Faşizm nedir?

Faşizm, haklının değil güçlünün sistemi... Tıpkı Siyonizm gibi ırkçı bir ideoloji olan faşizm, şiddete, baskıya ve zulme dayalı bir sistemi savunur.
İşte faşizmin genel bir tanımı ve üç büyük faşizm örneğinin perde arkası... Hitler, Mussolini ve Franco'nun localar tarafından desteklenen rejimleri...

Faşizm, ciddi olarak ilk defa Mussolini ve Hitler aracılığıyla uygulanmışsa da tarihe bakıldığında başka faşist uygulamalara da rastlanmaktadır. Roma İmparatorluğu ve Persler ırkçı uygulamalarıyla bunun ilk örneklerindendir.
Faşizmde, ülkeyi yöneten kadro, ülkenin tek hakimidir. Alınan kararlar, yapılan uygulamalar tamamen bu kesimin iradesiyle gerçekleşir. Söz konusu kadro sadece kendi sahip olduğu ideolojiyi hakim kılmaya çalışır. Bu nedenle halkın, yönetim üstündeki eleştirileri, tavsiyeleri dikkate alınmaz. Halka empoze edilmek istenen ideolojiye ters düşen fikir ve düşünceler baskıcı yöntemler kullanılarak susturulmaya çalışılır. Halkın oluşturabileceği kurumlar ve yapabileceği faaliyetler sadece bu yönetim tarafından şekillendirilir. Kısacası faşizmde her birey, yönetimin oluşturduğu resmi ideolojiye hizmetle yükümlü olan bir araç haline getirilir.

Georges Sorel, Faşist Teorinin En Önemli İdeoloğu

Faşizmi yukarıda anlatıldığı şekilde kuramsal manada ilk defa ortaya koyan kişi 19. yüzyılda Georges Sorel oldu. Sorel, teorisini uygulamaya geçirmek için Mussolini'yle iş birliği yaptı ve İtalya'da faşist bir yönetimin iş başına gelmesine yardımcı oldu. Sorel'in özellikle Mussolini ile büyük bir yakınlık kurmasının nedeni araştırıldığında ortaya çok ilginç sonuçlar çıkmaktadır. Mussolini, masonluk örgütünün en yüksek dereceli üyelerinden biridir:
"Mussolini, Palermo Locasından 33. derece madalyasını almıştır." (Faşizmler, Henry Michel, sf.126)
Sorel'in teorisinden derinden etkilenen isimlerden birisi de Mussolini idi:
"Mussolini üzerindeki Sorel etkisi kesindir. Mussolini onunla pek çok kere biraraya gelmiştir. Hatta bu faşist diktatör bir gün halka şöyle bir açıklamada bulunmuştur: 'Şu anda sahip olduğum herşeyi Georges Sorel'e borçluyum'."(Notre Maitre M. Sorel, sf.303)
Sorel sadece Mussolini'yi değil, diğer birçok masonu da etkilemiş ve bunların da faşist partiye üye olmalarını sağlamıştı:
"Faşist Parti'ye mensup olanlar arasında birçok mason vardı. Mesela Balbo, Bottai, Acerbo, Farinaci, Grandi ve sonraları Mussolini'nin damadı olan Ciano masondu. Hatta, Faşist Parti'nin Genel Sekreterliği'ni yapmış olan Farinaci hem Palazzo Giustiniani'deki hem de Gesu Meydanı'ndaki masonluğa intisap imkanını bile bulmuştu." (Mimar Sinan Dergisi, yıl 1977, sayı 25, sf.41)

Faşizm; Haklı Olanın Değil, Güçlü Olanın Hakimiyeti

Faşizm ilk anda süslü sloganları ile bir kısım cahil halk üzerinde sempati uyandırsa da; akıl, mantık ve vicdanla düşünenler için faşizmin vaat ettiği geleceğin karanlık olduğu, tüm yetkilerin din düşmanı, zalim ve baskıcı bir elde toplanmasının zulüm ve şiddetten başka bir şey getirmeyeceği açıkça görülmektedir. Aslında bu durum faşist ideologlar ve liderler tarafından da bilinen bir gerçek ve zaten ulaşılmak istenen amaçtır. Nitekim bu gerçeği İtalyan faşist diktatör Mussolini, iktidarının çökmeye başladığını görünce şöyle dile getirmişti:
"Faşizm özgürlük değil, zalimin hakimiyetidir. Milletin güvencesi değil, özel çıkarların savunmasıdır. Bunu herkes bilirdi." (Mussolini and Fascism, John P. Diggins, sf.15)
Gerçekten de faşizm gibi şiddet ve baskı yanlısı bir düşüncenin uygulamada getireceği sonuç, doğal olarak, haklı olanın değil, güçlü olanın kazanması, güçlünün haklıyı ezmesidir. Diğer bir deyişle, faşist bir toplumda para kimin elindeyse, silah kimin elindeyse o en güçlüdür ve onun dedikleri doğrudur. Bu ideolojiden farklı olan bütün fikirler yanlış ve zararlıdır. Dolayısıyla "zararlı olan fikir", ancak o fikrin sahibinin güç kullanılarak susturulmasıyla ortadan kaldırılabilir.

Faşizm ve Siyonizm İş Birliği

Normal bir insanın kan dökmesi, baskı ve şiddeti savunması mümkün değildir. Böyle bir durumun oluşabilmesi için kişinin ancak sapkın bir ideolojiyle beyninin yıkanması gerekir. Hem faşist teoriyi ortaya koyan Sorel'in, hem de bu teoriyi uygulayan Mussolini, Franco ve Hitler gibi liderlerin gerek düşüncelerinin gerekse yaşayışlarının Siyonist felsefeyle olan paralelliği de bu noktada ortaya çıkmaktadır. Pek çok kişiye garip de gelse, faşistlerin Siyonist sermayedarlar tarafından teşvik görmesi, faşist ideoloji ile Siyonizmin paylaştığı ortak paydadan kaynaklanmaktadır. Siyonizmin temeli üstün ırk inancıdır. Siyonistlerin bu inançlarının temel dayanağı ise, Muharref Tevrat'ın bazı açıklamalarına dayanarak yaptıkları art niyetli yorumlar ve kimi batıl geleneklerden gelen ön kabullerdir. Bu düşüncelerini savunurken öne sürdükleri bir Tevrat pasajı ise şöyledir:"Siz Allah'ınız Rabbin oğullarısınız... Çünkü siz Allah'ın Rabbe mukaddes bir kavmisin ve Rab yeryüzünde olan bütün kavimlerden üstün olarak kendisine has bir kavim olmak üzere sizi seçti." (Tesniye Bölümü, 14/1-2)
Allah'ın bir dönem Yahudilere nimetler verdiği ve yine bir dönem onları diğer milletlere hakim kıldığı bir gerçektir. Ancak Siyonistler, Allah'ın birçok peygamberi bu soydan göndererek, Yahudileri bir dönem geniş topraklara hakim kılmış olmasını yanlış yorumlayıp bunu bir tür ırk üstünlüğü gibi göstermeye çalışmaktadırlar. Bunun sonucunda da, her Yahudi'nin doğuştan bir üstünlük sahibi olduğuna ve İsrailoğullarının tüm diğer kavimlerden ebediyen üstün sayıldıklarına dair çarpık bir anlayış geliştirmişlerdir.
Bu durum Siyonist liderlerin düşünce yapılarını oldukça derinden etkilemiştir. Bu etki, Siyonizmin fikir babalarından Ahad Ha Am'ın ifadesinde de açık şekilde kendini göstermektedir:
"Yaratılış merdivenlerinde farklı basamaklar olduğunu herkes doğal olarak kabul eder. Önce inorganik nesneler, bitkiler ve hayvanlar alemi, sonra konuşan yaratıklar ve hepsinin üstünde Yahudiler." (Siyonizm ve Irkçılık, AÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, no 511, sf.49) Bu ırkçı düşünce, Siyonist felsefe ile yakın ilişkileri olan masonların da önemli ilkelerinden biridir:
"Bu her biri bir öncekinden daha yükseğe varan parlak kültür aşamalarına insanın yücelişi de deniyor. Ama bütün bunlar bizim anladığımız insan, sokakta her gün gördüğümüz insan değildir. İki ayaklı, iki kulaklı, az çok usa da sahip insanı biz burada kastetmiyoruz, biz insan dediğimiz zaman, bütün masonik ilkeleri sinesinde toplayan bir insanı, insan olarak ele alıyoruz." (Mimar Sinan Dergisi, sayı 27-28, sf.35)
Dolayısıyla, Siyonist felsefeyi benimseyenler için, kendileri dışındaki insanlara hayvan gözüyle bakmak, diğer bir deyişle onlara hayvan muamelesi yapmak oldukça makuldur.
Kendi ırkından olmayan insanlara hayvan gözüyle bakan düşünce yapısının, onlar için ne gibi bir sistemi uygun göreceğini tahmin etmek pek de zor değildir. Onlara düşen görev kendilerinden istenenleri yerine getirmek, aksi halde ise, "cezalandırılmak"tır. İşte bu noktada kullanılan cezalandırma yöntemi ise, baskı ve şiddetin ta kendisi olan faşizmdir.
Faşist felsefe, sadece savaşın insanı yücelttiğine inanır. Bu felsefeye göre insan ancak savaşarak gelişebilir. Bu düşünceyi Mussolini'nin şu ifadesinde görebilmek mümkündür:
"Sadece savaş bütün insansal enerjiyi en yüksek gerilimine getirir ve onu göze almak cesaretine sahip olan toplumlara bir soyluluk damgası vurur." (Devrimler ve Karşı Devrimler Ansiklopedisi, cilt 2, sf.242)
Mussolini gibi Hitler de aynı faşist düşünceye sahip olduğundan her zaman şiddeti ve savaşı desteklemişti:
"Güçten, şiddetten, savaştan başka üstün değer tanımayan Hitler ve yakın çevresi, bu kavramlarda mistik, gizli bir anlam bulmuşlar ya da kendilerini bu anlamı bulduklarına inandırmışlardı. Savaşı yüceltmelerinin nedeni buydu." (Hitler'den önce Hitler'den Sonra, Aytunç Altındal, Cumhuriyet, 26 Kasım 1992)
Faşizmin genel karakterinde savaşın, savaşmanın bu derece önemli bir yerinin olması, Siyonizm ile faşizm arasındaki bir diğer ortak noktadır. Siyonist İsrail Devleti'nin elli yılı aşkın süredir aralıksız sürdürdüğü işgal politikası, beraberinde sürekli bir çatışma ve savaş ortamını getirmektedir. İsrail'in sorunları çözmek için sürekli şiddete başvurması, daha çok şiddetin yaşanmasına neden olmakta, Ortadoğu'da kan, gözyaşı ve acının bir türlü sonu gelmemektedir. Pek çok Müslüman ve Yahudinin hayatını kaybettiği bu savaşın barışla neticelenmemesinin en büyük sorumlusu ise, işgalden vazgeçmeye bir türlü yanaşmayan Siyonist anlayıştır.
Dinden Uzak Toplumun Kaçınılmaz Sistemi
Böyle bir tablo, faşist düşüncenin gerçekte din ahlakından uzak bir toplumun kaçınılmaz ürünü ve insanın kaba içgüdülerinin bir dışavurumu olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü baskı, şiddet, zulüm, din ahlakının ortadan kalktığı bir ortamın temel özelliklerindendir. İnsanı, basit çıkar hesapları uğruna yaşamaktan, bu çıkarlar uğruna başkalarını ezmekten uzaklaştıran tüm değerleri ise gerçek din ahlakı içerir. Din ahlakının hakim olmadığı ortamın da, hangi sistem uygulanırsa uygulansın "arena"ya dönüşmesi kaçınılmazdır. Faşizm de bu dinden uzak "arena"nın kanunlarından biridir. Hitler ve Mussolini'nin hayatı, faşizmin din ahlakından ne kadar uzak olduğunu ve buna paralel olarak faşist diktatörlerin kendilerini nasıl ilahlaştırdıklarını çarpıcı bir şekilde göstermektedir.
Ayrıca özellikle günümüz Avrupası'nda yaşayan, Hitler ve Mussolini'nin "torunları"olan neo-Nazilerin dejenere hayatları da faşist ruhun din ahlakından uzak yapısını belgelemektedir.
Zaten Siyonizmin ve masonluğun temel hedeflerinden birisi toplumları din ahlakından uzaklaştırmak ve hak dinin yaşanmadığı ortamlar oluşturabilmektir. Bu nedenle Siyonizm ve masonluk, her ne kadar faşizmin karşı safında yer alıyorlarmış gibi görünseler de, aslında faşizmin en önemli destekçilerindendirler.
Diğer faşist liderler gibi İspanya'nın faşist diktatörü Franco da baskıcı ve despot uygulamaları ile tarihe geçti.
Faşizm ve faşist karakter, bu noktada, şu şekilde maddeleştirilerek özetlenebilir:
  • Faşist düşüncede temel prensip, "haklı olanın değil, güçlü olanın haklı olması" esasına dayanır. Bu prensip aynı zamanda masonik ahlak anlayışının da temel özelliğidir. Tarihteki tüm faşist liderler de bu ahlak anlayışını uygulamışlardır. Hitler, Mussolini, Franco, Salazar; yakın geçmişte Bokassa, İdi Amin gibi diktatörler bunun tipik örnekleridir. Masonu, masonluğa çeken çoğunlukla güce duyduğu hayranlıktır; faşist de gücün peşindedir. Bu yönüyle faşistler tam anlamıyla mason ahlakını benimsemişlerdir.
  • Faşizm ve Marxizm gerçekte aynı hedefe yönelen iki kardeş felsefedir.
  • Zulüm ve işkenceden zevk alma faşist felsefenin temel esaslarındandır. Özellikle Hitler ve Mussolini gibi diktatörlerin iktidarı ele geçirdiklerinde yaptıkları işkence, kan dökme, sadizm gibi vahşi tavırlar, Siyonist felsefeden kaynaklanır.
  • Faşist sistem, egoizmin üstüne kurulmuştur. Bu olmayınca faşist düşünceye göre, ilerleme de olmaz. Bu nedenle faşistler, Siyonistler gibi barış ve yardımlaşma esasına dayanan bir dünyanın hiçbir anlamı olmadığına inanırlar.
  • Faşist karakter şeytanın Kuran'da tarif edilen karakteri ile çok büyük benzerlik gösterir. Kendisi acı çeker, başkalarına da acı çektirmek ister. Kendisi perişan bir hayat sürer, başkalarına da perişan bir hayat sürdürmek ister.
  • Faşist her gün her kılığa girebilir. Bir gün en azılı Marxist terör örgütüyle iş birliği yapar, ertesi gün yabancı bir istihbarat örgütüyle bağlantı kurarak sinagog bombalayabilir. Bir başka gün koyu bir Siyonizm dostu olarak karşınıza çıkabilir.
  • Faşistler genellikle halktan kopuk, marjinal yaşamayı severler. İnsana yakışmayan karanlık, izbe, adeta çöplüğü andıran yerlerde yaşarlar. Buralarda kendi şahsi kinlerini tatmine çalışırlar. Sadizmi, korkuyu, kaosu, güzelliğe düşman olmayı savunurlar. Din ahlakı ise, bunların tam tersini; şefkati, merhameti, affı, barışı emrettiği için, din ahlakından hep uzak dururlar. Çünkü faşistlere göre kan, savaş, kin, nefret, sadizm yoksa, yaşamanın da bir anlamı yoktur.
  • Faşist karakterde merhametli olmak kara bir leke sayılır. Merhametli, müşfik kimselerle beraber hareket edilemeyeceği fikri, faşist ideolojinin karakteristik özelliğidir. Faşist tam anlamıyla sado-mazoşist bir ruh hali yaşar. Zulmetmekten hoşlandığı gibi, kendisine zulmedilmesinden de zevk alır. Faşist ideolojiye uzun yıllar hizmet edenlerde akıl almaz derecede korkunç, zalim, vicdansız bir yüz ifadesinin oluşması bu düşünceden kaynaklanır.
  • Faşistlerin tavır ve davranışları, zalim yapıları nedeniyle son derece kabadır.
  • Faşistlerin en bariz vasıflarından biri hür düşünememeleridir. Ufukları dardır. Bu nedenle komploları, sahtekarlıkları, ilkel yalanları her seferinde ortaya çıkar.

