'de Seleukoslarin egemenligi altina girmistir .



Rodos'un ve Bergama Kralliginin destekledigi Romalilar ile Suriye Kralligi arasindaki deniz savasi Side önlerinde olmus,sonuçta sidelilerin de Seleukoslarin yaninda yer aldigi deniz harbinden Roma galip çikmis , M.Ö. 188'de yapilan Apameia Antlasmasi 'na göre Pamphylia, Side ile beraber Bergama Kralligina verilmistir.Ancak Side'nin önemi devam etmis ve Side ,Bergama Kralligi'nin egemenligine hiçbir zaman girmemistir.M.Ö.II.yüz yilda en parlak dönemini yasayan kent ,asrin sonunda korsanlarin eline geçmis,M.Ö.78'de Romali Konsül Servilius Isouricus tarafindan korsanlarin elinden kurtarilarak Roma topraklarina katilmistir.M.Ö.25'te Augustus zamaninda eyaletlerin düzenlenmesi sirasinda Galatia eyaletine baglanan Side ,daha sonra Pamphylia eyaletinin bir sehri olarak M.S.III.yüzyila kadar refah içinde yasamistir.Daha sonra daglik bölgeden gelen kavimlerin saldirisina maruz kalmistir ,bu yüzdende M.S.IV.yüzyil ortalarinda sehri ikiye bölen iç surlar yaptirilmistir.Kentin kuzey dogu bölümü ise terkedilmistir .Gittikçe fakirlesen ve parlak dönemini kaybeden Side V. Ve VI. Yüzyilda bir Piskoposluk Merkezi olmustur.X.yüzyildaki Arab akinlarindan sonra ve korsanlarin Sideye yerlesmesinden dolayi halki Antalya'ya göç etmis ,sehir terkedilmistir.1895 lerde Girit'ten gelen Türk göçmenler yarimadanin ucuna yerlestirilmis,zamanla bu köy büyüyerek tüm yarimadayi kaplar duruma gelmistir.Prof.Dr.Arif Müfid Mansel'in ölümü ile ,Prof.Jale Inan'in devam ettigi Side kazilari bu günde devam etmekte ve restarasyon çalismalari sürmektedir.Ana yoldan ayrildiktan sonra sehri çeviren ve M.Ö.II.yüzyila ait kara surlarinin ana kapisindan içeri girilir.Bu kapi Perge 'deki Hellenistik Devir kapisina benzemektedir.Yanlardan iki kuleyle korunmakta ve yarim daire seklinde bir avlu olusturmaktadir .Bu kapinin karsisinda,yol kenarinda bulunan üç büyük nisli anitsal çesme M.S.II.yüzyila ait,üç katli ve muazzam bir islemeye sahiptir ve çesmenin bugün birinci kat kalintilari görülmektedir.Çesmeye,Manavgat Çayi'nin kaynagindan su kemerleri ile su getirilmekteydi.Eski Side'nin ana caddesi üzerinde ilerleyerek tiyatronun yanina kadar mümkündür.Yolun saginda ,bu gün müze olarak düzenlenen ve M.S.V.yüzyila ait Roma hamami yer alir.Burada kazilardan çikan Hermes,Herakles ve Nike gibi oldukça saglam ele geçen Roma Çagi'na ait nefis heykeller ,büstler ve lahitler sergilenmektedir.Müzenin önünde,tiyatronun dogusunda yer alan genis alan Side'nin Ticaret Agorasi 'dir.M.S.II.yüzyila ait ,90.80x94.m.ölçüsünde,etrafi dükkanlarla çevrili,sütunlu portikolarla sinirlandirilmis Agoranin ortasinda,Tyche adina yapilmis,yuvarlak bir tapinak vardir.Agoranin kuzeybati kösesindeki eski tuvalet iyi durumdadir.Deniz kenarindaki yapi,Side'nin Devlet Agorasidir.Devlet Agorasi ,bir avlunun etrafini çevreleyen 7 m.genisligigndeki ion sütunlu koridorlar ile dogudaki üç büyük odadan olusan,69.20x88.50m.ebadindaki bir yapi toplulugudur.

