• Hoşgeldin ziyaretçi ÜYE OLARAK Özgün Haber ve Makalelerinizi kaynak göstererek uygun olan katogoriye ekleyebilirsiniz.

Nurculuk Akımına Hodri Meydan !!! İlmi münazaraya davet

İslam'ı hurafe dinine çevirmeye çalışan Nurculuk akımının mensuplarını Münakaşaya değil , eğer varsa aşağıdaki delillerimize cevap verebilecek karşı delillerini en ince noktasına kadar ortaya koyabilecek ilmi münazaraya davet ediyorum.

( İlmi dayanağı ve delili olmayan yorum ve mesajlara kesinlikle cevap verilmeyecektir.Verilen cevapların ilmi olması , delil ve senet içermesi gerekmektedir.Zanna dayalı , ehil olmayan kişilerin düşünce ve fikirleri konuyu değil kendilerini ilgilendirir.)

Kur'anı Kerimi , hiçbir ilmi dayanağı olmadan kendi kafasına göre tefsir adı altında tahrip edip , ayetlerin kendi zatını ve risalelerini bildirdiği hezeyanlarını savuran Said Nursi'nin güya ettiği bu tefsiri , Efendimizin de aynı ayetleri böyle bildirdiğine dair bir vesika ve gelmiş geçmiş milyonlarca Ehli Sünnet aliminden aynı ayetlerin Said Nursi ve Risalelerini bildirdiğini bu şekilde tefsir eden bir tane örnek göstermelerini rica ediyoruz. ( Ehli sünnetten olmayan alimlerin sözlerini kabul etmeyeceğiz ,cevapların kaynağını ifade eden kişini hakiki Ehli sünnet olmaması halinde geçersiz sayılacaktır. )

Eğer bu delili getirmeye kudretleri yetmiyorsa , bulamıyorlarsa , bu durumun Said Nursi'nin ve yolundan giden Nurculuk cemaatinin yoldan çıkmış , Ehli sünnetten ayrı olduğunu kabul ettikleri manasına geleceğini ayrıca bildirmekte fayda görüyorum.Bu ayetlerin aynı manalar verilerek bir tane Ehli sünnet alimi tarafından ve Efendimiz aleyhiselam tarafından bildirildiğine dair sağlam bir vesika verebilecek Nurcu çıkarsa Nurculuk yolunun ve Said Nursi'nin SELEFLERİM dediği Mason Abduh ve Efgani ve Mevdudi sapkınlarına hizmet etmediği ve Ehli sünnet olduğu kanaati hasıl olacaktır.Ve kendilerinden özür dilenecektir.

Said Nursi'nin Hiçbir İslam aliminin tefsir etmediği şekilde mânâ verip aklına göre ettiği verdiği mânâlar yani güya Tefsirler :

Said Nursi eserine Risale-i Nur adını vermesini hayatı boyunca her yerde karşısına nur kelimesinin çıkmasına bağlarken onu en çok etkileyen âyetin de, "Allah, göklerin ve yerin nurudur (aydınlatıcısıdır). O'nun nurunun temsili, içinde lamba bulunan bir kandil gibidir. O lamba bir billur içindedir; o billur da sanki inciye benzer bir yıldız gibidir ki, doğuya da batıya da nisbet edilemeyen mübarek bir ağaçtan çıkan yağdan tutuşturulur. (Bu öyle bir ağaç ki) yağı, nerdeyse, kendisine ateş değmese bile ışık verir.(Bu ışık) nur üstüne nurdur. Allah dilediği kimseyi nuruyla hidayete iletir. Allah insanlara (işte böyle) misal verir; Allah her şeyi bilir." (Nur, 24: 35) ayeti olduğunu söyler.

Said Nursi’ye göre ayetin, “Yağı, nerdeyse, kendisine ateş değmese bile ışık verir.” cümlesi Risale-i Nur’a ve müellifine işaret eder. Risale-i Nur okuyan başka esere ihtiyaç kalmadan alim olur. Said Nursi de ateşsiz yanar, tahsil için külfet ve ders meşakkatine muhtaç olmadan kendi kendine nurlanır, âlim olur. Ayetin bu cümlesinin elektriğe, Risale-i Nur’a ve Said Nursi’ye işaret ettiği hakikattir. (Birinci Şua-s.833).

Said Nursi bu ayeti yanlış anlamıştır. Zira âyette “nur” kelimesi, Allah’ın, göklerin nurunun sahibi (Zemahşerî, 1995: III, 234) ve her şeyin kaynağı olduğunu ifade edip O’nu övmek için (Kurtubî, 1995: VI/2, 237) kullanılmıştır ve ne doğrudan ne de sembolik olarak Risale-i Nur ve Said Nursi’ye işaret etmektedir.

Yine, “Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorla.. Fakat kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlamayı diliyor.” (Tevbe, 9: 32) ayetinde “nur” kelimesinden kastedilen, Hz. Peygamber (s)’in nübüvvetinin doğruluğuna dair deliller (Râzî, 1997: VI, 32) ve Allah’ın dini (Taberî, 1995: VI/2, 149) iken, Said Nursi, Risale-i Nur olduğunu söylemektedir. Ona göre bu ayet açıkça Risale-i Nur’un o nur-u İlâhînin bir lem'ası olacağı ve düşmanları tarafından gelen şüphe karanlıklarını dağıtacağını işarî anlamıyla müjdeler (Birinci Şua - s.844).

Said Nursi’nin verdiği anlamı kabul ettiğimizde ayetin meali şöyle olur: “Allah'ın nuru olan Risale-i Nur’u ağızlarıyla söndürmek istiyorlar, Fakat kâfirler istemeseler de Allah onu tamamlamayı diliyor.”

Kur'an, her vahyin anlaşılmak için geldiğini bu gerekçeyle vahyin dilinin peygamberin içinde yaşadığı toplumun diliyle aynı olduğunu belirtir: "Hak dini onlara açıklasın diye, her peygamberi Biz kendi kavminin lisanıyla gönderdik." (İbrahim, 14: 4) Bu ayeti cifirle, ele alan Said Nursi risaletin ve nübüvvetin her asırda veraset noktasında, vekilleri bulunması kuralıyla, bir sembolik anlam yönüyle Risale-i Nur'u özel bir iltifatla üyeleri arasına dahil eder. Ayrıca ayet bu eserin Kur'an dili olan Arapça değil ama Türkçe olmasının takdir edildiğini gösterir (Birinci Şua - s.847)

Ayetin içeriğinin bırakın dilini Risale-i Nur’un kendisiyle hiçbir ilişkisi yoktur. Risale-i Nur’un ağdalı bir Türkçe ile yazılması tamamen Said Nursi’nin tercihidir. Elimizde bu tercihin Allah tarafından yapıldığına dair hiçbir bilgi söz konusu değildir. Cifr bilgi elde etme yolu olarak görülünce Kur'an’dan laikliği çıkarmak da zor olmaz: “Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklıktan ayırt edilmiştir. Artık her kim tâğutu inkar edip, Allah'a inanırsa, sağlam bir kulpa yapışmıştır ki, o hiçbir zaman kopmaz.
Allah, her şeyi işitir ve bilir.” (Bakara, 2: 256)

Risale-i Nur’da bu ayetin cifr ve ebced hesabıyla hem laikliğe hem de Risale-i Nur’un gelişine işaret ettiği ifade edilir (On Birinci Şua -s.984).

Bu ayetteki “…sağlam bir kulpa yapışmıştır.” ifadesinin de Risale-i Nur’a işaret ettiği ileri sürülür (Birinci Şua - s.837). Bu durumda ayetin anlamı şöyle olur: “Dinde zorlama yoktur. Çünkü laikliğin gelmesiyle doğruluk, sapıklıktan ayırt edilmiştir. Artık her kim tâğutu inkar edip, Allah'a inanırsa, o kimse sağlam bir kulpa Risale-i Nur’a yapışmıştır ki, o hiçbir zaman kopmaz. Allah, her şeyi işitir ve bilir.” Ayetteki “sapasağlam kulp” ifadesine iman (Taberî, III/1, 29), İslâm, “Allah’tan başka ilah yoktur.” (Kurtubî,II/1, 257) şeklinde hemen hemen aynı anlama gelebilecek doğru anlamlar verilmişken, bu ifadeden Risale-i Nur’un kastedildiğini söylemek eserin ilmî açıdan değerini düşürmekten başka bir şey ifade etmez.

Said Nursi açıkça olmasa da cennetliklerden olduğunu da Kur'an’dan çıkarır: “O gün insanlardan şakîler ve saidler vardır." (Hud, 11: 105). Ayette şakîler günahları nedeniyle ateşi (Zemahşerî, II, 413), saidler de mükafatı hak eden kimseleri (Râzî,VI, 399) kastedilirken, Said Nursi yaptığı cifr hesabıyla bu ayetin de kendisine ve Risale-i Nur’un yönüne işaret ettiğini söyler (Birinci Şua - s.834).

Bu durumda kendisi cennetle müjdelenmiş kişiler arasına girer. Said Nursi’ye göre “De ki: Rabbim, beni doğru yola iletti.” (Enam, 6: 161) ayeti de Risale-i Nur’un hazırlanma tarihine işaret eder. Ayetin cifrî hesabı da Said Nursi’nin geçirdiği fikri değişim tarihi olan 1316’ya işaret eder (Birinci Şua - s.837).

Bu yorum doğru kabul edildiğinde ayetin Türkçe anlamı şöyle olur: “Ey Said Nursi de ki: Rabbim, beni doğru yola olan Risale-i Nur’a kavuşturdu.” Halbuki ayetin devamında, “Dosdoğru dine, Allah'ı birleyen İbrahim'in dinine. O, ortak koşanlardan değildi.” denilerek dosdoğru yoldan kastedilenin Allah’ın gönderdiği din (Taberî, V/2, 146) olduğu gayet net bir şekilde ortaya konmaktadır. Said Nursi, "Kime hikmet verilmişse, işte ona pek çok hayır verilmiştir." (Bakara, 269) ayetinden kendisinin kastedildiğine inanmaktadır. Ona göre Risale-i Nur’un Sözler kısmı bu ayetteki sözlerin sırrına mazhardır (Dördüncü Mektup - s.354). Halbuki ayette Allah’tan bir nimet olarak söz ve fiillerinde isabet edebilen kimselere verilmiş olan bu nimetin büyüklüğüne işaret edilmektedir (Taberî: III/1, 126) Müslüman ahlakı kişinin kendisini övmesiyle, hele hele ayetlerin kendisine işaret ettiğini söylemesiyle bağdaşmaz.

Said Nursi’ye göre, "Nitekim içinizden size bir peygamber gönderdik. O size âyetlerimizi okuyor, sizi temizliyor, size kitabı ve hikmeti öğretiyor. Size bilmediğiniz şeyleri öğretiyor." (Bakara, 151) âyeti, Bakara,129, 269 ayetlerinin küllî ve genel anlamlarına Risale-i Nur da kastî olarak dahildir (Birinci Şua - s.837).