Din Ahlakı Faşizmi Kesin Olarak Reddeder

Dünyada bugüne dek var olan faşist sistemlerin sahip oldukları ortak noktalardan biri dine karşı tutumlarıdır. İlk bakışta, tüm faşist sistemlerin halkın sahip olduğu dini savunduğu görülür. Ancak, faşistler dini samimi olarak savunmazlar. Masonik-faşist zihniyet için din sadece araçtır. Tek amaçları, dini kurumlardan ve inançlı halktan destek almak, dini terim ve kavramları kullanarak halkı kendilerine bağlayabilmektir. Bu dinin İslam, Hıristiyanlık, Yahudilik gibi İlahi dinler, Budizm ya da herhangi başka bir din olması faşistler için fark etmez. Yeter ki söz konusu dini inanç o topluluğu birarada tutsun, onları faşist ideolojinin çıkarları doğrultusunda motive etsin. Hitler, Mussolini, Franco gibi faşist diktatörlerin ve hatta Saddam Hüseyin gibi çağdaş faşistlerin politikaları ve uygulamaları incelendiğinde, dine karşı tutumlarının iç yüzü de kolaylıkla görülebilmektedir.
Faşistlerin, kendilerine sorulduğunda Allah adına, din adına, millet adına ortaya çıktıklarını söyleyip aklın alamayacağı pek çok sapkınlığı olağan karşılamaları; iyiliksever, barışçıl, hoşgörülü ve insancıl amaçlar uğrunda mücadele ettiklerini öne sürmeleri, faşistlerin Kuran'da anlatılan ikiyüzlü (münafık) karakteriyle tam bir uyum içinde olduklarını göstermektedir.
Herşeyden önce faşistlerin samimi olarak dini savunmaları imkansızdır, çünkü faşistlerin sahip oldukları karakter ve hayata bakış açıları dinin insanlara kazandırdığı güzel ahlakla taban tabana zıttır. Allah'ın insanlar için seçtiği dinde barış ve huzur varken, faşizmde savaş ve huzursuzluk vardır. Allah insanlara güzel söz söylemeyi, affetmeyi ve sevgiyi emrederken, faşistler kin ve nefreti, bitip tükenmeyen mücadeleyi ve savaşı emrederler. Dolayısıyla, faşistler dinin samimi olarak yaşanmasını ve topluma dinin getirdiği güzel ahlakın hakim olmasını istemezler, çünkü böyle bir durumda kendileri topluma hakim olamayacaklardır. Bu nedenle, hem dindar görünür, hem de hak dinin yaşanmasını gizlice, sinsi tedbir ve uygulamalarla engellemeye çalışırlar.
 

MUSSOLINI İTALYASI​

Mussolini, gerek iktidara geliş sürecinde gerekse iktidarı boyunca belirli çevreler tarafından büyük destek gördü. Bunların başında ise, Siyonistler vardı. Siyonistler diğer bazı Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, İtalya'da da iç ve dış siyasete yön verebilecek konumda olmayı hedefliyorlardı. Siyonizme sıcak bakan kişilerin iktidarda olması, bu hedefin gerçekleştirilmesini kolaylaştıracaktı. Çoğu yerde olduğu gibi İtalya'da da masonların desteği ile Siyonistler bu alanda çeşitli faaliyetler yürüttüler.
Mussolini'nin başa getirilmesindeki en önemli etkenlerden biri ise üstad mason olmasıydı:
"Mussolini Palermo Locası'ndan 33. Derece Madalyası'nı almıştır." (Faşizmler, Henry Michel, sf.126)
Mason localarında kullanılan bir sembol olan "balta", Mussolini tarafından faşizmin ve Faşist Parti'nin simgesi olarak seçildi. Masonik felsefede ölüm ve katliamı sembolize eden "balta", faşizmin amacı olan şiddeti ve savaşı simgeliyordu.
Mussolini kendisinin ve Siyonizm-masonluk menfaatleri doğrultusunda oluşturulan kadronun Siyonist ideallere hizmet için uğraş vereceğini, Siyonist liderlerle yaptığı bir toplantıda şu ifadesiyle belirtmişti:
"Bir Yahudi Devleti kurmalısınız. Ben kendim, bir Siyonistim ve bunu Dr.Weizmann'a (ilk İsrail Cumhurbaşkanı) da söyledim. Gerçek bir devletiniz olmalı. İngilizlerin size lütfettiği milli bir ev değil. Bir Yahudi Devleti kurmanızda size yardım edeceğim." (Mussolini and the Jews, Meir Michaelis, sf.131)
Siyonist Yahudiler, Mussolini'nin kendilerine sağladığı bu yardımları karşılıksız bırakmadılar. Amerika'daki Yahudi banker J. P. Morgan aracılığıyla İtalya'daki faşist yönetime para yardımında bulundular:
"'J.P. Morgan bankerlik şirketi 1926 yılında İtalya'daki faşist Mussolini hükümetine 100 milyon dolar veriyor." (Mussolini and Fascism, John P. Diggins sf.32)
Faşist Parti'nin mason üyelerinden ve aynı zamanda Mussolini'nin damadı olan Ciano

Mussolini'nin destek verdiği bir diğer grup ise İspanyol faşistleri idi. Mussolini, İspanya'da faşistleri iktidara getirebilmek için Hitler'le birlikte büyük çaba gösterdi ve bunda da başarılı oldu:
"Mussolini ve Hitler müdahalede bulunduklarını saklamadılar. 19 Temmuz 1936'dan itibaren Franco'yu desteklediklerini açıkça ilan ettiler." (Pietro Nenni, İspanya'da İç Savaş ve Faşizm, sf.75)
Mussolini İspanya'ya faşist diktayı getirebilmek için, var olan Cumhuriyetçi yönetime karşı, monarşi yanlısı karşı-Cumhuriyetçi gruba destek verdi. Roma'da karşı-Cumhuriyetçi grupla gizli bir anlaşma imzaladı. Yapılan anlaşmayla Mussolini, İspanya'da faşist yönetimi kuracak, karşı-Cumhuriyetçi grubu maddi-manevi destekleyerek iş başına gelmesini sağlayacaktı. Bu anlaşma daha sonra gizli olmaktan çıktı. Mussolini İspanya'ya faşizmi yerleştirmek için İtalyan ordusunun kendi askeri ve teçhizatıyla bizzat savaştığını şu sözleriyle itiraf etti:
"II. Dünya Savaşı bastırdığında bize pek az can kaybına mal olan, ama muazzam bir askeri ve mali külfet yükleyen İspanya ve Habeşistan Savaşı'ndan henüz çıkmıştık." (İspanya'da İç Savaş ve Faşizm, Pietro Nenni, sf.74)

Mussolini'nin Kendini Kutsal Bir Varlık Olarak Gösterişi​

Mussolini, hemen tüm faşist liderlerde görülen bir özellik olarak kendini ilahlaştırma yoluna gitmiştir. Bunun için devletin sahip olduğu resmi yayın organlarını kullanmıştır:
"Milizia Fascista adlı resmi dergi vatandaşlarına şu çağrıyı yapar: 'Tanrıyı sevmekten bir an bile geri kalma. Ama unutma ki, İtalya'nın Tanrısı Duçe'dir'." (Çağdaş Liderler Ansiklopedisi, cilt 4, sf.1474)
Mussolini, bu sapkın iddiasını kanunlara da yerleştirmişti. Yayınladığı kurallar listesini, Musevilerin 'On Emirinden' esinlenerek On Emir koymuştu. Bu emirler içinde kendisinin her zaman haklı olduğuna dair bir madde de bulunmaktaydı:
"Duçe'nin yanılmazlığı yediden yetmişe her İtalyanın kafasına sokulur. On Emir'in 8. maddesinde yer alan, 'Duçe her zaman haklıdır' sözü toplumun her bireyi için ilk ağızda benimsenilmesi gereken bir ilkedir." (Çağdaş Liderler Ansiklopedisi, cilt 4, sf.1474)
Diğer yandan Mussolini, küçük çocukları faşist sisteme uygun bir şekilde yetiştirmek ve onların gözünde kendini sözde ilah gibi göstermek için "Balilla"adında, çocukları örgütleyen bir teşkilatın kurulmasına da önayak olmuştur:
"Çocukları örgütleyen Balilla'nın 'Credo'su (temel inançları) 'Kutsal Papa'nın şahsında faşizme inanıyorum' diye başlar, 'Mussolini'nin dehasına iman ederim' sözleri ile devam eder." (Çağdaş Liderler Ansiklopedisi, cilt 4, sf.1474)
Sözde ilahlık iddiasıyla yapılan bütün bu propaganda ve telkinlerle halk artık Mussolini'yi insan üstü bir varlık olarak görmeye başlamış ve sonunda Mussolini arzuladığını elde etmişti:
"Güneyli köylü kadınları, 'Mussolini- insan üstü' diyorlardı; ve Duçe'nin harman dövmesine bakarak şöyle haykırıyorlardı: 'O bize ekmek veriyor, bunu bize harmanda döğüyor, bizde onu koruyoruz.'." (Faşizmin Analizi, Maria Macciocchi, sf.117)
Mussolini'nin bu davranışları, masonik felsefede birçok kez tekrar edilen mantığın bir benzeridir. Masonik felsefede de insanı herşeyin üzerinde gören, çarpık bir anlayış hakimdir:
"Mason, kaynağına yaklaştıkça nurlanır, fakat yanar. Hedef güneşe varmak değil, güneş olmaktır. İşte bu güneş ilahlık mertebesidir." (Doğuş Kolu, Mason Yıllığı, sf.41)
Nitekim aynı düşünce bir başka masonik kaynakta daha açık bir şekilde ve şu ifadelerle anlatılmıştır:
"İlkel toplumlar acizdirler, aczleri dolayısıyla etraflarındaki kuvvetleri ve hadiseleri ilahlaştırdılar. Masonizm ise insanı ilahlaştırdı." (Selamet Mahfilinde Üç Konferans, sf.51)
Mussolini'nin bu sapkın düşünce ve uygulamalarının yanı sıra, ayırımcı politikaları da ünlüydü. Örneğin kadınlara karşı tam anlamı ile bir ayırımcılık uygulanıyor, kadınlar ikinci sınıf insan muamelesi görüyor ve hatta tamamen yok sayılıyorlardı. Mussollini bu düşüncesini Journal adlı Fransız gazetesine verdiği demeçte şu şekilde ifade etmiştir:
"Bizim devletimizde kadın hesapta olmamalıdır." (Faşizmin Analizi, Maria Macciocchi, sf.128-129)
Mussolini'nin kadınlara karşı olumsuz bakış açısına sahip olmasının temelinde mason localarında aldığı telkinlerin büyük etkisi vardı. Mason teşkilatlarına da sadece erkekler alınıp kadınlar kabul edilmemekte ve masonlar, kadınları hor, zayıf insanlar olarak görmektedirler:
"...Kadınlık bizim düzenimiz haricinde bırakılır, alınmaz." (World Freemasonary, sf.19)
"Kadın pek nadir olarak karar istidat ve kabiliyetine maliktir. Zira za'fı, onu bencilliğe sürükler. Hem de o, erkekle mukayesede, tembel, az faal, az sebatkardır, çabuk yorulur... Kadın, nefsine karşı da samimi değildir. Hiçbir zaman kusurlarını itiraf etmesini bilmez... Riyakarlık onda fıtridir. Buna bir de kibir ve azameti ilave ederseniz kadının hakiki seciyesini elde etmiş olursunuz. " (Türk Mason Dergisi, sayı 11, sf.50)
Mussolini'yi kadınları bu şekilde toplum dışına itmeye götüren kuvvetlerden biri de esasında her faşistte var olan şiddet duygusudur:
"Mussolini'nin değişmez inançlarından biri zorbalıktır ve bunu Sorel'den öğrendiğini söylemenin bazen politik olarak faydalı olduğunu düşünüyordu, şiddete başvurmak kafasında çoktan gelişmiş esas içgüdüdür." (Mussolini, Denis Mack Smith, sf.14)
Nitekim Mussolini kendisinde yer eden şiddet duygusunu uygulamaya dökmüş ve "Kara Gömlekliler" adında her türlü şiddet ve zorbalık eylemlerini gerçekleştiren silahlı birlikler oluşturmuştur. Bu birlikler vasıtasıyla sadist arzularını halk üzerinde terör havası estirerek yerine getirmeye çalışmıştır:
"...Mussolini normal duruma geri dönmekten bahsediyor olmasına rağmen, gizliden gizliye teğmenlerine dehşet eylemlerini artırmalarını öğütlüyordu." (Mussolini, Denis Mack Smith, sf.81)
Diktatörlüğün muhafızları olan bu silahlı faşist birliklere "Kara Gömlekliler" denmesinin sebebi Mussolini tarafından belirlenen siyah üniformaları giymeleridir. Siyah, masonlar için özel anlamlar taşıyan bir renktir. Locaların iç dekorasyonlarında yoğun olarak kullanılan siyah renk, masonik felsefede ölüm ritüellerini ve ölümü temsil etmektedir. Masonlukta siyahın diğer bir önemi de, üstad-ı azamın kıyafetinin rengi olmasıdır.
Mussolini "Kara Gömlekliler" vasıtasıyla sadece kendi ülkesinde şiddet uygulamakla kalmamış, bu idealini gerçkleştirmek için diğer ülkeleri de işgal etme yoluna gitmiştir. 1935 yılında Etiyopya'yı işgal etmiş ve 1941 yılına kadar 15 bin Müslümanın katledilmesine neden olmuştur.
Diğer yandan 3 Ekim 1911 yılında İtalya'nın Libya'yı işgal etmesiyle başlayan ve Müslümanlara karşı yapılan zulmü devam ettirmiştir. Mussolini'nin göreve gelmesiyle Ömer Muhtar yönetimindeki Müslümanlara karşı yapılan saldırılar daha da artmıştır. İşgal ancak Mussolini öldükten sonra 10 Şubat 1947'de yapılan barış anlaşmasıyla son bulmuştur. Bu süre içinde 1,5 milyon Müslüman şehit edilmiş, yüz binlercesi de yaralanmıştır.

