Nazım Hikmet Vatan Hainimiydi

. “Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni” demiştin. Ama hâlâ vatanından uzakta Moskova’lardasın.

Ne yazık ki o son isteğini yerine getirememenin derin üzüntüsü içindeyiz. Affet bizi!

Ölüm yıldönümlerinde içimizde hep bir buruklukla anıyoruz seni bu yüzden.

O nedenle ölüm yıldönümlerinde yaşadığımız o ince sızıyı doğum gününü kutlayarak unutmak istiyoruz.

Çünkü sen bu topraklarda doğdun, bu topraklarda ölemesen de!

Amerikan beslemesi vatan hainlerine “iade-i itibar”lar yapıldı ve anıt mezarlar dikildi bu ülkede.

Ve Deniz Gezmiş gibi ülkesinin bağımsızlığı uğruna ipe giden devrimci gençleri anmak bile suç sayılıyor bugünlerde.

Sarıkamış faciasının baş sorumlusu, doksan bin Türk evladının katili Enver Paşa’nın kemiklerini bile İstanbul’a getirip “Hürriyet-i Ebediye Tepesi”ndeki görkemli mezara dikti o çok “milliyetçi” sağcılarımız.

Ama sana bir köy mezarlığında “Tepemde bir de çınar olursa/ taş maş da istemez hani” dediğin birkaç metrekarelik vatan toprağını çok gördüler.

Bu ayıp herkese yeter!

Doğum gününe ait haberler, sağlığında sana olmadık hakaretler yağdıran mütareke basınında yer almadı beklenildiği üzere. Birkaç yerde ise yine birkaç satırla geçiştirildi.

Yani anlayacağın, “Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ!”

Doğum gününü pek önemsemeyen mütareke basınında rastladığım ilginç bir haber, senin o derin vatanseverliğin üzerine bir kez daha düşünmeme yol açtı. Bu mektup da bu vesileyle ortaya çıktı.

Gazeteler MHP’li eski milletvekili Mehmet Gül’ün “derin” arkadaşlarıyla birlikte bir şebeke kurup zengin işadamlarından tehdit ve zorla para sızdırdıklarını yazıyordu. Olay ortaya çıkınca da bir hırsız-polis hikayesi başlamıştı. Yani bilindik bir “sahte milliyetçiler” vakası daha. Tehdit, haraç, kara para, çek-senet mafyası...

Oldum olası sevmedim ben tosuncukları. Çünkü vatan, millet, bayrak gibi kutsal değerlerin arkasına geçip hep vatan hainliği yaptılar. Bu arada tabii keselerini de doldurdular fazlasıyla.

68’de de Deniz’ler Amerikan 6. Filosu’na defol derken ve Amerikalı denizcileri boğazın serin sularına atarken bu tosuncuklar devrimci gençlere saldırıyordu.

Kısacası dünden bugüne değişen pek bir şey yok: Tosuncuklar Amerikan köpekliğine devam ediyor hâlâ!.

Ama yine onlar “en milliyetçi ve vatansever” sense yine “vatan haini-komünist.” Yazık!

Bu “ipten kazıktan kurtulmuş adam” hikayesini sana anlatmamın bir sebebi var elbette.

“İpten kazıktan kurtulmuş adam” seninle ilgili neredeyse tüm tartışma programlarının baş aktörüydü bu haberler çıkmadan önce. Bir keresinde yine böyle bir tartışma programında rastladım bu “ipten kazıktan kurtulmuş adam”a. Ağız dolusu sövüyordu sana; “Komünist, vatan haini, Türk düşmanı”

O zamandan beridir daha yakından izlerim bu adamı. Foyası şimdi meydana çıktı.

Bu adam o kadar “milliyetçi”dir ki daha bu çete-haraç işi ortaya çıkmadan “PKK’lılar da bizim şehidimizdir” diyecek kadar ileri gitmişti geçenlerde. Ne de olsa PKK’nın arkasında ABD vardı ve bunların geleneğinde de Amerikan köpekliği!

Bunların o çok “milliyetçi” liderinin Atatürk’ün Meclisinde PKK’lılarla el sıkışmasından olacak, bu ikinci sınıf tosuncuğun bahsettiğim açıklaması pek de yadırganmadı.

