Akıl Sahipleri Ve Aklı Örten Etkenler

meridyen2

Uzaklaştırıldı
Akıl Sahipleri Ve
Aklı Örten Etkenler

Aklı insana Allah verir; dilediği anda da geri alır. (Zekayı da insana Allah vermektedir, ama zeka an an değişmez.) İnsanın aklının gelişmesi ise, kalbinin gelişmesine, yani kalbinin "Allah'ın zikri" ile dolmasına bağlıdır.

Peki "akıl sahibi" ne demektir?

Kuran'ın genel mantığına baktığımızda, bu sorunun cevabını kolaylıkla bulabiliriz: İnsanın kalbini ve aklını kapalı tutan şeyler, hırs ve bencil tutkulardır. Örneğin, kıskançlık halinde bulunan bir insan, aklının önemli bölümünü yitirir. Çünkü kıskançlık duygusu, onu sürekli meşgul etmekte, aklını oyalamaktadır. Bütün gün kıskandığı kişiyi düşünür, ona sinirlenir, kin besler. Böyle bir duruma düşmüş olan insan, zihnini kıskançlık duygusuna kaptırmıştır ve özgür bir biçimde akletme yeteneğini kaybetmiştir. Etrafındaki gerçekleri soğukkanlı ve mantıklı bir biçimde değerlendiremez.

Diğer hırslar da aynı şekilde insanın aklını kapatır. Paraya veya benzeri maddi değerlere karşı duyulan tutkulu istek, insanın zihnini istila eder. Bu durumdaki bir insan, sürekli olarak yalnızca nasıl daha çok mal ve para sahibi olacağını düşünür.

İnkarcıların bir diğer özelliği, sürekli bir gelecek korkusu içinde bulunmalarıdır. Daima fakir kalma, sahip olduklarını kaybetme, hastalanma korkusu içindedirler. Saatler boyunca ileride nasıl bir hayat süreceklerini düşünürler. Bu da aklın büyük ölçüde kapanmasıyla sonuçlanır. Çünkü duydukları korku ve endişe, onları rahatsız etmekte ve özgür bir biçimde düşünmelerini engellemektedir. Ölüm korkusu da aynıdır. İnkarcıların hemen hepsi, ölüm akıllarına her geldiğinde büyük bir korku, acı ve üzüntü duyarlar. Ölüm bir anlık bir olaydır; ancak inkarcılar bunun acısını 40-50 yıl önceden yaşamaya başlarlar. Buna karşın ölümün müminler için acı verici bir tarafı yoktur.

İşte bu ve benzeri korkular, hırslar ve tutkular, insanın aklını kapatır. İnsan, bu duyguların esiri olur ve asıl aklını yöneltmesi gereken konuları görmezlikten gelir. Örneğin, bir insanın en çok düşünmesi gereken şey, Allah'ın büyüklüğü, yaratışının mükemmelliğidir. İnsan Allah'ın nimetlerini anmak, O'nu övmek (tesbih etmek) ve O'na ibadet etmekle yükümlüdür. Ancak kapalı bir akılla bunları gerçekleştiremez. Ancak akıl sahipleri, Allah'ı tanıyan ve O'na itaat eden, yani hırslardan, korkulardan, bencil tutkulardan arınmış kimselerdir.

Akıl sahipleri, aynı zamanda öğüt alabilen ve başkalarından gelen doğruları kolaylıkla kabul edebilen kimselerdir. Çünkü kalplerinde kibir, kendini beğenmişlik yoktur. Kendilerinde gördükleri hataları rahatlıkla düzeltir, başkalarından gelen öğütleri de kolaylıkla kabul ederler. Bir konuşma sırasında amaçları doğruyu ortaya çıkarmaktır; mutlaka kendi fikirleri kabul edilsin diye hırs yapmazlar ve ısrar etmezler. Bu nedenle Allah, onları "Ki onlar, sözü işitirler ve en güzeline uyarlar..." (Zümer Suresi, 18) ayetiyle tarif etmektedir.