Mussolini'nin Din Düşmanlığı​

Mussolini'nin en belirgin özelliklerinden birisi, din konusunda gösterdiği ikiyüzlülüktür. Mussolini, bir yandan siyasi çıkarları ve geleceği endişesi ile, Papa ve diğer din adamları ile yakın ilişkiler kurmaya çalışırken, diğer yandan Allah'ın varlığını ve dini inkar ettiğini ifade etmesi ile ünlüdür.
Mussolini'nin yaşadığı bu gayri-meşru hayat ve halk üzerinde meydana getirdiği zulüm ve baskı, günümüzdeki birçok faşist liderler gibi dinsiz olmasının bir sonucudur:
"Mussolini ateistlikten de öte dine karşı tamamen düşmanlık gösteriyordu. 1915'de Lausanne Halk Sarayı'nda şunları söylüyordu: 'Allah yoktur; din, bilim karşısında bir saçmalıktır. İnsanlar için bir hastalıktır'." (Histoire de Mussolini, Louis Roya, 1926)
Hatta iktidara gelmeden önce de "La Lima"adlı gazetede "gerçek dinsiz" takma adıyla yazılar yazıp dine saldırmıştır. Mussolini'nin bu ilkel mantığı, büyük oranda cahilliğinden kaynaklanıyordu. Çünkü, ateizmin hızlı bir çöküş süreci yaşadığı günümüzde, pek çok bilim adamı tarafından da açıkça kabul edildiği gibi din hiçbir şekilde bilimin karşısında yer almamakta, tam tersine elde edilen tüm bilimsel sonuçlar ve bulgular Allah'ın varlığını bir kez daha tasdik etmektedir.
II. Dünya Savaşı'yla başlayan süreç Mussolini'nin sonunu hazırlamıştır. İtalyan ordularının her çarpışmada başarısızlığa uğraması ve 1943 yılında müttefik ordularının Sicilya'ya ayak basması, halkın Mussolini'ye artık olumsuz gözle bakmasına neden olmuştur. Gelişen bu olaylar karşısında Yüksek Faşist Konseyi toplanmış ve yönetimi Mussolini'den alarak Kral'a devretmiştir. İtalyanlar tarafından dışlanan Mussolini daha sonra Hitler'in işgal ettiği Kuzey İtalya'da kurulan "İtalyan Sosyal Cumhuriyeti" adında yeni ve küçük bir Cumhuriyetin başına geçmiştir. Mussolini burada tamamen Hitler'in yönlendirmesiyle hareket etmiş ve onun isteği doğrultusunda da ilk iş olarak kendisini İtalya'nın yönetiminden uzaklaştıran konsey üyelerini öldürme kararı almıştır. Nitekim daha sonra aralarında damadı Ciano'nun da bulunduğu bu kişiler yakalanarak öldürülmüştür. Bütün bu çabalarına rağmen Mussolini, müttefiklerin ve partizanların birçok yeri ele geçirmesi nedeniyle zor duruma düşmeyi engelleyememiştir. Almanların da yardım etmediğini görünce yandaşlarıyla beraber kaçmaya çalışmış, fakat partizanlar tarafından yakalanarak, 28 Nisan 1945'de kurşuna dizilerek öldürülmüştür.
 

HİTLER ALMANYASI​

Aralarında Yahudilerin de olduğu dönemin ünlü bankerleri Hitler'in en önemli destekçileri arasında yer alıyorlardı.
Almanya'da Hitler iktidarının yaşandığı dönem, Siyonistlerin birtakım gizli planlarını gerçekleştirebilmeleri için önemli bir fırsat olmuştur. Her ikisi de ırkçı birer ideoloji olan Siyonizm ve Nazizm arasında gizli bir ittifak olduğu, pek çok tarih bilimci tarafından ele alınmış bir gerçektir.

II. Dünya Savaşı sırasında bütün Avrupa'yı kasıp kavuran Hitler ve Nasyonal Sosyalist Parti, Almanya'da ilk ortaya çıktığı zaman henüz kimse tarafından tanınmaz ve kendilerine taraftar dahi bulamazken, önce ülkenin önde gelen Siyonist sanayicileri tarafından destek gördü. Krupp, I.G Farben ve diğer bazı Yahudi şirketlerin sahipleri 1929 yılında bu partiye girdiler:
"Toplantıda bulunanlar arasında, bir gün içinde Nazi oluveren Krupp von Bohlen, I.G Farben'den Bosch ve Schnitzler ile Birleşik Çelik Kurumu'ndan Voegler vardı." (Nazi İmparatorluğu, William Shirer, sf.304)

Bu kişiler daha sonra partide, faşist görüşe sahip Hitler'i destekleyen sanayiciler arasına katıldılar ve Hitler'i partinin başına getirebilmek için çok büyük paralar harcamayı göze alıp, istediği zaman kullanabileceği özel bir harcama fonu oluşturdular. Hitler'i 1933 yılında Almanya'nın başına getiren genel seçimlerde ona büyük maddi destek sağlayanlar ve seçim kampanyasının yürütülmesinde en büyük rolü oynayanlar da aynı Siyonist finansörlerdi.
Diğer yandan Yahudi bankerler de Hitler'e istediği zaman istediği miktarda maddi yardımda bulunuyorlardı. Özellikle uluslararası alanda çalışan Yahudi banker Warburg, aralarında Rockefeller'ın da bulunduğu Amerika'daki diğer Yahudi bankerler adına Hitler'le temasa geçmiş ve ona çok yüksek miktarda maddi destek sağlamıştı:

"Warburg Almanya'ya geldiğinde Hitler'in danışmanlarıyla görüşmeler yaptı. Temsil ettiği Amerikalı finansörler adına Führer'e başa geçmesi için 10 milyon dolar vaat etti.
Hitler, Wall Street'teki koruyucularıyla devamlı mektuplaşıyordu: 'Hareketimiz Almanya'da büyük bir hızla gelişiyor. Bana gönderdiğiniz para bitti. Bir daha ki sefere ne kadar alabileceğimi bana bildirmenizi önemle rica ediyorum'. Hitler." (La Haute Finance et les Revolutions, Henry Coston, sf.27)

"Hitler'in bu ricası Yahudi bankerler tarafından karşılıksız bırakılmadı. Yapılan kısa bir toplantıdan sonra Nazilere 15 milyon dolarlık yeni bir yardımın yine Warburg aracılığıyla yapılması kararlaştırıldı." (La Haute Finance et les Revolutions, Henry Coston, sf.29)
Maddi yardımda bulunanların bir diğeri ise, dünya petrol pazarının en büyük dilimlerinden birini alan Royal Dutch Shell şirketinin sahibi Samuel Ailesi'ydi:
"Hitler'in diğer bir destekçisi Samuel Ailesi'nce kurulan 'Royal Dutch Shell'den Sir Henry Deterding'di. Oswald Dutch'ın yazdığına göre 1931'de Sir Henry Deterding ve destekçisi Samuel Ailesi, Hitler'e 30 milyon pound verdi." (The World Order, A Study in the Hegemony of Parasitism, Eustace Mullins, sf.109)

Yahudi sanayici ve bankerler Hitler'e sağladıkları büyük maddi destek ve bunun karşılığında elde ettikleri imtiyazlarla ülkenin gerçek hakimi durumuna gelmişlerdi:
"Hitler paraya ihtiyacı olduğu zaman Alman Yahudisi finansör Siegmund Warburg ailesinden milyonlarca dolar alıyordu... Bu sırada Warburg gibi yüzlerce Yahudi banker aile, hakimiyetleri altına aldıkları ülkede zenginleştiler." (Les Secrets de L'Empire Nietzschéen, Aron Monus, sf.614)
Siyonistler Hitler'i maddi olarak desteklerken, aynı zamanda bu desteklerini Almanya'daki resmi örgütleri olan "Almanya Siyonist Federasyonu" vasıtasıyla da yazılı olarak Nazi Partisi'ne bildirmişlerdi. 21 Haziran 1933'de Federasyon'un Hitler'e gönderdiği destek mektubunda şu ifadelere yer veriliyordu:

"Irk ilkesini hayata geçiren yeni (Nazi) devletin temelleri üzerinde kurulacak yapı içerisinde, bizler de, kendi topluluğumuza ayrılacak alanda baba yurdu (Fatherland) için elimizden gelen her türlü verimli faaliyeti sürdürmeyi umuyoruz..." (Zionism, Brenner, sf.48)
Bu düşünce doğrultusunda Siyonistler ilk olarak o dönemde büyük ekonomik kriz içinde bulunan "Babayurdu"Almanya'yı tekrar canlandırmaya çalışmışlar ve "Dünya Siyonist Örgütü" vasıtasıyla Nazi mallarının Ortadoğu ve Kuzey Avrupa'da dağıtımcılığını yapmışlardır. (The Hidden History of Zionism, 1988, Ralph Schoenman, sf.51)
II. Dünya Savaşı sırasında da Hitler'in en büyük destekçileri gene Siyonistler oldu. Yahudi şirketleri Hitler'in ihtiyaç duyduğu lojistik desteği büyük ölçüde sağladılar:
"Hitler'i savaşa sokmak için ona top güllesi ve petrol konularında garanti vermek gerekiyordu. İsveç Enskilda Bankası'ndan Yahudi Jacob Wallenberg 'SKK' top güllesi üretim fabrikasını kontrol ediyordu ve Nazilere savaş boyunca gülle top mermisi sağladı. Rockefeller'in sahibi olduğu 'Standard Oil', Nazi gemilerine ve deniz altılarına İspanya ve Latin Amerika'daki istasyonlarıyla petrol sağladı. II. Dünya Savaşı başlamadan önce, 'Ethyl-Standard', 500 tonluk ethyl kurşununu Warburgların sahibi olduğu 'I.G Farben' aracılığıyla 'Reich Hava Kuvvetleri Bakanlığı'na gönderdi ve ödeme 21 Eylül 1938 tarihli bir teminatla Brown Bros Harriman tarafından gerçekleşti." (World Order, A Study in the hegemony of Parasitism, Eustace Mullins, sf.63)

Hitler ise, Siyonistlerin kendisine verdikleri desteği şu ifadesiyle açıkça ortaya koyuyordu:
"Yahudiler bana mücadelemde önemli katkılarda bulundular. Hareketimizde çok sayıda Yahudi beni mali olarak destekledi." (Hitler m'a dit, Hermann Rauschning, sf. 265)