Oysa artık unutulan, unutturulmaya çalışılan gerçekleri tekrar Türk halkına anlatma zamanı. Kimin gerçek milliyetçi-vatansever, kimin Amerikan köpeği olduğunu görmeli “her millet gibi büyük Türk Milleti.”

Sözünü ettiğim programda “ipten kazıktan kurtulmuş adam”ın karşısında “komünist/yurtsever” arkadaşlar vardı.

Sen belki bilmezsin ama bu arkadaşlar seni neredeyse parti amblemi yapacak kadar tekellerine almış durumdalar. Anlayacağın kapitalizmin inceliklerini iyi kapmışlar! Ee ne de olsa hepsi okumuş kolej çocukları!

Birkaç cılız çıkışla savunmaya çalıştılar seni ama olmadı. “Nâzım komünistti” nakaratına takılıp kaldı bu “naif” arkadaşlar ve “ipten kazıktan kurtulmuş adam” esip gürledikçe bir süre sonra söyleyecek söz bile bulamadılar.

Elbette bu “ipten kazıktan kurtulmuş adam”ın karşısında savunmaya ihtiyacın yoktu. Çünkü sen bütün dünyanın kabul etmek zorunda kaldığı bir büyük kavganın büyük devrimci ozanıydın. Ama yine de bu “ipten kazıktan kurtulmuş adam”a ağzının payını vermek gerekti.

Bir tarafta “ipten kazıktan kurtulmuş adam”, karşısında da sen; “davasını satmayan adam!”

Ne kadar kolaydı oysa seni savunmak!

Ama bunu başaramadı o “yurtsever” arkadaşlar. Nasıl savunacaklardı ki seni?

Sen Kuvayı Milliye Destanı’nda Türk Devrimi’nin en çarpıcı anlatımını yapmakla kalmamıştın. Daha 19’unda İstanbul’dan kaçıp İnebolu’dan Ankara’ya, Mustafa Kemal’in Ordusuna yazılmaya koşmuştun 1921’lerde. Yani gerçek bir milliyetçi, gerçek bir Kuvvacıydın.

Oysa bu “yurtsever” arkadaşlar Kuvayı Milliye’ye ve o büyük mücadelenin önderi Mustafa Kemal’e dudak büküyorlar.

Yetmezmiş gibi bir de senin Mustafa Kemal’e yazdığın o mektuptaki, “...kör değilim ve senin yaptığın her ileri dev hamlesini anlayabilen bir kafam, yurdunu seven bir yüreğim var” sözünü bile çarpıtmaya çalışıyorlar hâlâ.

Sen, Moskova’dan ayrılan dostun Orhan Karaveli’ye “Beni de alıp oralara götüremeyeceğine göre, kucak kucak selamlarımı götür bari eşe dosta, herkese. Soran olursa ‘Moskova’da bir Türk şairi Nâzım var dersin. Başı dimdik Türklüğüyle’...” demiştin. Ve bu sözünü ipten kazıktan kurtulmuş bu Türk düşmanının yüzüne çarpmak gerekti.

Gerekti ama bu “yurtsever” arkadaşlar “Türklüğe” de düşmandı ne yazık ki.

Bir de, benim de ilk kez Orhan Karaveli’nin “Tanıdığım Nâzım Hikmet” kitabında karşılaştığım, arkanda Türk bayrağı duran o muhteşem fotoğrafını çarpmak lazımdı bu “ipten kazıktan kurtulmuş adam”ın suratına.

Orhan Karaveli, o güzel fotoğrafının altına şu notu düşmüştü: “Evine girildiğinde ilk göze çarpan, duvara özenle tutturulmuş bir Türk bayrağıydı. Bunun önünde poz vermeyi çok seviyordu.”

Bunu da kullanamadılar; çünkü bu “yurtsever” arkadaşlar Bağımsızlık Savaşımızın sembolü Türk bayrağına da düşman. Bağımsızlık sembolü al bayrağımız onlar için faşizmin simgesi olmuş.