Bu durumda Said Nursi Kur'an’da kastedilen hikmetli, Kitab’ı ve hikmeti öğreten ve insanlara bilmediğini öğreten kişi” olmaktadır ve bu iddiayı desteklemek için yine cifr hesaplarından faydalanmaktadır. Kur'an, kendisinin ve Rasulullah (s)’a itaatin her ikisine inanan onları doğrulayan ve doğru yolu bulan kimselere bir nur (Taberî, XIII/3, 318), bir ışık (Kurtubî, IX/1, 240) olduğunu ifade eder: “Ey inananlar! Allah'tan korkun, O'nun Resulü'ne inanın ki size rahmetinden iki pay versin, sizin için ışığında yürüyeceğiniz bir nur yaratsın ve sizi bağışlasın. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” (Hadid, 28). Bu ayete, "Karanlıklar içinde size bir nur ihsan edeceğim, ki o nur ile doğru yolu bulup onda gidesiniz." şeklinde meal veren Said Nursi, âyet için, “Allah’a hamdolsun, Risale-i Nur bu kudsî ve küllî anlamının parlak bir ferdi olduğu gibi, ayetin orijinalinde geçen nuran, kelimesindeki an kısmı, tenvin sayılırsa 1318 sayısıyla Resâilü'n-Nur yazarı eğitimden yazarlık görevine ve mücahidâne yolculuğa başladığı zamanın beş sene evvelki zamanına ve birçok ayetin işaret ettiği 1316 tarihindeki önemli bir fikrî değişimden iki sene sonraki zamana denk gelir ki, o zaman Risale-i Nur’un hazırlanmasının başladığı aynı tarihtir. İşte bu nurlu âyet, hem anlamca, hem cifirce tevafuku, Kur'an’da bir araya gelişi tesadüfî olamaz.” (Birinci Şua - s.836) şeklinde bir yorum yapar.

Bu durumda ayetin anlamı şöyle olur: “Ey inananlar! Allah'tan korkun, O'nun Resulü'ne inanın ki size rahmetinden iki pay versin, sizin için ışığında
yürüyeceğiniz bir Risale-i Nur yaratsın ve sizi bağışlasın. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” (Hadid, 28) "Andolsun ki, biz sana tekrarlanan yedi âyeti (Fatihayı) ve yüce Kur'ân'ı verdik." (Hicr, 87) ayetinde muhatap Hz. Peygamber (s)’dir. Ve ona Fatiha suresi ya da diğer uzun surelerden (Zemahşerî, II, 564) içinde mesellerin, haberlerin ve ibret verici olayların olduğu 7 uzun surenin kastedildiği ifade edilmektedir (Taberî, VII/2, 68) Said Nursi bu görüşlerden ilkini benimsemesinin yanında ayetin cifr hesabıyla Risale-i Nur’a da işaret ettiği kanaatindedir (Birinci Şua - s.834).

Bu durumda ayete şöyle meal verilebilir. "And olsun ki Said Nursi Biz sana, her zaman tekrarlanan Risale-i Nur’u ve Kur'an’ı verdik." Allah emirleriyle, dilemesiyle (Zemahşerî: II, 350) vaadiyle (Râzî, VI, 288) hakkı takviye eder: “Allah, hakkın hak ve gerçek olduğunu kelimeleriyle ispat eder, günahkârların hoşuna gitmese de.” (Yunus: 82) Said Nursi’ye göre ise bu ayetin külli anlamı bu zamanda Risaletü'n-Nur’dur. Ayrıca ilahî lafızdaki harfler yaklaşık olarak 998 sayısına o da Risaletü'n-Nur'un 998 rak***** denk düştüğü için âyet Risale-i Nur’a işaret eder. Ayette geçen kelimât (kelimeler) da Risale-i Nur’un bölümlerinden Sözler’e işaret eder (Birinci Şua - s.836).

Bu durumda ayetin anlamı şöyle olur: “Allah, hakkın hak ve gerçek olduğunu Risale-i Nur ile ispat eder, günahkârların hoşuna gitmese de.” Said Nursi yaptığı şartlı cifr348 hesaplarıyla, "Ey Peygamber, eğer insanlar senden yüz çevirirse, sen de ki: Allah bana yeter. Ondan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ben O’na tevekkül ettim." (Tevbe, 129) ayetinin Risale-i Nur’a özellikle de İşârâtü'l-İ'câz adlı bölümüne işaret ettiğini söyler (Birinci Şua - s.838).

Bu durumda ayetin meali şöyle olur: "Ey Risale-i Nur! İnsanlar senden yüz çevirirse, de ki: Allah bana yeter. Ondan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ben Ona tevekkül ettim." Kur'an, Allah’ın dinine yardım edenlerin, hizmet eden askerlerin (Kurtubî: III/2, 162), Allah’ın dinini din edinen ve O’na itaat edenlerin galip geleceğini söyler: "Şüphesiz Allah'a tâbi olan topluluk gerçek galiplerin tâ kendisidir." (Maide, 56) Risale-i Nur’da bu âyetin cifr hesabıyla 1350 sayısına denk geldiği ve bu tarihin de Risale-i Nur’un öğrencilerinin görüntüdeki yenilgilerine ancak manevî anlamdaki galibiyetlerine ve kendilerine kurulan tuzakların boşa çıkmasına dair Rumi 1350-51 ve 52 tarihlerine tam olarak denk geldiğine işaret edilir (Birinci Şua - s.839).

Bu durumda da ayeti şöyle meallendirirsek yanlış yapmış olmayız: "Şüphesiz Allah'a tâbi olan Risalei Nur talebeleri, gerçek galiplerin tâ kendisidir." Allah Hz. Muhammed (s)’e Kur'an’dan müminleri cehalet ve sapıklıktan kurtarıcı, körlükten kurtarıcı rahmetini gönderir. Müminler de ondaki Allah’ın farzlarını (Taberî, IX/1, 190) yerine getirirler: "Biz Kur'ân'dan, iman edenler için bir şifa ve rahmet kaynağı olan âyetler indiriyoruz. Zalimlerin de ancak zararını artırır." (İsra: 82) Ayette indirilen şeyler Kur'an’ın ayetleridir, başka bir şey değil. Said Nursi’ye göre ise bu ayet Kur'an’a işaret ettiği gibi Kur'ân'ın semasından ilhâmî bir surette gelen şifadar nurlara da işaret eder. İşte, o Risaletü'n-Nur, Said Nursi’ye olduğu kadar Risale-i Nur talebelerine de çoğu zaman şifa olmuştur. Demek Resâili'n-Nur bu âyetin bir işarî anl***** dahildir. Buna delil de ayetin “müminlere şifa ve rahmet olan” kısmının cifr hesabıyla 1339 ederek, Resâili'n-Nur bu asrın mânevî ve müthiş hastalıklarına şifa olmakla meydana çıkmaya başlamasına denk gelmesidir.(Birinci Şua - s.839).

Bu durumda ayetin Türkçesi, “Biz Kur'ân'ın semasından mü'minler için bir şifâ ve rahmet olan Risale-i Nur’u indiriyoruz.” şeklinde olur. Ayrıca kanaate itiraz edilemez demek ona çok üstün bir yer biçmektir. Risale-i Nur’da, "Nitekim içinizden size bir peygamber gönderdik. O size âyetlerimizi okuyor, sizi temizliyor, size Kitabı ve hikmeti öğretiyor. Size bilmediğiniz şeyleri öğretiyor." (Bakara, 151) ayetinin “Sizi temizliyor, size Kitabı ve hikmeti öğretiyor.” kısmının cifr hesabıyla 1338 olduğu, Kur'an’ın hikmetini Avrupalı filozoflara parlak bir surette gösterebilen ve gösteren Risalei'n-Nur yazarının Dârü'l-Hikmeti'l-İslâmiye’de Kur'an’ın hikmetini savunduğu, hattâ İngiliz Başpapazının sorduğu ve 600 kelimeyle cevap istediği altı sorusuna altı kelimeyle cevap vermekle beraber inzivaya girip bütün gayretiyle Kur'ân'ın ilhamlarından Risale-i Nur'un meselelerini iktibasa başladığı aynı tarihe tamamen uyum gösterdiği ifade edilir (Birinci Şua).

Bu yorum esas alındığında ayetin meali şöyle olur: "Nitekim içinizden size bir peygamber gönderdik. O size âyetlerimizi okuyor, sizi Risale-i Nur ile temizliyor, size Kitabı ve onun hikmetini gösteren Risale-i Nur’u öğretiyor. Size bilmediğiniz şeyleri öğretiyor." "Bu kitabın indirilişi, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafındandır." (Zümer: 1) Ayetteki “indirilen”, Kur'an-ı Kerim (Taberî: XII/2, 226) ikinci ihtimal de Kur'an’ın bir suresidir (Zemahşerî: IV, 106). Ancak Said Nursi’ye göre, Casiye ve Ahkaf surelerinin başında da bulunan bu âyet Risaletü'n-Nur'un ismine ve kendisine, hem yazılması ve hem de yayılmasına sembolik anlamıyla işaret eder. İşareti onun bir eksikliği değil, gayb dilindeki manevî mucizesinin bir gereğidir. Kur'an’ın bu ayetinin işarî anlamlarından birisinin bu zamanda ortaya çıkan Risale-i Nur’a yönelik oluşunu Risale-i Nur okuyan herkes onaylar (Birinci Şua - s.841).

Yani Said Nursi şöyle demek istiyor. Ayetin işarî anlamlarından birisi de, “Bu Risale-i Nur’un indirilişi, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafındandır.” şeklindedir. Yani ona göre âyet, “Kitab’ın indirilişi” derken hem Kur'an’ı hem de Risale-i Nur’u kastediyor (Birinci Şua - s.842). Kur'an, kendisinin Rahman ve Rahim olan Allah’tan Cebrail aracılığıyla (Râzî: IX, 537) Hz. Peygamber (s)’e indirildiğini (Taberî, XII/3, 114) şöyle ifade eder: "Hâ mim. (Bu vahyin) indirilişi, Rahmân ve Rahîm olan Allah’tandır." (Fussilet, 1-2)

Said Nursi bu ayetin işarî anlamıyla ve şartlı cifr hesabıyla Risale-i Nur’a işaret ettiğini söylemektedir (Birinci Şua - s.843).