Avlusu Pazar yeri olarak kullanilan bu yapinin simdi ayakta kalan dogu kismindan anladigimiza göre,imparatorlar salonu denen bu salon sütun ve heykellerle zengin bir sekilde süslenmisti.Iki katli olan yapinin orta odasinin törenlerde kullanilmak üzere imparatorlara tahsis edildigi anlasilmaktadir.Orta odanin iki yanindaki odalar ise kütüphane veya arsiv odasi olarak kullanilmis olmalidir.Ana kapidan kente açilan ve M.S.II.yüzyila ait Bizans bazilikasi görülür.Onun karsisinda da M.S.VIII. yüzyila ait küçük bir bizans kilisesi vardir.
Tiyatroyu görmek için geri dönüldügünde anitsal kapinin yanindaki restarasyon görmüs Vespasianus Çesmesi ile karsilasilir.Bu yapi sehrin baska bir yerinden Vespasianus'a armagan olarak buraya getirilmis ve çesmeye çevrilmistir.Bu alanda ,bundan baska iki çesme kalintisi vardir.

Çesmenin yanindaki anitsal kapi M .S.IV.yüzyilda kapatilarak küçük bir kapi haline sokulmustur .Buradan geçtigimizde Side'nin muazzam tiyatrosunu görme imkani buluruz.M.S.II.yüzyila ait tiyatro 20m.boyunda ,iki katli,kemer tonozlu galeriler üzerine insa edilmistir.15.000 kisilik tiyatronun sahne kismi üç katli olup burayi heykeller ve mitolojik tasvirli kabartmalar süslemekteydi.12 merdivenle 11 bölüme ayrilan oturma siralarinin alt kisminda 29,üst kisimda ise 25 merdiveni bulunmaktaydi.Bugün ise sadece 22 merdiven kalmistir.Geç Roma Devri'nde tiyatronun orkestra kismi gladyatör dövüsleri ve vahsi hayvan mücadeleleri için korkuluklarla çevrilmistir.Tiyatronun disindaki galeride 14 dükkan ve bes giris yeri bulunmaktadir.Tiyatro,M.S.V.yüzyil ve VI.yüzyilda açik hava kilisesi olarak kullanilmistir.Tiyatronun yaninda,yolun kenarinda Dionysos Tapinagi yer alir.7.23x17.55m.ölçülerinde ve 65 cm.yükseklikte bir podyum üzerine kurulan tapinak,Erken Roma Dönemi'ne aittir.Tiyatronun yanindaki köye dogru giden sütunlu cadde kiyiya kadar uzanmaktadir.Bu cadde Side'ye gelirken geçtigimiz ve planimizda 6 No ile gösterilen caddenin devami olup bugünkü köyün altinda kalmistir.Cadde takip edildiginde,yolun saginda Bizans bazilikasi,solunda ise,hamam kalintilari ile Bizans Dönemi'nden kalma ev kalintilari görülür.

Caddenin meydanda sona erdigi yerde,deniz surlari ile cadde arasinda merdivenlerle çikilan ,M.S.III.yüzyila ait,Korinth düzeninde ve yarim daire planli tapinagin Tanri Men'e ait oldugu ileri sürülür.Tapinagin 2.20m.yüksekligindeki podyumu günümüze için kullanilan 105m.uzunlugunda üç nefli bir bazilika bulunmaktadir.Bazilikanin bati yönündeki alan Agoraya aittir.Bunlardan baska Aspendos'ta bahsedilmeye deger bir yapida muazzam görünüslü Roma Devri aguadüktleridir.Sehrin kuzeyindeki tepelerden suyu getiren bu aguadüktleri Claudius Italicus'un M.S.II.yüzyilda yaptirip hediye ettigi kitabelerden anlasilmaktadir.Aspendos'un nekropolü ise akropolün dogu kismindadir.​

toplumdusmani.net
 

dogangunes

Profesyonel
Yönetici
Admin
Moderatör
Üye



SARDEİS ARTEMİS TAPINAĞI


Amerikan kazı ekibi 1958'de Sardeis'te yeniden kazılara başlamıştır. Ören yerinin görünümü yıldan yıla değişmektedir. Ama sıradan bir gezgin için, ünlü Artemis Tapınağı en çarpıcı anıttır yine. Paktolos Vadisi'nin yukarısında, esas yerleşme alanının dışında yer alan tapınağın varlığı uzun zamandır bilinmektedir.
18.yüzyıl başlarında, üzerlerindeki arkhitrav blokları ile birlikte altı sütunun ayakta olduğu anlatılı. Chandler 1764 yılında beş sütun saptamış, 1812'de ise bu sayı üçe inmiştir. 1824 yılında von Prokesch iki sütun görür. 1910-14 yıllarında Amerikan kazıları başladığı zaman, hala ayakta duran sütunlardır bunlar. Tapınağın kazılması kolay olmamış, doğu tarafta 9.1 derinliğinde toprağın temizlenmesi gerekmiştir. Orjinal toprak seviyesi bugünde görülebilmektedir. (lev.3,4)

