Kapımızdaki Tehlike nükleer santral

Ülkemizde Nükleer Tesis İstiyormusunuz?


  • Kullanılan toplam oy
    39
Uzunca bir aradır sürüp giden nükleer santral konusunda yaptığım araştırmayı sizlerle paylaşmak istedim fakat kapımızdaki tehlikenin boyutları gerçekten ürkütücü?Bütün dünyanın terketmeye başladığı ve bir çok avrupa ülkesinin çoktandır terkettiği bu tesisler ülkemizin enerji sorununu çözeceğede pek benzemiyor?bu santarllerin yapımıda,işletmeside çok masraflı ve milyar dolarlarla ifade ediliyor?zaten ülkemizin coğrafi ve iklimsel özellikleri,akarsularımız gerektiği gibi kullanılırsa enerji ihtiyacımızın kalmayacağı aşikar?bu nedenle nükleer tesisleri seçen ülkelerin enerji ihtiyaçları bizimki gibi yeterli kaynaklara sahip olmadıkları için bu tesislere yönelmiştirler?artı nükleer enerjiyi üretmek için bile uranyum,plütonyum vb madenleri yurtdışından ithal etmek gerekiyor bu sebeple bu santrallerin ürettiği radyoaktivite ve nükleer atıkları yoketmekte ayrı bir sorun?yani üretmeside,yoketmeside hem masraflı hemde tehlikeli bir durum?alternatif enerji kaynaklarımız yapılan araştırmaya göre tam 18 avrupa ülkesinden bile fazla?ayrıca artık bu nükleer teknolojiyi büyük ülkeler gelişmemiş ülkelere satarak büyük paralar kazanmakta ve sizin üretmenizede kesinlikle izin yok özelliklede bize?(Nato ve Birleşmiş Milletler Üyesi olduğumuz ayrıca yapmış olduğumuz anlaşmalar gereği)burdan şu yorumu çıkarmamız mümkün NÜKLEER'E HAYIR...............................bu kadar yorumdan sonra sizi yapmış olduğum araştırmayıda okumanızı tavsiye ederim?

Nereden baksanız, bir çoğumuzun ömrü kadar geçmişi olan "nükleer enerji" maceramız, tam "öldü, zaten ölü doğmuş bir fikirdi, gömüldü" derken tekrar hortladı. Enerji Bakanı Hilmi Güler’in, Ocak ayında Enerji Forumu’nda açıkladığı nükleersiz planlarına, 3 ay sonra, aniden ve acemice nükleer enerjiyi eklemesi, "merhum"un yine yabancı ellerin yardımıyla hortlatıldığı yorumlarına yol açtı. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Fransa gezisinde, 15 milyar dolarlık nükleer ihalemiz var deyip, bir Fransız kamu kuruluşu ve dünyanın sayılı nükleer güçlerinden biri olan, adı sık sık plütonyum ticaretiyle de gündeme gelen Areva yetkilileriyle el sıkışması da yine nükleer lobinin kapımızı çaldığına inananların savlarının çok da boş olmadığını gösterdi. Greenpeace, hem Türkiye’de hem de dünyada yıllardır sürdürdüğü nükleer karşıtı mücadeleden edindiği tecrübelere dayanarak bu bildik düşmana karşı Türkiye’yi tekrar uyarıyor: Nükleer lobi tekrar kapımızda, aman kapıyı açmayın, açtırtmayın!

İktidarlar Halka Değil Nükleer Lobilere Kulak Veriyor

Türkiye’nin nükleer tarihi yazılıp kitap olarak basılsaydı; daha ilk sayfasında siyaseti, arkasındaki entrikaları ve belki daha sonra da teknik tartışmaları bulurduk. Türkiye’de nükleer santralları destekleyen bir avuç bilim insanı ve politikacının nükleeri savunma adına ortaya attıkları tezler, Çernobil kazası sırasında yaşanan trajediler, nükleer atık hikayeleri bir değil birkaç kitap yazmaya yetecek materyal sağlayabilir. Öyle ki, enerji açığı ve yerel kaynakların yetmediği palavraları ancak kitabın en sonunda kendilerine yer bulabilir. Tüm bunları anlatmamın nedeni, nükleer santrallardan konu açılınca, nükleer karşıtlarının ilk aklına gelen “nükleer lobi yine faaliyette” düşüncesinin aslında bunca yıllık nükleer santral kurma girişimlerinden gelen bir bilgi birikiminden kaynaklandığını göstermek istememdir. Ayrıca, teknokratların pek de haz etmediği; sivil vatandaşlarımızın, çevreci ve yeşillerin, sivil toplum örgütleri ve sendikaların nükleer enerji konusunda ahkâm kesmelerinin ne kadar doğru bir davranış olduğunu da, yukarıdaki örneklerin ışığında rahatlıkla göstermek istememdir.

Nükleer enerji, tüm dünyada, beraberinde getirdiği teknik, politik ve ekonomik sorunlarla halkın çözmek zorunda kaldığı bir problem haline gelmiştir. Bu yüzden de herkesin bu konuda söz söyleme hakkı vardır. Öyle olmasa, enerjisinin yarıdan fazlasını nükleer santrallardan sağlayan İsveç’te referandum yapılmaz, çıkan “nükleere hayır” sonucu doğrultusunda nükleer santrallar kapatılmaya başlanmazdı. Eğer nükleer enerji teknik bir sorun olsaydı, 20 tane bilim adamı bir araya gelir karar alırdı. Ama sonuçlarına tüm halkın katlandığı her girişim üzerine halkın söz söyleme hakkı vardır. [/FONT][FONT=&#8216]Bu herşeyden önce bir demokrasi sorunudur. “Bilimde demokrasi olmaz” diyen sevgili bilim insanlarının adlarını burada anmak istemiyorum ama bu örneğin kulaklarına küpe olmasını umuyorum.

Ümit Otan’ın Çaynobil kitabından bir alıntı bize, demokrasi sorununun nükleer santral söz konusu olduğunda da ne kadar önemli olduğunu ispatlıyor. Bakın, Silifke Kültürel ve Doğal Hayatı Koruma Derneği Başkanı Esen Ertürk, 2000’de sonlanan son ihale aşamasında ne diyor: “Biz yaşanan bu duruma, antidemokratik nükleer dayatmacılık diyoruz. Yöre halkının gelişmelerden hiçbir bilgisi yok. Yöre insanına nükleer santrallarla ilgili hiçbir bilgi verilmedi. Hiç kimseye de birşey sormadılar. Kendi kendilerine karar alıyorlar. Demokrasi, şeffaflık diyorlar ama bunların hiçbirisi yok” Durum değişti mi? Tabii ki hayır! İşte sorunlardan bir tanesi bu.

