Ayrılık Portresi

Ayrılık Portresi

Şair'in yüzüne usulca dokundu Şiir'in elleri. Titredi şair... Sarsıldı ve kalemine tutundu. Kaleminden ayrılıklar kustu. Bir dizede dört parça oldu canı; yalnızlığı satırbaşlarına; üşümüşlüğü anlamlarına; sevilmeyişi yüklemlerine; terkedilişi ise noktalarına düştü. Kan revan içinde kaldı kağıt. Gözleri kapandı Şair'in. Açıldı cümle düşleri karanlığa; emanet bedenlere sakladı sabahlarını.

“ Eyy... saçlarına dört kıtanın toprağını taşıyan Şair, avuçlarına güne bakanların sıcaklığı mı sindi? Her parmağına ayrı ayrı asırların acısı mı işledi? Dokunuşlarına güneşin doğuşunun yumuşaklığı mı değdi? Sür ellerini dizlerininb toprağına” diye inledi Şiir.

Dile geldi Şair sevginin lisanında. Esti anlamların coğrafyasında. İlhamın senfonisinde “Es”lere sığdırdı tüm enlem-boylamlarını. Hallac'ın gölgesinde ayan oldu Simurg'a... Bir yakamoz mevsiminde denizlere mavinin tohumlarını eker gibi; suyun simasında gözyaşlarını boğar gibi; gecelere gölgesini asar gibi çığlığı Şiir'in benliğine aktı:

“ Ahh, deli gönlüm dört kıtanın toprağını barındırırsın da özün bir sevda yeşertemez mi? Sana geldim eyy sevgili, arındır beni yalnızlığımdan! ! ! Bir tek sana yalnızlaşayım...

Şiir, eğdi dizelerini hüznün boşluğuna; salıverdi tüm düşüncelerini o uçuruma. Değmesin istedi Şair'e bu çığlığı:

”Ben senin şiirin değilim Şair. Kalemin değmesin anlamlarıma.Bir virgülümü alırsın- da yerinde bir daha tanıyamazsın beni. İzin ver Şair, kalayım ben bu sayfada. Ben başka bir şairin yalnızlığıyım eyy Şair. Kaybolursuz benliğimde. Ne günahlar arındı da dizelerimde,bir tek pişmanlıklarını bıraktılar satır aralarımda...

Şair bir düş gibi sokuldu Şiir'in koynuna. Günahlardan perde çekildi mahrem anlara; gizlenen sözler gibi saklandı gözyaşları. Hayaller, heyecan misali değdi bakir(e) tutkulara. Titreyince dillerde sözcükler, usulca sokuldu susmalara. Kayboldu gölgeler; mum ışığı kutsanan belirsiz aydınlıklarda ilhamını vaftiz edecekleri doğumları bekledi.

Ay ışığı sindi pencereden odaya,davetsizce. Masada açık kalan defterin içinden cümleleri çaldı. Birer birer kayboldu dizeler. Çırılçıplak kaldı kağıt. Belirsizleşti duvardaki fotoğraflar; ifadeler yitirdi anlamlarını; ay ışığı o ifadeleri de doldurdu ceplerine. Bomboş kaldı fotoğraftaki insanların yüzleri. Resimlere sinen mazi teker teker aldı anılarını. Tekerrür eyledi geçmiş zaman.

Karardı zaman. Geçen her an ile tüketti ömrünü. Kendi ölümüne şafak sayıyormuş meğer... Saatler, yirmi dört saat içinde tüketmek zorunda kaldı voltalarını. Dakikalar peşpeşe silindi yelkovan anlarından. Saniyeler ise akrep ile zehirlediler kendini...

“Beni seninle yalnızlığa terk ediyorsun demek. Dizlerimden yazılmamışlığını bırak bana.Çocukça gözlerindeki merakları bırak. Bırak ki, özlemim bana seni sorduğunda “Görmez misin hey biçare, işte o burada! ! ! ”diyebileyim. Dudaklarımda susan dudaklarını bırak bana. Dudaklarına sinen tadını bırak. Bırak ki, aşk ne zaman aklıma gelirse o tad ile mühürleyeyim seni.

Sustu Şiir. Bu yazılmışlığı içinde bu sözlere verecek cevabı yoktu. Bakmadı bile Şair'in yüzüne. Zaten baksa bile göremezdi ki! Karanlığa sinmişti Şair. Şiir'in düşünceleri gibi belirsizleşmişti ifadesi. Sanki Şair'in yüzündeki manâ, pervane gibi ateşe yaklaşıyordu. Öleceğini bile bile o ateşe değiyordu.

Aynalardan silindi silüetler. Teker teker terk eylediler. Teker teker yok oldular...Teker teker..
Gölgeler astılar kendilerini başka başka insanların bedenlerine; gündüz vakti karanlık kıldılar ölümlerini.

“Ahh Şair kıyma bana. Bu acıyı reva görme canıma. Bilmez misin halimi? Senin her dokunuşunda bilmez misin nasıl acı çektiğimi? Ama sen de bilirsin ki bu yaşanmışlık yakmaktadır anlamlarımı. N'olur al geçmişimden tarihini. Günahım olma! Sevabınla ve sevabımla anayım seni! ! !


Aydınlandı yüzü Şair'in. Cümleleri vurdu dilinin sahillerine; birer birer topladı ifadelerini:

“ Sen nasıl mısralarından alamazsan anlamlarını, ben de alamam geçmişinden anılarımı. Sen nasıl sevabınla anarsan beni, ben de amel defterime şiir eylerim seni. Ve sen nasıl günah diye tanımlarsan beni, ben de cenehhemde sevap diye yaşarım seni.

Adem'liğimle, Cenneti terk edişime sebep sensin. Tarihliğimle, savaşlarla kendimi yıkışıma sebep sensin. Dünya'lığımla, ekseninde döndüğüm sensin. Tanrı'lığımla, uğruna kitaplar yazdığım sensin. İsa'lığımla, bedenime çivi diye çaktığım sensin. Ölümlüğümle, usanmadan dirildiğim can sensin. Doğumluğumla, yaşamadan öldüğüm an sensin. Peygamberliğimle, vahiy niyetine indirilen sır sensin.

Seni sevmek, sevgiyi anlamaktır sevgili. Senin şiirliğine değmedi kalemim benim. Senin yazılmış halini sevdim ben. Kağıt üzerinde kalan suretine değil, kağıda akmayan aksini sevdim senin. Dizlerinden, mısralarından ve çocuğun olan anlamlarından koparmadan sevdim seni. Seni yeniden yazmak istemedim. Sadece senin yalnızlığa yazılan sevginin imla hatalarına anlam olmaya çabaladım. Dedim ya seni sevmek, sevgiyi anlamaktır. Şimdi ise sen beni, seninle yalnızlığa terk ediyorsun. Bu senin anlamın değil...


Elveda sevgili...


Yunus Bektaşoğlu

not; Yazarın izni alınmıştır.
 
Sayın Mor inanın nezaketiniz karşısında diyecek söz bulamıyorum. Çok teşekkür ederim bu ince davranışınızdan ötürü.
 
Üst