Verilen bu anlam doğrultusunda ayetin anlamı şöyle olur: "Hâ mim. Bu Risale-i Nur, Rahmân ve Rahîm olan Allah tarafından indirilmiştir." Rabbimiz bize sapıklığı ve doğru yolu istiareli bir şekilde karanlıklar ve nur kelimelerini (Zemahşerî: II, 516) kullanarak anlatır. O, insanları Kur'an ile küfür, cehalet ve sapıklık karanlıklarından, iman ve ilim nuruna (Kurtubî, V/1, 295) ulaştırır: "Elif lâm râ. Bu bir kitap ki, insanları Rablerinin izniyle karanlıklarından nûruna çıkarman, güçlü ve hamde lâyık olan Allah'ın yoluna kavuşturman için sana indirdik." (İbrahim:1) Said Nursi bu ayetin “Rablerinin izniyle nura” kısmındaki “nur” kelimesinin Resaili’n-Nur’a mutabık olduğunu, yine şartlı cifr ile Risale-i Nur’un bölümü olan İşârâtü'l-İ'câz’a işaret ettiğini söyler. Yine ona göre ayetteki “güçlü ve hamde lâyık” kısmı Arapça orijinali hesaba katıldığında Sultan Abdülaziz ve Abdülhamit dönemlerine işaret etmektedir (Birinci Şua - s.845). Bu durumda ayetin şöyle bir çevirisi mümkün olur: "Elif lâm râ. Bu bir kitap ki, insanları Rablerinin izniyle karanlıklarından Risale-i Nur’a ulaştırman, Sultan Abdülaziz ve Abdülhamit’in yoluna kavuşturman için sana indirdik." "Görmedin mi? Allah nasıl bir misal verdi. Güzel bir söz, kökü (yerde) sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir.” (İbrahim: 24) ayetinde geçen ve kelime-i şahadet, iman (Taberî: VIII/1, 266), kelime-i tevhit, Allah’ı yüceltme, O’nu övme, bağışlanma dileme, tövbe, ve dua (Zemahşerî: II, 531) olarak yorumlanmış olan “güzel bir söz” ifadesi Said Nursi’ye göre Risale-i Nur’a tekabül eder. Bu çıkarsama cifirle önce yanlışlıkla 1002 olarak hesaplanmıştır. Doğrusu 1011’dir. Elde edilen sayı -13 farkla da olsa- Risale-i Nur’un mak***** tevafuk eder. Hem böyle makamlarda, böyle büyük yekûnlarda bu gibi küçük farklar zarar vermez (Kastamonıu Lâhikası -Mektup No: 38 - s.1594).

Ayeti Said Nursi’nin anladığı şekilde tercüme edersek meal şöyle olur: "Görmedin mi, Allah nasıl bir misal verdi? Risale-i Nur, kökü (yerde) sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir.” Kur'an Hz. Muhammed (s) için, "Seni ancak âlemlere bir rahmet olarak gönderdik." (Enbiya: 107) ifadesini kullanır. Hz. Peygamber (s) hem dinde hem dünya işlerinde rahmettir. Dinde rahmettir çünkü geldiğinde insanlar cehalet ve sapıklık Ehl-i Kitap da kitapları konusunda ihtilaf içindeydi. O gelince onları doğru yolu gösterdi. Hükümleri, helal ve haramları belirtti (Râzî: VIII, 193) . Dünyada da rahmettir. Çünkü onun gelişiyle zilletten, savaşlardan kurtulup dininin bereketiyle zaferlere kavuştular.349 Said Nursi ise bu âyetin işarî anlamıyla o alemlere rahmet olanın aynası ve Kur'an gerçeğinin hakiki bir tefsirine Risale-i Nur’a işaret ettiğini söyler (Sikke-i Tasdik-i Gaybî - s.2101). O zaman ayete şöyle meal verilebilir: “Ey Risale-i Nur! Seni ancak âlemlere bir rahmet olarak gönderdik."

Görüldüğü gibi Said Nursi’nin ele aldığımız ayetleri anlamlandırken baş vurduğu anlama biçiminin tefsir usulü açısından bir değeri yoktur. Hele hele “kanaate itiraz edilemez” demesi yorumlarını sorgulanamaz hale getirir ki bunu kabullenmek mümkün değildir. Klasik tefsirler olsun, çağdaş tefsirler olsun hiçbirisi bu ayetleri böyle anlamlandırmamıştır, kendi fikirlerini sorgulanamaz konumda göstermemişlerdir.

Said Nursi’nin ve Risale-i Nur’un Kur'an’da işaret edilen bir müellif ve eser olduğu iddiası vahyî temellere sahip görünmemektedir. Bir ayeti anlamlandırırken, ayetteki cümle yapısı, ayetin bağlamı ve Kur'an bütünlüğü içindeki yeri dikkate almak gerekir. Ne yazık ki, Said Nursi bu yolu takip etmemiş, ayetleri tefsir ederken hurufîliğe eğilim göstermiş, ebced ve cifr hesapları yaparak, kendisinin ve eserinin isminin Kur'an-ı Kerim’de geçtiğini muhtemel gördüğü lafızlarla özdeş addetmiş, kendisini ve eserini kutsal bir konuma taşımaya çalışmıştır. Bunu yaparken nispeten estetik bir yolu seçmiş, ısrarla kendisini değil “ürünü” ön plana çıkarmayı tercih etmiştir.

Cevapların konumuzdaki ayetlerin ilerleme sırası ile olması rica olunur.BEKLİYORUZ.
 
madem burda bilgiler ortaya konulmak isteniyor, kimse karsisindakine hakaret etmemelidir... herkes kendisine karsi sarfedilmesini istemedigi ifadeleride karsisindakine kullanmamalidir...bu hem yazanlarin hemde okuyanlarin selametrinedir... sonuc olarak horoz dögüsüne döndürülmemeli... kisilerin hic biri biri birini yenmesi diye bir sey söz konusu olmaz, herkes kendi inancini ortaya koyar mesele tamamlanir...

umarim mesele ehlisünnet cercevesinde görüsülür... basarilar...

ben de öyle umuyorum ve diliyorum...

Münazara,münakaşaya dönüşmez inşallah...
 
Dikkat ettiyseniz Risale-i Nurlar için " zamanımızın mühim bir Kuran TEFSİRİ " deniliyor. Bu tabir ise ehli ilim ve irfan için çok manidardır. "Tefsir" kelimesinin üstünde durmak isterim kısaca.

Tefsir iki kısımdır:
Birisi, malum tefsirlerdir ki, Kur'ân'ın ibaresini ve kelime ve cümlelerinin mânâlarını beyan ve izah ve ispat ederler.
İkinci kısım tefsir ise,
Kur'ân'ın imanî olan hakikatlerini kuvvetli hüccetlerle beyan ve ispat ve izah etmektir.
Bu kısmın pekçok ehemmiyeti var. Zâhir malûm tefsirler, bu kısmı bazen mücmel bir tarzda derc ediyorlar. Fakat Risale-i Nur, doğrudan doğruya bu ikinci kısmı esas tutmuş, emsalsiz bir tarzda inatcı filozofları susturan bir mânevî tefsirdir.

Yiani; Risale-i Nurlar bu çerçevede nazara alınmalı, "tevsirliği"bu mihval üzeri sorulmalıdır

Tefsir diyoruz, Kuran tefsiri diyoruz. Kuranın Ayatını anlaşılmasına yardım eden,izah eden tefsirlerin tümü güzeldir. Kişilerin, haleti ruhiyelerine uygun gelen ve sorularına mukni cevap veren ve dolayısıyla Kuranı daha çok sevmesine yol açan tefsiri seçmeli, ve o tefsirden istifade etmeli. Sanırım ruyi zeminde hiç bir ziakıl, kişileri böyle bir tercihten dolayı hor göremez ve tahkir edemez. Bu kaideye binaen diyoruzki; Kişi, kendi meslek ve meşrebine "en güzel" diyebilir. Ancak; başkasının meslek ve meşrebini tahkir eden "sadece güzel benim meslek ve meşrebimdir" diyemez ve dememelidir.

Risalei Nur ; Asla başka müfessirlerin tefsirlerini kendinden küçük görmemiş, ve asla onları tahkir etmemiştir. Hele kendisinden önceki tefsirlerin gereksizliğini işmam eden bir satırı bulunmamakla beraber, diyer tefsirlerin gerekliğini ve muavenetliğini yeri geldikçe söylemiştir. Bu satırları yazarken çok keyif aldığımı itiraf edeyim. Çünk;, başka meşrepteki kardeşlerimin gıpta damarlarını tahrik etmediğimi biliyor ve hayırlı dualarını brkliyorum.

Bu konu ile ilgili, hoşuma giden 1/2 parağrafı sizlerede sunmak istiyorum buyursun kardeşlerim.

Ön yargılardan ve enaniyeti ilmiyeden uzak bir göz ile bakmalarını kardeşlerimden rica ediyorum.

Teşekkürler aladdin bey.

Bismillah Her şeyin başıdır. Öyle ise bizde , Kuranı kerimde 114 defa tekrar edilen " Bismillahirrahmanirrahim " ayeti celileden başlarız.

Konunun tam anlaşılması için , yukarıkaki konuları tekrar nazara vermek istedim. Buna berdevam olarak , yani bu çerçevede Risalei Nurun , ayatı Kuraniyeyi tefsir etme şeklini nazara verecem. Bakan kardeşlerimiz den , " Ayata böyle bir tevsir getirmenin hakaiki kurananiyeye " ne gibi bir zararı / faidesine dair kanaatlerini beklerim.

Besmele-i Şerife dair bu tarz bir tefsire azami dikkatlerinizi rica ederim

Besmele-i Şerife’yi tefsir eden mutad tefsirler “isim” kelimesinin manaları, etimolojisi, “ba” edatının işlevleri, Besmele’nin sure başlarındaki hükmü, Fatiha’nın başındaki besmeleyi namazlarda okumanın hükmü, Rahman ve Rahim isimlerinin anlamları gibi konularda bilgi verirler. Bu bilgiler, bir evin binası durumundadır.
Fakat o binadan tam yararlanabilmek için evde bulunması gereken eşya ve yiyecek gerekir ki bunlar da manevî tefsir mesabesindedir.

Risale-i Nur, Sözler kitabının Birinci Söz’ü ve makam münasebetiyle onun peşine konulan bir parçada, Besmele’nin insana gerçek kimliğini verdiğini, onu dünyada Yüce Yaratıcı’nın bir müfettişi mak***** yükselttiğini, bu manevî kablo ile insanı sonsuz kudret sahibine bağlayarak ona muazzam bir enerji kaynağı ve şahsî gücünden binlerce defa fazla bir güç kazandırdığını, kainatı şenlendiren ve bütün yaratıkları insana amade kılan sırrın “rahmet” olduğunu; koyun, inek gibi hayvanların da “Bismillah” diyerek rahmet feyzinden bir süt çeşmesi hâline geldiğini, bahçelerin “Bismillah” diyerek hadsiz sebze ve meyveleri içinde pişirdiğini, kâinatı dolduran o rahmete ulaşmanın yolunun “Rahmeten lil âlemin” olan Hz. Peygamber’in (s.a.v.) terbiyesine girmek olduğunu anlatır

Konunun orjinali için risaleara.com
 
Teşekkürler aladdin bey.

Bismillah Her şeyin başıdır. Öyle ise bizde , Kuranı kerimde 114 defa tekrar edilen " Bismillahirrahmanirrahim " ayeti celileden başlarız.

Konunun tam anlaşılması için , yukarıkaki konuları tekrar nazara vermek istedim. Buna berdevam olarak , yani bu çerçevede Risalei Nurun , ayatı Kuraniyeyi tefsir etme şeklini nazara verecem. Bakan kardeşlerimiz den , " Ayata böyle bir tevsir getirmenin hakaiki kurananiyeye " ne gibi bir zararı / faidesine dair kanaatlerini beklerim.