İ.Ö.499'da Perslere karşı düzenlenen İonia ayaklanması sırasında yunanlılar,Sardeis'i yağmalayıp yakarlar. O arada yöresel tanrıça Kubaba'ya (yani Kybele) ait tapınağında yangından zarar gördüğünü Herodotos anlatmıştır. Kybele, Sardeis'in baş tanrıçası olduğuna göre, yanan tapınağın yerine yenisinin yapılacağı kuşkusuzdur. Yakınçağda çevreyi araştıranlar, korunagelen yapının,y angın sonrasında inşa edilen tapınak olduğunu düşünmüşlerdir. Dolayısıyla ilk kazılarda ortaya çıkarılan çok sayıdan Yunanca ve Lydce yazıtın, tapınağın Artemis'e ait olduğunu kanıtlaması şaşkınlık yaratmıştır. Daha da şaşırtıcı bir özellik, yazıtlaran birinin "Artemis ve Zeus Tapınağı'nda yaşayanlar" dan söz etmesidir. Nitekim yapı bir duvar ile birbirine hemen hemen eşit iki parçaya bölünmüş, bir çifte tapınaktır. Her iki bölümde ara duvara bitişik birer kült heykeli kaidesi bulunmuştur. Bu durumda iki bölümden birinin Artemis, diğerinin Zeus-batıda Artemis, doğuda Zeus-tapımına ayrıldığı, İ.S. 2.yüzyılda ise tapınağın imparator Antoninus Pius ile eşi Faustina'ya ithaf edildiği ve Artemis ile Zeus'u betimleyen kült heykellerinin konulduğu iler sürülmüştür. Son araştırmalar bu savların yeniden gözden geçirilmesini gerektirmiştir. Artık tapınakta Zeus'un bir payı olmadığı; Naosun ilk kez, tanrılaştırılmış Fausitina kültünü Artemis kültü ile birleştirmek isteyen Antoninus Pius zamanın bölündüğü kabul edilmektedir. İmparator Elagabalus zamanında (İ.S. 218-222) basılan ilginç bir Sardeis sikkesinde, dörtte üç profilden gösterilmiş her biri sekiz sütunlu iki tapınak cephesi ve ikisinin de üzerinde bir kutsal köşe içinde yer alan kendi kült heykeli betimlenmiştir. Heykellerden biri bir kadın figürüne aittir, öbürünün cinsiyeti ise belirlenememektedir. Sikkede betimlenen yapılar olasılıkla Artemis ve Faustina'ya ait çifte tapınağı ifade etmektedirler.

TAPINAĞIN PLANI

Tapınak İon düzenindedir ve alışageldiği üzere, bir alt yapıyla yükseltilmiştir. Kısan yanlarda sekiz, uzun yanlarda ise yirmi sütun vardır. Yapının içinde de on dört sütun olduğu anlaşılır, ancak bunların hiçbiri günümüze gelmemiştir. Ayrıca her iki pronaosta altışar sütun bulunmaktadır; bunlardan ikisi ötekilerden incedir ve birer postament üzerine yerleştirilmiştir. Bu dört sütun dışında, tapınaktaki sütunların yivleri tamamlanmamıştır. Yüksek postament, Ephesos Artemision'nundaki olası örnekler sayılmazsa, Yunan Mimarlığında benzersiz kalmaktadır ve belki Lydia mimarlığına ilişkin bir özelliktir. Bütün bu sütunlardan yalnızca ikisi tam olarak, on üç tanesi de bir ölçüde ayakta kalabilmiştir. Tapına uzun yanlarda Pseudodipteros plan göstermektedir. Başka bir dyeişler sütunlar ile naos duvarının arasındaki aralık olağan ölçünün iki katıdır. İon düzenindeki sütun başlıkları bilinen en güzel örnekler arasında sayılır. Kaide bezemeleri ise Didyma'dakileri anımsatmaktadır. Batı uçta, Naos kuzey duvarının oluşturduğu hattın hemen dışında, kazılar sonucu ortaya çıkarılan basamaklar bugün de görülebilmektedir. Basamaklar kuşkusuz mevcut tapınağa aittir, fakat konum sıra dışıdır. Batı uçta basamaklar yer alması olağan bir özellik değildir. Tapınağı kazanlar bir restitüsyon denemesi yapılmıştı, ancak konuya kesin bir çözüm getirelemediğinden, res.1'deki planda yalnıza kazıda konumu saptanan basamaklar belirtilmiştir.