İnkarcılar akıl sahibi olmadıkları için, etraflarındaki büyük gerçekleri göremezler. Tüm varlık alemi Allah'ın delilleriyle doludur; ancak bir inkarcı bunların hiçbirini göremez. Çünkü aklı açık değildir. Kendi bencil hırs ve tutkularıyla körelmiş bir aklı vardır. Kafasını kuma gömen deve kuşu gibi, zihnini yalnızca basit çıkarlarına, bencilliklerine, komplekslerine ayırır ve Allah'ın yüceliğini kavrayamaz. Bu nedenle Allah, Kuran'da "akıl sahipleri"ni Kendisine iman etmeye çağırmaktadır. Bu konuyla ilgili ayetlerden bazıları şunlardır:

"Eğer aklınızı kullanabiliyorsanız, O, doğunun da, batının da ve bunlar arasında olan herşeyin de Rabbidir" dedi (Musa). (Şuara Suresi, 28)

Allah Kuran'da inkarcılara seslenirken, onları öncelikle akla davet etmektedir. Resuller de gönderildikleri kavimleri akletmeye çağırmışlardır. Konuyla ilgili ayetlerden bazıları şöyledir:

Biz senden önce, şehirler halkına kendilerine vahyettiğimiz kimseler dışında (başkalarını elçi olarak) göndermedik. Hiç yeryüzünde dolaşmıyorlar mı, ki kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını görmüş olsunlar? Korkup-sakınanlar için ahiret yurdu elbette daha hayırlıdır. Siz yine de akıl erdirmeyecek misiniz? (Yusuf Suresi, 109)

Ey Kitap ehli, İbrahim konusunda ne diye çekişip tartışıyorsunuz? Tevrat da, İncil de ancak ondan sonra indirilmiştir. Yine de akıl erdirmeyecek misiniz? (Al-i İmran Suresi, 65)

Andolsun, size (bütün durumlarınızı kapsayan) zikrinizin içinde bulunduğu bir Kitap indirdik. Yine de akıllanmayacak mısınız? (Enbiya Suresi, 10)

De ki: "Gelin size Rabbinizin neleri haram kıldığını okuyayım: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, anne-babaya iyilik edin, yoksulluk-endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. -Sizin de, onların da rızıklarını Biz vermekteyiz- Çirkin-kötülüklerin açığına ve gizli olanına yaklaşmayın. Hakka dayalı olma dışında, Allah'ın (öldürülmesini) haram kıldığı kimseyi öldürmeyin. İşte bunlarla size tavsiye (emr) etti; umulur ki akıl erdirirsiniz." (Enam Suresi, 151)

Onların ardından yerlerine kitaba mirasçı olan birtakım "kötü kimseler" geçti. (Bunlar) Şu değersiz olan (dünya)ın geçici-yararını alıyor ve "yakında bağışlanacağız" diyorlar. Bunun benzeri bir yarar gelince onu da alıyorlar. Kendilerinden Allah'a karşı hakkı söylemekten başka bir şeyi söylemeyeceklerine ilişkin Kitap sözü alınmamış mıydı? Oysa içinde olanı okudular. (Allah'tan) Korkanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır. Hâlâ akıl erdirmeyecek misiniz? (Araf Suresi, 169)

De ki: "Eğer Allah dileseydi, onu size okumazdım ve onu size bildirmezdi. Ben ondan önce sizin içinizde bir ömür sürdüm. Siz yine de akıl erdirmeyecek misiniz?" (Yunus Suresi, 16)

Dünya hayatı yalnızca bir oyun ve bir oyalanmadan başkası değildir. Korkup-sakınmakta olanlar için ahiret yurdu gerçekten daha hayırlıdır. Yine de akıl erdirmeyecek misiniz? (Enam Suresi, 32)

Allah'ın tüm evrendeki ayetlerini (varlığının ve gücünü delillerini) görebilecek olanlar da yine ancak akıl sahibi insanlardır:

Yeryüzünde birbirine yakın komşu kıtalar vardır; üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar da vardır ki, bunlar aynı su ile sulanır; ama ürünlerinde (ki verimde ve lezzette) bazısını bazısına üstün kılıyoruz. Şüphesiz, bunlarda aklını kullanan bir topluluk için gerçekten ayetler vardır. (Rad Suresi, 4)

De ki: "O, size üstünüzden ya da ayaklarınızın altından azap göndermeye veya sizi parça parça birbirinize kırdırıp kiminizin şiddetini kiminize tattırmaya güç yetirendir." Bak, iyice kavrayıp-anlamaları için ayetleri nasıl çeşitli biçimlerde açıklıyoruz? (Enam Suresi, 65)

