Gönül Bilimlerine Giriş

Gönül Bilimlerine Giriş-12

Gönlüyle düşünen, bedeni, duygusu, kültürüyle düşünür. Heyecanlı coşkuludur. Canı vardır çünkü, özgürdür. Gürlüğü özünden gelir.(Öz-Gür kelimesi özü gür demektir.) Sadece özgür değildir.
Özgündür de. Kendi hareket alanının meyvalarını topladığı için.
Özgüldür. Kültürüyle, kendine özgü kültürle bağ kurduğu için.
Özerktir. Baskı altında olmayıp, iç dünyasıyla ilgili kararları kendi verebildiği için.

Kaynak;
Ahmet İnam, Düşünce Özgürlüğünden Özgür ve Özgürleştirici Düşünceye...... adlı makale.
Düşünce Özgürlüğü-Hazırlayan Hayrettin Ökçesiz-Afa yayınevi-1998-Sayfa 44
HFSA-Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi Yayınları: 3

Gönül Bilimlerine Giriş-13-A
Gönülden bilime;
Bilim, gönülle yapılmalı, bilgi, gönülden yaşanmalı. Gönül ise hiçbir inancın tekelinde değildir. Gönül inanç sistemlerinden önce gelir. Gönül inanç sistemleriyle yönlendirilemez.
Gönlü olan anlar. Sever, bağışlar, sorgular, araştırır.

“Gönülden Bilime” yolculuklar kitabı-Ahmet İnam-Hece Yayınları-1. baskı-ekim, 2002- sayfa 180.

Gönül Bilimlerine Giriş-13-B
“Gönül neden salt bir duygu, duyguların yuvalandığı bir kalp değil? Çünkü duygudan,”kalp”ten fazla. İçinde kültürü taşıyor. Bir geçmişi. Bir hayat anlayışını. Bir yaşama biçimini. Bir insana bakış tarzını.”

Ahmet İnam-Teknoloji benim neyim oluyor?-ODTÜ yayıncılık-mart 2005-sayfa-7

Gönül Bilimlerine Giriş-14
Gönlümüz var mı? Olmalı. Hazır olarak yok. Gönül, yaratılan bir şey. Düşünce ve sanatla. Duyguyla, insanın tüm özelliklerinin bir araya geldiği güç ile.
Gönlün biyolojik bileşeni gönlümüze bağlı. Politik yanı topluma, yönetime. Duygusal bileşeni, duygu akışımıza, öfkelerimize, sevinçlerimize, umutlarımıza, inançlarımıza. Dile getirilebilen ve dile getirilemiyen(sözsüz), anlatım yanı, anlam verebilme bileşeni, hüner, bilgi, bilgelik(yaşama ustalığı) bileşenleri var. Gönlün içinde bir ölçüde denetim var.(Murakabenin anlamlarını anımsayın!) Yarışma, kendini aşma yanı var. (Beceri anlamındaki “uzluk” sözcüğünün dayandığı “uz”, Eski Türklerde “anınğ atı uzdı” tümcesinde olduğu gibi, “onun atı(bir başka atı) geçti.” Anlamındadır.)
Şunu demek istiyorum: Gönül teknolojiden ayrı değil, onun karşısında, üstünde ya da altında değil. Onunla iç içe.
Kendimizi gerçekleştirmemiz teknolojik olarak birşeyler yapabilmemiz gönlümüze bağlı.
(Kaşgarlı Mahmut-cilt3,s239,tdk,1986 baskı)
Könğül kiming bolsa kalı yok cıgay
Kılsa küçün bolmas anı tok bay
(Kimin gönlü çok yoksulsa, güç ile o tok ve zengin yapılamaz.)deniyor.Gönül dışarıdan denetimle güçlendirilemiyor; gönül denetimi ayrı bir “denetim” biçimidir. İsterseniz ona gönülleme diyelim. Gönülleme, teknolojik, teknikle yürütülecek bir denetim değildir. Gönüllenmiş gönüller, gönül olabilmiş, sindirim gücünü, özerkliğini kazanmış gönüllerdir. Anlam verebilen, amaç koyabilen, teknolojik denetimle sıkı ilişkide de olsa, ondan farklı olabilen bir çabadır gönülleme.
Kaynak;Teknoloji benim neyim oluyor?- Ahmet İnam-ODTÜ yayınları-sayfa38