Besmele-i Şerife dair bu tarz bir tefsire azami dikkatlerinizi rica ederim

Besmele-i Şerife’yi tefsir eden mutad tefsirler “isim” kelimesinin manaları, etimolojisi, “ba” edatının işlevleri, Besmele’nin sure başlarındaki hükmü, Fatiha’nın başındaki besmeleyi namazlarda okumanın hükmü, Rahman ve Rahim isimlerinin anlamları gibi konularda bilgi verirler. Bu bilgiler, bir evin binası durumundadır.
Fakat o binadan tam yararlanabilmek için evde bulunması gereken eşya ve yiyecek gerekir ki bunlar da manevî tefsir mesabesindedir.

Risale-i Nur, Sözler kitabının Birinci Söz’ü ve makam münasebetiyle onun peşine konulan bir parçada, Besmele’nin insana gerçek kimliğini verdiğini, onu dünyada Yüce Yaratıcı’nın bir müfettişi mak***** yükselttiğini, bu manevî kablo ile insanı sonsuz kudret sahibine bağlayarak ona muazzam bir enerji kaynağı ve şahsî gücünden binlerce defa fazla bir güç kazandırdığını, kainatı şenlendiren ve bütün yaratıkları insana amade kılan sırrın “rahmet” olduğunu; koyun, inek gibi hayvanların da “Bismillah” diyerek rahmet feyzinden bir süt çeşmesi hâline geldiğini, bahçelerin “Bismillah” diyerek hadsiz sebze ve meyveleri içinde pişirdiğini, kâinatı dolduran o rahmete ulaşmanın yolunun “Rahmeten lil âlemin” olan Hz. Peygamber’in (s.a.v.) terbiyesine girmek olduğunu anlatır

Konunun orjinali için risaleara.com

Nur Eserlerinin İlk konularından devam edecem. Bir önceki msjımızda 1. söz'den misal verdik, şimdi de 1. lema daki ayetin işleyişini nazara verecem.

" LAİLAHE İLLA ENTE SÜBHANEKE İNNİ KÜNTU MİNEZZALİMİN. "

( Senden başka ilâh yoktur. Seni her türlü noksandan tenzih ederim. Gerçekten ben kendine zulmedenlerden oldum. (Enbiyâ Sûresi: 87.)

Yukarıya nakş ettiğim ayeti celilenin lafzi/ zahiri manasını hemen altına bıraktım.

Bu ayetin Manevi tevsiri, Nur eserleri şöyle izah eder.

Bizim hutumuz Yunus (a.s) ın hutundan çok daha mızır olduğunu,
Bizim hutumuz ebedi hayatımızın berbat olmasına çalıştığını,
Bizim denizimiz olan dünya hayatımız, Hz. Yunus ( a.s)ın denizinden çok daha dalgalı olduğunu,
Gecemiz olan istikbalımızın, eyer Daire-i Muhammedide geçmesine çalışmazsak, Hz. Yunusun gecesinden çok daha karanlık olduğuna,................ mana-i işarisi ile bizlere bildirir.
Konumun orjinaline bakmanızı tavsiye ederim risaleara.com

Şimdi söylermisiniz ? Ulemai ilmi kelam beyninde bu tarz tefsirin olduğu bir açıklamada ne gibi bir sakınca var ?
Hakaiki Kuraniyenin tezyifine bir işaretmi var ?
Kudsiyet-i Ahmediyeyi yanlış ve noksan ve ( haşa) eksikliğini ima eden bir nokta mı var ?
Allah ( cc) akıl fikir versin.
 
Müellif Efendi ; görüyorum ki halen konuyu kaynatıyorsun ve dallandırıp budaklandırıyorsun.Özünden bahset , bizim verdiğimiz ve tesbit ettiğimiz yukarıdaki ayetleri Efendimiz ve Ehli Sünnet Alimleri , Said Nursi gibi tefsir etmiş mi , beyan etmiş mi ? onu söyle ...Evet diyorsan SADECE BİR TANECİK DELİL GETİR SADECE BİR TANECİK.iSTEDİĞİMİZ BU , BAŞKA ŞEY DEĞİL.

KIYAMETE KADAR ARASAN , Evlatlarına vasiyet etsen 100 göbek gelecek sülaleniz ve Nurcu Şakirdleriniz arasa böyle bir delil getirip buraya koyamazsınız.Çünkü ne Peygamberimiz nede Ehli sünnet Uleması böyle tefsir etmemiştir yukarıdaki ayetleri.Çünkü bu konuda koca bir yalancısınız , insanları ayakta uyuttuğunuzu zannediyorsunuz...İnsanları ahmak yerine koyuyorsunuz.Birileri çıkıp bu koca yalanı suratınıza vurunca Allah'tan gelen bu uyarıyı görmüyor körü körüne inad ile masonları ve hizmetkarlarını burada DİN ADAMI diye satmaya kalkıyorsunuz.Akıbetin karanlık , bu sözümün hakikatini ahirette anlayacak , başını vuracak taş dahi bulamıyacaksın.

Bu sebeple konunun özüne dönün bize Risalelerin nasıl tefsir edildiğini anlatmanıza gerek yok.İnsanların çoğu o kitapları tefsir değil fikir kitabı olarak görüyor.Tefsir kişisel fikre değil nakle dayanır.SADECE BİR TANECİK DELİL GETİR SADECE BİR TANECİK.iSTADİĞİMİZ BU BAŞKA ŞEY DEĞİL , DEMOGOJİ YAPMAYIN.
 
Müellif Efendi ; görüyorum ki halen konuyu kaynatıyorsun ve dallandırıp budaklandırıyorsun.Özünden bahset , bizim verdiğimiz ve tesbit ettiğimiz yukarıdaki ayetleri Efendimiz ve Ehli Sünnet Alimleri , Said Nursi gibi tefsir etmiş mi , beyan etmiş mi ? onu söyle ...Evet diyorsan SADECE BİR TANECİK DELİL GETİR SADECE BİR TANECİK.iSTEDİĞİMİZ BU , BAŞKA ŞEY DEĞİL.

KIYAMETE KADAR ARASAN , Evlatlarına vasiyet etsen 100 göbek gelecek sülaleniz ve Nurcu Şakirdleriniz arasa böyle bir delil getirip buraya koyamazsınız.Çünkü ne Peygamberimiz nede Ehli sünnet Uleması böyle tefsir etmemiştir yukarıdaki ayetleri.Çünkü bu konuda koca bir yalancısınız , insanları ayakta uyuttuğunuzu zannediyorsunuz...İnsanları ahmak yerine koyuyorsunuz.Birileri çıkıp bu koca yalanı suratınıza vurunca Allah'tan gelen bu uyarıyı görmüyor körü körüne inad ile masonları ve hizmetkarlarını burada DİN ADAMI diye satmaya kalkıyorsunuz.Akıbetin karanlık , bu sözümün hakikatini ahirette anlayacak , başını vuracak taş dahi bulamıyacaksın.

Bu sebeple konunun özüne dönün bize Risalelerin nasıl tefsir edildiğini anlatmanıza gerek yok.İnsanların çoğu o kitapları tefsir değil fikir kitabı olarak görüyor.Tefsir kişisel fikre değil nakle dayanır.SADECE BİR TANECİK DELİL GETİR SADECE BİR TANECİK.iSTADİĞİMİZ BU BAŞKA ŞEY DEĞİL , DEMOGOJİ YAPMAYIN.
bziya kardeşimin ( ikinci parağrafını saymıyorum ) üslübundaki "güzele meyyal" gelişmesini tebrik ediyorum öncelikle.

Biz: Kuranı nihayetsiz bir hazine biliriz. " zaman ihtiyarlandıkça Kuran gençleşiyor " sözümüz, Kuranın şebabetini, gençliğini her demde söylüyor.

Risalei Nurun tefsir tarzını İmam-i gazali başta olmak üzere imam-ı rabbani ihtar ediyor. Bunun en açık göstergesi; İmamı Rabbaninin ahir ömründe böyle bir tefsirin ifasında bulunmasıdır.

Evet Risalei Nurlar diyer alimlerimizin kaleme almadığı bir tarz ve üslüp ile kaleme alınmış. Risalei Nurların bu tarz ile sahifei alemde yer alması; sair ulemanın hilafına yada inadına daya enaniyeti ilmiyeden kaynaklanan bir hodfuruşluktan, kendini üstün görme, kendini beğenmeden kaynaklanmıyor. Risalei Nurun bu tarz ile meydan alması; Zamanın ilcaatına mebni olup, İmanın esaslarını direk hedef alan dinsizlik cereyanına karşı bir panzehir teşkil etmektedir.

Risale Nur da nazara verilen Ayet ve Hadislerin ekserisi din muarızları tarafından müslümanların imanlarına zarar verecek ve itikadlarını bozacak bir şekilde anlatılmaya çalışılanlardır. Risalei Nurlar bu ayet ve Hadislere asrın idrakına uygun bir tefsir tarzı seçmekle, hem o menhus guruhları susturmuş, hem de avamı nasın imanlarını tehlikeden kurtarmış. Bu sözlerim laf kalabalığı olmadığının en büyük kanıtı; Nurlar ile Kurana hizmet eden milyonlardır bziya bey.

Tefsire ihtiyacı olan "MÜTEŞABİH" ayet ve hadislerin varlığını ilme merbutiyeti olan her müslüman bilir. İşte ; Nur eserleri inkarcılar tarafından asıl manalarını bilmedikleri bu mihvaldeki o kudsi kelimelere "laf" etmelerine müsade etmemesi bizim yanımızda değerli kılıyor ve ilgi görüuor.

İstersen bir tanesini de buraya yazayım.
Peygamber efendimize sorulmuş;
_ Dünya neyin üzerindedir ? diye.....

O şemsi risalet de demişki;
_ "Ala sewri wel hut." ( öküzün ve balığın sırtındadır. ) demiş.

Şimdi söylermisin bana !!
O şensi risaletin sözünde ( haşa ) bir hakikatsizlikmi var ? Yoksa bu hadisin gizli bir manasımı var ?
Çünkü; Hali hazırdaki fen ve felsefe, ne öküzü görüyor ve nede balığ'ı.

İşte Risalei Nurlar Başka eserlerde bulunmıyan bu tarz suallere ikna edici cevaplar veriyor ve kendisine " maşaallah, barakallah dedirtiyor."

KIsaca diyebiliyoruz; Nasılki İbni ömerin eserleri; Rbu hureyrenin eserine bir takviye ve yardımcı ise....
Hak Mezheşerin birbirinin yardımcısı ve tamamlıyıcısı ise....
İmam-ı gazali , İmam-ı rabbaniye ye zıt ve muhalif değil ise....."kim olursan ol yine gel" diyen mevlana ya ve geride kalan tüm ( sünneti seniyeyi amelde esas alan ) ulemai islama muavin ve kardeştir BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ ve Nurlu eserleri.

Her Tefsirci zamanın ihtiyacına göre Kuranı tefsir etmiştir.
Bediüzzaman Mevlana Hz. zamanında yaşasaydı; Mesnevi'yi,
Mevlana bu zaman da gelseydi ; Risalei Nurları yazardı kanatine sahibiz.

Açlıktan kıvranan birine meyva değil, ekmek verilmeli.
 
