hakiki aydınlar

HAKİKİ AYDINLARIN GÖREVİ VE İŞLEVİ NEDİR?

Artık itiraf edelim ki, dünyamızın kaynakları Neo-Liberal ve yırtıcı kapitalizmi içselleştiren kalkınma modellerini kaldıracak düzeyde değildir. Filhakika bu kalkınma modeli insanlığın önüne bir gezegen sorunu çıkarmıştır. Evet dünyanın geldiği son durum insanlık için umut vermiyorsa, insanlık öldürücü bir bunalıma ve nihilizme doğru sürüklenerek kaos, bunalım ve nihilite ortamında terörize oluyorsa hakiki, aydınların ve alimlerin görevi acaba nedir? Bu soru bu bağlamda çok önemli bir konuma kavuşmaktadır.Yoksa üçüncü dünya ve İslam ülkelerinde aydınların gerçek işlevi Batının çıkarlarına hizmet eden kaos ort***** entelektüel ve epistemolojik bir destek mi vermektir.? Elbette bu soruya farklı farklı cevaplar verenler olmuştur. Sorunun cevabına geçmeden önce biraz aydın kelimesinin kökenine-etimolojisine değinmekte fayda var. Bilindiği gibi İngilizce de kullanılan enlightenment kelimesinin Türkçe karşılığı aydınlanma demektir. Ve kelime esas anlamı itibarı ile, tarifinde bile konsensüs olmayan, ismine aydınlanma felsefesi denilen, genel karekteristiği bakımından dine ve kadim geleneklere karşıt olan düşünce ve felsefeleri içinde barındırır. Bu itibarla aydın, aydınlanma düşüncesini ve felsefesinin ön gördüğü dünya görüşünü savunan birey demektir.

Biz de bu kelimeyi karşılamak için nur kelimesinden hareketle Münevver nurlanmış terimi de kullanılmıştır. Fakat bu kelime Allah’ın bir sıfatı olan nur kelimesi ile ilintili olduğundan metafizik bir çerçeveyi de içerir. Bundan dolayı daha çok akla, rasyonalizme, moderniteye hakeza insanın her şeyin ölçüsü olduğuna vurgu yapan aydın kelimesi ile tam bir tetabukat içermez. Ancak biz bu kelimeyi aydınlanmacı, rasyonalist, çağdaşlaşmacı ve modernleşmeci anlamında değil, her koşulda ve durumda haksızlık ve zulüm kimden, hangi düşünceden, hangi milletten gelirse gelsin, karşı çıkan, ezeli ve ebedi ilkeleri içselleştiren, hak ve adaletten yana tavır koyan anlamında kullanacağız.

Hakiki alim ve aydınlar...

İmdi bize göre, hakiki alim ve aydınların görevi, Sokrates, Süfyan es-Sevri, İmam’ı Azam, Bruno, Galileo, Henry Thoreau, Mahatma Gandhi gibi reprezentatif bireylerin yaptığı şekilde, neye mal olursa olsun, her koşulda ve ortamda Yüce Rasul’ün ifade ettiği anlamda “Alimler peygamberlerin varisleridir” ilkesinden hareketle yine Onun deyişi ile “gerçeği ve hakikati zalim Sultanın huzurunda dahi olsa haykırmaktır.”

Yoksa bazılarının hayat biçimi haline getirdiği şekilde alimlerin, aydınların toplumsal sorumluluğu, görevi ve işlevi; Rabelais gibi “ben hakikati severim ama dar ağacına kadar” mı demektir? Ya da onların konumunu belirleyen; ben para, güç, kudret ve iktidar kimde ise onun çizmelerini yalarım. Gerisi beni ilgilendirmez giden ağamdır gelen paşamdır. Ben Washington, Tel Aviv, Londra ve Paris’teki efendilerimin ağzıma tutuşturdukları fikir kırıntılarını bozuk plak gibi tekrarlarım dalkavukluğunu içselleştiren şeytani bir davranış biçimi midir? Veyahut alim ve aydınların esas tarihsel ve toplumsal işlevi, sorumluluğu hak, adalet, erdem, fazilet, ilim, irfan, sevgi, barış ve zulümle mücadele düzleminde takati kesilinceye kadar hakikati ifade etmek midir?