Hitler ve Yahudi Göçü​

Siyonistlerin ırkçı ve faşist düşünceye sahip bir partiyi desteklemesi ilk anda çelişkili gibi görülebilir. Fakat, o dönemde Siyonist liderlerin ulaşmak istedikleri hedef dikkate alındığında, Nazilerin yaptıklarının Siyonist amaçlarla uyum içinde olduğu ortaya çıkmaktadır. Siyonistlerin o dönemde ulaşmak istedikleri hedef, Filistin'deki Yahudi nüfusunu artırmak ve böylelikle güçlü bir Yahudi Devleti kurmaktı. Bunun için dünyanın dört bir tarafında dağınık halde yaşayan Yahudilerin Filistin'e göç etmesi gerekiyordu. Fakat Siyonist lider Theodor Herzl'in yaptığı çağrılara Avrupa'da ve de özellikle Almanya'da yaşayan Yahudiler -iyi hayat standardına sahip olmaları nedeniyle- olumlu cevap vermemiş ve bu çağrıyı duymazlıktan gelmişlerdi. Bu durum karşısında Siyonist liderler, Filistin'e göçü sağlamak için, Almanya'nın Ari ırk dışındaki tüm unsurlardan temizlenmesi gerektiğini düşünen Hitler ile iş birliği yaptılar.
İşte Siyonistlerin desteğiyle iş başına gelen Hitler ile Siyonistlerin en önemli ortak paydası buydu: Yahudilerin Almanya dışına çıkarılması. Yurtlarından çıkarılan Yahudilerin Filistin'e yönlendirilmesi ise Siyonistlerin sorumluluk alanıydı.
"Naziler ve Siyonistler Yahudilerin Almanya'dan Filistin'e mallarının bir bölümüyle göç etmelerini sağlamak için beraber çalıştılar." (Die Geschichte des Zionismus und des Staates Israel, Conor Cruise O'Brien, sf.130)
Filistin'de bir Yahudi Devleti'nin kurulabilmesi için öncelikle Hitler ile Siyonist liderler arasında bir anlaşma imzalandı:

"Wilhelmstrasse'nin gizli arşivleri, Hitler İmparatorluğu ile Yahudi örgütleri arasında, Alman Yahudilerinin Filistin'e göçlerini kolaylaştırmak amacıyla bir anlaşma imzalandığını ortaya koymaktadır." (Theodor Herzl, Paris 1960, A. Chouraqui, sf.225)
"Hitler, antisemitik liderler olan Luger, Schönerer ve diğerlerinin taktiklerini kullandığı halde, politikada antisemitik işlemler uygulamaktan oldukça uzaktır." (The Universal Jewish Encyclopedia, cilt 5, sf.400)

Siyonistler ile Hitler arasındaki bu ittifakın temel dayanak noktası ideolojik benzerliklerdir. Nazizm de Siyonizm de ırk saflığını savunmaktadır. Hitler'in Ari ırkı oluşturmak için yaptığı çalışmalarda, Yahudileri Alman toplumunun dışına itmesi, Siyonistler tarafından anlaşılması hiç de zor olmayan bir tutumdur. Çünkü Siyonistler de Yahudilerin üstün bir ırk olduğu ve diğer ırklarla karışmamaları gerektiği iddiasındadırlar. Bu durumda, Siyonistler için -kendi planlarına göre- Hitler'in politikaları karşısında yapılması gereken en akılcı hareket, minimum zarar ile maksimum fayda sağlamaktır. Bu da, bir yandan Hitler'i desteklemekle, bir yandan da Almanya'da yaşayan Yahudileri Hitler'in zulmünden koruyabilmek için hızlı bir şekilde Filistin'e ulaştırabilmekle mümkündür.
Siyonizm Sempatizanı Nazi Subayı:Reinhart Heydrich
Gestapo şefi Heydrich, Nazilerin Siyonist ideolojiye duydukları sempatiyi, Siyonistlere seslenen şu mesajıyla açıkça ortaya koymuştu: "Kendilerine iyi dileklerimizle birlikte resmi desteğimizi de sunuyoruz." (Zionism, Brenner, sf.85)

Reinhart Heydrich, SS'lerin Das Schwarze Korps adlı resmi yayın organında Siyonizmi öven bir yazı yazdı. Heydrich, Yahudiler arasında iki temel grup (asimilasyonistler ve Siyonistler) olduğunu ve Siyonistlerin de kendileri gibi ırk düşüncesine sahip olduğunu yazıyordu. Ona göre asimilasyonistler tehlikeliydi, ama Siyonistlerle iş birliği yapmak çok makuldü. Yazısının sonunda Yahudi kafadarlarına duygusal mesajlar vermişti: "Filistin'in binlerce yıldır hasret olduğu kızlarına ve oğullarına kavuşacağı zaman uzak değildir. Onlara tüm iyi dileklerimizle birlikte resmi desteğimizi de sunuyoruz."

Ancak savaş yıllarının başlaması ile birlikte tüm Almanya'daki ve Avrupa'daki Yahudiler arasında büyük bir korku başladı. Milyonlarca masum Yahudiİ çocuk, kadın, genç, ihtiyar ayırımı yapılmadan korkunç bir soykırıma maruz kaldı. Dünya tarihinin en büyük katliamlarından biri olan bu vahşet, yaklaşık 6 milyon masum Yahudinin hayatına mal oldu. Kurtulabilen Yahudilerin bir kısmı Filistin topraklarına bir kısmı da ABD gibi diğer ülkelere göç etti.
Ne var ki, Filistin'de bir Yahudi Devleti kurmak için Nazi Almanyası ile kirli bir iş birliği yapan Siyonistler, Soykırım yıllarında bile Nazilerle dirsek temasını korumuşlar, dahası Yahudilerin Nazi zulmünden kurtarılması için en ufak bir girişimde bulunmamışlardır.
Bu, tarihsel kanıtlarla belgelenmiş bir gerçektir. Amerikalı Yahudi tarihçi Lenni Brenner, "Zionism in the Age of Dictators" adlı kitabında, II. Dünya Savaşı sırasında asimilasyonist Yahudi organizasyonlarının Nazi işgali altındaki ülkelerdeki Yahudileri kurtarmak için ellerinden gelen herşeyi yaptıklarını yazar. Ancak, Brenner'ın özellikle vurguladığı gibi, Siyonistler Naziler'in elindeki Yahudilerin kurtarılması konusu ile hiç ilgilenmemişler, hatta bu konudaki çabaların bir kısımını engellemişlerdir. Brenner, WZO'nun (Dünya Siyonist Örgütü) bu konudaki tepkisizliği karşısında, pek çok Yahudinin "Avrupalı kardeşlerimiz katledilirken, siz nasıl buna sırt çevirebilirsiniz?" mantığı ile isyan ettiğini yazar. (Zionism in the Age of Dictators: A Reappraisal, Lenni Brenner, Chicago, 1983, s. 233) Polonyalı Siyonist lider İzak Gruenbaum, bu konuda Siyonistlere yöneltilen suçlamaları ve kendilerinin cevabını 1943'teki bir yazısında şöyle anlatır:
"Şu içinde bulunduğumuz dönemde, Eretz İsrail'de bazı yorumlar yapılıyor. Bize, 'Eretz İsrail'i (İsrail topraklarını) şu zor günümüzde öncelikli hedef yapmayın, Yahudiler yok edilirken yalnızca Filistin ile ilgilenmeyin' diyorlar. Ben bunu kabul etmiyorum. Ve insanlar bize 'Keren Hayesod'dan (Filistin'deki Siyonist fon) Avrupalı Yahudileri kurtarmak için para ayıramaz mısınız?' diye soruyorlar. Ben de 'hayır' diyorum. Tekrar ediyorum, 'hayır'... Bence Siyonist hareketi ikinci sıraya koymaya çalışan bu eğilime karşı çıkmalıyız. Ve bu yüzden insanlar bize 'antisemit' diyorlar, Yahudileri kurtarma işlerine öncelik tanımadığımız için." (Zionism in the Age of Dictators: A Reappraisal, Lenni Brenner, Chicago, 1983, s. 234)

Adolf Eichmann'ın Kontrolünde Filistin'e Göç​

Siyonistler ile Naziler arasındaki görüşmelerin bir neticesi olarak, Yahudilerin Almanya'dan çıkarılmaları Siyonistlerin denetiminde gerçekleştiriliyordu. Hitler, Yahudilerin Filistin topraklarına güvenli ve düzen içinde göç edebilmesi için bu işin başına Adolf Eichmann'ı getirdi. (Eichmann in Jerusalem, Hannah Arendt, sf.6)
"1938 Martı'nda Avusturya'nın fethiyle beraber Eichmann, Yahudi göçünü ilerletmek üzere oraya gönderildi. Kendisini Yahudilerin göç politikasına adadı. Viyana'da kurduğu Yahudi göç merkezi çok başarılıydı." (Encyclopedia Judaica, cilt 6, sf.517-518)
Eichmann, düzenlediği göç operasyonunun, Siyonist çıkarlar doğrultusunda yürütüldüğünü şu ifadeleriyle açıkça ortaya koymuştu:
"Zihnimde tasarladığım çözüm, Yahudilerin ayaklarının altına katı, taze toprak koymak. Böylece kendilerine, sadece kendilerine ait toprakları olacak. Ben böyle bir çözüme memnuniyetle katılırım." (Eichmann in Jerusalem, Hannah Arendt, sf.51)
"Benim kişisel çabam Yahudilere toprak ve vatan sağlamak." (Eichmann in Jerusalem, Hannah Arendt, sf.45)
Eichmann, Yahudilerin göçünü sadece Viyana'da değil, Avrupa'nın diğer yerlerinde de organize etti. Macaristan'daki Yahudilerin göçünü sağlamak için Dr. Rudolf Kostner adındaki Yahudiyle iş birliği yaparak onunla bir göç anlaşması imzaladı:
"Eichmann'ın karşılaştığı Yahudiler arasında onun müthiş idealist diye söz ettiği Dr. Rudolf Kostner vardı. Onunla, Yahudilerin Macaristan'dan göç etmeleri için anlaşma imzaladı. Eichmann binlerce Yahudinin kanunsuz olarak Filistin'e göç etmesini sağladı." (Eichmann in Jerusalem, Hannah Arendt, sf.37)
Eichmann 1939 yılında Çekoslavakya'nın Prag şehrinde bir başka Yahudi göç bürosu kurdu. Göç için yaptığı çalışmaları sadece kendi kurduğu göç merkezleriyle bırakmayan Eichmann, aynı zamanda soydaşı olan Heydrich'le de iş birliği yaparak Yahudilerin Filistin'e göçünü hızlandırmaya çalışıyordu:
Eichmann, 1941 yılına kadar yasal yollardan 250 bin Alman Yahudisinin Filistin topraklarına yerleşmesini sağladı. (Eichmann in Jerusalem, Hannah Arendt, sf.54)
Macaristan'daki Yahudilerin Filistin'e göçlerini sağlamak içinEichmann'la iş birliği yapan Siyonist Rudolf Kostner.

Hitler'in bir diğer ilginç yönü de, "Thule" adındaki kara büyü konusunda yoğunlaşmış olan mason locasına girip burada büyü ve büyücülük konuları ile ilgilenmiş olmasıydı:
"Hitler, yalnızca yüksek dereceli masonların alındığı Kabala ile ilgilenen 'Thule' Mason Locasına kayıtlıdır." (Modern Magick, Donald Michael Kraig, sf.33)
"Sebottendorf, yazdığı kitapta 'Hitler'den önce ben vardım' diyordu. Hitler'in ilk kez kendilerine- 'Thule' ye geldiğini ve burada eğitildiğini açıkladıktan sonra, Hitler'in, Thule'nin aristokrat olmayan Almanlara açık olan yan örgütü Alman İşçi Partisi'ne, sonra da Thule'nin üyesi ve görevlisi Karl Harrer tarafından kurulmuş olan Münih'teki Alman Sosyalist Partisi'ne üye yapıldığını açıkladı." (Hitler'den Önce Hitler'den Sonra, Aytunç Altındal, Cumhuriyet, 1 Aralık 1992)
Hitler bu büyü örgütünde aldığı bilgiler doğrultusunda "nasyonal sosyalizm"düşüncesini oluşturmuş ve Nasyonal Sosyalist Parti de bu örgütün ön ayak olmasıyla kurulmuştu:
"Hitler'in ünlü Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP), 1920'de, Thule tarafından başlatılan çabalarla kuruldu." (Hitler'den Önce Hitler'den Sonra, Aytunç Altındal, Cumhuriyet, 1 Aralık 1992)
Nitekim, "Thule"nin amblemi olan "Gamalı Haç"partinin de amblemi olarak kullanılmıştır:
"Thule'nin amblemi, yukarıda da belirtildiği gibi, Gamalı Haç'tı." (Hitler'den Önce Hitler'den Sonra, Aytunç Altındal, Cumhuriyet, 1 Aralık 1992)
Hitler siyasi hayatının ilk yıllarında uluslararası Siyonist finansörler dışında "Thule" locasının da desteğini görmüştü:
"Adolf Hitler, 1919'da Alman İşçi Partisi'ne katıldı, çünkü etkin bir Alman topluluğunun, aristokratların ve finansçıların oluşturduğu 'Thule Locası' tarafından desteklenmişti. J.H. Stein Bankasının sahibi ve Polonya bankacılarının ortağı olan Baron Kurt Von Schroder, Herrenklub'ün üyesi ve aynı zamanda Almanya'nın en etkin grubu 'Thule' Locası'nın lideriydi. 'Thule', 1919'da Hitler'in işini başlatmıştı. Schroder, tüm ITT'lerin ve Alman yan kuruluşlarının yöneticisiydi, SS Kıdemli Grup Lideri, Deutsche Reichsbank ve diğer yüksek seviyede yöneticilikleri vardı.
 