Yine tapınağın batısında, olasılıkla sunak işlevli daha erken bir yapı ortaya çıkarılmıştır. Ekseni tapınak duvarlarına uyum göstermediğinden, önce aynı konumdaki daha erken bir tapınağın sunağı olduğu düşünülmüştür. Ancak şimdi bu sav da tartışılmaktadır. Yeni araştırmalar İ.Ö. 400 dolaylarında yapılan sunağın 4.yüzyılın büyük bölümünde tek başında durduğunu orta ya koymaktadır. Sunak, kuşaklar boyu Artemis tapımının odak noktasını oluşturmuştur.Mevcut tapınağın-burada yer alan gelmiş geçmiş tek tapınaktır- yapımına İ.Ö 300 çevresinde başlanmıştır. Geçerli kurala aykırı olarak, yapı batıya yönlendirilmiştir. O güne dek kullanılagelen kutsal alanın özellikleri düşünülürse, bu çok doğal, dahası kaçınılmazdır; yapı doğuya yöneltiğinde, tepenin yamacına bakacaktır.

İ.Ö. 3.yüzyıl sonuna doğru, en azından naos tamamlanıp, kullanılmaya başlanmıştır. Bu tarihlerde naos duvarına kazınmış uzun bir yazıt tapınak hazinesinden yapılan bir ödemeye değinmektedir. İ.Ö.2. yüzyılda inşaat devam etmiş, tapınağın çevresindeki sütunlar dikilmeye başlanmıştır. Fakta Roma İmparatorluk Dönemi'ne değin, iş çok yavaş ilerler ya da belki tümüyle durur. Tüm kentlerden çok Sardeis'te zarar yol açtığı anlatılan İ.S. 17 yılındaki şiddetli depremden tapınağın da etkilendiğine kuşku yoktur. Doğu kenarda, kuzeyden dördün sütun kaidesine kaznmış vezinli bir yazıt, bu sütunun dikilen ilk sütun olduğunu belgelemektedir. Harf karakterleri İ.S.2 yüzyıla işaret ettiğine göre tapınağın yapımı, eşini kutsayan kültü Artemis'inkiyle birleştiren Antoninus Pius (İ.S. 138-161) tarafından yeniden başlatılmış olmalıdır. Ama sütunlara yiv açılmadığına bakılırsa, tapınak yine tam anlamıyla bitirilememiştir.

Faustina'nın tapınağına doğu yanda yer alan, iyi durumda koruna gelmiş bir kapıdan girilmektedir. Tapınak tabanından 1.83 m.yüksekte bulunan kapı eşiğine, iki çıkıntı arasındaki altı basamak ile ulaşılmıştır. Şimdi bunlardan bir iz yoktur.

Tapınağın kuzeyinde, batı uca yakın bir yerde yüksek bir kaide durmaktadır. Kaidenin üzerinde yunanca yazıt, Lydia dilinde rahibe anl***** gelen kauein sözcüğüyle tanımlanmış bir kadını onurlandırmaktadır. Tapınağın kuzeyindeki yamaçta, biraz daha doğuda saptanan İ.Ö. 4. yüzyıldan bir heykel kaidesinde ise lydce ve Yunanca olmak üzere çift dili bir yazıt vardır. (bak. resim 2) Tapınağın Kuzeydoğu köşesi yakınında İ.S.4.yüzyıla tarihlenebilecek, küçük bir kilise ya da şapel ortaya çıkarılmıştır.