Gönül Bilimlerine Giriş-15
Yaşama Sanatı nedir?
Her sabah hayatımızı değiştirmek için bize yeni bir fırsat doğmaktadır. Hep karanlık görülen, hep şikâyet edilen hayat kime ne kazandırmıştır ki... Olgun ve gelişmiş insan, yavaş yavaş şikâyet ikliminden ayrılır. Hayatı olduğu gibi görmeye ve kabul etmeye doğru gider. Yavaş yavaş hayrı konuşan, yayan ve yaşayan bir insan olur. Önemli olan hayatın kabuğundan özüne doğru inebilmektir. Burada san’at eserleri bize çok faydalı olur. Gerçek san’at eserlerinde biz varlığın özü ile temasa geçeriz. Nasıl çeşitli san’at eserleri varsa bir de hayat san’atı, yaşama san’atı vardır. Asıl önemli olan, yaşama san’atında usta olabilmektir. Elde edilmesi en güç dostluk, insanın kendi kendisiyle olan dostluğudur.
Yunus’un ısrarla belirttiği gibi, insan hayatında önemli olan gönüldür. Gönül çalabın tahtıdır ve dünyaya hükmeden odur.
Sabri Tandoğan

Gönül bilimlerine giriş-9
Kulak eşitse köñül bilir. Köz korse üyik kelir. (I. 211) Kaşgarlı Mahmut.
( Kulak işitse gönül bilir, göz görse sevinç gelir.)
İnsan önce işitti, sonra gördü.Kulak işitince Gönül bilir.Bilen Gönüldür.
Çocuk annesinin karnında önce işitir. Gönlü bilir. Çünkü; önce Gönül gözü açılmıştır. Sonra baş gözü açılacaktır.
Aslında baş gözü olmasa da annesinin karnındayken, okşamaları gene sevinç verir.
İnsan işitir, işitince sevdiğini sesinden bilir. Sesin geldiği yerdeki sevdiğine bakar ve sevinç duyar.
25 Haziran 2005 Cumartesi 21.45

Gönül Bilimlerine Giriş - 32
Can ve Gönül
Can ve gönül, mücerret (Soyut)kavramlar olup âşığın sevgilinin bakışlarından etkilenen en önemli manevî unsurlarıdır. Yetim ile aralarındaki ilgi ise ayrılık ve yalnızlık sebebiyle kurulmuştur. Nasıl ki yetim, onun için en değerli iki varlık olan anne ve babasından ayrılmış ise can ve gönül de âşık için çok kıymetli olan sevgilinin baygın bakışlı gözlerinden mahrum kalarak yetim olmuşlardır. Gönül ve can bedenin içinde yaşar. Dolayısıyla beden, onların evidir. Sevgili bakışlarını onların üzerinde başka tarafa çevirerek onları dert sahibi edip bu evde yalnız bırakmıştır. Bu hâliyle onlar öksüz kalmış iki kardeş gibidirler. Aşağıdaki beyitte de Hilâlî (16.yy) can ve gönlün bu maceralarını dile getirmiştir. Sevgilinin bakışları âşığın gönlüne tesir ettiği için, bakışların âşık üzerinde başka tarafa çevrilmesi ondan uzaklaşması demektir ki bu da onu hasta etmeğe yetmiştir. Bu hâliyle gönül ikiz kardeşi gibi olan canı da etkilemiştir. Dolayısıyla can da hasta olmuştur. Can ve gönlün bu hâli kimsesi olmayan iki öksüz kardeşin bir yerde hasta olarak yatması ve hiç kimsenin onlarla ilgilenip yarasını sarmaması durumuna benzetilmiştir. Beden de onların evi olarak düşünüldüğünde beyitteki gam evini hatırlatır. Diğer taraftan, “çeşm-i bîmâr” terkibindeki bîmâr kelimesi aslında hasta anl***** gelmekte beraber burada “hasta edecek derecede etkili” anlamını taşımaktadır. Beyitte bu kelimenin tercih edilmiş olması hasta kelimesiyle tenasüplü olarak kullanılmasındandır:
Çeşm-i bîmârun fırâkıyle dil ü cân hastadur
İki öksüzdür yatur gam-hânede tîmârsuz

(Baygın bakışlı gözden ayrıldıkları için gönül ve can hastadır. (Bu hâliyle onlar), gam evinde yaralı bir hâlde yatan ve yaraları sarılmayan iki öksüz gibidir.)

Alınan kaynak;
Türk Kültürü İnceleme Dergisi 11, İstanbul 2004, 87-110.
Makale adı;
Klâsik Türk Şiirinde “Yetim”- Sebahat Deniz.
Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu

200.000 yıl: Son iki yüz bin yıldır bugünkü insan türünün (homo sapien sapien) toplumsal evrimi.