Hitler'in yardımcısı Walter Funk, Schroder'le görüşerek uluslararası bankacılarla ilgili sorularda Hitler'in gerçek görüşlerini tartışıyordu. Funk, Schroder'i tatmin etmeyi başarıyordu ve böylece Nazi Partisi'ne finansal destek devam etti.
4 Ocak 1933'te Hitler, Baron Kurt Von Schroder ile, Cologne'deki evinde buluştu. Schroder, Hitler'e onu Almanya'nın Başbakanı yapmak için gerekli fonu sağlayacağına dair garanti verdi.
Schroder'in J.H. Stein Bankası Hitler rejimi boyunca iş anlaşmalarına dahil olan bankaydı." (The World Order, A Study in the hegemony of parasitism, Eustace Mullins, sf. 107-108)
"Hitler için toplanan endüstriyel yardımlar Schroder Bank'a yatırılıyordu." (The World Order, A Study in the hegemony of parasitism, Eustace Mullins, sf. 63)
Nazilerin Karanlık Yönleri
Siyonistlerin, tarihin çeşitli döneminde iş birliği yaptıkları, kullandıkları kişi ve örgütler olmuştur. Naziler bunlardan yalnızca birisidir. Masonluk ve alt-üst örgütlenmeleri de Siyonistlerin yakın dostları arasındadırlar.
Fakat bu kişi ve örgütler genelde bazı ilginç özelliklere sahiptir. Para hırsı, zalimlik, ikiyüzlülük gibi özelliklerin yanında bazılarının cinsel sapıklıkları da oldukça ünlüdür. Nazilerin arasında homoseksüelliğin son derece yaygın olması, bu durumun en çarpıcı örneklerinden biridir:
ADOLF HITLER: Hitler hastalıklı ruha sahip bir liderdi. Tarihin en dengesiz diktatörlerinden biri olan Hitler'in buna rağmen kitleleri ardından sürükleyebilmesinin en önemli nedenlerinden birisi ise, cahil kitleleri galeyana getirebilecek bir üslup ve stil
kullanmasıydı. Halka yaptığı en önemli telkinlerden biri ise, kendisinin adeta insan üstü bir varlık olduğu idi. Mussolini'nin hayatını ele aldığımız bölümde gördüğümüz, faşist liderlerin kendilerini sözde birer ilahmış gibi gösterme çabası, Hitler'de de yoğun olarak görülmekteydi:
"Açıkça görüldüğü gibi, Hitler kendisinin, Almanya'ya kurtarıcı olarak, insan üstü bir varlık gibi, özel bir görevle yükümlü olduğuna inanmaktadır." (Hitler Melek mi, Şeytan mı?, Walter C. Langer, sf.16)
Hitler yaptığı toplantılarda da bu özelliğini ön plana çıkarıyor ve insanlar üzerinde bu şekilde hakimiyet kurmaya çalışıyordu:
"Bütün bu toplantılar, doğaüstü ve dinsel bir hava yaratmayı amaçlıyordu, Hitler'in toplantı yerine girişi sözde bir ilah edası taşıyordu." (Hitler Melek mi, Şeytan mı?, sf.41)
Bu yönüyle insanları etkilemekte o kadar başarılı olmuştu ki, halk artık onu insan üstü bir varlık gibi görmeye başlamış ve tüm iradenin Hitler'e ait olduğu sapkınlığına inanmıştı. Hitler'in Hava Kuvvetleri Komutanı olan Goering'in şu ifadesi bu durumu en çarpıcı şekilde ortaya koymaktadır:
"Vicdansızım ben. Benim vicdanım Adolf Hitler'dir." (Hitler Melek mi, Şeytan mı?, sf.52)
Hitler'in içinde bulunduğu bu "üstün insan" olma sapkınlığı onda şiddete dayalı bir ruhun yansımasına da yol açtı:
"Barbarlık, onur dolu bir sıfattır. Bu nedenle, tam anlamıyla barbar olmak istiyoruz." (Cumhuriyet, 26 Kasım 1992, sf.12, Hitler'den Önce Hitler'den Sonra, Aytunç Altındal)
Hitler'in özel hayatı da birçok sapkınlıkla doluydu. Üst düzey Nazilerin çoğunda bulunan özelliklerden biri olan homoseksüellik Hitler'in de "alışkanlık"larındandı. Hitler
gençliğinden itibaren bu tür bir kimliğe sahip olmuş ve gençlik yıllarında homoseksüellerle beraber yaşamıştı. Bu dönemde geçimini eşcinsel ilişkiler için kendisini kiralayarak sağladığına dair polis kayıtlarında çeşitli bilgiler yer almaktaydı:
"İşte bu günlerde, üstelik eşcinsel ilişkiler için kendilerini kiralayan insanların kaldığı bir otelde kalıyor ve belki de bu nedenle polis kayıtlarına, bir 'cinsel sapık' olarak geçiyordu." (Hitler Melek mi, Şeytan mı?, Walter C. Langer, sf.172)
Genel olarak bütün yakın korumalarını homoseksüel olan kişilerden seçmiş ve aynı zamanda kendisine homoseksüel eşler de edinmişti. Hitler, bu sapık ilişkilerinin, homoseksüelliğinin bilinmesinden hiç rahatsızlık duymuyor ve eşcinsel oluşunu gizlemeyip eşcinsellerin kendi aralarında kullandıkları bir ismi kullanıyordu:
"Hitler'in normal kişilerden çok, eşcinsellerin yanında rahat ettiği doğrudur. Strasser'ın belirttiğine göre, kişisel korumalarının hepsi eşcinseldir. Rauschning, Hitler'in eşcinsel eşi olduklarını söyleyen iki oğlana rastladığını belirtmiştir. Hitler'in, eşcinsellerin, arkadaşları için kullandıkları "Bubi" adını kullandığı büyük bir olasılıkla doğrudur." (Hitler Melek mi, Şeytan mı?, Walter C. Langer, sf.164)
ERNST ROEHM: Roehm, "Hücum Kıtaları" adı verilen ve ülkede çok büyük ağırlığı olan SA'ların lideridir. Aynı zamanda Hitler'in de en yakın çalışma arkadaşlarındandır. Nazilerin birçoğunda var olan özellik, Roehm için de geçerlidir:
"Roehm ilk Nazilerin birçoğu gibi bir homoseksüeldi." (Nazi İmparatorluğu, William L. Shirer, sf.75)
Nazilerde homoseksüelliğin normal bir anlayış olarak halka benimsetilmesi adeta bir devlet politikası haline getirilmişti. Özellikle Roehm bunu topluma yerleştirebilmek için etkin bir şekilde faaliyet gösteriyordu:
"Roehm, homoseksüelliği yeni ahlakın tabanı olarak tavsiye ediyordu. Tartışmalara yeni bir açı getirerek homoseksüelliği halka açık olan yerlerde teşhir ediyordu." (Hitler's Elite, Louis L. Snyder, sf.63)
Hitler de aynı çarpık ahlak anlayışını savunduğundan dolayı halkın yoğun tepkilerine rağmen Roehm'ün bu yöndeki faaliyetlerine her zaman destek vermiş ve onu savunmuştur:
"Roehm'ün özel yaşamı beni ilgilendirmez, ben ona mutlak olarak inanıyorum." (I Knew Hitler, Ludecke, sf.477-478)
Roehm homoseksüellik gibi bir sapkınlığı, halka, insanda muhakkak bulunması gereken, insanı yücelten bir özellik gibi göstermeye çalışıyor ve homoseksüel olmayanları aşağılayıp onları hor görüyordu:
"Homoseksüelleri süper insanlar olarak görüyordu. Çünkü ona göre homoseksüeller insanların en cesur olanlarıydı. Homoseksüelliğiyle övünüyordu. Hatta gurur duyuyordu. Normal - namuslu- insanlardan kendini ve homoseksüel arkadaşlarını daha iyi görüyordu." (Hitler's Elite, Louis L. Snyder, sf.63)
PAUL JOSEPH GOEBBELS: Hitler'in propagandadan sorumlu bakanıdır.
"Hitler'in Propaganda Bakanı iken, Der Angriff (Hücum) adını verdiği Siyonizmi öven on iki bölümlük bir rapor yazmıştır." (The Hidden History of Zionism, Socialist Action, Ralph Schoenman, sf.51)
HERMANN WILHELM GOERING: SA liderliği ve Hava Kuvvetleri Komutanlığı yapmış olan Alman mareşalidir.
"Goering, tüm hayatı boyunca uyuşturucu bağımlısı olarak yaşamış ve birçok kere tedavi olabilmek için hastanelerde yatmıştır. " (NSDAP: The Party, sf.60)
"Goering, uyuşturucu bağımlılığının yanı sıra aynı zamanda bir homoseksüeldir. Devamlı kadınsı, egzotik kıyafetler giymiş ve bundan büyük haz duyduğunu belirtmiştir." (NSDAP: The Party, sf.61)
JULIUS STREICHER: "Nazilerin siyaset adamıdır. En büyük merakı pornografidir." (Eichmann in Jerusalem, Hannah Arendt, sf.27)
Aynı zamanda sadizme düşkün olmasıyla da ünlüdür: "Sürekli kırbaç taşır ve kızdığı insanları kırbaçlardı. Kırbaçlayarak öldürdüğü insanları gülerek anlatırdı." (Çağdaş Liderler Ansiklopedisi, cilt 3, sf.863)

FREIHERR WERNER VON FRITSCH​

Hitler'in Kara Kuvvetleri Komutanı'dır.
"Homoseksüel ilişki sırasında yakalanmış ve Askeri Mahkeme'de yargılanmıştır." (Nazi İmparatorluğu, William L. Shirer, cilt 1, sf.497-554)

FRANCO ve İSPANYA İÇ SAVAŞI​

Avrupa'nın bazı büyük sermayedarları, Hitler Almanyası ve Mussolini İtalyası örneklerinde görüldüğü gibi faşist lider ile hep yakın ilişki içerisinde oldular.Bu yolla söz konusu ülkelerde hem iktidardakilere etki edebiliyor hem de çeşitli ekonomik imkanlar sağlayabiliyorlardı. Bu şirketlerin İspanya'da Franco idaresindeki faşist yönetimin iktidara gelmesinde de önemli etkileri oldu. İspanya ordusu ile iş birliği yaptılar ve ürettikleri silahları bu orduya verip yüz binlerce insanın öldürülmesine aracı oldular.
Bu şirketlerin bir kısmını silah şirketleri oluşturuyordu. İspanya'daki zengin maden yatakları bu sermayedarların dikkatini çekmekteydi. Bu şirketler tüm maden yataklarını kendi kontrollerine almak için 1933 yılında İspanya'da iktidar olan aşırı sağ partilerin oluşturduğu konfederasyona destek verdiler ve bu konfederasyonun lideri olan faşist Gil Robles'le yakın temaslarda bulundular:

"Bu belgeler; Frankfurt Metal A.Ş.'nin (bu şirket I.G Farben ve Siemens'in ortak olduğu bir kuruluştur) daha 1934 yılından beri İspanyol gericiliğinin önderi Gil Robles ile İspanyol maden cevheri üzerinde görüşmelerde bulunduğunu ortaya koymuştu. Gil Robles imzasını taşıyan bir belgede, maden ocağı tekeli isteğinde bulunan Alman sanayicilerinin bu isteklerini uygulamaya hazır olduğu belirtilmektedir." (Franco kimdir, Falanjizm nedir?, T. Kakınç, sf.48)
Frankfurt Metal A.Ş, yapılan bu anlaşmayla İspanya'daki tüm ocakları kendisine bağlarken, hiçbir ülkenin ortaklığını kabul etmemişti. Kendisiyle beraber iş yapabilme şansını sadece faşist İtalya'daki şirketlere tanımıştı. Çünkü bu şirketlerin İspanyol ocaklarından elde edecekleri gelir faşist İtalya'nın daha da güçlenmesini sağlayacaktı.
Fakat, 1936 yılında yapılan seçimler büyük şirketlerin planlarını alt üst etti. Anti-faşist görüşlü partilerin biraraya gelip oluşturduğu "Halk Cephesi" seçimleri kazandı ve iktidara geldi. Bu durumda maden işletmeleri üzerindeki tekel hakkını yeniden alabilmek için "Halk Cephesi" ile görüşülüp anlaşma yapılması gerekiyordu. Fakat "Halk Cephesi" söz konusu şirketlerin böyle bir ayrıcalığa sahip olmasına baştan beri karşıydı. Zaten bu şirketlerin de bir önceki dönemde "Halk Cephesi" yerine "Aşırı Sağ Konfederasyon" ile ilişki kurmasının nedeni buydu.
Dev şirketlerin elde ettikleri büyük geliri kaybetmemeleri ve bu açmazdan kurtulmaları için önlerinde tek çözüm kalıyordu: "Halk Cephesi"ni iktidardan düşürmek.