Öyle ki, çok değil birkaç yıl önce Yunanistan Komünist Partisi’nin gençlik kolları ile Kadıköy İskelesi’nde miting yapmak için buluşan bu “yurtsever/komünist” arkadaşlar karşılarında yüzlerce Yunan bayrağı taşıyan genci gördüklerinde Yunan faşistlerinin baskınına uğradıklarını sanmışlardı önce. Ama karşılarında duranlar Yunan faşistleri değil basbayağı Yunan Komünist Partili gençlerdi. Ve ellerinde de koca koca Yunan bayraklarından başkaca bir şey yoktu.

Bizim TKP’li “yurtsever” gençlerse ellerinde yalnızca orak-çekiçli bayraklarla kala kalmışlardı iskele meydanının ortasında.

Tabii bu “ipten kazıktan kurtulmuş adam”a senin o Türk bayraklı pozunu göstermekle de kalınmamalıydı.

Ona, o toz kondurmadığı başbuğu Türkeş’in ülküdaşlarıyla İsrail’in Siyon yıldızı altında çektirdiği fotoğrafı da göstermeliydiler. O Türkeş ki, senin şiirlerinden dizeler okumaya başlamıştı son günlerinde.

Bir de yine, Komünizmle Mücadele Derneği kurucularından Fethi Tevetoğlu ve arkadaşlarının Amerikan bayrağı ile çektirdikleri o gülümseyen fotoğraflarını göstermeliydiler.

Ve sormalıydılar; kim daha milliyetçi? Türk devrimcisi Nâzım mı, yoksa Amerikan köpeği tosuncuklar mı?

Soramadılar. Yüzüne çarpamadılar o fotoğrafları. Çünkü anlamamışlardı seni.

Sen gerçek bir milliyetçiydin ve onun için gerçek bir sosyalist, gerçek bir Kuvayı Milliyeciydin.

Bugün seni anlamayan ama senin fikirlerini savunduklarını iddia edenlerden bazıları yine sokaklardalar. Sen bilmezsin belki ama Hrant adında birini anmak için yollardalar.

Hrant tam bir Türk düşmanı idi. Mahkeme kararıyla Türk düşmanlığından ceza bile yemişti.

Ama onlar “Hrant Türk düşmanıydı” diyenlere hâlâ saldırıyorlar: Faşist, ulusalcı, Kemalist.

Haa, bir de bu arkadaşlar “301. madde kaldırılsın” kampanyası yapıyorlar Hrant’ın ölümü vesilesiyle bugünlerde.

301. madde değişirse senin o “Soran olursa ‘Moskova’da bir Türk şairi Nâzım var dersin. Başı dimdik Türklüğüyle’...” sözünü de “Soran olursa ‘Moskova’da bir Türk şairi Nâzım var dersin. Başı dimdik Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığıyla” diye değiştirirler herhalde!

Değiştirirler de, vatandaşlık hakkın bile alınmış elinden. O zaman belki de en iyisi bu sözünü tümüyle yok saymak!

Seni anmak ve anlamak kimlere kaldı yazık!

Bu Hrant, senin ömrünü mücadeleye adadığın Amerikan emperyalizminin işbirlikçiliğine soyunan “bir garip adem”di. İyi bir AB’ciydi. Bir de bugünkü Kürt-İslamcı iktidarın destekçisiydi. Cenazesinde de bu koro hep birlikteydi: AB komiserleri, ABD Büyükelçisi, PKK’lı ve ASALA’lı teröristler ve de Kürt-İslamcı faşistler.

Oysa sen ömrünü Amerikan emperyalizminin yok olmasına adamıştın ve o yüzden vatanına hasret, sürgünde ayrıldın aramızdan.

Tam da bu nedenle sana Nobel de vermediler. Nasıl vereceklerdi ki. Sen, 15 Ağustos 1960 günü Sovyet Barış Komitesi Merkezi’nde “Türk Heyeti” ile düzenlenen toplantıda Kars, Ardahan ve Boğazlar üzerindeki kontrol konusu görüşülürken ev sahibi Rusların gözlerinin içine baka baka “Burada Türkiye’min toprakları konuşuluyor. Her Türk gibi ben de, her gram Türk toprağının Türklere ait olduğuna kaniim. Vücudumdaki yirmi kilo kanı bu bir gram Türk toprağı için dökmeye hazırım” dememiş miydin? İşte bu yüzden Nobel’i hak etmemiştin!