- 80.000 yıl: Seksen bin yıldır da [toplumun gönlü dediğim] kültürün gelişimi.

Hocamın alıntı yaptığım yazısı;
sinanoglu.net

Gönül medeniyeti

Ben şahsen medeniyetle "gönül" arasında bir paralellik olduğunu düşünüyorum. Beşeriyet "gönül"ü keşfettikçe medenîleşmiş, medenîleştikçe de insana saygı artmıştır. "Âlemden maksat âdemdir, âdem ise gönülden ibarettir" sözü böyle bir medeniyetin ürünüdür.
Türkçede eskiden beri var olan gönül, bilhassa Anadolu coğrafyasında "yapmak" ve "kırmak" mastarlarıyla birleşerek büyük bir mânâ derinliği kazanır. Şâirlerimiz gönül kırmayı Allah'ın evini (Beytullâh) tahrip etmek, gönül yapmayı da Kâbe inşâ etmek olarak görmüşler:
Gönül yıkmak harap etmek gibidir beyt-i mâmûru
Velî yapmak hezârân Kâbe bünyâd etmeden yeğdir.
(İbn Kemâl)
Gönüle verilen bu önem şüphesiz ki insanı yüceltmiştir. Artık insan sıradan bir canlı olarak görülmemektedir. O, eşref-i mahlûkattır. Âlemin seçilmişi, kâinatın göz bebeğidir:
Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen.
(Şeyh Gâlip)
Âdemoğlunun bu derece yüceltilmesinde: "Yere göğe sığmadım da inanan kulumun gönlüne sığdım" mealindeki kutsî hadisin etkili olduğu muhakkak. Gönlün Allâh'ın evi olarak tasavvur edilmesinin temelinde de yine bu kutsî söz vardır. Gönül Allâh'ın evi olunca gâyet tabii, gönül yapmak en büyük tâat, gönül kırmak da kötülüklerin başı olacaktır:
Kesr-i hâtır günehin ekberidir
Cümleten mâsıyetin bedteridir
Eyle hâtırları tâmîre şitâb
Eyleme arş-ı İlâhîyi harâb.
( M. Naci)
Bizim kültürümüzde gönüle o kadar değer verilmiştir ki ecdadımız, yaradılışın gâyesi olan ibadetin arka planında gönül kazanmanın yattığını ve gönül kıranların yaptıkları ibadetlerin şekilden öteye bir mânâ ifade etmeyeceğini söylemekten çekinmemişlerdir. Yunus Emre'nin şu beyitlerinde bu gerçek çok açık bir şekilde dile getirilmektedir:
Ak sakallı bir koca ne bilsin kim hak nice
Emek vermesin hacca bir gönül yıkar ise.
***
Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namâz değil
Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil.
***
Yunus Emre der hoca gerekse bin var hacca
Hepisinden iyice bir gönüle girmektir.
Bence bir milletin medeniyet dünyasındaki yerini tespit için öncelikle o milletin atasözü ve deyimlerini incelemek gerekir. Türkçe atasözü ve deyimleri tetkik edenler, özellikle "gönül" maddesini gözden geçirenler nasıl bir "gönül medeniyeti" ortaya koymuş olduğumuzu hayretle göreceklerdir.
"Gönül gözü, gönül dili, gönül kulağı, gönül kitabı, gönül evi, gönül kapısı, gönül şehri, gönül yolu, gönül eri, gönül bağı, gönül birliği, gönül terazisi, gönül yapmak, gönül kazanmak, gönülden sevmek" vb. deyimler yahut "Gönül Allâh'ın evdir", "Gönül yapmak Kâbe yapmaktır", "Gönül bir sırça saraydır, kırılırsa yapılmaz", "Gönül eri, baş üzere yeri", "Gönül Kâbe'dir", "Gönül kimi severse güzel odur", "Gönül yıkan Tanrıya ermez", "Gönülden gönüle yol vardır…" gibi atasözlerinin Türkçe dışında bir başka dilde daha bulunabileceğini tahmin etmiyorum.
Milletlerin ruh yapısını ve fikir dünyasını en iyi atasözü ve deyimlerin yansıttığını bilenler yukarıda sıraladığımız atasözü ve deyimlere bakarak, vücuda getirmiş olduğumuz medeniyetin niteliklerini kavramada sanırım zorlanmayacaklardır.
Gönül şehrinde oturan, gönül gözüyle gören, gönül diliyle konuşan, gönül kitabından okuyan, birbirine gönül bağıyla bağlanan, gönül terazisiyle tartan, gönülü Allâh'ın evi bilen, gönül kazanmayı en büyük ibadet sayan ve nihayet gönülden seven bir milletin inşa ettiği medeniyete "gönül medeniyeti"nden başka ne ad verilebilir?.. (YÜZAKI'ndan)