Sanayicilerin Verdiği Darbe Kararı​

Bu amaçla, iktidara gelmiş olan anti-faşist hükümete karşı, çok yakın ilişkilerinin olduğu ordunun kışkırtılıp desteklenmesine karar verildi. Böylelikle faşist rejim İspanya'da hakim kılınacak ve madenler üzerindeki işletme hakkı tekrar ele geçirilecekti:
"Alman maden işletmesi soylularının, kimya-banka ve elektrik tekelcilerinin, 'İspanyol Halk Cephesi'nden çekinmelerinin nedeni açıktır: İspanyol yer altı hazineleri üzerindeki haksız haklarının tanınmayacağından ve bu servet kaynaklarının elden gideceğinden korkuyorlardı. Bu yüzden de faşizmi tuttular: Franco'nun hükümet darbesini hazırladılar." (Franco Kimdir, Falanjizm Nedir?, T. Kakınç, sf.50-51)
Yapılan plan doğrultusunda hemen çalışmalara başlandı. Faşist görüşün liderlerinden ve 1936'daki faşist darbenin ele başlarından olan General Sanjurjoi ile birlikte Alman ve İtalyan kapitalistler Berlin'e giderek planlarını anlattılar. Darbe için Hitler'den maddi-manevi destek istediler:
"Ama ne fayda, artık bütün bütün anlaşan Alman ve İtalyan büyük kapitalizmi, maden işletmesi ayrıcalığını istemek için Madrid yerine bu defa Berlin'e başvurmak zorunda kaldılar. Çünkü, o arada yapılan İspanyol seçimleri umdukları sonucu vermemiş ve iktidar, faşizmin değil, İspanyol Halk Cephesi'nin eline geçmişti. Berlin'e yapılan başvurmayla aynı tarihe rastlayan günlerde General Sanjurjoi de Berlin'de göründü. 1936'daki faşist hükümet darbesini hazırlayanların ele başlarından olan general, Hitler'den silah ve asker yardımı istiyordu." (Franco Kimdir, Falanjizm Nedir?, sf.49)
Hitler'in böyle bir teklifi reddetmesi imkansızdı. Nitekim Hitler, Yahudi sermayedarların isteği doğrultusunda hareket edip, madenler üzerindeki tekel haklarının bu şirketlere verilmesi karşılığında yardım etmeyi kabul etti:
"Faşist generalin istekleri, İspanya'nın ve İspanyol Fası'nın maden ocağı işletmesi tekelini Alman tröstlerine vereceği teminatı alındıktan sonra yerine getirilmiştir." (Franco Kimdir, Falanjizm Nedir?, sf.49)
Faşist darbenin güçlü ve etkili bir şekilde yapılabilmesi için sadece Hitler'le değil, Mussolini ile de görüşüldü. Aşırı sağ konfederasyon üyeleri, subaylar ve kapitalistler darbe için asker ve silah yardımı istediler. Mussolini doğal olarak bu istekleri kabul etti. Yapılan anlaşmanın metni aynen şöyleydi:
"Aşağıda imzası bulunan bizler, yani kendi adına hareket eden Don Emilio Barrera, 'Gelenekçi Topluluk'u temsil eden Don Raphael Oldzabal ile M. Lisarsa ve 'Renovacıon Espanola'nın lideri Don Antonio Goicoecha; İtalyan Başbakanı Mussolini ile Mareşal Balbo arasında 31 Mart 1934'de öğleden sonra yapılan görüşmenin tanıkları olarak aşağıdaki hususları belirtiriz: İtalyan Başbakanı Duçe, ordunun, deniz kuvvetlerinin ve iki monarşist partinin durumu hakkında ayrıntılı bilgi edindikten sonra, İspanya'daki bugünkü rejimi devirmek ve yerine monarşinin gelmesini sağlayacak bir krallık naipliği kurmak için yapacakları mücadelede iki muhalefet partisini var gücüyle destekleyeceğini ve gerekli bütün imkanları sağlayacağını sözlerinin gerçekliğini ispatlayabilmek için de derhal; 20 bin tüfek, 20 bin el bombası, 200 mitralyöz ve 1.500.000 peseta (İspanyol para birimi) vermeye hazır olduğunu; bu yardımın sadece bir başlangıç sayılmasını ve gerektiği gibi çalışıldığı takdirde ve şartların elverdiği ölçüde, daha büyük bir yardımın yapılacağını söyledi... Hem her gruba verilecek silah miktarı, hem de bunların İspanya'ya nakli konusunda gerekli tedbirlerin bu liderler tarafından alınması kararlaştırıldı." (İspanya'da İç Savaş ve Faşizm, Pietro Nenni, sf.31-32)
Uluslararası şirketler, İspanya'da faşist bir darbe gerçekleştirmeye yönelik planlarını bu kadarla bırakmadılar. Faşist harekete karşı tavır alan Cumhuriyetçileri savunmasız bırakmak için kendi adamlarını kullanıp uluslararası çapta bir oyun tezgahladılar. Dönemin Fransa Başbakanı olan Leon Blum faşistlere karşı Cumhuriyetçilere silah sağlayacağına dair söz verdi. Fakat iç savaş başlayınca bu sözünü yerine getirmedi ve yüz binlerce Cumhuriyetçiyi ölüme terk etti. Böylelikle faşistlerin yönetime zorlanmadan gelmesini kolaylaştırdı:
"Paris Halk Cephesi hükümetinin ve onun Başkanı Leon Blum'un Cumhuriyetin savunulması için gerekli silahları sağlayacağına güvenen İspanyol halkı, ilk anlardan itibaren gözlerini Fransa'ya çevirmişti. Fransa Hükümet Başkanı Leon Blum'un Paris'te lunaparkta yaptığı ve İspanya'ya yardımın reddedilişine tarihi ve ideolojik bir kılıf giydirmeye çalıştığı nutku, İspanyol halkında büyük tepkiler uyandırmıştı." (İspanya'da İç Savaş ve Faşizm, sf. 54)
Uluslararası şirketlerin faşistler ve Cumhuriyetçiler arasında başlattıkları kardeş kavgası buradaki madenlerden elde edilen gelirin, bu kuruluşların menfaati için kullanılması amacını güdüyordu:
"İspanya'da 1936 yılında başlayacak kan dökümü, İspanyol maden cevherlerinin ve altınlarının Alman büyük kapitalistlerinin kasalarına oluk oluk akmasından öte bir amaca hizmet etmeyecektir." (Franco kimdir, Falanjizm nedir?, T. Kakınç, sf.48)
Bu sırada bu planda önemli bir rol alan General Sanjurjoi bir uçak kazası sonucu öldü. Bu durum karşısında sermayedarlar, ordunun Cumhuriyetçiler karşısında başarısızlığa uğramaması için yeni bir lider arayışına girdiler. İşlerini "sağlama bağlayarak" ordunun başına, güvendikleri bir ismin getirilmesini sağladılar: Francisco Franco.
Franco zaman zaman çıkan ayaklanmaları durdurmak için vahşi bir karakter sergilemiş ve bu ayaklanmaları en sert şekilde bastırmıştı. 1934'de Oviedo'daki maden işçilerinin çıkardığı ayaklanma karşısında da aynı sert tutumunu korumuştu:
"Franco Fas'tan Lejyonerleri ve yerli halktan oluşturulan birlikleri, yani 'Regulares'leri getirmeyi önerdi. Özellikle Regularesler savaştaki ustalık ve hunharlıklarıyla tanınmaktaydı. Öneri herşeye rağmen kabul edildi. Sonraki günlerde Regularesler, bu ünlerinin boşuna olmadığını Oviedo işçilerini görülmedik gaddarlıklarla öldürerek kanıtlayacaklardı." (Çağdaş Liderler Ansiklopedisi, cilt 2, sf.663)
Franco beraber çalıştığı subayları seçerken de, onlara bağlı bulunan askerlerin sadistçe davranmalarını göz önüne alıyordu. Nitekim bu subaylardan biri olan Yarbay Yagüe, Franco'nun istediği tipte askerleri yönetiyordu:
"Yagüe'nin askerleri toplu ırza geçme ve cinayet eğlenceleri düzenlemekte, polis tutukluları sadist işkencelerle, 'sorgu'dan geçirdikten sonra öldürmektedir. Çılgınca bir kan davasına dönüşecek iç savaşın başlangıç noktasına gelinmişti." (Çağdaş Liderler Ansiklopedisi, cilt 2, sf.664)

İç Savaş Başlıyor​

Ülkeyi binlerce insanın hayatını kaybettiği bir iç savaşa sürükleyen Franco, iç savaştan galip çıkmak için her yolu deniyor, Hitler'den ve Mussolini'den devamlı yardım alıyordu:
"Ancak bu arada iç savaş devam ediyordu ve Franco, artık bedelini nasıl ödeyeceğini düşünmeden, her başı sıkıştığında Hitler ve Mussolini'yi arıyordu." (Çağdaş Liderler Ansiklopedisi, cilt 2, sf.669)
Franco, Hitler ve Mussolini'den sağladığı bu desteklerle 1936 yılı sonunda ülkenin yarısına hakim duruma geldi. Dışarıdan gelecek yardımların rahatlıkla kendilerine ulaşabilmesi ve kendi birlikleri arasındaki ikmal işlemlerinin kolaylıkla yapılabilmesi için özellikle Portekiz sınır boyunu ele geçirdi. Bu arada 1937 yılında Cumhuriyetçilerin elinde bulunan Madrid'in çevreyle bağlantısını kesmeye çalıştı fakat başarılı olamadı. Buna karşılık kendisine bağlı faşist birlikler aracılığıyla kuzeydeki Bilbao şehrini işgal etti. Franco'ya bağlı birlikler 1938'de Madrid'i tekrar kuşattı. 1939 yılı başlarında da hem Madrid'i hem de Cumhuriyetçilerin elinde bulundurduğu diğer şehirler olan Barcelona ile Valencia'yı ele geçirdi. Böylelikle Franco ve ona bağlı olan faşist birlikler ülkeyi tamamen kontrolleri altına aldılar.
Franco iç savaş sırasında çocuk, kadın, yaşlı demeden yüz binlerce kişiyi katletti. Bu sırada İspanya'da bulunan Mussolini'nin damadı Ciano, Franco'nun yarattığı vahşeti şu sözleriyle ifade ediyordu:
"Madrid'te günde 200 veya 250 kişi, Barselona'da 150, Seville'de 80 kişi öldürülüyor" (L'Express, 6-12 Ekim 1975)

Franco'nun Hitler'e Hediye Ettiği Kasaba​

İç savaş boyunca Hitler Almanyası Franco'ya hem ekonomik hem askeri yardımda bulundu:
"Tutkularının gerçekleşmesini, İspanya'yı kana ve felaketlere boğan vatandaş savaşında aradılar. Yine bu yüzden Alman uçakları İspanyol kadın ve çocuklarını mitralyöz ateşiyle acımaksızın biçtiler; Krupp'un topları yoksul İspanyol köylüsüne ölüm yağdırdı." (Franco kimdir, Falanjizm nedir?, T. Kakınç, sf.51)
Franco aldığı bu yardımları karşılıksız bırakmamış ve küçük bir kasabayı Nazilere, silah şirketlerinin yeni ürettikleri silahları deneyebilmeleri için "hediye"(!) olarak vermişti:
"Bilbao üzerine yürüyen Franco, belki İtalya'nın yardımı kesmesini önlemiş, ama Nazi dostlarına da yardımlarına karşılık, küçük bir kasabanın halkını gözünü kırpmadan vermiştir: 'Guernica!'.5 Mayıs 1937 sabahı, küçük Guernica kasabasının halkı, Nazi teknolojisinin yeni harikalarıyla, dev bombardıman uçakları ve tonlarca bombanın getirdiği ölümle uyandı. Asturia harekatı için yok edilmesi hiç de gerekmeyen küçük kasaba, Nazi uçaklarının 'deney'ine, Franco tarafından terk edildi..." (Çağdaş Liderler Ansiklopedisi, cilt 2, sf. 669)
Almanya'yı silahlandırarak II. Dünya Savaşı'nın patlak vermesinde en büyük rolü oynayan silah üreticisidir. Krupp yalnızca II. Dünya Savaşı döneminde değil, daha 19. yüzyılın ortalarından itibaren Avrupa'daki en büyük silah üreticisi olarak dev bir üretim potansiyeline sahipti. Krupp gelişimini ve şirketlerinin temel finansmanını devrinin (1804-1878) en büyük bankeri Abraham Oppenheim'dan almıştı. 1800'lerin sonlarına doğru Krupp Rusya, Belçika, Hollanda, İspanya, İsviçre, Avusturya ve İngiltere'ye silah satarak I. Dünya Savaşı için gerekli alt yapıyı oluşturdu.
Ünlü Siemens fabrikalarının kurucusu Karl Wilhelm Siemens'le birlikte silah çeliği üretiminde iş birliği yapan Alfred Krupp ürettiği silahlar, en kaliteli silahlar seçildiğinde, "Şu andan itibaren; Almanya'nın geleceğini elinde tutan grubu kendimizle birlikte sürüklemekteyiz." diyerek Krupp'un Almanya'nın ve tüm Avrupa'nın tarihindeki önemini anlatmıştır.
Krupp'un önemli bir özelliği silah satışını karşılıklı düşman olan ülkelere yapmasıydı. Osmanlı İmparatorluğu ve Çarlık Rusyası'na karşılıklı silah satışı yaparak 93 harbini çift taraflı olarak körükledi. 19. yüzyılda Almanya'nın silah üretimini tekelinde tutuyordu. Bu süreç içinde gerek Almanya'yı, gerekse diğer kilit ülkeleri savaşa hazırlayan ve kışkırtan Krupp'tu.
Hitler'in iktidara geldiği 1933'ten savaşın sona erdiği 1946 senesine kadar Krupp net karını %433 oranında arttırdı. Hitler, bir konuşmasında Krupp'a olan sadakatini şöyle dile getirmiştir: "132 yıllık aile şirketi olan Krupp firması Almanya'nın askeri gücüne yaptığı katkılardan dolayı en yüksek ödüle layıktır."

Kaynaklar:
  • The Arms of Krupp (1587-1968), William Manchester.
  • Krupps, The Story of an Industrial Empire, Von Klass.
  • Krupp, Bernt Engelmann.