Nükleer Enerji, Dünya Enerji Sorununu Çözer Mi?

İkinci sorun ise, Türkiye’nin enerji sorununa (ki bu sorun kapasite yetersizliğinden çok yönetimdeki yetersizlik ve beceriksizliklerden kaynaklanıyor) nükleer enerjinin çözüm olup olamıyacağı değil, dünyanın enerji sorununa çözüm olması umulan nükleer enerjinin yarattığı sorunlara nasıl çözüm bulacağının asıl tartışılan konu olduğu gerçeğinin gizlenmeye çalışılmasıdır. Her ne kadar Enerji Bakanlığı elle tutulur verilerle karşımıza çıkmasa da, dünyada nükleer enerjinin durumunu gösteren birçok bilgi ve belge mevcuttur. Örneğin 50 yılı aşkın geçmişine karşın nükleer gücün toplam enerji içinde payı %5; toplam elektrik içinde ise %16. Kısaca, Türkiye’de çizilmeye çalışan tablonun aksine dünya nükleerle ayakta durmuyor. İşin daha da ilginci, 1960’lı ve 70’li yıllarda olduğu gibi nükleer enerjinin dünyanın enerji sorununu çözeceğine de inanılmıyor. Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IAEA) rakamlarına bir göz atmak yeterli bunun için. 1974 yılında yaptıkları tahminde, 2000 yılına gelindiğinde nükleer gücün 4500 GW’a ulaşacağı söyleniyordu. Oysa ki şu andaki gücün 350 GW civarında seyrettiği biliniyor. IAEA’nın tahmin ettiği yatırımın yüzde 90’ını gerçekleşmedi. Artan maliyetler, Çernobil gibi o*nlarca kaza sonunda ortaya çıkan “tahmin edilemeyen ve karşılanamayan” riskler ve sorunların belki de en büyüğü, atık sorununu çözmeyi garanti eden tüm zayıf teorilerin boşa çıkması, nükleer enerjinin sonunu getirdi.

Nükleer endüstri aksini iddia etmeye devam etse de gelişmiş ülkeler nükleer enerjiye açıkça “hayır” demiştir:

Avusturya’nın tek reaktörü Zwentendorf (Siemens) 1978’de (Amerika’daki TMI ve eski Sovyetler Birliği’ndeki Çernobil kazalarından da önce) hiç işletilmeden kapatıldı.

İtalya, Çernobil faciasından sonra tüm reaktörlerini 1987’deki ulusal bir referandumla kapattı.
İspanya’da da şu ana kadar 3 reaktör kapatıldı.

İsveçve Almanyanükleer enerjiden vazgeçme kararı aldılar ve her iki ülke de birer nükleer santralını kapatarak (İsveç Barsabeck, 1999; Almanya Stade, 2003) bu kararı hayata geçirmeye başladı.

• ABD ve Kanada, 1978’den bu yana yeni sipariş vermedi.

Avustralya, Küba, Meksika, Portekiz, Yunanistan, İskoçya, Hollanda, İsviçre, Norveç, Endenozya, Vietnam, Tayland ve daha pekçok ülke nükleer planlarını terk etti.

Nükleer enerjiden kaçışın nedeni çoğu zaman Çernobil kazası olarak gösterilir ya da gösterilmek istenir. Çernobil’den kaynaklanan radyoaktif serpinti 160 000 km2 toprağı kirletmiş, en az 9milyon insanı etkilemiş ve 400 000 kişinin evinden olmasına yol açmıştır. 800 000kişi kaza sonrasındaki temizlik çalışmalarına seferber edilmiştir; çocuklardaki tiroid kanserleri 100 kattan fazla artmıştır. Kazanın Ukrayna, Beyaz Rusya ve Rusya’ya maliyeti, 352 milyar dolar olarak hesaplanmıştır. Çernobil kazası gerçekten de şu ana kadar olan nükleer kazalar içinde en büyüğüdür ama nükleer endüstrinin iddia ettiği gibi meydana gelmiş tek kaza değildir. Ayrıca kazaların sadece eski “Rus” teknolojilerinde meydana geldiği de bir yalandır. Bırakın Çernobil’i, en modern teknoloji ve standartların eksik olmadığı Japonya’da bile kazaların ardı arkası gelmemektedir.

9 Ağustos 2004’te, Mihama Nükleer Santralı’nda meydana gelen kazayı, BBC, Japonya’nın tarihinde yaşadığı en büyük nükleer kaza olarak duyurdu. Mihama nükleer santralının türbünlerinden birinden sızan 200 derecedeki buhar, 5 kişinin ölümüne, 18 kişinin yaralanmasına yol açtı. En üst düzeyde güvenlik önlemlerinin alındığı söylenen bir nükleer santralda, korozyon ve kontrol yetersizliği gibi basit nedenlerden dolayı böyle kazalar yaşamak sizin içinizi ne kadar rahatlatıyor bilmiyorum ama milyonlarca nükleer enerji karşıtınının tezlerini haklı çıkartıyor. Bu kaza, nükleer enerji konusunda örnek gösterilen Japonya’nın yaşadığı tek macera da değil. Japonya’nın bundan önce yaşadığı ve o zamana kadar en tehlikleli nükleer kaza olarak bilinen Tokaimura kazasında (29 Eylül 1999),radyasyon sızıntısı da olmuş ve ölçülen radyasyon düzeyinin normal seviyeden 15 bin kat fazla olduğu ortaya çıkmıştı. Reaktörde çalışan 400’den fazla insanın radyasyona maruz kalmasının yanı sıra, reaktörün etrafında yaşayan binlerce insan, yetkililer tarafından evlerinden çıkmamaları için uyarıldı ve herhangi bir yağış halinde elbiselerin hemen yıkanmasını istedi. Aralık 21’de de bu kazanın ilk kurbanı 35 yaşındaki Hisashi Ouchi hayatını kaybetti. Japonya’daki kazalar da gösteriyor ki, güvenli nükleer santral diye bir şey yoktur. Nükleer santrallar “tıkır tıkır” çalışan teknoloji örnekleri değildir. Alınan risk, trafik kazalarıyla karşılaştırılamayacak derecede yüksek ve tehlikelidir. Ve bu risk, sadece eski reaktörlerde değil en modern teknolojilerin kullanıldığı örneklerde bile mevcuttur. Uzay mekiklerinin başına gelenler bize risk faktörünün, yüksek teknoloji kullanılarak sıfırlanamadığının en büyük kanıtıdır. Tek çözüm toplumsal maliyeti, çevresel riski düşük tercihlere yönelmektir. Riskin yüzde kaç olduğu değil aldığınız riskin büyüklüğü önemlidir. Bugün hiçbir sigorta şirketi bir nükleer facianin sonuçlarını sigortalamazken, insan hayatını, Türkiye’nin ekonomisini başka seçeneklerimiz varken böyle bir riske neden atalım?

