Kırmızı yüzler

blueice

Aslı Özpolat


Elimde kalem öylece kalakaldım. Yazamıyordum. Belki biraz zorlarsam olur dedim. Olmadı. İki kelime yazıyor sonra yazdıklarımı bir kenara atıyordum. Sonunda pes ettim. Biliyorum ben şiiri değil, şiir kendini yazıyordu.

Her şeyini yitirmiş biri gibi kendimi yatağıma bıraktım. Vücudum öyle yorgundu ki ağırlığı bir korku gibi üzerime çökmüştü. Baş ucumda duran kitabımı aldım. Okumaya acıkmış biri gibi süratle okuyor hızıma ben bile şaşıyordum. Bu emanet kelimeleri tutamıyor, onlara kendimi yüklüyordum. Sonra da kayboluyor, gerçekte ezik ruhumu unutmaya çalışıyordum. Bir ara duraksadım. Gözüm bir cümleye ilişti. Anlamadım önce, tekrar tekrar okudum. Her defasında daha bir aydınlatıyordu kendisini.Üzerimde daha derin yaralar açılıyordu. Bu cümle ile aramdaki oyun bilmem ne kadar sürdü. Kaç defa saate baktım. Gözüm kaç kez telefona ilişti, kaç kez lanetler yağdırdım. Bilmiyorum. Düşüncelerimden sıyrılıp kendi dünyama döndüğümde bir kapı zili karşıladı beni. Hiç takatim olmadığı ve hiç istemediğim halde kapıyı açtım. Kapıcı gazeteleri, ekmeği bırakmıştı. Eğilip aldım. Defalarca okudum gazeteleri. Bir gazete deprem senaryolarını sıralamış, biri yer altı dünyasının on yedilik yeni babasını manşet yapmış. Öğrencilerin YÖK’e karşı eylemleri, cinayetler, SSK vurgunu ve gözden kaçırdığım nice dolu haber ve nice dolu gereksiz söylem. Sıkılıyorum. İşe gitmek için hazırlanıyorum. Bu hazırlık belki yıllarca yaptığım türden. Hayatımın anlamsız bir dolu zerzevatı.

Evden çıkıp yola koyuluyorum. Durağa gelip - her zamanki gibi – otobüsü beklemeye başlıyorum, ya da dur deyip de pişman olduğum anılarımı bekliyorum. Aslında benim bile bilmediğim bir dolu yalan. Ben fark etmesem de onları bekliyorum. Otobüs geliyor. İtiş kakış biniyorum otobüse. Biri beni itiyor, ben diğerini, o da bir başkasını. Şehrin pis havasını ciğerlerimize çekiyoruz hep birlikte. Denizin üzerindeki kara dumana bakıyor, belki de “ayıp yahu” deyip kaldırımda sarmaş dolaş yürüyen sevgililere laf atıyoruz. Ben ter kokan bu kalabalıkta kendimi bulamamaktan korkuyorum. Bir durak sonra iniyorum. Yanımdan deniz geçiyor, şehrin pis havası ve az önce ayıplanan sevgililer geçiyor. Hepsine bakıyorum. Bir anda yok oluyorlar.

Nereye gittiğimi bilmeden yürüyorum. “Simiitt” diye bağıran birinden simit alıyorum. Parktaki bir banka oturuyor, sonra neye üzüldüğümü bilmeden üzülüyorum. Vitrinlere bakıp, yere tükürenlere bağırıyorum. Onlar da bana... duvarlara ne olduğunu bilmediğim kâğıtlar asmışlar. Tiyatroda bu akşam Lale Mansur’ un oyunu varmış. Zülfü Livaneli’nin yeni kitabı ”Mutluluk ” çıkmış. Sonra “Uyuşturucuya hayır” diyen bir grup gencin yazıları geçiyor gözümün ününden. Kaçtığım şey beni burada da yakalıyor. Nur geliyor aklıma. Uyuşturucudan kurtulmak için verdiği mücadele geliyor. O titrerken nasıl yüreğimin burkulduğu, o üşürken nasıl sarıldığım, o ağlarken nasıl kanadığım. Hepsi aklıma geliyor. Tam kendimi suçlayacakken susturuyorum düşüncelerimi.

Tekrar eve dönüyorum. Kendimi en rahat hissettiğim yere ise gitmediğimi ve akşamı çoktan ettiğimi bilmeden dönüyorum. Evin bütün ışıkları açık. Hatırlamıyorum.