O, sizi tek bir nefisten yaratandır. (Sizin için) Bir karar (kalış) ve emanet (olarak konuluş) yeri vardır. Kavrayabilen bir topluluk için ayetleri birer birer açıkladık. (Enam Suresi, 98)

... İşte Allah, size ayetleri böyle açıklar, umulur ki aklınızı kullanırsınız. (Nur Suresi, 61)

Hurmalıkların ve üzümlüklerin meyvelerinden kurdukları çardaklarda hem sarhoşluk verici içki, hem güzel bir rızık edinmektesiniz. Şüphesiz aklını kullanabilen bir topluluk için, gerçekten bunda bir ayet vardır. (Nahl Suresi, 67)

Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin emrinize verdi; yıldızlar da O'nun emriyle emre hazır kılınmıştır. Şüphesiz bunda, aklını kullanabilen bir topluluk için ayetler vardır. (Nahl Suresi, 12)

Size kendi nefislerinizden bir örnek verdi: "Size rızık olarak verdiğimiz şeylerde, sağ ellerinizin malik olduklarınızdan, sizinle eşit olup kendi kendinizden korktuğunuz gibi kendilerinden de korktuğunuz (veya çekinip saygı duyduğunuz) ortaklar var mıdır?" İşte Biz, aklını kullanabilen bir kavim için ayetleri böyle birer birer açıklarız. (Rum Suresi, 28)

(Musa) "Eğer aklınızı kullanabiliyorsanız, O, doğunun da, batının da ve bunlar arasında olan herşeyin de Rabbidir" dedi. (Şuara Suresi, 28)

Size bir korku ve umut (unsuru) olarak şimşeği göstermesi ile gökten su indirmek suretiyle ölümünden sonra yeri onunla diriltmesi de, O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, aklını kullanabilecek bir kavim için gerçekten ayetler vardır. (Rum Suresi, 24)

Aklın da mertebeleri vardır. Bir insan kalbini ne kadar hırstan, bencillikten temizlerse o denli Allah'a yaklaşır ve akıl sahibi olur. İnsanın dünya hayatına bağlılığı, heva hevesini ön plana alması aklın mertebelerini belirleyen en önemli etkenlerdir.

İnsan ya Allah'a ya da hevasına itaat edecektir. Allah'a itaat ettikçe hevanın egemenliğinden kurtulur ve aklı açılır. Buna karşın, hevanın ilah edinilmesi, aklı öldürür. Hevanın ilahlaştırılması, insanın bütün düşünce ve davranış sistemini nefsinin sınırsız istek ve tutkuları doğrultusunda yeniden programlamasıyla kendini gösterir.

Hevanın insanın benliğini kapladığı bu durumda kalp de mühürlenir. Yani doğru olana karşı kapıları tamamen kapatılır, kilitlenir ve kalp artık, düşünme ve kavrama yeteneğini kaybeder, körelir, duyarsızlaşır. Bu durumda insan manevi fonksiyonlarını yerine getiremez, yani akledemez hale gelir.

Ancak bu süreç içinde insan aklıyla birlikte akılcı ve şuurlu değerlendirme yeteneğini de kaybettiği için aklının eksildiğini ve yok olduğunu fark edemez. Bu yüzden her ne kadar akıllanan bir insan bunun farkına varsa da, bu olayın tersi geçerli değildir. Bu, komada olan bir insanın komada olduğunu ya da bayılan bir insanın bayıldığını bilmemesi gibidir. Ancak iyileşir veya ayılırsa bunu fark edebilir.

Kuran'da akledemeyen insanların bu durumu şöyle tarif edilir:

İnkar edenlerin örneği bağırıp çağırmadan başka bir şey işitmeyip (duyduğu veya bağırdığı şeyin anlamını bilmeyen ve sürekli) haykıran (bir hayvan)ın örneği gibidir. Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bundan dolayı akıl erdiremezler. (Bakara, 171)
(alıntı harun yahya)
 
Bu düşüncenin ve değerlendirmenin yaşayan dünyadaki karşılığı ne?
Kurana inanan toplumların diğer toplumları fersah fersah geride bırakması mı?
Yazı kurana inanmayanların aklının olamayacağını söylüyor, tüm bilimsel gelişmeleri gerçekleştirenler gizli müslüman mı? Öyleyse niye gizli?
Kurana inanan toplumların huzur güven ve refah içerisinde olması mı?