Astarı Yüzünden Pahalı Enerji​

Doğal olarak nükleer enerjiden vazgeçilmesinin ardında sadece kaza riski yatmıyor. 1985 yılında Amerikan İş Dünyası’nın ünlü dergisi Forbes’de çıkan bir yazı işin aslını, ABD’de nükleer enerjinin terkedilme nedenini çok net bir biçimde tarif etmiştir: “ABD nükleer programının başarısızlığı, iş dünyasının tarihindeki en büyük yönetim facialarındandır”.Amerika’da federal hükümetin, nükleer endüstriyi 40 yılda 100 milyar dolar kadar sübvanse ettiği hesaplanmıştır. Bu endüstri için farklı maddi destekler de sağlanmış, radyasyon kurbanlarına ödenen tazminatlar bu rakama dahil edilmemiştir. Bilinen en deneyimli nükleer güç ekonomistlerinden C. Komanoff, yaptığı araştırma sonucunda, ABD’de 1968-1990 yılları arasında nükleer enerjiye harcanan 389 milyar doların, nükleer güç santrallarından elde edilen elektriğin kwh’ini ortalama olarak 7.2 sent’e çıkardığını gözler önüne sermiştir. 1973’te 3.2 sent’le başlayan hesaplar, 1990’da 9.1 sent’le devam etmek zorunda kalmıştır. Amerika’nın nükleer santral siparişlerini durdurmasının arkasındaki gerçek budur.

Nükleer enerjinin pahalı olduğu gerçeği sadece ABD’nin gerçeği de değildir. İngiltere’de 2003 yılında Ticaret ve Sanayi Bakanlığı tarafından düzenli olarak yayınlanan ve özellikle iklim değişikliğini önlemek için enerji sektörüyle ile ilgili genel değerlendirmelerle birlikte tavsiyelerin de bulunduğu raporda aynen şöyle söylenmiştir: “Nükleer güç, karbonsuz bir seçenek olmasına rağmen, günümüzdeki maliyetleri nükleer gücü çekici olmayan bir seçenek olarak bırakmaktadır ve nükleer atık konusunda da önemli ve çözülmeyi bekleyen problemler vardır”.(1) Bir kez daha, bu sefer de İngiltere’de, nükleer enerjinin pahalı ve atık sorunu gibi çözülmemiş sorunlarla boğuştuğu gerçeği hem de resmi makamlarca dile getirilmiştir. Amerika’da, dünyanın en çok nükleer reaktöre sahip ülkesinde, 1978 yılından beri yeni nükleer santral siparişi verilmeyişinin ardında, artan yapım, işletim ve güvenlik maliyetleri vardır. Üç Mil Adası (Three Mile Island) kazasından sonra arttırılan güvenlik tedbirleri bir çok firmayı iflasın eşiğine getirmiştir.(2) İngiltere’de nükleer enerji sektörünün özelleştirilmesinden sonra yapılan gözden geçirme sırasında, İngiliz Hükumeti, nükleer endüstrinin iklim değişikliğine karşı savaşmak adına yeni reaktörler yapılması için para talebine “hayır” yanıtı vermiştir. 6 ay sonra da iki yeni nükleer santral planını iptal ederek, ilk kez 40 yıllık nükleer tarih içinde İngiltere’yi yeni nükleer santral planı yapmadığı bir döneme sokmuştur.

Nükleer santralların maliyetlerini arttıran nedenler sadece ilk yatırım, işletim ve güvenlik tedbirlerinin yüksek olması da değil. Nükleer santralların ekonomik ömrü dolduğunda ortaya çıkan söküm maliyetleri ise işin bir başka boyutunu gösteriyor. ABD’de kapatılan Maine Yankee nükleer santralının sökülmesinin maliyeti 2 milyar dolara mal olmuştur. Aynı santral, 1972 yılında 231 milyon dolara yapılmıştır.(4) Yine nükleer endüstrinin pek bahsetmediği ama başta bizim gibi finansman sorunu yaşayan gelişmekte olan ülkelerde görülen bir başka sorun da yapım sürelerinin planları tutmaması (ortalama 10 yıl) nedeniyle artan maliyetlerdir. Arjantin’de Atucha-2 reaktörünün 1979 yılından bu yana bitirilemediğini anımsatmak yeter herhalde. Yapım yılının uzaması maliyet hesaplarının altüst olması, kredi faizleri ve geri ödemelerin de başlamasıyla yatırımın ölü doğması demektir.

Bütün bunlar gibi, nükleer endüstrinin pek söz etmediği bir başka maliyet ise “toplumsal” ya da “sosyal maliyet” kavramıdır. Her yatırımın bir çevresel riski ve getirdiği sosyal maliyetleri vardır. Sosyal maliyet, çevreye verilen zararı, bir kaza sonrası insan sağlığına ve topluma verilebilecek olanları, konu nükleer santral ise nükleer atıkları, söküm sırasında yaşanan problemleri ve sübvansiyonlar ile çalışanların olası sağlık problemlerine kadar oldukça geniş bir alanda yaratılacak olan maliyetleri inceler ve ekonomik karşılığını bulur. Bütün bunlar elektriğin maliyetine eklenince zaten pahalı olan nükleer santrallardan elde edilen elektriğin oldukça pahalı olduğu rahatlıkla görülebilir. Aşağıdaki tabloda da görüldüğü gibi, 1992 ve 1997 yılında yapılan iki ayrı çalışmanın sonucunda sosyal maliyetleri eklenmiş bir hesaplama sonucunda nükleer santrallardan üretilen enerjinin kilovatsaat maliyeti 11 sent civarında hesaplanmıştır. Rüzgar enerjisi bundan 7 sene önceki fiyatlar hesaplandığında bile sadece 6 sent civarı bir maliyetle doğal gazla beraber en avantajlı alternatiftir.

