bir dosta mektup

Bir dosta mektup...



Bu yazıyı okumadan önce...

Hayatın bir ayna olduğunu düşün...
Doğduğundan beri aynanın karşısındasın...
Hep aynaya baktın ama küçükken aynayı tanımıyordun henüz...
Büyüdükçe aynaya bakmakla birlikte;
onun, senin yüzüne yansıttıklarını da görmeyi öğrendin…
Hep birileri oldu arkanda ve hep sen vardın karşında...
“Kendi kendimizle yarışmadayız gülüm…”
Dediği gibi Nazım Hikmet’ in, sen de hep kendinle boy ölçüştün aynana bakarak...
Kimi gün çok sevdin aynadaki görüntüyü, kimi gün nefret ettin...
Ama ne olursa olsun hep aynanın karşısındaydın, ona bakmaktan vazgeçmeyi istediğin anlarda bile...


Aynada yansıyan yüzler değişti zamanla, sen de değiştin çünkü...
Ama ayna hep sırdı ve gelecek günler hangi yüzleri yansıtacak, bilinmezdi...
Oysa geçmişteki izler birer birer yer etmişti aynana...
Sen baktıkça bu günü değil, geçmişini de görmeyi öğrendin giderek...
Ama bazı yüzler hep aynı yerdeydi; en özel, en güzel köşelerde...
Buralara da sen yerleştirmiştin onları; çünkü o senin aynandı ve ancak senin sevgini, inancını, yüreğini kazanana yer vardı aynanda... Sonra...
Bir gün geldi, sen aynandaki görüntünün seni geçmeye başladığını fark ettin...
Oysaki o, yalnızca bir görüntüydü ve “Gerçek Sen” o siluet karşısında iyice küçülmüştün...
Bunu kabullenemezdin; çünkü hayatı geriden takip etmek sana göre değildi...
Yetişmek istedin, yapamadın...
Çünkü ayna, birinin seni tuttuğunu yansıtıyordu yüzüne...
Görüntünün seni geçtiği her saniye aynandaki o en özel, en güzel yüz silinmeye başlıyordu... Öyle bir an geldi ki; sen, o en güzel yüzün görüntüsünü tanıyamaz oldun...
Sanki artık yok gibiydi...
Yine bir gün; o en özel yüzün silindiğini gördün...
Evet, tamamdı artık, kendi görüntüne yetişebilirdin...
Ama... Bir anda büyük, korkunç bir ses duydun...
Aynan paramparça olmuştu...
Anıların, aynana yerleştirdiğin tüm o görüntüler ve sen...
Dağılmıştınız dört bir yana... Kırık dökük bir geçmiş vardı karşında...
O yüzdü bunları yapan; oysa sendin o yüzü aynandan çıkaran...
Ağlamaya başladın...
Herkes o yüzün aynandan silinmesine ağladığını sandı ama aslında seni ağlatan aynanın bir sürü parçaya ayrılmasıydı... Çünkü o parçalar anılarının her köşesine öyle bir dağılmışlardı ki; sen bir daha asla onları toplayamayacağını, aynanın hep böyle kalacağını düşünüyor ve ağlıyordun...
Şimdi aynanın sonu...
Sen ne kadar ağlasan da anılarının sadece bir kısmını bir araya getirecek, aynanın sadece bir bölümünü yeniden yapabileceksin... Ama sakın unutma; senin toplayamadığın parçalar, o yüze ait olan anılar ve aynanda hep bu parçalar boşluk kalacak. Bu da seni kendi görüntüne eriştirecek olan bir merdiven. Oralara basarak kendine yetişeceksin...
Sonra yine yeni yüzler girecek aynana...
Sen, kendinle bir olacaksın, yeni “En özel yüz”ün olacak, belki hiç silinmeyecek ve sen de asla kendinden geri kalmayacaksın... Belki yeniden, yeniden kırılacak aynan ama artık biliyorsun parçaları birleştirmeyi ve yok olan anılarından, umutlarından güç alarak daha da yukarılara çıkacaksın... Şimdi mi? Uzun bir süre daha için acıyacak; çünkü ne kadar temizlersen temizle hep bir parça anı yüreğine batacak...
Ama öyle bir gün de gelecek ki artık bu anılar içini acıtmayacak ;
Çünkü zaman, onları yüreğinden alıp götürecek, ufacık bir parça dahi bırakmadan...
Bir de... En özel olmasalar da aynanda her zaman gördüğün yüzleri kaybedeceksin korkusunu yaşama sakın... Ne kadar kırılırsa kırılsın aynan, onları hep orada bulacaksın...
Zaten sen yerleştirmiştin o yüzleri ama bazıları da aynanla birlikte geldi sana; annen gibi, baban gibi... Ve ben...Aynanda nerede olduğumu henüz bilmiyorum...Ama baktığında görebileceğin kadar yakınındaysam da, çooookkk uzaklarda minicik bir noktaysam da ...
Hiç fark etmez...
Yine de, ne olursa olsun aynanın kırılışlarına yenilmeden ben hep orada olacağım...
Sen beni aynandan silmediğin sürece...
Unutma; ayna senin elinde
 

ÖFKE



Bir zamanlar bir köyün ortasından bir nehir geçermiş. Öyle derinmiş, öyle hızla akarmış ki su kıyısına yaklaşmaya bile korkarmış insanlar.

Köyün iki yakasında güzellikleriyle ve becerileriyle meşhur iki kadın yaşar ve birbirleriyle hiç
geçinemezlermiş.
Her gün giyinir kuşanır, feslerini takınır nehir kenarına gidip karşı kıyıdan birbirlerine laf yetiştirirlermiş.

Kadınlardan biri bir gün çok hastalanmış. Eltisine "Benim kıyafetlerimi giy, fesimi de tak, nehir kıyısına git. Bugün beni göremezse kaçtım zanneder" demiş.
Eltisini bir güzel giydirmiş ve göndermiş.

Elti nehir kıyısına gidip beklemeye başlamış.
Derken karşı kıyıdan ilk zehirli laf gelmiş.

Elti cevap vermemiş.

İkinci, üçüncü taarruz da cevapsız kalmış.

Eltinin suskunluğu karşısında giderek daha çok bağıran karşı kıyıdaki kadın sinirden üstünü başını paralamaya başlamış.

Ne yapsa karşıdan ses gelmiyormuş.

Sonunda öfkeden öyle delirmiş ki, "Sen kim oluyorsun da bana cevap vermiyorsun?" diyerek hışımla karşı kıyıya geçmek için kendini nehire atmış.
Atmasıyla beraber azgın nehir suları kadını alıp götürmüş.

Elti ayağını sürüye sürüye eve dönmüş.

Hasta yatağında eltisinin eve dönmesini bekleyen kadın merakla sormuş "eeee" demiş "Ne oldu?"

Elti başındaki fesi çıkarıp "seninki öldü" diye yanıt vermiş.
"Nee" diye fırlamış yataktan kadın "Ben seni kavgamı sürdür diye gönderdim, sen düşmanımı mı öldürdün?"
Eltisi kadına bakıp "Yok" demiş. "Onu ben öldürmedim, onu kendi öfkesi boğdu"
 
Üst