Sardeis çevresinde ve özellikle Paktolos'un batısındaki tepeler Lydialılara ait yüzlerce mezar ile doludur. En erken örnekler İ.Ö. 7. yüzyıla tarihlenir. Gömütlerin bir çoğu ilk kazı ekibince temizlenmiş ,fakat bunların önemli bir bölümü sürekli toprak kayması yüzünden, yeniden toprak altında kalmıştır. En sık rastlanan gömüt tipinde, bir geçit yaklaşık 1.80 m. yüksekliğindeki bir kapıya ulaşmaktadır. Geçidin girişine bitkisel bezemenin yanı sıra belki bir levha ya da levhalar ile kapatılan kapı, yamaca açılmış bir mezar odasına giriş. Mezar odasının çatısı iki yana eğimlidir. Üç duvarın önüne klineler sıralnmış, bunların üzerine de tekne formunda pişmiş toprak lahitler yerleştirilmiştir. Lahitler kırmızı, beyaz ve siyah renkte boya ile bezelidir. Yeni ortaya çıkarılan üçlü bir mezar topluluğuna, batı ucu tapınağın 402 m. Güneyine açılan bir yan vadiden gidilebilir. Gömütler vadinin sona erdiği çukurun güney kenarında, bir bağın yanı başındadır. (Yine de bir rehber alınması önerilir.) Bu gezi salt akropolisten güzel görüntüler yakalamak ve yumuşak taşın aşınmasıyla meydana gelen sarkıt ve dikitleri görmek amacıyla yapılabilir.

toplumdusmani.net
 

dogangunes

Profesyonel
Yönetici
Admin
Moderatör
Üye
Panionion



Panionion (veya Latince söylenişiyle Panionium), Aydın ili sınırları içinde, Dilek yarımadası nda bulunan Samsun dağı 'nın (eski adıyla Mykale) denize bakan kuzey yamacında bulunan ve M.Ö. 8. yüzyıldan itibaren kullanılmaya başlandığı bilinen, Poseidon Helikonios'a adanmış bir İyon tapınağıdır. Tarihi önemi, Pers İmparatorluğu 'nun Lidya Krallığı 'nı yıkması ve Anadolu 'yu tamamiyle işgalinden sonra 12 İyon kenti arasında direnişi örgütlemek amacıyla oluşturulan siyasi ittifakın toplanma yeri ve bu ittifaka ismini veren (Panionion birliği) sit olmasından ileri gelmektedir. Dini ve siyasi içeriği yanısıra düzenli bir festival şeklini de alan Panionion toplantıları, Panionia festivali, bu festival çerçevesinde düzenlenen oyunlar panegyrikos adı altında anılmaktaydı.

İçlerinde Eski İzmir kentinin de bulunduğu 12 İyon kenti Panionion olarak adlandırılaran politik amaçlı bir birlik oluşturmuşlardır. İzmir, M.Ö. 8 nci yy. başlarında bu birliğe katıldığından dolayı, Panionion'un 9 uncu yy.'dan daha sonra kurulmuş olduğu düşünülemez. Pnionion Birliği, Mykale Dağının eteğindeki Güzelçamlı yöresinde, Poseidon Helikonios'a atfedilen kutsal bir yerde toplanıyordu.

Batı Anadolu kıyısının İzmir ve Bargylia Körfezleri arasında bulunan merkezi bölümü, Samos (Sisam) ve Chios (Sakız) Adalarıyla birlikte İyonya olarak tanımlanan bölgeyi oluşturmatadır. Bununla beraber bu terim, çoğunlukla civardaki adalarla birlikte Batı Anadolu'nun daha büyük bir bölgesi için kullanılmaktadır. Heredot tarafından bildirilen 12 kentin adları şunlardır: Öilet, Myus ve Priene; merkezi bölgede, Efes, Kolophon, Teos ve Lebedos; kuzeyde, Erythrai, Klazomenai, Phokaia ve Samos ile Chios adalarıdır.



Panionion'un yaklaşık yeri Antik Çağ yazarlarınca tarif edilmiştir. Örneğin, Herodot yerinin "Mykale'nin kuzey yüzünde" olduğunu belirtmekte, Strabo da "Sisam boğazı nı geçtikten sonra, Mykale dağı yakınında, Efes'e doğru denizyolu ile gidilirken denizden üç stadia yüksekte" demektedir. Ancak bu bilgilere rağmen sitin kesin yeri zaman içinde unutulmuştur.