Pearce tarafından yapılan araştırmadaki bir tablodan yararlanarak her enerji kaynağının sosyal maliyetini de görebiliriz. Aşağıdaki tabloda hiç yok denecek kadar sosyal maliyeti olan rüzgar enerjisinin bugün, kilovatsaat başına 3.5 ila 4 sent’e kadar inen maliyetlerini de gözönüne aldığımızda; sosyal maliyet dahil toplam maliyetin rüzgar enerjisi için 5 sent’in de altında olduğunu söylemek çok da zor olmayacaktır. Nükleer enerji, iki katı maliyetiyle artık bir alternatif bile değildir.

Merak edenler ve sosyal maliyet kavramını anlamamakta (ya da kabullenmekte) direnenler için klasik maliyet hesaplarını da anımsatmakta yarar olduğunu düşünüyorum. Rüzgar enerjisinin 3.5 ila 4 sent arasında değişen bugünkü fiyatlarını akılda tutarak, 1997’de yapılan bir karşılaştırmada, Almanya’da nükleer enerjiden elde edilen elektriğin kilovat saatinin maliyetinin 7.5, İngiltere’de ise 8 sent civarında olduğu açıkça gösterilmektedir.

Nükleer Atıklar Sorunu Çözümsüzdür​

Nükleer santralların başımıza açtığı tüm sorunlar ne yazık ki sosyal maliyet hesaplamalarıyla ortaya çıkacak kadar yalın ve matematiksel değildir. Nükleer atıkların, özellikle de yüksek seviyeli radyoaktif atıkların yarattığı sorun, matematik ve ekonomi bilimlerinin de sınırlarını zorlar. Nükleer enerji pahalı olmasının yanı sıra, “atık sorunu” gibi kelimenin tam anlamıyla “çözümsüz” olan bir probleme de sahiptir. Prof. Dr. Hayrettin Kılıç, bu sorunu gayet iyi özetlemiştir. “Bir nükleer reaktör normal operasyonlar sırasında bile atmosfere ve kuruldukları yerlerdeki nehir, göl ve denizlere, düzenli olarak radyoaktif gazlar ve radyoaktif izotopları içeren soğutma sularını deşarj etmektedir. Buna ek olarak kullanılmış nükleer yakıt çubuklarının yeniden ayrıştırma tesislerine gitmeden, santral civarındaki havuzlarda soğutulması gerekmektedir. Bu tonlarca kullanılmış yakıt çubukları, bozunma ömürleri yüzbinlerce yıl olan, binlerce yeni radyoaktif izatop ihtiva eder.” Atıklar, sadece tükenmiş yakıt çubuklarıyla sınırlanmış değildir. Ortalama 1000MW gücündeki bir reaktör bir yılda 30 ton yüksek düzeyde, 300 ton orta ve 450 ton düşük düzeyde atık üretir.

Nükleer atık denildiğinde hep nükleer santrallardan çıkan atıktan bahsederiz ama aslında uranyum madenciliğinden başlayan tüm nükleer yakıt zinciri içinde radyoaktif atıklar üretilir ve birçoğu binlerce yıl boyunca tehlike yaratacak radyoaktif bir tarihi gelecek kuşaklara bırakırlar. Nükleer reaktörlerde ise yüksek radyoaktivite içeren atıkların düzenli bir şekilde reaktörlerden alınması gerekir ve bu kullanılmış yakıt çoğu santrallarda su dolu havuzlarda soğutmaya alınır.

Bağımsız uzmanlara göre, kullanılmış yakıt miktarı 2010’a gelindiğinde 322000 tonu bulacaktır. 50 yıllık nükleer macera boyunca değişik öneriler konuşulup durulsa da, hala nükleer atıkları doğadan tamamiyle izole edilecek bir yöntem bulunabilmiş değildir. Prof. Dr. Hayrettin Kılıç’ın da belirttiği rutin deşarjlar da işin bir başka boyutudur

Nükleer santralların ekonomik olmadıklarına bir başka iyi örnek de, nükleer enerjiye verilen sübvansiyonlardır. Eğer nükleer enerji denildiği kadar ucuz olsaydı sübvansiyonlardan bahsetmek mümkün olmazdı. Ama bugün birçok ülkede nükleer santrallar sübvansiyonlara ayakta kalmaktadır. Örneğin, Türkiye’de her nükleer ihalede gündeme gelen Kanada’nın CANDU reaktörleri için yapılan yardımlara göz atmakta yarar var. AECL firması CANDU tipi reaktörlerin dizaynını ve pazarlamasını yapıyor. AECL, 1953’ten 2000 yılına kadar, ayakta kalabilmek için Kanadalı vergi mükelleflerinin 16.6 milyar dolarına gereksinim duydu.(8) Sadece 2000 yılına bakıldığında, Kanada’daki federal hükumetin yenilenebilir enerji kaynaklarına verilen toplam sübvansiyonların 13 kat daha fazlasını, bir yıl içinde AECL’ye verdiğini (1999’da 156 milyon dolar) görüyoruz.

Yenilenebilir Enerji Kaynakları Ve Enerji Verimliliği​

Bugün gerek “iklim değişikliği”nin önüne geçmek, gerek temiz ve ucuz enerjiyi sınırsız kaynaklardan sağlayarak dünya barışına katkıda bulunmak için elimizdeki yegane çözüm yenilenebilir enerji kaynakları ya da bizim sıkça dile getirdiğimiz adıyla “barışçıl enerji” kaynaklarıdır. Petrol gibi sınırlı kaynaklar için insanların öldürülüp, yine bu sınırlı kaynaklar uğruna ölündüğü günümüzde sınırsız ve hemen her ülkede değişik formlarda bulunan bu kaynaklar dünya barışı için büyük bir umut teşkil ediyorlar. Yenilenebilir enerji kaynakları ve enerji verimliliği ciddi çözüm önerileridir ve nükleer bukaynakların yanında “alternatif” bile sayılmaz. Almanya’da hali hazırda 14612, İspanya’da 6420, ABD’de 6361, Danimarka’da 3076 ve Hollanda ile İtalya’da900’er MW’lık kurulu güçler var.(9) (Ekteki harita 2003 yılı rakamlarını gösteriyor) Almanya tek başına Türkiye’nin kurulu gücünün yarısına yakın rüzgar gücüyle başı çekmektedir. Türkiye’de 2020 yılına kadar kurulması gerekli denilen 2-3 nükleer santralın sağlayacağı elektrik enerjisini rüzgar enerjisinden daha ucuza ve çok daha kısa bir sürede sağlamak mümkündür. Almanya’da 2003 yılında yapımı biten kurulu güç 2674 MW’tır. Nükleer enerji için bu hız hayal bile edilemeyecek bir hızdır ve eğer acil enerji yatırımlarıyla korkutulan halka ciddi ve hızlı bir çözüm önermek istiyorsanız bunun adı nükleer değildir!