Müellif-i Nâr konuştukça batıyorsun.Konunun özüne uygun delil getirebiliyormusun.İnsanların masal dinlemeye ihtiyacı yok delil ve gerçeklere ihtiyacı var.

Ayrıca Kur'anı Kerimin Efendimiz ve Varislerinin tefsir etmediği şekilde tamamen uydurma hesaplarla kendi zatını ve kitaplarını över hale getirilmesinin açıklaması bu kadar masumane olmuyor.

[RENK]Evet Risalei Nurlar diyer alimlerimizin kaleme almadığı bir tarz ve üslüp ile kaleme alınmış. Risalei Nurların bu tarz ile sahifei alemde yer alması; sair ulemanın hilafına yada inadına daya enaniyeti ilmiyeden kaynaklanan bir hodfuruşluktan, kendini üstün görme, kendini beğenmeden kaynaklanmıyor. Risalei Nurun bu tarz ile meydan alması; Zamanın ilcaatına mebni olup, İmanın esaslarını direk hedef alan dinsizlik cereyanına karşı bir panzehir teşkil etmektedir.[/RENK]

Dinsizlik cereyanına ayetleri kendiniz ve kitaplarını yüceltici hale getirerek mi karşı koydu mürşidiniz.Buna lahana turşusu Müellifi Nâr.Adam diyor ki bu yaet beni HABER veriyor ben yüce bir zatım.Adeta peygamberlik iddiasında , sen tutmuş bu sapkınlığa dinsizliğe karşı önlem diyorsun.Oysa bu harekat dinsizliğe sürüklemekten başka birşey değildir.Bu ayetleri EFENDİMİZ ANLAYAMAMIŞ MI ? Said Nursi efendimizin anlayamadığı ayetleri engin mürşitsiz ilmi ile anlamış öylemi....

[RENK]
Risale Nur da nazara verilen Ayet ve Hadislerin ekserisi din muarızları tarafından müslümanların imanlarına zarar verecek ve itikadlarını bozacak bir şekilde anlatılmaya çalışılanlardır. Risalei Nurlar bu ayet ve Hadislere asrın idrakına uygun bir tefsir tarzı seçmekle, hem o menhus guruhları susturmuş, hem de avamı nasın imanlarını tehlikeden kurtarmış. Bu sözlerim laf kalabalığı olmadığının en büyük kanıtı; Nurlar ile Kurana hizmet eden milyonlardır bziya bey.[/RENK]

İmanı çalınan itikadı bozulan binlerce insanı görüyoruz sizde bunlardan birisiniz.
Tefsir, moda kitabı değildir. Her çağa, her asra göre değişik tefsir olmaz. Dinimiz eksik mi ki tamamlanacaktır? Yoksa fazlalık mı var ki çıkarılacak? Dinde eksiklik ve fazlalık olmadığı için değişik, yeni bir tefsire ihtiyaç olmaz. Çünkü dine yeni bir şey eklemek bid’at olur. Dinimizin emirlerini değiştirmek kadar büyük sapıklık olur mu? Her çağa, her asra göre değişik tefsir yazmak demek, dini her asırda, bozmak demektir.

Kur’an-ı kerimin manasını Muhammed aleyhisselam anlamış ve hadis-i şerifleri ile bildirmiştir. Doğru tefsir kitabı Onun hadis-i şerifleridir. Tefsir âlimleri, tefsirlerini Peygamber efendimizden ve Eshab-ı kiramdan naklederek meydana getirdiler. Bunların tefsirleri asra uygundur. Kur’an-ı kerimin emirleri, her asırdaki insan için aynıdır. Önceki asırlar için başka, sonraki asırlar için başka manası yoktur.

Tehlikeli kimseler
Peygamber efendimizden gelen bilgileri, aynen nakleden İslam âlimlerinden farklı bildirmek, dini bozmak demektir. Kur’an-ı kerimi en iyi bilen Peygamber efendimizdir. Onun açıklamaları bellidir. Bundan daha başka şekilde açıklamak, dini değiştirmek olur, reform olur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Ümmetime en çok tehlikeli olacak kimse, Kur’an-ı kerimi yersiz tevil edendir.) [Taberani]

Her asırda, her insana gereken iman ve ibadet aynıdır. Asra göre iman esasları ve ibadet şekli değiştirilemez. Bundan yarım asır önce, bazı profesörlerce namaz kılma şeklinin değiştirilmesi düşünülmüş, camilere “Asra göre modern ibadet aletleri” konulması teklif edilmişti. Asra göre, çağa göre tefsir yazanların böyle bir düşünceleri yoksa, İslam âlimlerinin bildirdiklerinde değişiklik yapmadan aynı şeyi naklediyorlarsa, o zaman “Asra göre tefsir” demenin manası yoktur. Eğer değişiklik varsa, zaten muteber değildir.

Asrımızdaki insana göre kitap yazılacaksa, İslam âlimlerinin kitapları aynen alınır, günümüzde kullanılan kelimelerle, buluşlarla açıklanabilir. Mesela; müşrikler Peygamber efendimize, (Mescid-i Aksanın kaç kapısı, kaç penceresi vardı?) gibi sualler sormuşlardı. Fakat Resulullah efendimiz Miraca giderken etrafına bakmadığı için bunları görmemişti. Cebrail aleyhisselam Mescid-i Aksayı gözünün önüne getirince bakıp sorduklarına cevap verdi. Bu hadise anlatılırken, (Televizyonda görür gibi görmüştü) denebilir. Bu şekildeki bir açıklamaya da Asrın Tefsiri veya Çağdaş Tefsir denmez.

İlmin ve Fennin Işığında Tefsir diyenler de vardır. İlim ve fen, dinden ayrı mıdır da ilmin ışığı deniyor? Ecnebiler, din ile ilmi ayrı zannettikleri için böyle yazıyorlar. Ecnebiyi taklit eden reformcular da aynı şeyi söylüyorlar.

Dini değiştirmek
Mecelle’nin Dürer-ül-hükkam şerhinde (Zamanın değişmesi ile, örf ve âdete dayanan hükümler değişebilir. Nassa dayanan hükümler zamanla değişmez) deniyor.

İmam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki:

Bazıları, yapacakları değişikliklerle, dini düzelteceklerini, olgunlaştıracaklarını zannediyorlar. Ortaya bid’atler çıkarıyorlar. Bid’atlerin zulmetleri ile sünnetin nurunu örtmeye çalışıyorlar. Bunlar, dinin noksanlıklarını tamamladıklarını iddia ediyorlar. Bilmiyorlar ki din noksan değildir. Kâmildir. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Bugün sizin için dininizi ikmal eyledim. Üzerinize olan nimetimi tamamladım ve size din olarak İslamiyet’i vermekle razı oldum.) [Maide 3]

Dini noksan sanıp, tamamlamaya [asra göre, çağdaş tefsir yazmaya] çalışmak bu âyet-i kerimeye inanmamak olur. (1/260)

Allahü teâlâ ve Onun Resulü Muhammed aleyhisselam, kıyamete kadar hayat şekillerinde ve fen vasıtalarında yapılacak değişikliklerin, yeniliklerin hepsine şamil olan hükümleri bildirdiler. Müctehidler de bunların hepsini açıkladılar. Sonra gelen müceddid âlimler, bu hükümlerin yeni olaylara nasıl tatbik edileceklerini, tefsir ve fıkıh kitaplarında bildirdiler.

KONUNUN ÖZÜNE DÖNÜN ve BU AYETLERİN AYNI ŞEKİLDE TEFSİR EDİLDİĞİNE DAİR BİR VESİKA GETİRİN.
 
Müellif Efendi ; görüyorum ki halen konuyu kaynatıyorsun ve dallandırıp budaklandırıyorsun.Özünden bahset , bizim verdiğimiz ve tesbit ettiğimiz yukarıdaki ayetleri Efendimiz ve Ehli Sünnet Alimleri , Said Nursi gibi tefsir etmiş mi , beyan etmiş mi ? onu söyle ...Evet diyorsan SADECE BİR TANECİK DELİL GETİR SADECE BİR TANECİK.iSTEDİĞİMİZ BU , BAŞKA ŞEY DEĞİL.
Bziya abimizin nezih üslüp adaylığını takdir ettikten sonra .....

bzıya bey;
senin tesbit ettiğin ayetleri,
senin verdiğin ayetleri "senin anlayış tarzına mahsus kılmak" ayete karşı bir edepsizliktir. Bu edebsizliği işlemekten Allaha sığınırım.
Şefaatlerini dilediğimiz , o ima ettiğin alimler elbette Üstadım gibi tefsir etmemişlerdir. Onlar ; Ayatın Nurani ağacından, kendi asırlarının ihtiyaç duydukları bir vecih ile tefsir etmişlerdir ayetleri. Üstadımın " Nur Suresinin Nur ayetini " tefsir ederken , hiç bir zaman "AYATIN MANASI BUDUR" dememiş, " AYATIN MANA AĞACININ HADSİZ MEYVALARINDAN BİR MEYVA DA BUDUR " demiş.
Bu tarz bir yaklaşım , kavanini ilahiyenin beyanından ibaret, ve şeairi islamın üssül esası olan KURANI AZİMÜŞŞANA ters değildir.
Böyle bir terslik gözünüze görülüyorsa bizim suçumuz ne ?

KIYAMETE KADAR ARASAN , Evlatlarına vasiyet etsen 100 göbek gelecek sülaleniz ve Nurcu Şakirdleriniz arasa böyle bir delil getirip buraya koyamazsınız.
Ayetler birbirlerin kardeşleridir. Kardeşlerini bıraksak olmazmı bziya bey ? yoksa çekiniyormusunuz getireceğimden?.

Çünkü ne Peygamberimiz nede Ehli sünnet Uleması böyle tefsir etmemiştir yukarıdaki ayetleri.
" Ayetleri kafasına göre tefsir etmiştir " diyorsun bziya bey. Evet said Nur " ayatı" kafasına göre tefsir etmiştir, tıpkı Ulema-i Muhakkikin gibi. Tıkı aşağdaki örnekte olduğu gibi...

Birinci misâl: وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلكِنَّ اللّهَ رَمَى nass-ı kat'îsiyle ve ehl-i tahkik umum müfessirlerin tahkikiyle ve umum ehl-i hadîsin ihbarıyla, Gazve-i Bedir'de, şu âyet haber veriyor ki; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir avuç toprak ile küçük taşları aldı, küffar ordusunun yüzüne attı, شَاهَتِ الْوُجُوهُ dedi. شَاهَتِ الْوُجُوهُ kelimesi bir kelâm iken, onların herbirinin kulağına gitmesi gibi; o bir avuç toprak dahi, herbir kâfirin gözüne gitti.
Herbiri kendi gözü ile meşgul olup, hücumda iken birden kaçtılar.

Not : Said Nur bu ayetin açıklamasını farklı bir kesime karşı yapıyor, ne gariptirki bunu sanada göstermek zorunda kaldım.

Ayetler " kafaya" göre açıklanır,
" kafalar" ile anlaşılır. Kafa harici ( süveyda-i kalp müstesna ) azalar ile değil.)