19. yüzyıl sonunda ünlü Alman arkeolog Theodor Wiegand burada, Güzelçamlı yakınlarında, bir sit keşfetmiş, ve bu sit 1958'de Gerhardt Kleiner, (yasak kelime kullandınız)Hommel ve Wolfgang Müller-Wiener tarafından kazılmıştır. 2004'deki yeni keşiflere kadar Wiegand'ın bulduğu bu sitin Panionion'a denk geldiği düşünülmüştür.

Sit bir temenos duvarı ile çevrelenmekte ve orta yerinde, M.Ö. 6. yüzyıla tarihlendirilen ve Poseidon sunağı olduğu düşünülen 17.5 m - 4.25 m boyutlarında bir taş kaide bulunmaktadır. Yamacın daha aşağısında, sunağın 50 m. güneybatısında küçük bir tiyatro veya odeum yer almaktadır. Yarım daireyi biraz aşan bir şekle sahip olan bu odeum 32 m. çapındadır ve kayaların içine kesilmiş 11 sıra oturağı bulunmaktadır. Burasının İyonya kentleri birliğinin, başka bir deyişle Panionium birliğinin toplantılarının cereyan ettiği konsey odası olduğu sanılmaktadır. Halihazırdaki kalıntılar M.Ö. 4. yüzyıldan kalma olup, bu dönemde İyonya birliğinin ve Panionia festivallerinin yeniden canlandığı bilinmektedir. Sunak ile konsey odası arasında geniş bir yeraltı mahzeni bulunmaktadir. Bu mahzenin ne gibi bir dini işlevi olabileceği açıklığa kavuşturulamamıştır. Antik çağ kaynakları burada kurban törenleri yapıldığını belirtmekte, ancak tam anlamıyla bir tapınak binasına atıfta bulunmamaktadır. Nitekim sunak kompleksi dışında gerçek anlamda bir tapınak bulunamamıştır.

Tapınak İyonya kentlerinden olan ve Samsun dağının iç bölgeye bakan yamacından 5 km. mesafede bulunan Priene kentinin denetimindeydi. Yönetimi ve burada toplanıldığında başkanlık Priene kenti temsilcilerince sağlanmaktaydı.

Pers idaresi altında Panonion'daki dini faaliyetlerin sekteye uğradığı bilinmektedir. M.Ö. 5. yüzyılın sonlarında yazan Thusidides İyonyalıların bu dönemde festivallerini Efes'te düzenlediklerini belirtmekte, Diodorus da bölgedeki sürekli çatışma ortamı nedeniyle Panionia festivalinin Efes'e taşındığı bilgisini doğrulamaktadır. Büyük İskender zamanında oyunlar ve festival yeniden Panionion'a dönmüş, ve önemleri giderek azalsa da varlıklarını Roma İmparatorluğu dönemine kadar sürdürmüşlerdir.

1957-1958 yıllarında, bölgede yaptığı kazılar sırasında G.Kleiner, sunak olması gereken bir yapıyı gün ışığına çıkartmıştır 18 * 4 metre boyutlarında . Kleiner, bulduğu bu sulağın M.Ö. 6 ncı yüzyılın sonuna ait olduğunu kanıtlamıştır. Bu yapı, kayanın dış yüzüne oyulmuş 11 basamaklı bir tiyatro şeklinde inşa edilmiş ve İyon kenti delegelerinin toplantı yeri olarak kullanmıştır. Panionion'un kurulduğu ilk günden başlıyarak, İyon kentlerinin gelişmesini sağlayan mekezi bir örgüt yaratılmıştır. Bu birlik sayesinde İyonlular yalnız dünya tarihindeki en parlak kültürlerden birini yaratmakla kalmamış, aynı zamanda politik birleşmelerini de sağlayarak yerleşme bölgelerini ve etki alanlarını genişletmişlerdir. PANİONİON'da bu 12 iyon kentinin kurdugu birliğin başkenti (strasburg) iyonluların kurdugu bu birlik günümüzün AVRUPA BİRLİĞİNİN ilk örnegi diyebiliriz.