Elbet herkes Rabelais gibi davranmak istemiyor, yani darağacında ve yahut giyotinde fikir değiştirmiyor. Bazı hakikat aşıkları vardır ki, mücadelelerinin başarıya ulaşması için davalarını kanla sulamaktan çekinmezler. Tıpkı İslam Tarihinin en önemli, alim protiplerinden olan Süfyan es Sevri gibi kelle koltukta Harun Reşid gibi zalim bir sultanı adaletsizlikle suçlayabilirler. İmamı Azam gibi Sultanın-Halifenin kadılık teklifini reddedip hapishanede kırbaç darbeleri altında şehit olabilirler. Molla Lütfi gibi At Meydanında kellesi vurulmaktan, şeyhülislam Sunizade gibi Üsküdar meydanında idam edilmekten çekinmezler. Ya da Jordano Bruno’nun yaptığı gibi hiç aldırmadan yakılmak üzere odun yığınlarının üzerine çıkabilirler. Ya da Sokrates gibi kendi eli ile baldıran zehir’i içip hayatına son verebilirler ve yahut Henry Thoreou örneğinde olduğu gibi hapse girmekten çekinmeyerek ve müesses düzenin adaletsiz uygulamalarını, hiç bir toplumsal ve siyasal sınıfa dalkavukluk yapmadan, insanın doğuştan getirdiği hakların bir güvencesi sayılan “ilahi ve “tabi hukuk” adına, her şeyden önce insan olma adına, sonuna kadar eleştirebilirler. Tam bu noktaya gelmişken gerçek bir aydının, haksızlık ve adaletsizlik karşısında ”sivil itaatsizlik” (civil disobedience) düzleminde değerlendirilebilecek çarpıcı bir davranışını sergilemekte yarar vardır sanıyorum. (Bu konular için Sokrates’in Savunma’sına ve Hayrettin Ökçesiz’in Sivil İtaatsizlik adlı kitabına bakılabilir.)

Bir gün Amerika’da kelle vergisi (Poll Tax) ilan edilir. Günler geçtikten sonra vergi memuru, her şeye tahakküm eden devlet anlayışından, moderniteden ve ekolojiyi tahrip eden sanayileşmeden tiksindiği için. Ormanda sakin bir yaşam sürdüren, aynı zamanda Mahatma Gandhi üzerinde büyük tesiri olan ünlü düşünür Henry D. Thoreau’yu yakalar ve ondan kelle vergisini ödemesini ister. O da Tanrının özgür olarak yarattığı bireylerden, devlet dahi olsa, hiç kimsenin kelle vergisi alamayacağını söyleyerek, parası da olduğu halde, kelle vergisini vermeyi reddeder. Ve nihayet tutuklanır, fakat yine direnir. Bunu duyan arkadaşı ünlü filozof Waldo Emerson onu hapiste iken ziyaret eder ve şöyle der: “Thoreou niçin buradasın?” O da cevap verir: “Waldo sen niçin burada değilsin?” Yani, ey Waldo niçin direnmeden tıpış tıpış vergiyi verdin? diye karşılık verir.

Aşağılık kompleksi...

Evet, iki aydın tipi acaba hangisi doğru yaptı? Elbette Waldo değil, Henry doğru davrandı. Zira dünyamızın Henry Thoreou gibi aydınlara, İmam’ı Azam gibi hem alimliği hem de hakiki aydınlığı mecz etmiş cesaret ve şecaat sahibi bireylere ihtiyacı vardır. Şimdi düşünelim acaba İslam ülkelerinde, Türkiye’mizde yukarıda isimleri anılan, her biri bir hakikat aşığı olan kişiliklere benzer, kaç aydın ve kaç alim vardır? Şüphesiz çok azdır. Çünkü yeteri derecede olsaydı en azından sorumluluk duygusu ile tüm gerçekleri bütün çıplaklığı ile horlanan, ezilen, sömürülen aline edilen ve nihayet katledilen mazlum halklara anlatarak, onların bilinçlenmesine, teyakkuz halinde olmalarına, kendi kültür ve değerlerini korumada öncülük edebilirlerdi.

İstisnalar hariç, genel olarak böyle bir davranış sergilenmediğine göre, demek ki, Batı’nın sözcülüğünü yapanlar ya gerçeği bilmiyorlar, ya dünya siyasetinden, ekonomisinden, ekolojisinden, enerji kaynaklarından bihaberler ya da özgürlük, demokrasi, insan hakları gibi meşru kavramların arkasına sığınarak gerçekte batı adına kendi toplumlarının sömürgeleşmesine hizmet etmektedirler.