Nobel’i artık ülkesine küfreden Pamuk oğlanlara veriyorlar. Ve o Pamuk oğlanlar ABD’de/New York’larda milyon dolarlık rezidanslarda yaşamak uğruna terk ediyorlar vatanlarını. Çankaya’daki Kürt-İslamcı’nın davetlerinde boy gösteriyorlar sadece ve onlara uşaklık ediyorlar yurt dışında.

Çünkü onlar dünya vatandaşı. Türk düşmanı.

Sense bir Türk şairisin. Türk devrimcisi. “Başın dik Türklüğünle.”

Kolay değil seni anmak ve anlamak!

Bin selam olsun sana büyük Türk!
alıntı
anlamanı beklemesemde en azından okursun:Cachondon:
 

Venhar

1. Hikaye yarışma birincisi, 2. Avatar yarışma bir
Ben nazım hikmete şimdi vatan hainiydi desem offfff forumda bana saldıracaklar belli ama demeyecem çünkü en azından ben öyle düşünmüyorum veya şöyle söyleyeyim bir insanın öldükten sonra kendini savunma hakkı yok onun için nazım hikmet hakkında sadece şunu demek istiyorum
hayatının son bir kaç yılını harika bir şekilde geçirmiş ve çok mutlu olarak ruhunu teslim etmiş biri olarak ewet takdir ettiğim bir şairdir diyebilecemm..
 
Sorgulanmasının bir yerinde Nâzım Hikmet şöyle dedi :
"İddianamede beş altı noktadan suçlama var. Bunların başında benim komünist olduğumu ilan etmekliğim suç sayılmaktadır. Evet, ben komünistim, bu muhakkaktır. Komünist şairim ve daha esaslı komünist olmaya çalışıyorum. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu mucibince ben komünist şair olmakla cürüm işlemiş olmam. Komünistlik bir tarz-ı telakkidir. Diğer iktisadi ve siyasi meslekler nasıl cürüm değilse, komünist mefkûresi de cürüm değildir. Benim bir sınıf halkı diğeri aleyhine tahrik ettiğim iddiası söz konusu değildir."
:Cachondon:
 
Kuvayı Milliyeci Nâzım Hikmet

“Hakkımda gazetelerde çıkan makaleleri okurken hiçbir şeye aldırmıyorum. Her namuslu insan gibi ben de milletimi, memleketimi sevdiğimi biliyorum ve iftiracılar yalan kusuyorlarsa, bu da bana vız geliyor, iftira onların mesleğidir zaten. Yirmi sene, elli sene sonra Türk Milleti bu iftiracıların adlarını tamamen unutacaktır, fakat Türk Milleti var oldukça, yeryüzünde konuştuğum Türkçe konuşuldukça ben bu dilde ve bu millet hakkında yazdığım en namuslu şiirleri yazan bir insan gibi yaşamaya devam edeceğim.”

Tarih Nâzım’ı haklı çıkardı… 3 Haziran 1963’ten sonraki yıllar ona iftira atanları, ona haksız yere çile çektirenleri çöplüğüne alırken, Nâzım Hikmet’i her geçen gün daha da devleştirdi. Nâzım onu sevenlerin kalbinde hâlâ yaşıyor. Peki ya ona eziyet çektirenler, ona haksız suçlamalar yöneltenler? Kim anımsıyor bugün adlarını? Tarihin garip bir cilvesi midir bilinmez ama yalnızca devrimciler. Nâzım’ı vatan hainliği ile suçlayanların, Nâzım Hikmet’in yalnızca Milli Mücadele sırasında yaptıklarına bakmaları, Nâzım’ın ne derece yurtsever bir insan olduğunu göstermeye yeterdi. Ama hüküm çok daha önceden verildiğinden buna hiç gerek duymadılar.

Evet, Nâzım’ı yitirişimizin üzerinden 43 yıl geçti. Fakat Nâzım’ın çilesi hâlâ sürüyor. Kurtuluş Savaşı’na yaptıkları ihanetleri nedeniyle sürgüne gönderilen 150’likleri bile affeden bu ulusun temsilcileri Kurtuluş Savaşı’na katılan, onun destanını en güzel şekilde yazan bu devrimci ve yurtsever şaire ulusun iradesinin tersine bir tutumla Türk yurttaşlığını bile çok gördü. Vatan hasretiyle gözlerini kapattı bu dünyaya Nâzım. Belki de çektiği en büyük çile buydu, belki de tek istediği yalnızca bir kasketti memleket işi.