Ben beynimi yormakla uğraşırken yağmur da iyice bastırıyor. Soğuk titretiyor, belki çakan şimşekler dışarıda birilerini rahatsız ediyor. Bense hatırlamıyorum. Eve az sonra yaşayacaklarımı bilmeden giriyorum. Giriyorum ve sonu gelmeyecek gecenin ilk sözcüklerini bırakıyorum odanın küflü havasına.

- Artık gelmezsin sanıyordum.
- Özledim. Yoksa ne işim var bu vakit sende?
- Bitti mi? Diye soruyorum.
Sadece yüzüme bakıyor. Tekrar,tekrar soruyorum.
- Bitti mi? Artık yok değil mi?

Ben üstüne gidiyorum tüm gece boyunca. O ne bir adım ileri ne de bir adım geri atıyor. Öylesine duruyor. Sonra elini yüzüne kapatıp yere çömeliyor. Dakikalarca ve belki de saatlerce bekliyor. Ben balkonun kapısını açıyorum. Soğuk hava içeri giriyor düşünceler dışarı... Kolundan tutuyorum. Balkona çıkarmak istiyorum onu. Kalkarken zorlanıyor. Basamak, basamak kollarımdan tutup ayağa kalkıyor. Dışarı çıkıyoruz. Yağmur saçlarımızı ıslatıyor. Gece ruhumuzu.... Çakan şimşekler cesaretimizi kırıyor. İkimizin de hep var olan gücü her çakan şimşekte biraz daha yok oluyor. Elimi ıslanmış saçlarına götürüyorum. Bir tutamı elimde kalıyor. Yüzüne dokunuyorum. Gülücüklerin yerine tanımlayamadığım bir sürü şey çıkıyor. Ben o gece orada hep hayran olduğum dostumun yıkılışını seyrediyorum. Ben mi istemiyorum yoksa o mu izin vermiyor bilmiyorum. Yardım edemiyorum. 0 damla damla eriyor ve ben sadece seyrediyorum. Tam günün yorgunluğu üzerime çökmüşken ve tam da ona yeniden bağlanmışken ve tam da ağlayacakken elimi tutuyor. Bir daha kendim olamıyorum. 0 kızı bulamıyorum. Nur yanağıma bir öpücük kondurup gidiyor. Bir yarımı da götürdüğünü bilmeden... Gidiyor. Ben gidişini seyrediyorum bir daha göremeyeceğimi bilmeden.

Oturuyorum. Bir onu suçluyorum, bir kendimi. Uyuşturucu kullandığı için onu ve bunu fark etmediğim için kendimi. Bu oyun sürüklenip duruyor. Uykudan habersiz sessizce bir düş çaldığımı ben bile fark etmiyorum. Uyumuşum uykudan habersiz.
Bir telefon sesiyle uyanıyorum. “Gelmen gerek’ diyen biri beni uyandırıyor. “Neden” diyorum “Ne oldu?”
- Siz gelin orada konuşuruz diyorlar.
Sessizce çıkıp gidiyorum çağırdıkları yere. Ve geçtiğim sokaklara bir parça anı ,hüzün ve bir parça pişmanlık bırakıyorum. Boşlukları yağmur damlaları dolduruyor. Ben fark etmiyorum. Biri elimden tutuyor. Anneme benzeyen bir kadın ve babam sanki yanındaki. Anımsayamıyorum. Kadının ağlamaktan gözleri şişmiş “Gördün mü?” diyor mırıldanarak. Adam dalgın. Bir eliyle sigarayı tutuyor diğer elini kâh saçlarına kâh bıyıklarına götürüyor.

- Üzülme be, onun kaderiymiş diyor içlerinden biri.

Sonra bir polis gelip tutuyor kolumdan. Yerde bedeni gazete kağıtlarıyla örtülmüş birinin yanına götürüyorlar. Anlıyorum o zaman. Birinin artık dayanamayıp öldüğünü anlıyorum. Uyuşturulan bedenini artık istemeyen birinin isyanını anlıyorum. Oyuncakları kalmış yüzünde. Asla kavuşamadığı idealleri ve gülücükleri yüzünde asılı. Kime bıraktığını bilmeden saklamış onları. Nur’ un elini tutuyorum. Yüzünü açıp bakacak cesareti kendimde bulamıyorum. Ağladığımı fark etmeden ağlıyorum.
Tuttuğum elini bırakıyorum dostumun. Ne zaman okuduğumu hatırlayamadığım bir söz aklıma geliyor. Onunla uzaklaşıyorum. “Ağaçlar ayakta ölür “ O da bunu bilmeden ayakta ölüyor.


Kaynak
 
Üst