Derin bir aşağılık kompleksine kapılarak yaşadıkları toplumun sosyal muhayyilesinden, tarihsel ve toplumsal değerlerinden kopan ve tamamen yabancılaşma (alinasyon) işlevi gören bu sözde aydınlar için Woodrow Wilson Pentagon’da gizli bir oturumda yaptığı bir konuşmada şöyle der: “Bizim Üçüncü Dünya ve Ortadoğu ülkelerine demokrasi, özgürlük getürme gibi niyetlerimizin gerçek amacı bu toplumlara bizim sözcülerimiz konumunda olan aydınlar yolu ile kültürümüzü ve değer yargılarımızı aşılamak, onları yabancılaştırmak, kendi kendilerini yönetemez konuma getirerek sonuçta kendi rızaları ile menfaatlerimizi savunur konuma getirmektir.” (Bakınız: Noam Chomsky, ABD Terörü) Artık Türkiye ve benzeri ülkelerde ABD’nin ve Siyonist İsrail’in çıkarlarını bir Amerikalıdan daha iyi, daha hararetli savunan sözde aydınlar, politikacılar ve düşünürler zuhur etmeye başladı. Hatta iş o kadar ileriye gitti ki, Türkiye’de o zamanki adı MAH olan Milli İstihbarat dairesine mensup memurların aylığını bile CIA ajanlarının kaldırımlarda ödediği iddia ediliyordu. (Bakınız: Soner Yalçın, Bay Pipo) Ama aydınlardan bu korkunç manzara ile ilgili ses ve seda yoktu.

Halbuki gerçek aydın yaşadığı toplumda kendi tarihsel konumunu ve işlevini bilen, milletinin tarihsel ve toplumsal değerlerine vakıf, yerleşik müesses düzenlere karşı eleştirel tavır takınan, halkın dilinden konuşan ama asla halk dalkavukluğu yapmayan bireydir. Ya da Edward Shils’in tarif ettiği şekilde” aydınlar konuşma ve ifadelerinde, savundukları fikirlerde toplumun diğer üyelerine nazaran evrene, tabiata, topluma, İnsana özgü olan, soyut ve genel sembolleri, yargıları, değerleri sık sık kullanan bireyler topluluğudur. (Bakınız: E. A. Shils Intellectual, in Davit Shils, ed. “International Encyclopedia of the Social Sciences” Vol. 7, sayfa 339, 1968) Bu bağlamda, yani bu tanımın içerdiği anlamda aydın sayısı İslam ülkelerinde fazla değildir. Kahir ekseriyeti müesses düzenden ve ÇUŞLAR’ın işbirlikçisi oligarşik patronlardan beslendikleri için gerçekleri tüm çıplaklığı ile ifade edemezler. Ya da maslahat icabı gizlemek zorundadırlar.

Evet, bu konu hakkında çok şey söylenebilir ancak bazı aydınlar vardır ki, istedikleri aman bir hayvanın imajından yola çıkarak yine aydın olma görevini yerine getirebilirler. Örneğin Kültür hayatımızda ve tarihimizde, Şeyhi ve Molla Lütfi’nin başlattığı “Harname Geleneği” ile müesses düzenin sosyo-kültürel, sosyo-Politik yapısını eleştirme düzleminde Harname diyebileceğimiz son derece enteresan bir kitap çıktı. Prof.Dr. Hayrettin Şanzumi beyin kaleme aldığı bu eser özellikle “Eşek Metaforunu” komedi tarzında eleştirel ve ibret verici bir mantıkla ele alarak aydınların istediği zaman bu yolla da bazı meselelere ışık tutabileceğini, faydalı eleştiriler ve kritik yapabileceğini bizlere sunmaktadır. Aydınlarımızın Batı’nın sözcülüğünü ve şakşakçılığını yaptığı bir dönemde bize “Harname” geleneğimizi tekrar hatırlatan Prof. Dr. Şanzumi bir aydın olarak Türk İslam kültürüne son derece önemli bir katkı sunmuştur. Mesela kitaptan son derce çarpıcı bir pasaj, Venezuela Devlet Başkanı Chavez Başkan Bush’a “eşek” demiş. Halbuki bir Türk politikacısı yahut aydını böyle bir benzetme yapsaydı, Bush’a “eşek oğlu eşek” derdi. Çünkü bu tabir sadece Anadolu insanına aittir.

alıntı:lütfi özşahin
 
Üst