Bir iddiayı ileri sürebilmek için zerre kadarda olsa o iddianın yaşanan hayat içerisindeki karşılığı araştırılır. Aksi halde hayatın içinde hiç bir karşılığı olmayan boş iddialar ileri sürmüş olursunuz. İnandırıcı olsun diye de ''aklı allah verir, istediğinde geri alır ama zeka değişmez'' gibi ipe sapa gelmez hiç bir anlamı olmayan ve zeka kırıntısından yoksun laflar etmek zorunda kalırsınız.
Bu iddiaya göre yukardaki yazının sahibi, ateist olan EDİSON'danda EINSTEİN'dende daha akıllı hatta bu adamlar akılsız. Ama her nasılsa akıllı adamlar kadınların saçıyla başıyla uğraşıyor akılsızlarda ampulu , bilgisayarı, telefonu, nükleer enerjiyi, daha doğrusu aklınıza gelen ne varsa hepsini icat ediyor insanlığın hizmetine sunuyor.
Bu zırvaları bir iddia olarak yazmadan önce insanlık tarihini ve bugünkü hayatı biraz inceleyin söylediklerinizin zerre kadar karşılığı varsa yine yazın. Aksi halde alay edilmeyi sonuna kadar haketmiş olursunuz.
 

meridyen2

Uzaklaştırıldı
Kalp, Akıl Ve Zeka

İnsanın içinde heva ve vicdan şeklinde iki ayrı yön olduğuna daha önceki bölümlerde dikkat çekmiştik Bu noktada akıl ve akılsızlık kavramları da büyük önem taşımaktadır. Çünkü Kuran'da, hevaya uymanın akılsızlığı, vicdana uymanın ise aklı getirdiği haber verilir.

Az önce de belirttiğimiz gibi, hevasına uymuş, dolayısıyla Allah'tan kopmuş bir insan, kısa sürede akletme özelliğini yitirir. Allah Kuran'da, inkarcılardan söz ederken, onların "akletmeyen bir kavim" (Haşr Suresi, 14) olduklarını bildirmektedir. İlk anda bunun nasıl olduğu anlaşılmayabilir. Çünkü çoğu kimse, her insanın belli bir akla sahip olduğunu ve bunun da değişmediğini sanmaktadır. Bu bir yanlış anlamadır ve aklın zeka zannedilmesinden kaynaklanmaktadır. Oysa zeka ve akıl çok farklı şeylerdir. Herkes zeki olabilir, ancak akıl yalnızca iman edenlerde bulunur.

Nefsin fücuruna, yani hevaya uymak insanın aklını örttüğüne göre, acaba aklı açan şey ne olabilir? Bunun cevabı açıktır: İnsan nefsinin fücuruna (hevaya) değil de, ona bu fücurdan sakınmayı telkin eden güce (vicdana) itaat ederse, akıl sahibi olur.

Nitekim Kuran'da kastedilen akıl ruhta yaşanan manevi bir özelliktir. Kuran, çoğu ayette "akleden kalplerden" söz eder. Dolayısıyla gerçek akıl, beynin bir fonksiyonu olan zekadan çok farklıdır. Akıl, "vicdan"ın da yeri olan kalpte bulunur. Kuran ayetlerinde aklın kalpte olduğu ve "akılsız"ların kalplerinin kapalı olduğu için akledemedikleri açıkça ifade edilmektedir. Ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:

Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı, böylece onların kendisiyle akledebilecek kalpleri ve işitebilecek kulakları oluversin? Çünkü doğrusu, gözler kör olmaz, ancak sinelerdeki kalpler körelir. (Hac Suresi, 46)

Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kalpleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır. (Araf Suresi, 179)

(Savaştan) Geri kalanlarla birlikte olmayı seçtiler. Onların kalpleri mühürlenmiştir. Bundan dolayı kavrayıp-anlamazlar. (Tevbe Suresi, 87)

Ve onların kalpleri üzerine, onu kavrayıp anlamalarını engelleyen kabuklar, kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Sen Kuran'da sadece Rabbini "bir ve tek" (ilah olarak) andığın zaman, 'nefretle kaçar vaziyette' gerisin geriye giderler. (İsra Suresi, 46)

Kuran'da, ancak "kalbi olanlar"ın öğüt almaya ve dolayısıyla iman etmeye istidatlı oldukları da şöyle bildirilir:

Hiç şüphesiz, bunda, kalbi olan ya da bir şahit olarak kulak veren kimse için elbette bir öğüt (zikir) vardır. (Kaf Suresi, 37)

Dolayısıyla, Kuran'da sözü edilen gerçek akıl, doğrudan kalple ve vicdanla ilgilidir.