Çünkü bu konuda koca bir yalancısınız ,
Susuyorum kardeşim olduğun için.
insanları ayakta uyuttuğunuzu zannediyorsunuz...
Susuyorum ehli iman olduğun için.
İnsanları ahmak yerine koyuyorsunuz.
Susuyorum beni anlıyacağınızı ümid ettiğim için.
Birileri çıkıp bu koca yalanı suratınıza vurunca
Susuyorum nefsimi tebrie etmediğim için.
Allah'tan gelen bu uyarıyı görmüyor körü körüne inad ile masonları ve hizmetkarlarını burada DİN ADAMI diye satmaya kalkıyorsunuz.
Susuyorum Üstadım " ehli iman ile münakaşa etmeyin" dediği için.
Akıbetin karanlık ,
Haşa
La yalemu ğaybe illallah. ( ğaybı ancak Allah bilir )
bu sözümün hakikatini ahirette anlayacak , başını vuracak taş dahi bulamıyacaksın.

Bana: "Sen şuna buna niçin sataştın?" diyorlar. Farkında değilim; karşımda müdhiş bir yangın var.. alevleri göklere yükseliyor, içinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda birisi beni kösteklemek istemiş de, ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müdhiş yangın karşısında bu küçük hâdise, bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler..."
 
Müellif-i Nâr konuştukça batıyorsun.Konunun özüne uygun delil getirebiliyormusun.İnsanların masal dinlemeye ihtiyacı yok delil ve gerçeklere ihtiyacı var.

Ayrıca Kur'anı Kerimin Efendimiz ve Varislerinin tefsir etmediği şekilde tamamen uydurma hesaplarla kendi zatını ve kitaplarını över hale getirilmesinin açıklaması bu kadar masumane olmuyor.

[RENK]Evet Risalei Nurlar diyer alimlerimizin kaleme almadığı bir tarz ve üslüp ile kaleme alınmış. Risalei Nurların bu tarz ile sahifei alemde yer alması; sair ulemanın hilafına yada inadına daya enaniyeti ilmiyeden kaynaklanan bir hodfuruşluktan, kendini üstün görme, kendini beğenmeden kaynaklanmıyor. Risalei Nurun bu tarz ile meydan alması; Zamanın ilcaatına mebni olup, İmanın esaslarını direk hedef alan dinsizlik cereyanına karşı bir panzehir teşkil etmektedir.[/RENK]

Dinsizlik cereyanına ayetleri kendiniz ve kitaplarını yüceltici hale getirerek mi karşı koydu mürşidiniz.Buna lahana turşusu Müellifi Nâr.Adam diyor ki bu yaet beni HABER veriyor ben yüce bir zatım.Adeta peygamberlik iddiasında , sen tutmuş bu sapkınlığa dinsizliğe karşı önlem diyorsun.Oysa bu harekat dinsizliğe sürüklemekten başka birşey değildir.Bu ayetleri EFENDİMİZ ANLAYAMAMIŞ MI ? Said Nursi efendimizin anlayamadığı ayetleri engin mürşitsiz ilmi ile anlamış öylemi....

[RENK]
Risale Nur da nazara verilen Ayet ve Hadislerin ekserisi din muarızları tarafından müslümanların imanlarına zarar verecek ve itikadlarını bozacak bir şekilde anlatılmaya çalışılanlardır. Risalei Nurlar bu ayet ve Hadislere asrın idrakına uygun bir tefsir tarzı seçmekle, hem o menhus guruhları susturmuş, hem de avamı nasın imanlarını tehlikeden kurtarmış. Bu sözlerim laf kalabalığı olmadığının en büyük kanıtı; Nurlar ile Kurana hizmet eden milyonlardır bziya bey.[/RENK]

İmanı çalınan itikadı bozulan binlerce insanı görüyoruz sizde bunlardan birisiniz.
Tefsir, moda kitabı değildir. Her çağa, her asra göre değişik tefsir olmaz. Dinimiz eksik mi ki tamamlanacaktır? Yoksa fazlalık mı var ki çıkarılacak? Dinde eksiklik ve fazlalık olmadığı için değişik, yeni bir tefsire ihtiyaç olmaz. Çünkü dine yeni bir şey eklemek bid’at olur. Dinimizin emirlerini değiştirmek kadar büyük sapıklık olur mu? Her çağa, her asra göre değişik tefsir yazmak demek, dini her asırda, bozmak demektir.

Kur’an-ı kerimin manasını Muhammed aleyhisselam anlamış ve hadis-i şerifleri ile bildirmiştir. Doğru tefsir kitabı Onun hadis-i şerifleridir. Tefsir âlimleri, tefsirlerini Peygamber efendimizden ve Eshab-ı kiramdan naklederek meydana getirdiler. Bunların tefsirleri asra uygundur. Kur’an-ı kerimin emirleri, her asırdaki insan için aynıdır. Önceki asırlar için başka, sonraki asırlar için başka manası yoktur.

Tehlikeli kimseler
Peygamber efendimizden gelen bilgileri, aynen nakleden İslam âlimlerinden farklı bildirmek, dini bozmak demektir. Kur’an-ı kerimi en iyi bilen Peygamber efendimizdir. Onun açıklamaları bellidir. Bundan daha başka şekilde açıklamak, dini değiştirmek olur, reform olur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Ümmetime en çok tehlikeli olacak kimse, Kur’an-ı kerimi yersiz tevil edendir.) [Taberani]

Her asırda, her insana gereken iman ve ibadet aynıdır. Asra göre iman esasları ve ibadet şekli değiştirilemez. Bundan yarım asır önce, bazı profesörlerce namaz kılma şeklinin değiştirilmesi düşünülmüş, camilere “Asra göre modern ibadet aletleri” konulması teklif edilmişti. Asra göre, çağa göre tefsir yazanların böyle bir düşünceleri yoksa, İslam âlimlerinin bildirdiklerinde değişiklik yapmadan aynı şeyi naklediyorlarsa, o zaman “Asra göre tefsir” demenin manası yoktur. Eğer değişiklik varsa, zaten muteber değildir.

Asrımızdaki insana göre kitap yazılacaksa, İslam âlimlerinin kitapları aynen alınır, günümüzde kullanılan kelimelerle, buluşlarla açıklanabilir. Mesela; müşrikler Peygamber efendimize, (Mescid-i Aksanın kaç kapısı, kaç penceresi vardı?) gibi sualler sormuşlardı. Fakat Resulullah efendimiz Miraca giderken etrafına bakmadığı için bunları görmemişti. Cebrail aleyhisselam Mescid-i Aksayı gözünün önüne getirince bakıp sorduklarına cevap verdi. Bu hadise anlatılırken, (Televizyonda görür gibi görmüştü) denebilir. Bu şekildeki bir açıklamaya da Asrın Tefsiri veya Çağdaş Tefsir denmez.

İlmin ve Fennin Işığında Tefsir diyenler de vardır. İlim ve fen, dinden ayrı mıdır da ilmin ışığı deniyor? Ecnebiler, din ile ilmi ayrı zannettikleri için böyle yazıyorlar. Ecnebiyi taklit eden reformcular da aynı şeyi söylüyorlar.

Dini değiştirmek
Mecelle’nin Dürer-ül-hükkam şerhinde (Zamanın değişmesi ile, örf ve âdete dayanan hükümler değişebilir. Nassa dayanan hükümler zamanla değişmez) deniyor.

İmam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki:

Bazıları, yapacakları değişikliklerle, dini düzelteceklerini, olgunlaştıracaklarını zannediyorlar. Ortaya bid’atler çıkarıyorlar. Bid’atlerin zulmetleri ile sünnetin nurunu örtmeye çalışıyorlar. Bunlar, dinin noksanlıklarını tamamladıklarını iddia ediyorlar. Bilmiyorlar ki din noksan değildir. Kâmildir. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Bugün sizin için dininizi ikmal eyledim. Üzerinize olan nimetimi tamamladım ve size din olarak İslamiyet’i vermekle razı oldum.) [Maide 3]

Dini noksan sanıp, tamamlamaya [asra göre, çağdaş tefsir yazmaya] çalışmak bu âyet-i kerimeye inanmamak olur. (1/260)

Allahü teâlâ ve Onun Resulü Muhammed aleyhisselam, kıyamete kadar hayat şekillerinde ve fen vasıtalarında yapılacak değişikliklerin, yeniliklerin hepsine şamil olan hükümleri bildirdiler. Müctehidler de bunların hepsini açıkladılar. Sonra gelen müceddid âlimler, bu hükümlerin yeni olaylara nasıl tatbik edileceklerini, tefsir ve fıkıh kitaplarında bildirdiler.

KONUNUN ÖZÜNE DÖNÜN ve BU AYETLERİN AYNI ŞEKİLDE TEFSİR EDİLDİĞİNE DAİR BİR VESİKA GETİRİN.
 
bzıya kardeşime " Müellifi nar " lafına cevap vermem gerekirse, ve de kafiyeYİ düşünerekten....
Müellifi nar....
bziyayi har... olur. ama yakışıksız olduğu için ben yazmaktan vaz geçiyorum.

Şimdi konuya dönelim.

Değerli arkadaşlar;
Kurani Kerim; Bütün ulum ve fununun mahzenidir. Çünkü ; " WELA RATBİN WELA YABİSİN İLLA Fİ KİTABÜL MÜBİN " ayeti azimeyi görüyoruz.
O ki; Kuran bir hazine-i azimedir.
O ki; Kuranın tüm ilimlere ıttılai var,
Öyle ise; Kuranın her bir asra bakan bir gözü, ve söyler bir sözü olmak lazım gelir.

İşte Risalei Nurlar; Kuranımızın, bu asrımıza bakan bir gözü ve bin sözüdür. Tabiki bana göre bu böyle. Sana göre başka bir zat ve tefsiri olabilir. Senin benden farklı bir kanıda olman, ( kuranın ruhuna ters düşmeyen ) durumlarımız olmadığı sürece , İfadelerimiz Kuranın zenginliği hesabına geçer.
Biz böyle bilir, böyle amel eder, böyle söyleriz. Ben beni ilgilendirir, sen ise seni.
Herkes karekterinin gereğini ve hizmet anlayışını sergiliyecektir.

Kusura bakma bziya bey; yazılarının omurgası " çamur " oluşturduğu için, hızlı okuma takniği ile okuyor ve dikkate değer bulmuyorum.

Bana kendini okutmanın yolu "nakarat"' lardan vaz geçmen gerekir.

Soruma cevap verdinmi ?
Dünya neyin üstündedir ?

Not : Yukardaki mesajında sana ait olan yazıların dışıdaki yazılanlar kabuldür bende. Bu noktaları anlamış olmana ayrıca sevindim.
 
sevgili müellif arkadaşım seni tebrik ediyorum. ayrıca bziya arkadaşım sizde meseleyi tarafsız dinleyiniz. yani tenkit parmağınızı uzatmayınız. bakın şunu şöyle ifade edebilirim;


Şadi EREN

Doç. Dr.