İspanya'daki Loca: Opus Dei...​

Franco'nun büyük sermayedarlarla olan ilişkisi ve onlara verdiği destek, iç savaş bittikten sonra da devam etti. Franco'nun destek verdiği gruplardan birisi de masonlardı. "Opus Dei" adındaki uluslararası mason locasının üyelerini, kurduğu hükümetlere bakan olarak ataması bu durumun önemli göstergelerinden biriydi. Opus Dei'ye bağlı Huarte ve Vila Blanco ailelerinin 1956'da Mateza adlı şirketi kurmasından sonra, Opus Dei'nin üyeleri Franco tarafından bakanlığa atanır. Ve kısa sürede Opus Dei'nin genel konseyi, bu bakanlıkların gücünün maksimuma çıkarılmasına karar verir:
"1962 Temmuzu'nda Opus Dei hükümette yer almak için baskı yapar, hem de tüm ekonomik birimlere el atarak: tarım, ithalat, ticaret, endüstri, çalışma..." (Les Vrais Maitres du Monde, Gonzales Mata, sf.96)
"Opus Dei" üyesi olan masonlar hükümete bakan olarak girdikten sonra, ilk iş olarak bankalara el atarak "ceplerini doldurmaya" başladılar. Yapılan yağma, daha sonra bir skandal olarak ortaya çıktı. Fakat bütün bu olup bitenlere karşın Franco, olayı örtbas edip kapattı:
"Kısa sürede, yeni gelenler, Opus Dei'nin birkaç yıl önce istediği çizgide bir dizi yeni reformlar yaparak onlara itaat ederler. Bu reformların en önemlisi banka sisteminde yapılandır. İspanya Bankası millileştirilir. (2 tane Opus Dei üyesi yardımcı müdür, bir tanesi de genel müdür olur.) Resmi Banka millileştirilir. Bu şekilde 6 kredi kuruluşu ortaya çıkar.
Opus Dei üyesi bakanların korunması sayesinde kendilerine verilen kredi inanılmaz boyutlara ulaşır. 13 milyar peseta kredinin usulsüz olarak verilmesi 1969'da skandala neden olur. Verilen rakamların sadece çok az bir kısmının üretildiği ortaya çıkar. Satılanlar ise, daha da azdır.
Franco, Opus Dei'nin koruyucusu Bakan Amiral Carrero Blanco'nun isteklerine uygun olarak olayın üzerine gidilmesini engeller. 1 Ekim 1971'de kamuoyunca suçlu bulunan kişileri affeder." (Les Vrais Maitres du Monde, Gonzales Mata, sf.96-97, 102)
Franco hayatının son yıllarına doğru faşist, baskıcı bir ruh taşıdığını tekrar göstererek kurmuş olduğu faşist rejime muhalefet eden herkesi terörist ilan eden bir yasa çıkartır. Çeşitli ülkelerin yoğun tepkilerine rağmen çıkartılan yasayla beş kişi, kafalarına "çivi çakılarak" idama mahkum edilir. Franco'nun 39 yıl süren diktatörlüğü 20 Kasım 1975 tarihinde ölümüyle sona erdi.
Bu baskıcı diktatörün arkasında bıraktığı kan, faşist ideolojilerin bir topluma nelere mal olduğunun göstergesi oldu...

FAŞİST ÖRGÜTLENMELER​

Faşist rejimlerin iktidara gelmesini ve iktidarı sürdürmelerini sağlayan en önemli faktör ise, terör ve baskı politikalarını ustalıkla uygulayan Faşist örgütlenmeler oldu. Her ikisi de ırkçı ve saldırgan ideolojiler olan Siyonizm ile faşizm arasındaki ilişki çeşitli terör örgütlerinin yapılanmasında da ortaya çıkmaktadır.
Faşizmin bir ülkeye tümüyle hakim olmasının en açık örnekleri olan Nazi Almanyası ve Mussolini İtalyası bu faşist örgütlenmelerin "altın devirlerini" oluşturdu. Her iki rejimde de, faşist felsefeyi tam olarak kabul eden ve uygulayan, çoğu hasta ruhlu insanlardan oluşan resmi terör örgütleri kuruldu. İlk karakteristik özelliklerini bu dönemde ortaya koyan bu örgütler, II. Dünya Savaşı'ndan sonra da dünyanın pek çok ülkesinde gerek yer altı örgütü gerekse siyasi parti olarak faşist ideolojiyi ayakta tuttular. Yine pek çok ülkede de Mossad'ın uzantısı olan "Kontrgerilla" sistemleri ile yakın ilişki içindeydiler.
Siyonist lider Jabotinsky, Betar adını verdiği faşist bir örgüt kurdu. Bu örgüt daha sonra hem Hitler hem de Mussolini tarafından taklit edilecekti.

Yakın tarihte Siyonistler tarafından kurulan ilk faşist örgüt "Betar"dır. Örgütü kuran ünlü Siyonist lider Vladimir Jabotinsky idi.
"Bir Rus yahudisi olan Jabotinsky, daha sonra gittiği İtalya'da faşist düşünce yapısını büyük ölçüde benimsemişti. Bu düşünceler doğrultusunda bir "Siyon ordusu" oluşturma fikrini geliştirdi.
Jabotinsky'ye göre, günümüz ahlak kuralları içinde çocuksu hümanizmin etkisi yoktur. Dünya siyasal yaşamını şekillendirecek manivelanın güç ve sadece güç olduğuna inanır. Ona göre, komşusu ne kadar iyi ve candan olursa olsun, ona inananlar aptaldırlar. 'Adalet, bileği güçlü olanın ve bu bileği büyük bir ısrarla isteklerini gerçekleştirmek için kullananındır' diyen Jabotinsky, çağın diğer sosyal Darwincileri gibi, bir milletin yaşamını baskı altına girmeden devam ettirebilmesi için güçlü ırki temellere sahip olması gerektiğini savunacaktır. 1913 yılında yazdığı 'Irk Üzerine' adlı makalesinde, dünya siyasal düşüncelerinde ırkçı düşüncenin temellerini atan A. Gobineau'nun ve 'Aryan' mitini Almanlara maleden H.S. Chamberlain'in fikirlerini nerede ise satır satır takip etmek mümkündür: 'Bir milletin muhtevası, milli karakterinin alfası ve omegası, onun fiziki kalitesinde, diğer bir deyişle, o milletin ırki kompozisyonunda aranmalıdır', der". (Kutsal Topraklarda Siyonistler ve Masonlar, Mim Kemal Öke, sf.289)
Felsefesini "güçlü olanın haklı olduğu" temelinde oturtan Jabotinsky, faşist karakteri sebebiyle daha sonraları "Vladimir Hitler" olarak anılmıştır. O dönemde İngilizlerin mandası altında olan Filistin'de çarpışmak üzere yarı askeri bir gençlik örgütü kurdu:
"Jabotinsky'nin bu bakış açısı ona siyasal rakipleri tarafından 'Vladimir Hitler' lakabını kazandıracaktır ki, Jabotinsky'nin İtalyan faşitleri ile ilişkileri bu suçlamayı doğrulayacak güçtedir. İngiliz mandası altındaki Filistin'de çarpışmak üzere Jabotinsky'nin kurduğu Betar adlı gençlik örgütünün simgesi "kahverengi gömleklerdir"... Sloganı ise 'Doğu için İtalya Düzeni'dir. 1935'te verdiği bir demeçte Jabotinsky, 'Biz bir Musevi İmparatorluğu istiyoruz. Akdeniz'de bir İtalyan İmparatorluğu olduğu gibi, Doğu'da bir Musevi İmparatorluğu olmalıdır' diyordu... Bu imparatorluk, Filistin'le birlikte Ürdün'ü de içerecek, Mısır'ı ve Irak'ı da kapsayacak sınırlara sahip olacaktı. Jabotinsky 1934'de İtalya'da Civitavecchia'da, bir askeri okul açarak, Filistin'de çarpışacak Siyon gerillalarını yetiştirmeye başlar. Mussolini'nin denetlediği bu birlikler İtalyan yardımı ile Filistin'e peyderpey sevk edileceklerdir." (Kutsal Topraklarda Siyonistler ve Masonlar, Mim Kemal Öke, sf.290)
Bu faşist-Siyonist örgüt, Filistin'de estirdiği terör havasıyla kendisinden bekleneni gerçekleştirdi. Encyclopedia Judaica Betar hakkında şu bilgileri veriyor:
"Betar Filistin'de, şebekeler halinde köylerde teşkilatlanmıştı. Betar bünyesinde Yirmiyahu Halpern tarafından bir eğitim kampı oluşturuldu. Kamplarda kendini savunma, sokak kavgaları, askeri taktikler ve silah kullanımı öğretiliyordu... Bazen Betar hareketleri, Tel Aviv sokaklarındaki çatışmalara dönüşüyordu." (Encyclopedia Judaica, cilt 4, sf.714)
Jabotinsky'nin kurduğu bu örgüt, SA'ları kurarken Hitler'e ilham kaynağı oldu. Hitler gibi Mussolini de Betar'dan etkilenmişti. Daha sonra İsrail'e Başbakan olacak olan Menahem Begin de Betar'ın liderlerindendi:
"Siyonizmin büyük oranda gizli tutulmuş olan tarihi, bir yığın lekeyle doludur. Mussolini, kara gömlekler giyerek, kendi Faşist çetelerine benzemeye çalışan Revizyonist Siyonist gençlik hareketi Betar'ın üyelerinden bölükler oluşturdu. Menahem Begin, Betar'ın Başkanı olduğunda Hitler çetelerinin kahverengi gömleğini tercih etti. Bu üniformayı gerek kendisi, gerek diğer Betar üyeleri tüm miting ve gösterilerde giyip birbirlerini faşist selamıyla selamladılar, toplantıları aynı selamla açıp kapadılar." (Siyonizmin Gizli Tarihi, Ralph Schoenman, sf.50)

Naziler'in Sokak gücü: SA (Sturm Abteilung)​

Hitler'in "Kahverengi Gömleklileri" ya da diğer adıyla "SA"ları, faşist yapıyı tam anlamıyla uygulayan bir örgüt oldu. Almanca "Sturm Abteilung" (Fırtına Kıtaları) ismini taşıyan SA'lar, faşizmin temel karakterine uygun olarak, kültürsüz, kabadayı karakterine sahip, zalim, acımasız hatta sadist insanlardan seçiliyordu:
"SA'lar işsiz insanlardan, sokak eşkiyalarından, katillerden oluşuyordu." (The Life and Death of Adolf Hitler, Robert Payne, sf.205)
"SA, Hitler tarafından, 1921'de Münih'de kuruldu. Örgütsel dayanağı, yeni gelişen Nazi hareketinin saflarına katılmış serserilerdi." (Ana Britannica, cilt 18, sf.564)
"Başlangıçta SA üyelerinin çoğu, Weimar Cumhuriyeti'nin ilk günlerinde solculara karşı çarpışan eski askerlerin oluşturduğu silahlı çapulcu gruplardan (Freikorps) geliyordu." (Ana Britannica, cilt 18, sf.564)
SA'lar, Hitler'in fedaileri olarak hareket etmeye başladılar. Karşıt görüşlü politik gruplara saldırılar düzenliyorlardı:
"Hitler, SA'ların ordu disiplininden uzak olmalarını istiyordu. Onlar 'kanun tanımayan şok örgütleriydi!' Amaçları politikti; politik toplantıları bölüyorlar, Hitler'in korumaları olarak görev yapıyorlardı." (The Life and Death of Adolf Hitler, Robert Payne, sf.168)
"SA kolları terörist metodları kullanarak kalıcı bir seçim kampanyası yürütmek ve böylece hafif bir direnç gösteren demokrat muhalefeti zayıflatmak üzere tasarlanmıştı." (The Order of Death's Head, Heinz Höhne, sf.62)
"Üyeleri Mussolini'nin Kara Gömlekliler'ine benzer biçimde kahverengi üniformalar giyen SA, parti toplantılarını koruma, Nazi gösterilerinde önde yürüme ve siyasal karşıtlara fiziksel saldırıda bulunma gibi görevler üstlendi. Hitler'in 1923'teki başarısız Birahane Darbesi'nin ardından geçici olarak dağıldıysa da, 1925'de yeniden örgütlendi ve kısa sürede şiddet yöntemlerini yeniden uygulayarak genel ve yerel seçimlerde seçmenlere gözdağı vermeye başladı." (Ana Britanica, sf.564)
Çoğunluğu ruhsal dengesizlik içinde bulunan SA üyeleri liderlerine karşı anlaşılması zor bir bağlılık içindeydiler. Liderlerine büyük bir sadakatleri vardı:
"Kahverengi Gömlekliler, Hitler'i ruhani liderleri olarak görüp, sadakat gösteriyorlardı." (All The Revolutions Devour Their Own Children, sf.329)
"Pfeffer Von Salomon, 'Yüce SA lideri' olarak isimlendirildi, ve Almanya'daki tüm SA'ların komutanlığına getirildi." (The Life and Death of Adolf Hitler, Robert Payne, sf.25)
SA'ların yöntemi ise, tüm faşist örgütlenmelerde olduğu gibi terör ve işkence oldu. Sadist, zalim, insanlara acı vermekten hoşlanan bu güruh, pek çok baskı operasyonunda kullanıldı. SA'ların işkence yuvalarında ise akıl almaz vahşetler yaşanıyordu:
"Hitler'in yanında çalışanlardan birinin ifadesine göre, Berlin'de SA karargahı Hedemannstrasse'nin dördüncü katında gizli bir SA işkence odası bulunuyordu. Bulduğumuzda insanlar açlıktan yarı ölmüş durumdaydılar. İtiraf ettirmek için günlerce dar dolaplarda tutuluyorlardı, 'sorguya çekme, ya dövmekten ya da demir sopalarla ve kırbaçlarla aşağılanmaktan ibaretti' dedi. İçeri girdiğimizde bu yaşayan iskeletler pis kamışlar üzerinde iltihaplı yaralarıyla yan yana yatıyorlardı." (Encyclopedia Judaica, cilt 4, sf.714)

Hitler'in Faşist Ordusu: SS (Schutz Staffel)​

Nazilerin iktidara gelmesinde önemli rol oynayan SA'ların yanı sıra, Hitler, 1925'de kendisini korumakla görevli küçük bir birlik kurdu. Schutz Staffel, "Koruyucu Kademe" olarak adlandırılan bu örgüt kısaca "SS" olarak anılmaya başladı.
Faşizmin önemli özelliklerinden olan putperest atalara olan bağlılık, SS'lerin de en büyük özelliklerindendi. Bunun bir örneği olarak, propagandalarında "savaşçı atalara benzeme" yöntemini sıkça kullanıyorlardı.