Dikkat çekici olan, bu aklın artıp-azalabilmesidir. Beynin bir fonksiyonu olan zeka, önemli bir yaralanma ya da hastalık dışında, artıp-azalmaz, herkesin "IQ"su sabittir. Ama akıl azalıp-artabilir.

Aklın bu artıp-azalabilme özelliği, insanın vicdanı ile ilgilidir. Vicdan güçlenir ve insan Allah'tan daha çok korkup-sakınırsa (takvası artarsa), "doğruyu yanlıştan ayıran bir anlayış" kazanılır. Tümüyle "metafizik" olan bu sır, bir Kuran ayetinde şöyle bildirilir:

Ey iman edenler, Allah'tan korkup-sakınırsanız, size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük fazl sahibidir. (Enfal Suresi, 29)

Allah'tan korkup-sakınmayan bir kişi ise, bu "doğruyu yanlıştan ayıran nur ve anlayış"tan mahrumdur. Çok zeki olabilir, iyi bir fizikçi, sosyolog ya da herhangi bir "saygın kişi" olabilir, zeka ürünü yapıtlar ortaya koyabilir. Ama, gerçek vicdandan ve dolayısıyla gerçek akıldan yoksundur. İyi bir bilim adamı olup, sözgelimi insan vücudunun bilinmeyen sırlarını ortaya çıkarabilir, ama o vücudun kim tarafından yaratıldığını düşünecek vicdana ve kavrayacak akla sahip değildir. Keşfettiği şeyin mükemmelliği ile hayrete düşüp, o şeyi yaratan Allah'a yönelip ve Rabbimizi övecek (tesbih edecek) yerde, bulduğu şeyden dolayı gururlanıp kendisini övmeye (tesbih etmeye) başlar, bu "bilim adamı", hevasını ilah edinmiş ve bir bilgi üzere sapmıştır. Allah Kuran'da bu tür insanların durumunu şöyle haber vermiştir:

Şimdi sen, kendi hevasını ilah edinen ve Allah'ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği ve gözü üstüne bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah'tan sonra ona kim hidayet verecektir? Siz yine de öğüt alıp-düşünmüyor musunuz? (Casiye Suresi, 23)

Buna karşın Kuran'da müminler, "kalpleri Allah'ın zikriyle mutmain olanlar" olarak tarif edilir. (Rad Suresi, 28) Ayetin devamında, "... kalpler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur". şeklinde buyrulmaktadır.

Allah inkarcılarla ilgili olarak da ayetlerde şöyle buyurmaktadır:

Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir; gözlerinin üzerinde perdeler vardır. Ve büyük azap onlaradır. (Bakara Suresi, 7)

… O gün onlar, imandan çok küfre daha yakındılar. Kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlardı. Allah, onların gizli tuttuklarını daha iyi bilir. (Al-i İmran Suresi, 167)

Zeki kişi bilimsel buluş yapabilir, başarılı bir iş adamı olabilir, mühendis ya da başka herhangi bir işte uzman olabilir. Ancak burada en önemli nokta çoğu zaman yaptığı işlerin yarar ve zararını ayırt edecek bir anlayışa sahip olmadan bu işleri yapmasıdır. Defalarca dinlediği doğrulara karşı tepkisiz ve kör gözlerle cevap vermesi, ayetlerdeki körlük ve sağırlığı, yani kavrayışın ve anlayışın yok oluşunu gösterir. Tevbe Suresi'nin 87. ayetindeki "onların kalpleri mühürlenmiştir. Bundan dolayı kavrayıp anlamazlar" ifadesi kalbin kavrayıştaki önemini göstermesi açısından önemli bir örnektir.
(alıntı harun yahya)
 
Üst Alt