Ahmet Sevgi
Aygazete
 
Sevgi çok nadirdir. Bir insanın gönlüne ulaşmak büyük bir devrim yaşamaktır; çünkü eğer bir insanın gönlüne ulaşmak istiyorsan, o kişiye de senin gönlüne ulaşma olanağını sunman gerekir. O zaman savunmasız olursun, tamamen açılır ve korunmasız kalırsın.

Bu risklidir. Bir başkasının gönlüne ulaşmasına izin vermen riskli ve tehlikelidir çünkü o kişinin sana ne yapacağını bilemezsin. Bütün sırlarını öğrendikten, bütün gizlediklerin açığa çıktıktan, kendini tamamen açığa çıkarttıktan sonra diğer insanın ne yapacağını asla bilemezsin. Korku oradadır. Zaten o yüzden kendimizi hiç açmayız.

Sadece tanışıklık olan bir şeyi sevginin gerçekleşmesi gibi yorumlarız. Çeperler buluşur ve biz tanıştığımızı zannederiz. Sen çeperin değilsin. Aslında çeper senin bittiğin sınırdır, sadece etrafında oluşmuş olan çittir. O sen değilsin! Çeper senin bittiğin ve dünyanın başladığı noktadır.
Yıllarca birlikte yaşamış olan karı kocalar bile sadece tanışıklık yaşamış olabilir. Belki birbirlerini gerçekten tanımamışlardır. Biriyle ne kadar uzun süre birlikte yaşarsan, onun gönlüyle hiç tanışmamış olduğunu o kadar çok unutursun.

O yüzden anlaşılması gereken ilk şey, tanışıklığı sevgi olarak görmemektir. Sevişiyor olabilirsin, cinsel yakınlığın olabilir ama seks de çepere aittir. Gönüller buluşmadığı sürece seks sadece iki bedenin bir araya gelmesinden ibaret olur. Ve iki bedenin bir araya gelmesi sizin buluşmanız demek değildir. Seks de tanışıklık olarak kalır; fiziksel, bedensel ama hâlâ sadece bir tanışıklık. Birinin senin gönlüne girmesine ancak korkmadığın zaman, korku yaşamadığın zaman izin verirsin.

İki tür yaşam vardır: korku yönelimli ve sevgi yönelimli. Korku yönelimli yaşam seni asla derin bir ilişkiye götürmez. Korkmaya devam eder ve diğerine asla izin veremezsin. Onun, senin özüne ulaşmasına asla izin veremezsin. Ona bir ölçüye kadar izin verirsin ve sonra duvar oluşur ve her şey durur.

Sevgi yönelimli insan gelecekten korkmayan insandır. Sonuçlardan ve olası bedellerden korkmaz, şimdi ve burada yaşar. Sonuçları kafana takma; bu, korku yönelimli zihinlere ait bir şeydir. Sonunda neler olacağını düşünme. Burada ol ve tüm benliğinle davran. Hesapçı olma. Korku yönelimli insan sürekli hesap yapar, planlar, düzenler ve koruma duvarları oluşturur. Bu şekilde tüm hayatını heba eder.

Yaşlı bir Zen rahibi hakkında bir hikaye duydum:

Ölüm döşeğindeymiş. Son günü gelmiş ve o akşam artık öleceğini ilan etmiş. O yüzden müritleri, havarileri ve arkadaşları gelmeye başlamış. Onu seven çok insan varmış ve hepsi gelmek istiyormuş. Çok uzaklarda olanlar bile gelmiş.

En eski müritlerinden biri ustasının ölmek üzere olduğunu duyunca hemen pazara koşmuş. Biri sormuş: “Usta kulübesinde ölüyor, sen neden pazara gidiyorsun?” Eski mürit yanıtlamış: “Ustamın özel bir çeşit pastayı çok sevdiğini biliyorum. Gidip ona o pastadan alacağım.”

Pastayı bulmak hiç kolay olmamış ama akşam üstü bir şekilde bulmuş ve elinde pastayla kulübeye koşmuş.