İyon kentlerinin en parlak dönemi, 7 nci yüzyılın ikinci yarısında kolonilerin kurulmasından sonra başlamış, ancak M.Ö. 600-545'teki altın çağda gelişmesinin doruğuna erişmiştir. Bu dönemde, eski dünyanın kültürel öncülüğü Yakındoğu'dan İyon merkezlerine geçmiştir. Bu dönemin İyonya'sı, dünyaya yalnız pozitif ilimlerde ve felsefede değil, aynı zamanda mimarlık ve heyketraşlıkta da yol göstermiştir.

Akamonid Kralı Kyros'un Lydia Kralı Kroisos'u yenmesinden sonra, Pers komutanı Harpagos, Batı Anadolu'daki kentelerden birçoğunu ele geçirildi (M.Ö. 545). Bunu takiben, sözcüğün tam anlamı ile özgür olarak, yalnız bir İyon kent-devleti kaldı; bu devlet Tiran Polykrates tarafından yönetilen Samos'tu.

Polykrates M.Ö. 522'de Menderes Magnesia'daki Pers valisi Oroites'in tuzağına düşerek öldürüldü. Bu andan başlayarak, liderlik Samos'tan, kısmen özgür bir devlet olan Milet'in eline geçti. Bununla beraber, İyonlular, Perslerin etkisi ile Tiranların zorlamaları üzerine kurulmuş bir devlet sistemine uzun süre dayanamadılar.

Böylece, M.Ö. 499'da Milet'in başkanlığındaki ayaklanma, Sardes'in tahrip edilmesi ile sonuçlandı. Ancak, çok geçmeden Persler küçük bir ada olan Lade açıklarında, 353 gemiden oluşan İyon donanmasını yok ederek ilk karşı akınlarını yaptılar. Bugün burası Menderes Nehri'nin getirdiği killi toprakla çevrelenmiş yuvarlak bir tepeye dönüşmüştür.

Persler daha sonra, M.Ö. 494 yılında Milet kentini yaktılar ve kül haline getirdiler. Atina'nın ve Eretria'nın İyonyalılarla birlikte Sardes'e saldırmaları, Perslerin M.Ö. 480'de Atina Akropolünü tahrip ederek misillemede bulunmalarına yol açtı. Bununla beraber, ertesi yıl, yani M.Ö. 479'da Persler Plataea'da son seferlerini kazandıkları zaman, kıta Yunanistan'dan gelen göçler ile İyonyalılar, geride kalan Pers donanmasını Mykale'de yendiler. Böylece, İyon kentleri özgürlüklerini yeniden kazandılar.

Aynı yıl oluşturulan DELOS Birliği ile Batı Anadolu'nun tamamı Arina'nın müttefik olarak M.Ö. 412 yılına değin özgürlüğünü korudu. Bundan sonraki yüzyılda, Büyük İskender'in dönemine değin, İyon kentleri çoğunlukla Pers yönetimi ya da kontrlü altında kaldılar.

Roma döneminde İyonya, Asia Eyalati içine alındı. Bu dönem boyunca İyon kentleri parlak günler yaşadılar ve Anadolu'nun diğer kültür merkezleri ile beraber Hristyan inancının ortaya çıkışının hazırlanmasında ve Bizans sanatının doğuşunda etken oldular.



toplumdusmani.net
 

Bakaris

Acemi
Üye
Fotorafların ve yazıların başka yerden aldığına dair alta bir dipnot vermen yararlı olurdu çünkü bu şekilde intihale girer ve uğraşmak isteyen bazı insanlar boşu boşuna canını sıkar.cops - paste için teşekürler...
 

YukseLL

Emektar
Yönetici
Admin
Moderatör
Üye
Fotorafların ve yazıların başka yerden aldığına dair alta bir dipnot vermen yararlı olurdu çünkü bu şekilde intihale girer ve uğraşmak isteyen bazı insanlar boşu boşuna canını sıkar.cops - paste için teşekürler...
Çok Haklısınız , Kaynak gostermek mecburidir diye sitenin hertarafında uyarı metinleri oldugu gibi ,Sahsen de soyleye soyleye dilimde tüy bitti .Maalesef bazılarının kafası kalın oldugundan anlamıyorlar:(

Kaynak site mesajların altına eklenmiştir.
 
Üst Alt