Türkiye enerji savurganı bir ülkedir. Enerji Bakanımız Hilmi Güler’in’de teyid ettiği kayıplar %21 civarındadır. OECD ortalaması ise %7’dir! Türkiye bir güneş ülkesi olmasınarağmen gerek yalıtım, gerekse plansız yapılaşmalar ve yanlış yapı malzemelerininkullanılması yüzünden, Türkiye’de bir evin ısınması için Almanya’dan 6 kat fazla enerji harcanmaktadır. 5 kat az enerji harcayan ve 10 yıl daha uzun ömürlü verimli ampullerin kullanımı için bile bir kampanya veya teşvik yoktur. Türkiye’nin en büyük ve bağımsız enerji kaynağı, enerji verimliliği ve tasarrufu için yapacağı çalişmalardır.

Yenilenebilir enerji kaynakları Türkiye’nin işsizlik sorununu çözmesine yardım edecektir. Almanya’da geçmişi 10-15 yılı bulan yenilenebilir enerjiyle ilgili sektörlerdeşimdiden 130 binden fazla insan çalışmaktadır. Bu sayı, çağı kapanmış nükleer ve fosil yakıt sektörlerinde 100 - 120 bin arasındadır. Türkiye, hem fosil yakıtlardankaynaklanan toplumsal maliyetleri azaltmak, hem de yeni iş alanları açmak için, yenilenebilir enerjiyi tercih etmelidir. Son 10-15 yılda yenilenebilir enerji kaynaklarında görünen gelişme ve fiyatlarındaki düşüş sadece çevre ve insanlar için değil, ekonomi için de büyük bir fırsat olarak karşımıza çıkmaktadır.

Hızlandırılmış” Nükleer Santral!​

Türkiye, yıllardır Çernobil’den “hızlandırılmış tren”e, TAEK’in kontrol edemediği ve İkitelli’de yüzlerce kişiyi hastanelik eden radyoaktif atıklardan İskenderun’da “MV Ulla” gemisiyle batan toksik atıklara kadar yaşadığımız bir dizi kazayla, olağandışı olayların olağanlaştırılmaya çalışıldığı bir ülke haline geldi. Greenpeace’in bilimsel raporlar eşliğinde yaptığı tüm uyarılara rağmen aktif Ecemiş Fay Hattı üzerine, Akkuyu’da nükleer santral yapmak isteyenler bu “kaza zihniyetini” devam ettirmek istiyorlar. 2 Mayıs 2002’de 4.1, 18 Agustos 2004’te 4.6 ve en son olarak 29 Eylül 2004’te 4.6 şiddetinde gerçekleşen depremler bile bü ülke insanlarının, nükleer santral isteyen ve Akkuyu deprem bölgesi değildir diyen hükümetlere güvenmemesi için yeterli neden teşkil etmektedir.

Bütün bu nükleer karşıtı argümanlara rağmen Türkiye’de nükleer santral kurmayı istemek, aynı hızlı tren yerine hızlandırılmış tren istemek gibi “kazaya” başından davetiye çıkartmaktır. Son birkaç ayda yaşanan gelişmeler tüm Türkiye’ye bir kez daha göstermiştir ki, ülkemizde böyle bir hatanın sorumluluğunu alacak, kaza anında gerekli tedbirleri sağlayabilecek, güvenlik önlemlerini yerinde ve zamanında hayata geçirebilecek politikacı ve bürokratlar yoktur. Bu çağda nükleer enerjiye bel bağlamak kelimenin tam anlamıyla bir aymazlıktır.

Yapılması gereken; hemen doğru bir yenilenebilir enerji yasa tasarısıyla, Türkiye’de temiz ve barışçıl enerji kaynakları olan rüzgar, güneş, jeotermal, biyokütle gibi kaynaklara gidecek yatırımların önünü açmak, enerji verimliliği ve tasarrufu için harekete geçmek, AR-GE çalışmalarını desteklemek, çift taraflı sayaçlarla gerçek-tüzel kişilerin kendi gereksinimlerini karşılamak ve gerektiğinde gereksinim fazlasını satmasına olanak sağlayacak yatırımlara yönelmesine olanak sağlamaktır.

Greenpeace, temiz ve güvenli bir gelecek için birçok konuda olduğu gibi, enerji konusunda da çalışmalarını bıkmadan usanmadan sürdürecek ve gelecek kuşaklara yaşayabilecekleri bir dünya bırakmak için tüm dünyadaki gönüllü ordusu ve destekçileriyle mücadeleye devam edecektir.
greenpeace.org.tr

(1) Energy White Paper, February 2003, Department of Trade and Industry, page 12

(2) Nuclear Power Shut It Down Volume 1, The Ecologist,

(3) Construction of N-plants axed, Financial Times, 12th December 1995, UK

(4) Türkiye Enerji Sektöründe Karar Verme ve Rüzgar Enerjisinin Entegrasyonu Doç. Dr. Tanay Sıdkı Uyar

(5) Pearce, D. W., Bann, C. & Georgiou, E. (1992). The Social Cost of Fuel Cycles. Report to the Department of Trade and Industry, HMSO publications. ISBN 011-4142-882.

(6) Grubb, M. & Vigotti, R. (1997). Renewable Energy Strategies for Europe, Volume II. Royal Inst. of International Affairs, Energy and Environment Program. Earthscan Publ’ns. ISBN 1 85383 284 7.