Kulübede herkes endişeliymiş. Sanki Usta birini bekliyor gibiymiş.

Gözlerini açıp etrafı taradıktan sonra tekrar kapatıyormuş. Mürit, kulübeye gelince hemen sormuş: “Tamam, sonunda geldin. Pasta nerede?” Mürit pastayı çıkartmış. Usta pastayı sorduğu için de çok mutlu olmuş.

Ölmek üzere olan Usta pastayı eline almış… ancak eli titremiyormuş. Çok yaşlı olmasına rağmen elleri titremiyormuş. O yüzden biri sormuş: “Bu kadar yaşlısın ve ölmek üzeresin. Yakında son nefesini vereceksin ama ellerin bile titremiyor.”

Usta yanıtlamış: “Ben asla titremem çünkü korkum yok. Bedenim yaşlanmış olabilir ama ben hâlâ gencim ve bedenim geride kaldıktan sonra bile genç olarak kalacağım.”

Sonra pastadan bir lokma alıp çiğnemeye başlamış. O sırada biri sormuş: “Son sözün ne olacak, Usta? Yakında aramızdan ayrılacaksın. Neyi hatırlamamızı istersin?”

Usta gülümsemiş: “Ah, bu pasta çok lezzetli.”

Şu anda, burada yaşayan adam budur: Bu pasta çok lezzetli. Ölüm bile önemsiz. Bir sonraki an anlamsız. Bu anda, bu pasta çok lezzetli. Eğer bu anın içinde olabiliyorsan, şimdiyi bu an içinde her şeyiyle yaşayabiliyorsan ancak o zaman sevebilirsin.

Sevgi nadiren açan bir çiçektir. Sadece arada bir gerçekleşir. Milyonlarca insan sevgili oldukları yanlış inancına kapılmıştır. Onlar sevdiklerine inanıyor ancak bu yalnızca onların inancı.

Sevgi nadiren açan bir çiçektir. Arada bir olur. Nadirdir çünkü ancak korkunun olmadığında gerçekleşebilir, daha önce değil. Yani sevgi ancak derin ruhsallığa sahip, dindar birinin başına gelebilir. Seks herkes için mümkündür. Tanışıklık herkes için mümkündür. Sevgi değil.

Korkmadığın zaman saklayacak bir şeyin yoktur; ancak o zaman bütün sınırları kaldırıp açık bir insan olabilirsin. Ancak o zaman bir başka insanı kendi gönlünün derinliklerine ulaşması için davet edebilirsin.
Ve unutma; eğer birinin gönlünün derinliklerine girmesine izin verirsen, o biri de senin kendi gönlünün derinliklerine girmene izin verecektir. Güven yaratılmıştır. Sen korkmadığın zaman diğeri de korkusuz olur.

Senin sevginde her zaman korku vardır. Koca karısından korkar, kadın kocasından korkar. Sevgililer sürekli korkar. O zaman yaşanan sevgi olmaz. Yaşananlar sadece birbirine dayanan iki korku dolu insanın arasında yapılmış olan bir düzenlemedir. Kavga, sömürü, manipülasyon, kontrol, hükmetmek, sahiplenmek vardır ama bu sevgi değildir.

Eğer sevginin oluşmasına izin verirsen duaya ihtiyaç kalmaz, meditasyona ihtiyaç kalmaz; her hangi bir kilise ya da tapınağa ihtiyaç kalmaz. Eğer sevebiliyorsan, Tanrı’yı tamamen unutabilirsin. Çünkü sevgi sayesinde her şeyi yaşamış olacaksın: meditasyonu, duayı, Tanrı’yı. İsa, “Sevgi Tanrı’dır”derken bunu kastediyor.

Ancak sevgi zordur. Korkunun geride bırakılması gerekir. İşin garip tarafı da bu; kaybedecek hiçbir şeyin olmamasına rağmen bu kadar korkuyor olman.

Kabir isimli mistik bir yerde şöyle söylemiştir: “İnsanlara bakıyorum. Çok korkuyorlar, nedenini anlamıyorum çünkü kaybedecek hiçbir şeyleri yok. Onlarınki, tıpkı çıplak olmasına rağmen elbiselerini nerede kurutacağını bilemediği için nehirde yıkanmaktan korkan birisinin durumuna benziyor.” Senin de durumun bu; çıplaksın, hiç elbisen yok ama sürekli elbiseler için endişeleniyorsun.