Nâzım Hikmet’i yıllardır tarihi çarpıtarak suçluyorlar. Nâzım Hikmet’in Kurtuluş Savaşı sırasında hiçbir etkinliğinin olmadığını, bir hain olduğunu, askeri isyana teşvik ettiğini, aslında Nâzım’ın Türk olmadığını yıllardır anlatıp duruyorlar. Oysaki gerçek tarih bunun tam aksini söylüyor. Nesnel bir gözle tarihi inceleyen herkes, bu gerçeğin farkına çok rahat varacaktır.

1902’de Selanik’te bir paşa torunu olarak dünyaya gelmişti Nâzım. Dedesi Mehmet Nâzım tam bir yurtseverdi; tıpkı torunu gibi. Mersin Mutasarrıfı olan dedesi, bir Türk’ü öldüren küstah İngiliz’i hapse atmıştı. İngiliz donanması eğer katil İngiliz serbest bırakılmazsa tüm kenti topa tutacaklarını söylemiş, Nâzım’ın dedesi de bunun üzerine kentteki tüm İngilizleri rehin almış ve İngiliz donanmasının kenti bombalaması halinde tüm rehineleri idam ettireceğini söylemişti. Çaresiz olan İngilizler Abdülhamit’e başvurmuşlar ama Abdülhamit’ten buyruk gelene kadar Nâzım Paşa, İngiliz’i çoktan cellada teslim etmişti. Abdülhamit bunu unutmadı ve Mehmet Nâzım Paşa’nın bundan sonraki yaşamı sürgünlerde geçti. Suçu gerçekten çok büyüktü! Türk’ü insan yerine koymayan bir İngiliz’i Sultan’ın buyruğunu beklemeden idam ettirmişti. Torununun yazgısı ise bundan çok daha kötü olacaktı.

Nâzım’ın Donanma’dan atılması

Onun bir subay adayı olarak başladığı Donanma, daha sonra ömrünün büyük bir bölümünü haksız olarak hapislerde geçirmesine de neden olacaktır.

Haksızlığa, adaletsizliğe olan başkaldırısı, onun Donanma’dan atılmasına neden olur. 1920 yılında tüm İstanbul yabancı güçlerin işgali altındadır. Atatürk’ün dediği gibi tüm ordular terhis edilmiş, silahlar ordunun elinden alınmıştır. Nâzım’ın içi içini yemektedir. Hiçbir şey yapmadan beklemek ve silahları düşmana teslim etmek Nâzım’ın içinde fırtınalara yol açmaktadır. Sırf işgal kuvvetlerinin askerlerine rastladığında selam vermemek için, hergün ara sokaklardan yol almakatadır. Bir gün üst rütbeli subaylardan biri, arkadaşı olan Teğmen Cevat’ı haksız yere nezarethaneye yollamaya kalkar. Nâzım dayanamayıp subaya patlar:

“Silahını düşmana teslim etmiş bir subayın, başkalarını tevkif etmeye hakkı yoktur!”

Herkes donakalmış Nâzım’a bakmaktadır. Bu itaatsizliğin cezası kesinlikle askeri mahkemedir çünkü. Nâzım ise hiçbir şeye aldırmadan konuşması sürdürür:

“Nezarethaneye teğmen değil, siz gideceksiniz!”

Ve Nâzım subayın ellerini bağlayıp yollar.

Nâzım Hikmet ve Kurtuluş Savaşı

Bu Nâzım için askerlik yaşamının sonu olur. Zaten yakalandığı zatülcenp hastalığından dolayı çürük sayılmaktadır. Bu olay da Donanma’dan atılmasını kolaylaştırmış olur.

Nâzım Donanma’dan atılır ama yıllar sonra Donanma ile bir davada, sahte bir ihbar nedeniyle 28 yıl ceza alacaktır.