(7) Grubb, M. & Vigotti, R. (1997). Renewable Energy Strategies for Europe, Volume II. Royal Inst. of International Affairs, Energy and Environment Program. Earthscan Publ’ns. ISBN 1 85383 284 7.

(8) Financial Meltdown, Federal Nuclear Subsidies to AECL, November 2000

(9) Wind Force 12, European Wind Energy Associatıon Greenpeace, May 2004

NİSAN 1998
Tokyo Elektrik Firması’na ait reaktör, soğutma pompasının bozulması sonucunda kapatıldı.

TEMMUZ 1997
Tokyo Elektrik Firması’na ait bir başka reaktörde radyasyon sızıntısı

KASIM 1997
Tokyo yakınlarındaki uranyum zenginleştirme laboratuvarında yangın çıktı.

AĞUSTOS 1997
Tokaimura santralında, 2000 çelik varil içinde bekletilen atıklarda sızıntı meydana geldi.

MART 1997
Tsuruga reaktöründe çalışan 35 işçi radyasyona maruz kaldı

ARALIK 1995
Tsuruga’da soğutma sisteminden kaynaklanan sızıntı yüzünden santral bir yıl kapatılmak zorunda kaldı.
Kaynak: BBC
 
nükleer santral altarnetif enerji bakımından önemlidir,ayrıca silah bakımından caydırıcılık yönü düşünülmeli,israilde 3. yapılırken bizde olmalımı diye düşünmek doğru değil düşmanın silahıyla silahlanmak,aksi takdirde komik olursunuz.israilliler har türlü silahı dünyanın gözü önünde çoluk çocuk demeden kullanırken filistinlilerin taşlarla karşılık vermesi ne kadar traji komiktir yani birçok yönüyle düşünmeli.
 
dostum güzel söylüyosunda senin bahsettiğin israil dünyadaki en büyük nükleer güçlerden birisidir?zaten senin ülkende bu teknoloji yok sende kalkıp bu teknolojiyi amerika,rusya veya israilden alınca bunun ne anlamı kalıyor sence?
 
dostum güzel söylüyosunda senin bahsettiğin israil dünyadaki en büyük nükleer güçlerden birisidir?zaten senin ülkende bu teknoloji yok sende kalkıp bu teknolojiyi amerika,rusya veya israilden alınca bunun ne anlamı kalıyor sence?

Türkiye'nin ana problemlerinden birisi de kendi insanının zeka ve akıl gücünü gerektiği gibi kullanamamasıdır. Çeşitli okulları çok iyi derece ile bitirmiş insanları değerlendirme noktasında ülkemiz maalesef sınıfta kalmıştır. Bu insanların bir çoğu dışarıda kariyerini devam ettirmektedir. Küçük bir araştırma yaptığımızda özellikle Amerika'da nükleer tesislerde görev yapanlar arasında çok sayıda Türk olduğunu rahatlıkla görebiliriz.
Bu bir, ikincisi Türkiye" bana dokunmayan yılan bin yaşasın" mantığından artık soyutlanması lazım. Kendi yağında kavrulma yollarını araması, hem kendi insanı için hem de zayıf olan ve mağduriyetten kurtulamayan diğer ülke insanları için şart olduğunu savunuyorum.
Toplam 6 milyonluk nüfusu olan ve bizim kırkta bir kadar toprağı olan İsrail'in yaptığının çok daha iyisini yapacağımızdan zerre kadar şüphem yok. Yeter ki bir adım atılsın.
Dünyayı kana bulamaya yemin etmiş olan Amerikan emperyalizmine karşı gerekirse Rusya ile bu konuda ortak adım atılabilir.
 
Türkiye'nin ana problemlerinden birisi de kendi insanının zeka ve akıl gücünü gerektiği gibi kullanamamasıdır. Çeşitli okulları çok iyi derece ile bitirmiş insanları değerlendirme noktasında ülkemiz maalesef sınıfta kalmıştır. Bu insanların bir çoğu dışarıda kariyerini devam ettirmektedir. Küçük bir araştırma yaptığımızda özellikle Amerika'da nükleer tesislerde görev yapanlar arasında çok sayıda Türk olduğunu rahatlıkla görebiliriz.
Bu bir, ikincisi Türkiye" bana dokunmayan yılan bin yaşasın" mantığından artık soyutlanması lazım. Kendi yağında kavrulma yollarını araması, hem kendi insanı için hem de zayıf olan ve mağduriyetten kurtulamayan diğer ülke insanları için şart olduğunu savunuyorum.
Toplam 6 milyonluk nüfusu olan ve bizim kırkta bir kadar toprağı olan İsrail'in yaptığının çok daha iyisini yapacağımızdan zerre kadar şüphem yok. Yeter ki bir adım atılsın.
Dünyayı kana bulamaya yemin etmiş olan Amerikan emperyalizmine karşı gerekirse Rusya ile bu konuda ortak adım atılabilir.

ya birisi rusyamı dedi dostum sen hiç tarih okumuyosun galiba odedihin rusya gazoz ağacı oldu bu ülkede yetişmez bundan emin olAbilirsin şu anda tarih boyunca yaptığı yokya yapmaya calıştığı pislikte boğulan rusyayla ortak bir iş ha düşünmek bile bu güne özellikle bu güne ihanettir .

her ne iş yapacaksan emin olki MUHTAÇ OLDUĞUN KUVVET DAMARLARINDAKİ ASİL KANDA MEVCUTTUR

TEKNOLOJİYİ İCAT EDEN OSMANLIDIR VE BU TEKNOLOJİYİ GELİŞTİRECEK OLAN YURDUMUN GÜZEL İNSANLARIDIR.
 
ya birisi rusyamı dedi dostum sen hiç tarih okumuyosun galiba odedihin rusya gazoz ağacı oldu bu ülkede yetişmez bundan emin olAbilirsin şu anda tarih boyunca yaptığı yokya yapmaya calıştığı pislikte boğulan rusyayla ortak bir iş ha düşünmek bile bu güne özellikle bu güne ihanettir .

her ne iş yapacaksan emin olki MUHTAÇ OLDUĞUN KUVVET DAMARLARINDAKİ ASİL KANDA MEVCUTTUR

TEKNOLOJİYİ İCAT EDEN OSMANLIDIR VE BU TEKNOLOJİYİ GELİŞTİRECEK OLAN YURDUMUN GÜZEL İNSANLARIDIR.
dostum çok güzel ifade etmişsin tebrik ederim?dediklerine sonuna kadar katılıyorum?rusya ve sarıkamışıda ruslarla savaşımızıda unutmamak gerekli?rusların yaptığı katliamlarda zaten ortada ayrıca rusya yasadışı silah ticaretiyle dünyadaki terörün sebep olduğu başlıca ülkelerdendir? çoğu teröristlerin sahip oldukları silahlar rusya tarafından satılmaktadır?
 