Kaybedecek neyin var? Hiçbir şey. Ölüm bu bedenini elinden alacak; ölüm onu almadan önce, onu sevgiye ver. Her şeyin elinden alınacak; alınmadan önce neden onları paylaşmıyorsun? Ona sahip olmanın tek yolu bu. Eğer paylaşıp verebiliyorsan, efendi sensin. Zaten elinden alınacak; hiçbir şeyi sonsuza dek elinde tutamazsın. Ölüm her şeyi yok edecektir.

Eğer beni doğru anladıysan mücadelenin ölümle sevgi arasında olduğunu anlarsın. Eğer verebiliyorsan bir ölüm olmayacak. Senden bir şey alınmadan önce sen onu çoktan vermiş, onu hediye etmiş olacaksın. O zaman ölüm olamaz.

Seven birisi için ölüm söz konusu değildir. Sevmeyen biri için her an ölüm demektir çünkü sürekli ondan bir şeyler kopartılmaktadır. Bedeni kayboluyor, her anı kaybediyor. Ve sonra bir de ölüm gelecek ve her şey yok olacak.

Neden korkuyorsun? Neden bu kadar korkuyorsun? Hakkındaki her şey biliniyor olsa bile, açık bir kitap olsan bile neden korkuyorsun? Sana nasıl zarar verebilirler? Bunlar sahte kavramlardır, toplumun neden olduğu şartlandırmalardır. Toplum her şeyi gizlemen gerektiğini, kendini korumak zorunda olduğunu, sürekli mücadele içinde olman gerektiğini, herkesin düşmanın olduğunu ve herkesin sana karşı olduğunu söyleyip durur.

Hiç kimse sana karşı değil! Birinin sana karşı olduğunu hissetsen bile, o bile, sana karşı değildir. Çünkü herkes kendisiyle ilgilenmektedir, seninle değil. Korkacak bir şey yok. Gerçek bir ilişkinin oluşması için önce bunun hayata geçirilmesi gerekiyor. Korkacak hiçbir şey yok.

Bu konu üzerinde iyice bir düşün. Sonra başkalarının sana nüfuz etmesine izin ver, onları içeri davet et. Hiçbir yerde bir engel yaratma. Bir koridor ol; her zaman açık, kilitsiz ve kapısız ol. Üzerinde kapalı bir kapı olmasın. O zaman sevgi mümkün olabilir.

İki gönül buluştuğunda sevgi oradadır. Ve sevgi simyasal bir olgudur; tıpkı hidrojen ve oksijen bir araya geldiğinde su gibi yeni bir şeyin yaratılması gibi. Hidrojenin olabilir, oksijenin olabilir ama eğer susamışsan bunlar hiçbir işine yaramayacak. İstediğin kadar oksijene, istediğin kadar hidrojene sahip olabilirsin ama susuzluğunu gideremezsin.

İki gönül bir araya geldiği zaman yeni bir şey yaratılır. Bu yeni şey sevgidir. Ve tıpkı su gibi, birçok hayatın susuzluğunu giderir. Birden doyarsın. Bu, sevginin görünür işaretidir; sanki her istediğini elde etmiş gibi tatmin olursun. Artık ulaşılacak bir hedef kalmamıştır; amacına ulaşmışsındır. Başka bir hedef yok, yazgını gerçekleştirdin. Tohum bir çiçeğe dönüştü, mutlak olgunluğuna erişti.

Sevginin görünür işareti derin bir tatmin hissidir. Bir insan sevdiği zaman derin bir tatmin yaşar. Sevgi gözle görünmez ancak kişinin çevresindeki o huzur, derin tatmin duygusu görünebilir... her nefesinde, her hareketinde tüm varlığı mutluluğa ulaşmıştır.

Sevginin seni arzusuz yaptığını söylersem şaşırabilirsin ama arzu tatminsizlikten ortaya çıkar. Sahip olmadığın için arzularsın. Arzu edersin çünkü eğer o şeye sahip olursan seni tatmin edeceğini düşünürsün. Arzu, tatminsizlikten ortaya çıkar.

Sevgi olduğu zaman; iki gönül buluşup, kaynaşıp, bütünleştiği zaman yeni bir simyasal nitelik doğar ve tatmin oluşur. Sanki tüm varoluş durmuş gibidir, hareketsiz. O zaman yaşanan an, varolan tek an olur. İşte o zaman “Bu pasta çok lezzetli” dersin. Sevgiyi yaşayan bir insan için ölüm bile herhangi bir şey ifade etmez.