Donanmadan atılan Nâzım Hikmet silahını düşmana teslim etmemiş olan Kuvayı Milliyecilerin safında çarpışmaya karar verir. Ve Alemdar gazetesinde şiirler yazmaya başlar:

“Öteki kolu da kes, öteki kolu da kes!
Bıraktığı baltayı cellat alırken yerden
meydana gölgelerle yakınlaşan günlerden
haykırdı bir büyük şanlı mazinin yadı
birden balta esirin elinde parıldadı!”

Tüm Türk Ulusu’nu işgalcilere karşı savaşmaya çağıran bu şiir İngilizleri dehşete düşürür. Hükümetin kontrolünde bir gazetede böyle bir şiiri yazmaya kim cesaret edebilir? Nâzım ise hiç ara vermeden emperyalizme darbe vurmayı sürdürmektedir:

“Her şaha kalktıkça atlarımız, bir asi köleniz geberecektir”

Yunanlıları geberecek olan asi köleler olarak göstermesi yüzünden Nâzım Hikmet İngilizler için tehlikeli kabul edilmiş, Nâzım Hikmet’e İstanbul’dan ayrılmaktan başka bir çare kalmamıştır. İngilizler artık tutuklamak üzere Nâzım’ı aramaya başlamışlardır. Kuvayı Millliyeci bir komiser sahte bir ad altında Nâzım için geçiş belgesi düzenler ve Nâzım, Kuvayı Milliye’nin isteği üzerine İnebolu’ya doğru yola çıkar. Oradan sonraki durak ise Milli Mücadele’nin merkezi olan Ankara olacaktır.

Ankara’da da Nâzım Hikmet kendisine verilen görev üzerine İstanbul’da bulunan Türk gençlerini Kuvayı Milliye saflarına davet eden bir şiir yazar:

“Gel ey imanlı gençlik, gel ey beklenen gençlik
Gel ki Anadolu’da senin bükülmez, çelik
İmanına, azmine ümit bağlayanlar var.

…..

O satılmış vezire, o satılmış hünkâra
O satılmış kullara siz de mi katıldınız?
Siz de mi satıldınız, siz de mi satıldınız?”

Şiir beklenenden daha büyük bir ilgi ile tüm İstanbul’da büyük yankılar uyandırır. Ankara’ya kurtuluş mücadelesine katılmak için birçok gencin yanı şairler ve yazarlar da gelir.

İsmet Paşa’nın Yunanlılar karşısında yenilgiye uğrayıp geri çekildiğini haber alan Nâzım Hikmet gönüllü olarak cepheye gitmek için elinden gelen gayreti göstermişse de, Kuvayı Milliye yöneticileri onun öğretmen olarak çok daha faydalı olacağını düşündüklerinden cepheye göndermezler ve Nazım’ın Kurtuluş Savaşı sırasındaki yaşamı öğretmen olarak sürer.

Görüleceği üzere Nâzım Hikmet her Türk genci gibi kendisine verilen görevi yapmış, Kurtuluş Savaşı’na katılmış, binlerce gencin Kuvayı Milliye saflarına katılmasını sağlamıştır.

Nazım Hikmet ve sahte adalet

Nâzım hakkında yanlış bilinen ikinci nokta ise askeri ve Donanma’yı isyana teşvik ettiği için hakkında açılan iki davadır. Ortada elle tutulur hiçbir kanıt olmadığı, tüm tanık beyanlarının Nâzım Hikmet’in suçsuz olduğunu onaylamasına karşın yıllarca hapis yatar Nâzım Hikmet.

Nâzım Hikmet’in hapse girmesinin altındaki gerçek nedeni ise İkinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde Alman faşizminin etkisi altına girmiş olan zamanın hükümetinin, askeri erkanının, sırf ideolojisinden dolayı Nâzım Hikmet’i hapse atmasıdır.

İddianame ve kanıtlar ise bugün herkesi güldürecek kadar komik, ama aynı zamanda bir vatan şairinin en verimli yıllarını çalacak kadar da trajiktir.

“Ömer Deniz adındaki bir askeri öğrenci 1937 senesinde komünizmin öncüsü olarak tanıdığı ve fikirlerinden ilham aldığı Nâzım Hikmet’i İpek Sineması holünde görmüş, kendisini tanıtmış, Harp Okulu’ndaki fikir ve mesai arkadaşlarının mevcudiyetinden ve kendisine karşı duyduğu hayranlıktan bahsetmiş.