Din, ayet ve hadislere dayanır. Dini metinlerin iyi anlaşılmaması uygulamada bir takım ciddi problemlerle bizleri karşı karşıya bırakır. En fazla yanlış anlaşılan ayet ve hadisler, daha çok cihad konusundadır. İslam'a muhalif olanlar bunları yanlış anlamaya zaten meyillidirler. Ama bir kısım dindar insanların bu tür dini metinleri din düşmanlarına haklılık verdirircesine yanlış anlamaları cidden ibret vericidir.

Bu araştırmada şu ayet ve hadislerin açıklamasına yer verilmiştir:

"Allah'a itaat edin. Peygambere itaat edin. ulu'l-emrinize de…" (Nisa, 59)

"Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün..." (Tevbe, 5)

"Hiçbir fitne kalmayıncaya ve din bütünüyle Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın" (Enfal, 39)

''Cennet kılıçların gölgesi altındadır'' (Buhari, Cihad, 22)

"Savaş bir hiledir" (Müslim, Cihad, 17)

"Sizden biri bir kötülük gördüğünde, gücü yetiyorsa eliyle düzeltsin. Yetmezse diliyle düzeltsin. Onu da yapamazsa, hiç olmazsa kalbiyle buğz etsin. Fakat bu, imanın en zayıf mertebesidir." (Tirmizi, Fiten, 11)

"Allah'a itaat edin. Peygambere itaat edin; ulu'l-emrinize de…" (Nisa, 59)

"Ulu'l-emr" âmir, idareci anlamındadır. Ayet, Allah ve resulüne mutlak bir itaati emrederken, idarecilere de atıf vavı ile itaat emretmiştir. Ancak bu itaat, kayıtsız şartsız bir itaat midir, yoksa belli kayıtları var mıdır? Şu ayet, itaatin mutlak değil, mukayyet olduğunu bildirir: "Müsriflerin (aşırı gidenlerin) emrine itaat etmeyiniz. Onlar yeryüzünde bozgunculuk yaparlar ve ıslaha yanaşmazlar." (Şuara, 151-152)

Hz. Peygamber, bunu şöyle ifade eder: "Müslüman kişiye vacip olan, bir günahla emredilmediği müddetçe, sevse de sevmese de dinlemek ve itaat etmektir. Fakat bir günahla emredilse, dinlemek ve itaat etmek yoktur. (Tirmizi, Cihad, 29) Çünkü Allah'a isyan olan şeyde, kula itaat edilmez. Diğer itaatler, vefakârlıklar, sadakatler ancak Allah'a olan itaatin karşısında bulunmamak, bu itaate muhalif olmamak şartıyla kabul edilebilir. Yoksa bu aslî itaatin muhalifi olan her itaat batıldır ve cevaz verilmez.

Asr-ı Saadette yaşanan şu olay, konumuza ışık tutacak mahiyettedir:

Peygamber Efendimiz (asm), bir grubu sefere gönderir. Onlara, komutanlarına itaat etmelerini hatırlatır. Yolda giderlerken, bazıları itaatte kusur eder. Sinirlenen komutan, grubu durdurur, etraftan odun toplamalarını söyler. Toplanan odunları yaktırdıktan sonra "Kendinizi bu ateşe atın" der. Asker, adeta şok olur. Kimi, "Peygamber itaat etmemizi istemişti. Haydi, kendimizi atalım" derken, diğerleri karşı çıkar. "Bizler, ateşten kurtulmak için peygambere tabi olduk. Ne diye kendimizi ateşe atalım ki?" derler. Tartışma esnasında ateş söner; bu arada komutanın öfke ateşi de söner. Görevlerini yapıp Medine'ye dönerler. Durum Hz. Peygamber'e anlatıldığında, şunu söyler: "Şayet o ateşe girselerdi, hep ateşte kalırlardı. Allah'a isyan olan hallerde itaat yoktur. İtaat, ancak maruf (meşru) şeylerdedir." (Ebu Davud, Cihad, 87)

Konumuzla alakalı olarak Bediüzzaman'ın şu yaklaşım tarzı son derece mühimdir: "Bir şeyi reddetmek ayrıdır, kalben kabul etmemek ayrıdır ve amel etmemek bütün bütün ayrıdır." (Nursi, Şualar, s. 350) Şahısların hata ve yanlışları olduğu gibi devlet ve hükümet yetkililerinin de bir takım yanlışları, hataları, adil olmayan kanunları, evrensel hukuka aykırı uygulamaları olabilir. Böyle bir durumda vatandaşın görevi bu yanlış uygulamalara medeni bir şekilde karşı durmak, hata ve yanlışların düzeltilmesi için hukukî yollara başvurmaktır. Zaten sivil toplum kuruluşlarının varlık sebepleri de budur.

Müslümanlar Müslüman olmayanlarla yaptıkları anlaşmalara bağlı kalmakla mükellef midir?

İslam Hukuku ile ilgili kitaplarda genel bir kural olarak ifade edildiği üzere, "Müslümanlar, yaptıkları sözleşmeye bağlı kalmakla mükelleftirler." Kur'an-ı Kerim, şöyle der:

"Ahde vefa gösterin. Çünkü ahitten sorulacaktır." (İsra, 34)

Müşriklere savaş ilanını bildiren ayetin peşinden şu istisna getirilir:

"Ancak kendileriyle ahit yapıp da, sonra ahde riayette kusur göstermeyen ve kimseye sizin aleyhinizde arka çıkmayan müşrikler bu hükümden hariçtir. Bunlara, ahitlerinin bitimine kadar ahit gereğince muamele edin. Şüphesiz Allah, takva sahibi kullarını sever." (Tevbe, 4)

Bir başka ayette de şöyle bildirilir:

"Onlar size karşı doğru oldukları müddetçe, siz de onlara doğru harekette bulunun!" (Tevbe, 7)

Bu İlahi talimatlar doğrultusunda, Müslümanlar ahitlerine riayet etmişler, ahdi bozan taraf olmamışlardır. Huzeyfe bin Yeman'ın anlattığı şu olay buna güzel bir misaldir:

"Bedir savaşına katılmama engel şu oldu: Beni ve babamı Kureyş kâfirleri yakaladılar. 'Muhammed'e mi gidiyorsunuz?' dediler. 'Hayır, dedik. Sadece Medine'ye gidiyoruz.' Bunun üzerine bizden ahit aldılar ve serbest bıraktılar. Hz. Peygamber'in yanına ulaşınca durumu anlattık. 'Yolunuza devam edin, Medine'ye gidin, dedi. Ahitlerine vefa gösterir, onlara galip gelmek için Allah'tan yardım dileriz." (Müslim, Cihad, 98)

Karşı tarafın ahdi bozup bozmadığı bazen çok net olmayabilir. Bu durumda yapılması gerekeni, ayet şöyle bildirir:

"Eğer seninle ahit yapan bir kavmin hıyanetinden korkarsan, savaş açmadan önce ahitlerinin sona erdiğini kendilerine ilan et. Çünkü Allah hainleri sevmez." (Enfal, 58)

Ayetten anlaşıldığına göre, karşı tarafın ahdi bozduğu çok net değilse, bunlara birdenbire saldırmak caiz değildir. Bunun yerine, gerekçeleri gösterilerek anlaşmanın hükümsüz hale geldiği bildirilmelidir. Böyle bir mert tavır gösterilmeksizin savaşa girilirse, karşı taraf haklı olarak "Müslümanlar ahde vefasızlık gösterdi. Ahit varken bize saldırdı" diye yaygara koparacaklardır. Büyük Kur'an müfessiri Hamdi Yazır şöyle der:

"Hak, kâfire dahi taalluk etse yine haktır... Kâfirin küfrü hukukuna tecavüzü mubah kılmaz." (Yazır II, 1451)

Zikredeceğimiz şu olay, Hz. Peygamberin ne derece ahde vefalı, hileden uzak, dürüst bir hayat yaşadığının çok çarpıcı bir misalidir:

Müşrikler Hz. Peygamber'e İslam öncesi "Muhammedü'l-emin" diyorlar, en kıymettar mallarını ona emanet ediyorlardı. Kendisine nübüvvet geldikten sonra, onun dinine girmemekle beraber emanetlerini ona bırakmaya devam ettiler. Hz. Peygamber, müşriklerin baskıları sonrası, çok sevdiği Mekke'yi terk etmek zorunda kaldı, Medine'ye hicret etti. Ancak yola çıkmazdan önce, yanındaki o kıymetli emanetleri Hz. Ali'ye teslim etti ve ertesi gün sahiplerine vermesini söyledi. "Savaş bir hiledir. Onlarla yapacağım mücadelede bu mallara çok ihtiyacım olacak. Bunları yanımda götürürsem, hem onları zayıflatmış, hem de Müslümanları güçlendirmiş olurum" şeklinde düşünmedi. Bundan dolayıdır ki, sekiz yıl sonra Mekke'ye muzaffer bir komutan olarak girdiğinde, Mekkeliler toptan Müslüman olmakta tereddüt etmediler.

"Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün..." (Tevbe, 5)

Cihad ve savaşla ilgili ayetleri bir bütün olarak ele almayan bazı kişiler, "...müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün..." gibi ayetleri, dar çerçevede ele alarak yanlış neticelere varmaktadır. Onların bu hali, namaz kılmayan birinin, "İçkili iken namaza yaklaşmayın" (Nisa, 43) ayetindeki "namaza yaklaşmayın" kısmını, namaz kılmayışına delil getirmesine benzer. Kur'an'ın ayetleri hakkında hüküm verecek kişiler, onun nasihini-mensuhunu, muhkemini-müteşabihini, evvelini-ahirini, hatta bütün Kur'an'ı iyi bilmek zorundadırlar. Yoksa verecekleri hükümler yanlış olacaktır. Verdikleri hükümlerde, Kur'an'da olanı yansıtmak yerine, kendi düşüncelerinde olanı yansıtacaklardır. Düzgün bir saraya tutulan ayna, ancak düz ve şeffaf olduğunda sarayı aynen yansıtır. Eğri aynalar, düzgün sarayı eğri gösterir. Tozlu aynalar net göstermez. Renkli aynalar ise, kendi rengiyle gösterir. Kur'an'a yönelen insanların mahiyet aynaları da böyledir.

Bahsinde bulunduğumuz ayetin evvelinde, "Haram aylar çıktığında" kaydı vardır. Arap yarımadasındaki müşriklere, ya İslâm'a girmeleri, ya da kendileriyle savaşılacağı bildirilmiş, düşünmeleri için de dört ay müddet verilmiştir. (Tevbe, 1-3)

Ayetin sonunda ise, tevbe edip namazlarını kılmaları, zekâtlarını vermeleri halinde serbest bırakılacakları anlatılmakta, "Şüphesiz Allah Gafur'dur, Rahîm'dir" ifadeleriyle bitirilerek, Allah'ın affedici, merhametli olduğu nazara verilmektedir.