Başlangıçta SA'lardan daha güçsüz bir örgüt olan SS'lerin başına geçen Heinrich Himmler, kurulduğunda 300 kişiden oluşan bu örgütü, Nazilerin iktidara geldiği 1933'e dek 50.000 kişiye çıkardı.
SA'lara göre ordu disiplinine daha yakın olan SS'ler zamanla SA'dan daha gözde hale geldiler. SA'ların disiplinsiz ve kontrolü güçleşen yapısı, Siyonist lobilerinin, daha disiplinli ve "kesin itaatli" olan SS'leri tercih etmelerine yol açtı.
Böylece SS'ler, Almanya'nın en büyük gücü haline geldiler. Doğrudan Hitler'e bağlı olan örgüt, faşist hedeflere uygun eylemlere girişti. Örgütün başındaki Heinrich Himmler, faşist felsefenin sadık uygulayıcılardan biriydi.
"Fanatik bir ırkçı olan Himmler, örgüte adayları, toplumun hangi kesiminden geldiklerine bakmaksızın, fiziksel kusursuzluk ve ırksal saflık ölçütlerine göre değerlendirerek kabul ediyordu. Parlak, siyah üniformaları ve özel nişanlarıyla (şimşeğe benzetilmiş rünik S harfleri, kurukafalı pazıbentler ve gümüş kamalar) SS'ler kendilerini, başlangıçta üstlerinde olan kahverengi gömlekli SA'lardan da (Sturmabteilung: Fırtına Kıtası) üstün sayıyorlardı." (Ana Britannica, cilt 20, sf.9)
Himmler, kendisine baş yardımcı olarak da Reinhard Heydrich'i seçmişti.
"Himmler ve başyardımcısı Reinhard Heydrich, Almanya'nın tüm polis kuvvetleri üzerinde denetim sağlayıp, örgütün sorumluluk ve etkinlik alanını genişleterek SS'lerin gücünü pekiştirdiler. Ayrıca özel askeri SS birimleri düzenli ordu sistemi içinde eğitildiler ve silahlandılar." (Ana Britannica, cilt 20, sf.9)
Acımasızlık ve sadist lidere körükörüne itaat SS'lerin temel özelliğiydi:
"SS'lere, insanların acı çekişi karşısında soğukkanlı kalmaları ve başka ırka nefret duymaları öğretilirdi. En önemli erdemleri, 'Onurun Sadakatindir' ilkesinden sapmaksızın Führer'e kesin boyun eğme ve bağlılıktı." (Ana Britannica, cilt 20, sf.9)

Mussolini'nin Faşist Ordusu: Kara Gömlekliler​

Mussolini İtalyası'nın faşist örgütü ise, Hitler'in SA'larını andıran "Black Shirts" yani Kara Gömlekliler'dir.
"Kara Gömlekliler, Benito Mussolini'nin emrindeki silahlı Faşist İtalyan birlikleridir. İlk birlikler Mart 1919'da Swuodre d'Azrone (Action Squca) adıyla sosyalistlere karşı kuruldu. 1920'nin sonunda sadece sosyalistleri değil, Cumhuriyetçileri ve diğer organizasyonları da yok etmeye başladılar. Faşist birliklerin sayıları artıkça yüzlerce kişiyi de öldürdüler. 24 Ekim 1922'de, Napoli'deki Kongre'de, Mussolini'yi başa getiren meşhur Roma'ya yürüyüşü için bütün ülkeden silahlanmış Kara Gömlekliler toplandı. Bir sonraki yılın başında, 1 Şubat 1923'de, özel Kara Gömlekliler resmi olarak ulusal milise çevrildi." (Encyclopedia Britannica cilt 2, sf.263)
Tüm diğer faşist örgütler gibi, Kara Gömlekliler de, ülkede büyük bir terör havası estirdiler:
"Kara Gömlekliler, kısa bir süre içinde, politik bakış açısı ne olursa olsun faşizme karşı gelen herkesi 'Kızıl' kabul edip düşmanca davrandılar." (Encyclopedia Americana, cilt 4, sf.45)
Kara Gömlekliler, Mussolini iktidara gelmeden önce rakiplerini, faşist yöntemlerle ezmeye başladılar:
"Mussolini, birliklerini kendi mitinglerinde karşıtlarına karşı oy pusulasından çok silah ve bomba kullanacak paralı ve üniformalı savaşçılar olarak yetiştiriyordu. Bu şekilde kanunsuz silah bulundurmaktan dolayı Mussolini ve diğer 100 faşist, polis tarafından tutuklandı, fakat ertesi gün hükümet kararıyla serbest bırakıldı... Yenilgileri onları sosyalistlerin bir geçiş törenine bomba atmaya itti, birkaç küçük bomba da Milan'ın Kardinal Büyükelçisi ve Sosyalist Vali'ye paketlerle gönderildi...
"Mussolini'nin kendi koruyucusu da bu 'squadristi'lerdendi ve 1921'in sonlarına doğru emrinde 400.000 silahlı ve disiplinli adam bulunmaktaydı.
Mussolini'nin Kara Gömleklileri, maceracıların, idealistlerin, eski askeri memur ve askerlerin, alt ve orta sınıf kişilerin bir karışımıydı. Politik görünümde radikal milliyetçi idiler ve düşmanlarını itaatleri altına alarak güç kazanırlardı. Karşıtlarına ceza verici seferler düzenler ve etrafa dehşet saçarlardı." (Mussolini, Denis Mack Smith, sf.65)
Bu örgüt yalnızca faşist ruhu tatmin etmek ve rakipleri ezmek için oluşturulmuş, daha sonra da çürük bir ideolojik temele oturtulmuştu:
"Kara Gömlekliler, Mussolini'nin kozuydu. Diğer faşist gruplar gibi en başta mecburiyetten oluşmuş, daha sonra felsefesi yapılmıştı." (Italy under Mussolini, William Bolitho, sf.55-59)
"Mart 1924'te İtalya'nın birçok bölgesinde seçimler bir terör havasında geçti. Faşistler hak ettikleri karşı konulmaz zafer için şiddetin şart olduğunu vurguluyorlardı. Dışarıdan bakan şahitler bundan faşizmin göze çarpan özelliğinin kanunsuzluk olduğu sonucuna varıyorlardı." (Mussolini, Denis Mack Smith, sf.67)
Mussolini'nin iktidara gelmesiyle, Kara Gömlekliler tüm ülkede büyük bir ağ kurdular:
"Kara Gömlekliler bütün ülkeye garnizonlar halinde yerleştirildi. 4 Ağustos 1924'de Fascist Militia'nın bütün yeni üyelerine Majestelerine bağlılık ve sadakat yemini yaptırıldı." (Italy Under Mussolini, William Bolitho, sf.55-59)
Kara Gömlekliler, faşizmi finanse eden sermayedarlar tarafından destekleniyorlardı:
"Faşizmin destekçileri Kara Gömleklilere parasal ve diğer yönlerde yardım için birleştiler." (Encyclopedia Americana, cilt 4, sf.45)
Bu sermayedarların başında Amerika'daki banker J.P. Morgan geliyordu. J.P.Morgan bankerlik şirketi 1926 yılında İtalya'daki faşist Mussolini hükümetine 100 milyon dolar veriyordu. (Mussolini and Fascism, John P. Diggins, sf.32)

FAŞİZMİN YENİ GÖRÜNÜMÜ: NEO-NAZİLER​

Son yıllarda Avrupa'nın hemen her ülkesinde ırkçı hareketler yeniden güç kazanmaya başladı. neo-Naziler, dazlaklar gibi isimlerle tanınan bu akımlar gerçekten de Nazilerin terör yöntemlerini aynen uygulamaktadır:
"Dün adları Naziydi, SS ve SA birlikleriydi. Sokaklarda terör estirerek demokrasi yanlılarını öldürdüler. 1932 yılında 'Heil Hitler' sloganıyla iktidara geldiler. 7 yıl sonra yüz milyon insanın öldüğü, yaralandığı II. Dünya Savaşı'nı çıkarıp, her yeri kan ve ateşe boğdular. Bugün kendilerine neo-Naziler diyorlar. Önce Asyalı göçmenlere, şimdi de Türklere saldırıyorlar. 1930'lu yıllardaki ağabeyleri gibi sokaklarda terör estiriyor, öldürüyor, yakıyorlar. Bu dazlakların, zaman geçirmeden hizaya getirilmeleri gerekiyor. Dünyada barış için bu artık şart oldu... Neo-Nazilerin Almanya'nın bir çok bölgesinde silahlı eğitim yaptıkları gençlik kampları var." (Bugün, 24 Kasım 1992)
Nazi özentilerinden, sokak serserilerinden, uyuşturucu müptelalarından, sapıklardan oluşan bu gruplar faşist karakterin tüm klasik özelliklerini de taşımaktadırlar. Kana ve şiddete olan düşkünlük temel özellikleri, "Olympia" isimli faşist örgüt ise, bunun örneklerinden yalnızca biridir:
"Kan, şeref ve fanatizm... Faşist Olympia Örgütü'nün üyelerinin bağlılık duydukları değerleri işte bu üç sözcükte özetlemek mümkün. Bugün örgütün 35 bin üyesi var. Ve hepsinin gözünde yükselme hırsı okunuyor." (Tempo, 14 Temmuz 1991)
Bu yeni faşistler, kendilerini eski benzerleriyle özdeşleştiriyorlar. Hitler'in, SS'lerin sloganlarıyla konuşuyorlar. "Saygıyla andıkları" bu faşist liderler arasında Franco da var:
"İspanya eski diktatörü General Franco'nun ölümünün 16. yılı nedeniyle Madrid'de bir araya gelen Avrupa'nın çeşitli ülkelerinden neo-Nazi gruplar, ırkçılığı yansıtan simge ve pankartlarıyla gövde gösterisi düzenlendiler." (Günaydın, 19 Kasım 1992)
"Savaşçı atalara özenme" vasfı bu grupların da özelliklerindendir:
"İsveç'in başkenti Stockholm'de ırkçılık karşıtlarının, aşırı sağcı bir grubun gösterisini engellemeye kalkışması sonucu polisle göstericiler arasında çatışmalar çıktı. Olaylar, ırkçıların eski İsveç krallarından Demirbaş Şarl'ın ölüm yıldönümünü anma hazırlıkları sırasında meydana geldi." (Günaydın, 3 Aralık 1991)

Neo-Nazileri Örgütleyen Masonik Güç: Kontrgerilla​

Neo-Naziler, aslında sanıldığı gibi kendi kendine oluşan bir hareket değildir. Bütün neo-Nazi grupları örgütlenmiş bir şekilde birbirleriyle bağlantılı olarak faaliyet göstermektedirler. Gizli toplantılarda faşist liderler stratejileri belirlemekte, bu hareketin elemanları gizli kamplarda eğitim görmektedirler.
Neo-Nazi grupları sanılanın aksine oldukça büyük bir örgütlenmeye sahiptir. Başta Almanya olmak üzere pek çok ülkede terör estiren bu sokak erserilerine karşı büyük gösteriler düzenlenmektedir. Yanda bu gösterilerden biri görülmektedir.

Masonluğun sokak gücü konumundaki kontgerilla örgütü Gladio da işte bu aşamada devreye girer.
İtalya'nın ünlü gazetelerinden Corriera della Sera ve La Republica, geçtiğimiz yıllarda bu konuda çok önemli bazı bilgiler verdi. Neo-Nazilerin örgütlenmesini düzenleyen teşkilat, kontrgerilla örgütü Gladio idi:
"Özellikle Avrupa'da son yıllarda tırmanış gösteren ırkçı-faşist hareketlenmelerin ardında, 'Gladio' olarak da bilinen örgütün bulunduğu belirlendi. Gladio'nun, Avrupa'nın belli başlı ırkçı faşist örgütlerin liderleri ve ABD kökenli Klu Klux Klan temsilcileri ile belli aralıklarla toplanarak 'strateji ve eylem planı belirledikleri' iddia edildi.
Faşizmin görünümü hep aynı. Bugünkü faşist gruplar da dedeleri SA'lar, SS'ler, Kara Gömlekliler gibi serserilerden, sokak kabadayılarından, sado-mazoşist ruhlu insanlardan seçiliyorlar.

Corriera della Sera ve La Repubblica'da geniş yer verilen iddialara şu ana kadar NATO yetkililerinden herhangi bir yanıt verilmiş değil.
İtalyan gazeteleri, NATO'nun gizli yeraltı örgütlenmesi Gladio ile Avrupa'da yeraltında faaliyet gösteren ve daha şimdiden aralarında Türklerin de bulunduğu çok sayıda insanın canına kıyan ırkçı örgütlerin İtalya'nın Verono kentinde toplantı yaptığını yazdılar. Bu iş birliğinin uzun süredir gerçekleştiğinin ve ırkçı örgütlerin, Gladio'nun belirlediği eylem stratejisi doğrultusunda hareket ettiğinin öne sürüldüğü haberlerde, gerçeklerin gün ışığına çıkmasına İtalyan Siyasi Polisi DIGO'nun düzenlediği bir operasyonun neden olduğu belirtildi.
Masiero, Verona'da Haziran ayında yapılan ve belirli aralıklarla Avrupa'nın çeşitli yerlerinde düzenlenen toplantıya, Fransa, Avusturya, Almanya, İsviçre ve İsveç gibi Avrupa ülkelerinde faaliyet gösteren faşist örgütlerin liderleri ile ABD kökenli Ku Klux Klan'ın temsilcisinin katıldığını söyledi. Halen büyük bir gizlilik içinde sorgulamasını sürdüren Giancarlo Masiero, toplantıda ırkçı terörist gruplara 'yeni dönemde' ulaştırılacak silah ve malzemenin, faşist militanların 'belli alanlarda uzmanlaştırılması' için verilecek eğitim hizmetinin ele alındığını da söyledi." (Meydan Gazetesi, 21 Kasım 1991)
"Gladio'nun ya da benzeri kontrgerilla örgütlerinin patronu kim?" sorusuna verilecek cevap ise, neo-Naziler, dazlaklar gibi faşist örgütlenmelerin de arkasındaki gücü ortaya çıkarır. Bu güç, İtalya'daki ünlü P2 Locası skandalında Gladio'yu yönettiği ortaya çıkan masonluktur. P2 skandalında ortaya çıkan tablo ise buzdağının ancak görünen kısmıdır.
 
Üst