Aradan dört ay geçtikten sonra bir bayram arifesinde Ömer Deniz okuldan izinsiz savuşmuş, İstanbul’a gitmiş, Nâzım Hikmet’i evinde ziyaret etmiş, kendisine arkadaşlarının sempatisinden ve faaliyetlerinden bahsetmiş, Nâzım Hikmet de komünizmin Ordu’da ne suretle yayılması lazım geleceği hakkında kendisine direktifler vermiş….”

Kanıt olarak sunulanlar ise tam bir komediydi. Öğrencilerin dolaplarında bulunan Nâzım Hikmet kitapları! Oysaki bu kitaplar tüm kitapçılarda serbestçe satılıyordu. İsteyen herkes bu kitapları rahatça alıp okuyabilirdi.

Mahkeme safhasında ise zaten, Ömer Deniz, verdiği ifadelerin kendisinden zorla alındığını ve gerçeği yansıtmadığını anlatacaktır. Fakat mahkeme bunları dikkate almayacak, komünistlikten sabıkalı şair, Mareşal’den gelen emir yüzünden 2 davadan toplam 28 yıl hapse çarptırılacaktı.

Oysaki Nâzım Hikmet değil sanık olan 29 kişiyi, Ömer Deniz’i bile doğru dürüst tanımıyordu. Yalnızca iki kez görmüş ve ikisinde de konuşmaları on dakikayı aşmamıştı. Üstelik Nâzım Hikmet, Ömer Deniz’in polis olduğunu düşünmüş ve emniyeti arayarak peşine Harp Okulu öğrencisi kılığında polisler takmamasını istemişti. İkinci sefer ise Nâzım Hikmet, okuldaki arkadaşlarına hava atmak ve ünlü şair Nâzım Hikmet’i tanıdığını söylemek için evine kendinden habersiz gelen Ömer Deniz’e Atatürk’ün Altı Ok’unu iyice öğrenmesini söyleyecekti.

Hukukun temel bir kuralı vardır: Kanunsuz ceza olmaz. Oysaki Nâzım’ın yargılandığı tarihte Askeri Ceza Kanunu’nda komünizm propagandası yapmanın suç olduğuna ilişkin hiçbir madde bulunmuyordu. Yani Nâzım Hikmet komünizm propagandası bile yapsa bile, yasada buna ilişkin bir ceza maddesi bulunmadığından ceza alamazdı. Bundan dolayı ceza verebilmek için “askeri isyana teşvik” maddesine sığınmak zorunda kaldılar. Daha sonra da bu yaptıklarının farkına vararak alelacele bir yasa çıkardılar. Yıllar sonra ise vicadan muhasebesi yapan Temyiz Başsavcısı F. Karaoğlan, “Bir hakim olarak memleketimizde bana en büyük ıstırabı veren hadise Nâzım’ın hiçbir delile, hiçbir kanun hükmüne dayanılmaksızın 28 yıl hapse mahkum edilmesidir” diyecektir.

Kısacası Nâzım yıllar boyunca haksızlığa uğramış, yüreği vatan sevgisiyle dolu olmasına karşın zorunlu olarak, Sabahattin Ali’nin sonuna uğramamak için bu memleketten kaçmak zorunda bırakılmıştır. Bugün Galiyev’lerin, Rıskulov’ların niçin kurşuna dizildiğini biliyorsak, ileride Nâzım’ın memleketini ne denli sevdiğini de herkes anlayacaktır.
 
niye sizin kendi görüşünüz yokmu onu öğrenmek istiyorum
seni dünya paylaşamıyor,şiirlerin bin dilde
seni senden okumak var ya seninle aynı dilde
mezarın orda olsa,burda olsa ne olur
tepende bir taş olsa çınar olsa ne olur

nazım hikmet memleket,memleket nazım
hikmet
kafiye için yazmadım,hasret sana
memleket

kitapların özgür artık,müjdeler olsun
nazım
sen yazmaya devam et,hasreti yazma
nazım
varna ellerindeydin,sen artık döndün
nazım
karadeniz köpürdü,memlekettesin
nazım
nazım hikmet memleket,memleket nazım
hikmet
kafiye için yazmadım,hasret sana
memleket

İŞTE BENİM GÖRÜŞÜM...
 
Üst