CESARET
Ganj Kitap

Gönül Bilimlerine Giriş-81

Mübahat Türker-Küyel

5…………..Oysa, gerek Varlık, gerekse Bilgi ve Değer, insanın "Köngül Tüpi"nden,
"Köngül Tözi"nden, "Köngül Özi"nden, "Kutlu Tüp"ten, yani, literatürde çok geniş

anlamları gösterilmiş olan Gönül’den
11
fışkırıp çıkar; kaynar. Gerçek Varlık, Doğru
Bilgi, Yüce Değer, temelini, insanın Gönül’ünde bulur. Bunları Gönül varlığa getirir.
Bundan böyle, artık, "Tanrı, Gönüldür" denmez, "Gönül, Tanrıdır" denir (en eski
Türk şairlerinden "Gök'ü boyayan" Çısıya Tutung). Gönül, insandır, insanlıktır
sonucuna varılır. İnsanı insan yapan öz, onun canıdır, rûhudur. Rûh ve can, bu iki
ilke, hem hayat ilkesidir, hem de yüce değerlerin yeridir. Can’ın özü Gönül’dür.
Gönül’ün özü ise, sevgi’dir. Gönül, insan ve insanlık olunca, bundan, 'insan, halayık
değildir' sonucu da çıkar, böylece Gönül, hem demokratik zihniyete, hem de evrensel
bir hümanizmaya temel verecek genişliğe ulaşır; Atatürk'ün kültür tariflerinden
birinde kullanmış olduğu "insanlık" ögesini, bir de bu çerçevede mütalâa etmek
mümkün olur. Atatürk, tarihî kültürünün derinliklerinden gelen köklerle, Gönül
kavramıyla, her bir ferde, her bir ferdi adam yerine koyarak, rey verme yolunu,
siyâsetten pay alma yolunu açan Cumhuriyet’e yönelmekte, ne kadar da çok
hazırlıklı durumda olmalıdır!
Bu kültür arka plânına dayalı olarak, acaba, Atatürk'ün sa'âdet anlayışına kök
oluşturabilecek hangi ögeleri öne çıkarabiliriz? Şimdi, onları görelim:
1. Atatürk'ün "Milletler, gam-keder nedir bilmemelidirler; şeflerin vazifesi,
onlara yol göstermektir" cümlesinin Türk kültüründeki paraleli şudur: Türk hakanı,
"Türük Tengrisi"nden kut almıştır. Bu demektir ki, hakan, toplumda, "Nizâm-ı
Alem"i gerçekleştirmek üzere, adâleti ve siyâseti irade etmek, hem de uygulamak
gücüne sahip olarak, ama, bir lûtuf gereği değil, görevi icabı, kutunu, kutsuzlarla
paylaşır; "ilde bung yok ider"; "ile sevinç, gönenç verir"; "ili ongdurur", "boşgurur",
yüksek seviyeden eğitir. Atatürk'te yasa, kanun bilinci çok yüksektir; had safhadadır;
halkı eğitmek esastır.
2. Atatürk'e göre, ölüm vâkıası karşısında, bazı filozoflar nihilist ve pessimist
olmuşlar, bazıları ise, realist ve optimist kalmışlardır. Atatürk, bu ikinci grubu
yeğlemektedir. Bunun Türk kültüründeki kök karşılığı şudur: Bu dünya, kuttur;
gerçektir; sevinç kaynağıdır; güleçtir. Ölüm ise, bir gerçektir, ürkünç, korkunç
değildir. Öte dünya, bu dünya gibidir. Eğer, insan, bu dünyada Atalar Rûhu'na
varacak şekilde, yani, yüce değerlere uygun olarak yaşarsa, Atalar Rûhu’nda ebedî
hayatı bulur. Bu sebeple, tanatomania (intihar), anlamsızlıktır.
3. Atatürk'e göre, bütün insanlık'ı kendi şahsında gören kimse bedbahttır. Oysa,
insan, "(İnsan) tabiat(ın)ın, yüksek feyizleriyle mes'ûd olmalıdır: Saflık, temizlik,
yükseklik, insanlık gibi." Öyle ki,
"
irade-i millîye
"
den, yalnız bir tek fert değil,
herkes pay almalıdır. Bunun Türk kültüründeki karşılığı, Gönül'dür. İnsanlar, Gönül
sahibi olmakla eşittirler; aynı yücelikte ve değerdedirler. Hattâ Çısıya Tutung'un
ifade ettiği gibi, "Tanrı, Gönüldür değil, Gönül, Tanrıdır." Bu demektir ki, limes'te,
son uçta, isteyen herkese tanrısal olmak yolu açıktır. Türkler Creatio Dei'ye
(Tanrı'nın yaratması) işte böyle bir Imitatio Dei (Tanrı'nın taklîd edilmesi) ile karşılık
vermektedirler. Atatürk'te sehâ değeri parlamaktadır…………..