Bir sonraki ayet ise şöyle der:

"Eğer müşriklerden biri senden eman dilerse ona eman ver. Ta ki Allah'ın kelamını dinlesin. (Müslüman olmazsa) sonra onu güven içinde bulunacağı bir yere ulaştır. Çünkü onlar, bilmeyen bir kavimdir." (Tevbe, 6)

Bu ayette, müşrikler hakkındaki İlâhî rahmetin eserlerini açıkça görmek mümkündür. Müşriklere, bu dinin güzelliğini görmek, Allah'ın kelamını dinlemek fırsatı verilmelidir. Çünkü, onlar bu dini bilmeyen bir topluluktur. Onlardan bu niyetle gelip görmek isteyenlere eman verilir, yani emniyet içinde olduğu bildirilir. Gelir, görür, dinler ve isterse kabul etmeyebilir. Kabul etmediğinde, "sen müşriksin" denilip öldürülmez. Emniyet içinde olacağı yere ulaştırılır.

Kur'an'ın bütünlüğü çerçevesinde kıtal (savaş) ayetleri incelendiğinde, karşımıza çıkan tablo işte budur. Durum böyleyken, bu ayetlerden "Kur'an'da inanç hürriyeti yok", "Kur'an, Müslüman olmayanlardan başkasına hakk-ı hayat tanımaz" gibi hükümler çıkarmak, hem Kur'an'ın esaslarına, hem de tarihi realiteye zıttır. Zira, Hz. Peygamber (asm), hem kitap sahibi olanlarla, hem de kitapsız Araplarla barış ve saldırmazlık anlaşmaları yapmış ve bunlara riayet etmiştir.

Sonraki dönemlerde de uygulama aynı minval üzere olmuş, gayr-i Müslim azınlıklar, cizyelerini (vergilerini) vermeleri, kanunlara uymaları şartıyla, İslâm devletleri bünyesinde rahatça yaşamışlardır.

"Hiçbir fitne kalmayıncaya ve din bütünüyle Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın" (Enfal, 39)

Ayette, ehl-i imana iki hedef gösterilmiştir:

1- Fitnenin kökünü kazımak.

2- Allah'ın dinini hakim kılmak.

"Fitne" kelimesi "karışığını almak için altını ateşe koymak" anlamındadır. Bundan, "mihnet ve belaya sokmak" manasında kullanılmıştır. İnsanları inancından dolayı işkenceye tabi tutmak, ibadetine müdahale etmek, yurdundan sürüp çıkarmak gibi durumlar hep birer fitnedir. Kur'an-ı Kerîm'de, "Fitne ölümden beterdir" denilir (Bakara, 191). "Ölümden daha ağır ne vardır?" dememek gerekir. Zira, ölümü temenni ettiren hal, ölümden daha ağırdır.

"Hiçbir fitne kalmayıncaya kadar" ehl-i küfürle savaşmak, genel bir dünya barışını hedef olarak gösterir. Her türlü fitneye son vermek, sulh ve sükûneti sağlamak, Müslümanlar için varılması gereken bir hedeftir. Öyle ki, dünyanın uzak bir köşesinde gayr-i Müslim bir devlet, bir başka gayr-i Müslim devlete zulmetse, Müslüman devletler bu fitneye müdahale etmeli, haddi aşanlara hadlerini bildirmelidir.

Cihadın bu ulvî gayesine, şu ayet işaret eder:

"Size ne oluyor ki, 'Ya Rabbena, halkı zalim olan şu memleketten bizi çıkar. Bize, tarafından bir sahip gönder. Bize katından bir yardımcı yolla!' diyen mazlum erkek-kadın ve çocuklar için Allah yolunda savaşmıyorsunuz?" (Nisa, 75)

"Dinin bütünüyle Allah'ın olması" hedefi ise, beşerin beşere kulluktan kurtulup, sadece Allah'a kul olmasını temin gayesine yöneliktir. Kur'an-ı Kerîm, Yahudî ve Hıristiyanlardan bahsederken, "Onlar, âlimlerini ve rahiplerini Allah'tan başka Rab'ler edindiler" der. (Tevbe, 31) Şüphesiz, herhangi birini Rab edinmek için, ona "Rab" namını vermiş olmak şart değildir. Üstteki ayeti açıklayan hadiste belirtildiği gibi, Allah'ın hükümlerini bırakıp rahiplerin helal kıldığını helal, haram kıldığını da haram kabul etmek, onları Rab edinmek demektir. (Tirmizi, Tefsir, 9-10)

İslâm hür bir ortamda tebliğ edilebilmeli, bu dine girmek isteyenlere engel olunmamalı ve bu dini yaşamak isteyen her fert, serbestçe yaşayabilmeli, kimse dininden dolayı fitneye düşürülmemeli, ezaya maruz kalmamalıdır.

İşte cihad, bu hürriyetleri sağlamak ve bu hususta ortaya çıkan engelleri aşmak içindir. Önündeki engeller kaldırıldığında, bütün insanlığın koşarak gireceği tek İlâhi din, İslam olacaktır.

Şüphesiz, "dinin bütünüyle Allah'ın olması", başka dinlere hayat hakkı tanımamak, o dinlerin mensuplarını zorla İslâm'a sokmak anlamında değildir. Tatbikatta da böyle olmamıştır. Hz. Peygamber devrinden günümüze kadar, İslâm devletleri bünyesinde başka din mensupları rahat bir şekilde yaşamışlardır. Gerek ülkemizde gerekse diğer İslam ülkelerindeki aynı durum günümüzde de değişmemiştir.

Öte yandan, Kur'an'ın bu ayeti, İslâm'ın hamle gücünü ortaya koyar. Müslümanlara, varmaları gereken nihaî hedefi gösterir.

''Cennet kılıçların gölgesi altındadır''

Bir söz değerlendirilirken, bir bütün olarak bakılmazsa yanlış neticelere varılır. Hz. Peygamberin sadece üstteki kel***** bakarsak bunu savaşa teşvik olarak değerlendirmek mümkündür. Hâlbuki Hz. Peygamberin bu hadisinin tamamı şöyledir:

"Ey insanlar! Düşmanla karşılaşmayı istemeyin. Allah'tan afiyet dileyin. Onlarla karşılaştığınızda ise, sabredin. Bilin ki Cennet kılıçların gölgesi altındadır." (Buhari, Cihad, 22)

Hz. Peygamber'in savaşa değil barışa talip olduğunun en güzel göstergelerinden biri şudur: O, uygun görmediği isimleri değiştirmiştir. Mesela, Asi ismini Muti, Asiye ismini Cemile yapmıştır. (Asi ve Asiye "isyan eden" anlamındadır. Muti ise, "İtaat eden" demektir.) Ve bu meyanda "Savaş" anlamındaki "Harp" ismini, "Barış" anlamındaki "Silm"e çevirmiştir.

Şu olay, Hz. Peygamber'in düşmanlarına karşı nasıl duygularla dolu olduğunu göstermede bize engin ufuklar açabilir:

Hicretten sonra Mekke üzerine çöken kuraklık ve kıtlık yıllarında Peygamberimiz Mekke'ye tahıl, hurma, hayvan yemi ve nakit ihtiyacı için altın göndererek yardımda bulundu. Ümeyye b. Halef ve Safvan b. Ümeyye gibi Kureyş müşriklerinin ileri gelenleri bu yardımı kabul etmek istemedilerse de Ebu Süfyan Peygamberimiz hakkında "Allah kardeşimin oğlunu hayırla mükâfatlandırsın. Çünkü O akrabalık hakkını gözetti" diyerek şükran duygusunu ifade etmiştir.

"Savaş bir hiledir"

Resulullah Efendimiz (asm), "Savaş bir hiledir" buyurur. (Müslim, Cihad, 17) Resulullah Efendimiz'in bu sözü, bazılarınca savaşta her türlü yalan, iftira gibi şeylerin mübahlığı şeklinde anlaşılmış. Hâlbuki tarihen sabit olan odur ki, Resulullah Efendimiz asla yalana tevessül etmemiştir. Ama düşmanı aldatabilecek harp oyunlarını uygulamıştır. Başka yere sefer düzenliyormuş havası verip, sonra asıl hedefine yönelmesi, Mekke'nin fethi öncesi, gece on bin yerde ateş yaktırması gibi durumlar buna örnek olarak verilebilir. Yine, savaşlarda uygulanan, bozguna uğramış gibi yapıp, düşmanı çember içine almak, soba borularını top gibi kale mazgallarına dizmek vb... hallerin hepsi "savaş bir hiledir" sözünün örnekleridir. Savaşta yalanın caiz sayılmasını da bu meyanda zikredebiliriz.

"Sizden biri bir kötülük gördüğünde, gücü yetiyorsa eliyle düzeltsin. Yetmezse diliyle düzeltsin. Onu da yapamazsa, hiç olmazsa kalbiyle buğz etsin. Fakat bu, imanın en zayıf mertebesidir." (Tirmizi, Fiten, 11)

Bu hadisin yorumunda "elden murat devlettir, dilden murat âlimlerdir, kalpten murat avam tabakasıdır" denilmiş.

Şüphesiz böyle bir yorum güzel bir bakış açısıdır. Bununla beraber, toplumda görülen kötülükler karşısında, her insanın el olduğu yerler vardır, dil olduğu yerler vardır, sadece kalben buğz etmekle yetinebildiği yerler vardır. Mesela, TV yayınlarının kontrolünde devlet eldir. Programları tenkit eden vaizler, yazarlar birer dildir. Fakat el durumunda olanlar, sadece dil mertebesinde kalıyorlarsa, vazifelerini yapmıyorlar demektir. Konuşması lazım gelenler, sadece kalben buğz etmekle yetiniyorlarsa, imanın en zayıf mertebesindedirler anlamındadır.

Mesela, aile açısından üstteki hadisi değerlendirdiğimizde, anne babanın aile devletinde hem el, hem de dil olduklarını görürüz. Ailede problemler yaşayan biri "devlet gelsin, benim problemlerimi halletsin" diyorsa acınacak bir zavallı olduğunu ilan ediyor demektir.

Öz

Din, ayet ve hadislere dayanır. Dini metinlerin iyi anlaşılmaması uygulamada bir takım ciddi problemlerle bizleri karşı karşıya bırakır. En fazla yanlış anlaşılan ayet ve hadisler, daha çok cihad konusundadır. İslam'a muhalif olanlar bunları yanlış anlamaya zaten meyillidirler. Ama bir kısım dindar insanların bu tür dini metinleri din düşmanlarına haklılık verdirircesine yanlış anlamaları cidden ibret vericidir.

Bu araştırmada :

"Allah'a itaat edin. Peygambere itaat edin. ulu'l-emrinize de…" (Nisa, 59)

"Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün..." (Tevbe, 5)

"Hiçbir fitne kalmayıncaya ve din bütünüyle Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın" (Enfal, 39)

''Cennet kılıçların gölgesi altındadır'' (Buhari, Cihad, 22)

"Savaş bir hiledir" (Müslim, Cihad, 17)

"Sizden biri bir kötülük gördüğünde, gücü yetiyorsa eliyle düzeltsin. Yetmezse diliyle düzeltsin. Onu da yapamazsa, hiç olmazsa kalbiyle buğz etsin. Fakat bu, imanın en zayıf mertebesidir." (Tirmizi, Fiten, 11) ayet ve hadislerin açıklamasına yer verilmiştir.
 
Üst