Nükleer enerji ve silah​

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Başkanı Muhammed El Baradey, 10 Aralık 2005’te Nobel Barış Ödülü’nü kabul konuşmasında, bugün dünyada gezegenimizi birkaç kez ortadan kaldıracak güçte 27 bin nükleer başlık bulunduğunu; nükleer silahlanma yarışının mutlaka önlenmesi, mevcut silahların da ortadan kaldırılması gerektiğini söyledi.

Nükleer silahlanmanın, insanlığa yönelik belki küresel ısınmadan da vahim bir tehdit olduğu muhakkak. Ama Baradey, nükleer silahlanmayı teşvik eden etkenler üzerinde durmadı.

Oysa İran’la yaşanmakta olan krizin işaret ettiği gibi, nükleer silahlanmayı tetikleyen etkenlerden biri, nükleer enerji ile nükleer silahlanma arasına sınır çekilmesinin güçlükleri. Zira nükleer santrallarda kullanılan zenginleştirilmiş uranyum, birkaç kez daha santrfüjden geçirildiği zaman nükleer silah imalinde kullanılabilecek ölçüde zenginleştirilmiş uranyum elde ediliyor. Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme (NPT) anlaşmasının başarısızlığının başta gelen nedeni, bu anlaşmanın bir yandan nükleer silahlanmayı yasaklarken, öte yandan nükleer enerji programlarını özendirmesi. Baradey’in başında olduğu UAEA’nın işi “Bir yandan nükleer silahların yayılmasını önlemeye çalışırken, öte yandan nükleer silahların imali için gerekli araçların edinilmesini teşvik etmek...” Şöyle ki, UAEA’nın görevlerinden biri de nükleer silah sahibi olmayan ülkelerin nükleer teknoloji geliştirmek için gerekli donanımı elde etmelerine yardımcı olmak, bu alanda “bilimsel ve teknolojik bilgi alışverişi” yapmalarını sağlamak ve nükleer teknoloji uzmanları yetiştirmek.

Rusya, atom bombası imal etmek için kullanabileceği uranyumu ve teknolojiyi İran’a sattığı zaman, NPT antlaşmasının yüklediği bir görevi yerine getiriyordu. Son otuz yılda nükleer silah geliştiren bütün devletler (İsrail, Güney Afrika, Hindistan, Pakistan, Kuzey Kore ve Irak), bunun için nükleer enerji programlarından yararlandı. Hindistan bomba imali için gerekli malzeme ve teknolojiyi Kanada, ABD, Almanya, Fransa, Norveç ve İngiltere’den sağladı. Pakistan ise Kanada, ABD, Almanya, Fransa, Belçika, Çin ve İngiltere’den... Bugün nükleer enerji programları sayesinde isterlerse birkaç ay içinde nükleer silah üretebilecek durumda olan 20 dolayında devlet var. (Ayrıntılı bilgi için bkz. George Monbiot, The Guardian, 21.09.2004 ve 02.08.2005.)

NPT antlaşmasının uygulanmasında açık bir çifte standart da var. NPT uyarınca, bunu imzalamayı reddedip nükleer silah edinen üç devletten biri olan Hindistan’ın, nükleer teknolojiden yararlandırılmaması gerekiyor. Ama Bush yönetimi, 18 Temmuz 2005’te “sorumlu bir devlet” olan Hindistan’ın NPT imzacılarıyla aynı haklardan yararlandırılması gerektiğine karar verdi. Buna karşılık nükleer silah yapacağı kaygısıyla NPT imzacısı olan İran’ın anlaşmanın sağladığı hak ve imkânlardan yararlanmasına izin verilmiyor. Nükleer silahlanmadan vazgeçmesi için K. Kore’ye saldırıya uğramayacağına dair güvence veriliyor, ama İran’a verilmiyor. NPT’yi imzalamayı reddedenlerden İsrail’in elinde İran’ı birkaç kez haritadan silecek kadar nükleer silah var ve bunları elden çıkarmaya da hiç niyeti yok. ABD, İngiltere ve Fransa, ellerindeki nükleer silahları azaltmak şöyle dursun bunları yenileme ve geliştirme yolundalar. ABD, İngiltere, Rusya, (tabii) Kuzey Kore ve son olarak da Fransa savunma amacıyla nükleer silah kullanabileceğini açıkladı. NPT’nin günün şartlarına göre yenilenmesi konusunda geçen mayıs ayında yapılan konferanstan hiçbir sonuç çıkmadı; çünkü ABD çabaları engelliyor. Kısacası, manzara şu: Nükleer silaha resmen sahip olan ülkeler NPT antlaşmasını bir kenara iterken, nükleer silaha resmen sahip olmayan ülkeler antlaşmadan nükleer silah programları geliştirmek için yararlanıyor. Nükleer enerji programlarını ortadan kaldırmadan nükleer silahlardan kurtulma imkanı bulunmuyor.

Bir kez daha nükleer enerji macerasına atılma hazırlıkları yapılan Türkiye’de kamuoyunun üzerinde aydınlanması gereken konulardan biri de bu.
 
bence
Türkiyenin Doğusunu kalkındırmak isteniliyorsa ,
önce Türkiyenin nükleer santralini oraya kurmali, etraftaki arap memleketleri biraz tedirgin olacak,
Turkiyenin enerji problemini cozmekle kalmaz issizlik problemi kalkar ulkenin jeneratoru haline gelir.