Mübahat Türker-Küyel, "Yesevî'den Hasan Dede'ye Gönül Erenlerinin Öncelleri Var mıdır?",
IV. Türk Kültürü Uluslararası Kongresi, 1997, AKM.
7
Cemil Sönmez, Atatürk'ün Annesi Zübeyde Hanım, AKM, 1997.

63.
“...Gençler,
Türkiye’ de adet haline gelmiş
Göstermelik işlerden kaçının.

Sırf “evrenkent (üniversite) bitirdi” desinler diye,
Ananız babanız “Amerika’da mastır yaptı” diye öğünebilsin diye
Yükseköğretime gitmeyin.
Sonunda ancak kendinizi kandırırsınız.

Temel gayeleriniz,
Kendinizin ufak çıkarları ötesinde,
Kendiniz dışında, bu ülke, bu ulus,
Türk dünyası, Avrasya ,insanlık için olsun.

Yüksek hedefleriniz için çalışın. O zaman, kendi durumunuz da
Kendikiğinden düzelecektir.

Maddiyat ile maneviyatı dengeleyin.
Formülünüz “bilim”+ “gönül” dür.
Bu iki kanadın biri eksik olursa
Ne kendinize ne de insanlığa hayrınız dokunur.
Gündelik siyaset, çıkar gurupları,
dışardan güdümlü gizli veya açık ucu dışarıda “cemiyet” lerden uzak durun.

Atatürk’ün dediklerini bol bol okuyun;
Onları işte bu günler için demiş, yazmış.
Türkiye’nin şerefli, refahlı, itibarlı
Ve bağımsız geleceği için
Atatürk yolumuzu çizmiştir.

Dış ülkelerden,
Onların yerli kuyruklarından medet ummayın.
Gayeleri bize yardımcı olmak değil,
Türk adını tarihten silmektir.

Dünyanın neresinde olursanız olun,
Kimliğinizi, Türk dilini; Türk tarih bilincini,
Binlerce yıllık geleneğini kaybetmeyin.
Dış ülkelerde ne kadar kimliğinizi korursanız yabancılarda size okadar itibar edecektir.

Başkasını taklit etmeyin.
Kendi yolunuzu çizip azimle yürüyün.
O zaman herkes sonradan sizi taklit edecektir.

Eğitimde önce bir meslek, gerçek bir beceri,
bir altın bilezik sahibi olmaya bakın.

Ne yaparsanız yapın en iyisini yapın.
Siyasetçinin, bilimcinin en kötüsü olunacağına,
Tamircinin parmakla gösterilen en iyisi olmak yeğdir.
Bulabilirseniz Türk okuluna,
Eğitimin türkçe verildiği okullara gidin.

Konulara merak sarın; not için çalışmayın.

O meslekte yararlı olacak bir yabancı dili öğrenin.
Bülbül gibi konuşup yabancıdan ayırt edilemez
Hale gelmek hiç şart değil.

Unutmayın ki
Türk olmak bir kafa, gönül işidir.
Türk; kültürüyle, diliyle, ata sevgisiyle Türk’tür.
Soy sop meselesi karıştırılarak,
O her şeyimizi borçlu olduğumuz şerefli atalarımızı
Karalamaya çalışan iç düşmanların kitaplarına,
Safsatalarına, iftiralarına kulak asmayın.
Kültür genleri, ırk genlerinden daha önemlidir.

Vatanı, milleti için her türlü fedakarlığa hazır
bir taban gerekiyor.
Bu taban son elli yılda hayli eritilmiş,
Kafası, gönlü karıştırılmış, birbirine düşen kesimler, dışa bağımlı sahte aydınlar,
İçinde vatanın geleceğini düşünmeyen,
Daha da acısı vurdum-duymazlaşmış kalabalıklar oluşturulmuştur.
Bu durumda gerçek bir önder çıkabilse bile
Başarılı olması ihtimali pek azdır.

Ancak:
Hızla bu toplumun yeniden kaynaşmasın, bilinçlenmesine,
Vatanını, milletini kendisinden önce düşünen insanların
Çoğalmasına önayak olmaktır.
....
OKTAY SİNANOĞLU
 
Üst