Ortadoğuya zaten Bir Bomba lazım herkes biryerleri ele geçirmeye çalışıyor.
herkesi rahatsiz etme zamani turkiyede, hicbir terorist kendi sulalesini kokunden yok etme
riskine giremeyecektir. herkese is imkani yollar okullar acilacaktir.
nukleer santral kurulduktan sonra cernobil en gelismis ukrayna sehirlerinden birine donusmustur'

su anda Trakyanın verimli Topraklarında yapıyorlar, Kırklareli civarlarında bir nukleer santral bacalari var, , trakya bölgesi bizim en verimli bölgelerimizden biri, enerji üretimi güneydoğuda yapılırsa çok büyük

kalkınma olur. Birşeyler üretmek zorundayız
oyle yada boyle ister trakyaya ister doguya konulsuin turkiye santrali kurduğu anda Türkiye kararlı adım atar.

su andaki :: enerjinin % 70 ini dışardan satın alıyoruz,, Bulgaristana Gürcistana elektrik satan ülkeydik,şimdi satın alıyoruz ,onlarda nükleer enerjiyi bize satıyorlar.
avrupa toplulugu kozluiduy santralini kapattirdi. maksat bulgaristana kendisi elektrik satip somurmek,

gelismis ulkelerin hemen hepsi kullaniyor,
dogal gaza bagimliyiz. rusya fiyat yukseltince hem gaz fiyati artiyor hemde elektrik maliyeti ,

bende sevmiyorum ,temiz enerji istiyorum ama maaliyet cok ucuz,,
eger atom izotopu uretirsek, bircok hastanede tedavi icin ucuz maaliyetle kullanilkacak'
bugun vefat eden erdal inonu , keyiften amerikaya gitmedi, nukleer terapi icin gidiyorlar amerikaya, izotoplar sadece bomba degil tedavi icin de kullaniliyor. bircok saglik icin kullanimi var.

Gunes enerjisi+Ruzgar enerjisi henuz daha yeterli degil guc bakimindan, sadece turistik yerlerde sessiz enerji olarak kullanilabilir. Hidro enerjilerinizi kullanamiyoruz' alt yapi gerekir,
termik santraller cfc-karbon uretiyor, dogal gaza mecburuz , ama neden mecbur olalim.
herkes kullaniyor, bizde elektrik satalim
 
asagidaki yazi alintidir' bu konuda egitim almis basit sekilde anlatmistir, benimde ilgimi cekti""""

Temelde tüm enerji santrallerinin son kısmı aynıdır türbini döndürerek enerji üretmek ve bu enerjiyi elektriğe çevirmek. Nükleer, termik, hidrolik ... gibi santrallerin farkı ise işi yaptıracak yakıtın farkıdır. Hidrolikte suyun potansiyel enerjisi kullanılır, termikte kömür, linyit, doğalgaz gibi yakıtlar yakılır, nükleer santrallerde ise yakıt olarak nükleer madde kullanılır.

Termik santrallerde yakılan ürünlerden çıkan zehirli gazlar ve artıklar doğaya salınır bunlar için önlem alınsada %100 temizlik sağlanması mümkün değildir hele ülkemizde malesef bu önlemler bile alınmıyor mesela, Afşin Elbistan'da ki Aliağa Termik Santrali 20 yıldır baca filtresiz olarak çalışıyor. Bu filtreyi takmak santralin verimini etkilemez ama insan sağlığını etkiler. Araştırmalara göre 20 yıllık dönemde o bölgedeki kanser oranı neredeyse 3 kat artmış. Bu tesis devletin.

Başka bir örnek ise İskenderundaki Sugözü (ismini yanlış hatırlıyor olabilirim) tesisi. Burası Almanlar tarafından yapılmış bir yer ve devlete ürettiği elektriği satma garantileri var (2 kat fiyata devlete iteliyor buda ayrı bir tartışma konusu olabilir). Burada filtre ve temizlik gayet muazzam fakat santralde dönen suyu direkt olarak sahile bırakıyorlar bu su çok sıcak olduğundan o bölgedeki canlı hayatını yok ediyor. Yapmaları gereken şey 2 kilometre boru hattı döşeyip suyu orada bırakmak derinlik arttığından bu doğaya zarar vermeyecektir. Bunu yapmanın maliyeti kazandıklarının yanında çok ufak birşeyken yapmıyorlar.

Nükleer santrallere gelirsek, bu santrallerde verim diğer enerji santrallerine göre kat ve kat fazladır. Etrafa zehirli gaz vs. salımı yoktur bacada yoktur bu yüzden. Fakat içerdeki işlemler çok kritiktir. Günümüzde bu santraller için inanılmaz güvenlik önlemleri söz konusudur sistemin her santimetresinde verileri ölçen aygıtlar vardır ve bunlar bilgisayarlarla her saniye kontrol edilir. Mesela pompada bir sorun çıktığında yedeği vardır, yedekte de sorun varsa başka yedeği vardır. Kontroller vardiyalı ve kesintisiz olarak yapılır burada çalışan mühendisler vardiyaları bitmeden tuvalete bile gidemezler. Bu yüzden burada çalışan mühendisler diğer santrallerde çalışan mühendislere göre 5-6 kat fazla maaş alır ve verim üzerinden prim alırlar.

Nükleer santrallerin atıkları yok mudur? Vardır. Nükleer atıklar radyasyonlu olduğu için çok tehlikelidir batıdaki ülkeler bu atıkları varillerde biriktirip ya gömerler, ya da gemilere yükleyip afrikada ki fakir ülkelere atarlar para karşılığı. Gömdükleri zaman kalın duvarlar içine atarlar fakat bir deprem o duvarları yıkabilir. Birşey anlatıp tekrar bu konuya geleceğim.

Hidroelektrik santralleri bildiğiniz gibi barajlar ile çalışır. Su seviyesiyle direkt ilgilidir fakat aşırı yağışlarda savaklar ile fazla su serbest kalır. Mersinde küçük bir santral var burada yağış olduğu zaman savaklar açılıyor fakat bir elektrik kesintisi olduğunda savaklar kapanmıyor normalde jeneratör var fakat bu jeneratör devreye yarım saatte giriyor (nedeni malum insanımızın umursamazlığı). Bu yarım saatte akan su ise 2 ilçeyi su altında bırakmayı ve o bölgede ziraati öldürmeye yetiyor.

Tekrar nükleer santrallere gelirsek, olması gereken aşırı güvenlik önlemleriyle nükleer santraller en az çevreyi kirleten tesislerdir. Fakat yukarıdaki örneği düşünürsek ülkemizde nükleer santral olması kötü sonuçlar doğurabilir

yazi alintidir
 
paşalar gibi kurulacak .... niçin devletin bizler için yaptığı bi yatırıma bu kadar sorun çıkartılıyo anlamadım
 
Üst