şehir edebiyat ve simya

Parmak ayı gösterdiği zaman parmağa değil, aya bakmak lazım

Mevlânâ, Konya çarşısında dolaşırken bir kuyumcu dükkanından gelen çekiç sesleri öyle bir ritim ve ahenkle altınlar üzerinde raksetmektedir ki, Mevlânâ aruzun “remel” veznindeki bu seslerden etkilenerek çarşının ortasında “semâ” yapmaya başlar. Çarşı esnafı merakla etrafını sarar. Mevlânâ döner, döner. Kuyumcu dükkanının sahibi Selahaddin, Mevlânâ’yı istiğrak hâlinde semâ ederken görünce çıraklarına altınları dövmeye devam etmelerini söyler. Dükkandaki tüm altınlar param parça oluncaya kadar çekiç sesleri susmaz. Ve Mevlânâ öğleden ikindiye kadar dönmeye devam eder.

Canı kim cânanı için sevse cânanı sever
Canı için kim ki cânanın sever canın sever
( Fuzulî )

Mevlânâ, semâ bittiğinde Selahaddin’i ayaklarına kapanmış bulur ve onu dostu olmaya çağırır. Bu sevinçle dükkana koşan Selahaddin, hayretler içinde biraz evvel dövdürdüğü altınların hiçbirinin zayi olmadığını görür ve tekrar Mevlânâ’nın huzuruna çıkar. Mevlânâ onu Şeyh ilan etmiş ve müridi olmuştur. Bu sefer daha büyük bir şaşkınlıkla dükkana koşar, bir de ne görsün! Dükkandaki her şey, bütün eşyalar altına dönüşmüş, pırıl pırıl parlamaktadır. Allah onu, fedakarlık ve feragatına karşılık ödüllendirmiş ve hikayenin burada mutlu sonla bitmesi beklenirken Selahaddin asıl büyük hamlesini yapar ve dükkanını yağmaya açar. “İsteyen istediğini alsın.” der. Ve her şeyini terk edip Mevlânâ’nın dergâhına sığınır.

İyilik ve tevekkülün kanat çırpması sonucu ruhun derinliklerinde gerçekleşen bir yolculuk ve simyacılık: “Ballar balını buldum, kovanım yağma olsun” gerçeği...

Beşerî sanatın ve edebiyatın iki tür kaynağı vardır: din ve kin

Yunus’un diliyle “Her dem yeniden doğarız, bizden kim usanası” diyen ve içindeki yabancılaşma değirmenlerine atını süren Don Kişotların yanı sıra humanizmin altında ezilen sefil ruhlar da olmuştur edebiyat sahasında.

Subjektivizm’i objektivizm’e çevirme (projeksiyon) özelliği sanatı doğurmaktadır. Buna edebiyatta dil ve üslubun uygunluğu diyebiliriz, ya da mizaçla işbirliği....

Tarih boyunca insanlar hep bir arayış içinde olmuşlardır. Bu arayış kimliğiyle maddiyat çemberinden sıyrılamayanlar eldeki bakırları eritmiş, altının hayalini bile kuramamışlardır. Öze inme, ilahi dönüşümü gerçekleştirme ise insana sonsuz mutluluğu hediye etmiştir. Hugo’nun Sefiller’inde Jean Valjan, hapis hayatından sonra şehrin kimliğine baş kaldırıp normal hayatına dönmüştür. Onun simyaya değil öze dönüşe ihtiyacı vardır çünkü.

Paulo Coelho’nun Simyacı’sı Santiago “Yazgına nasıl egemen olacaksın, mutluluğunu nasıl kazanacaksın?” sorularının cevabını nehirler, şehirler ve ülkeler kat ederek bulmak ister. Santiago’nun simyacılığı aslında ahlakî ve mistik arayışının gereğidir.

Jean Paul Sartre’ın “Hürriyetin Yolları” romanının kahramanlarından Mathieu ise burjuvazinin ortadan kalkmasını istemez. Çünkü burjuvazi ortadan kalkacak olursa nefret edeceği, kin duyacağı kimse kalmayacak ve böylece bu değer verdiği duyguları elinden alınmış olacak. Çünkü bu roman kahramanının akıntılar içindeki en büyük sığınağı kin’di, nefret’ti.

Ve 19.yüzyıl Türk edebiyatında Tevfik Fikret, içindeki kin’i sığ bir mutluluğa dönüştürme telaşında:

Örtün, evet ey hâile...örtün, evet ey şehr
Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!..

Tevfik Fikret, İstanbul’u ahlaksız bir kadın olarak nitelediği “Sis” şiirinde din’den kaçış ve kin’e sığınma psikolojisi içindeydi. Bu şiiriyle sanatın zirvesindeydi belki şair; ancak din duygusundan da sıyrılmıştı. Hıristiyan âlemine bir piskopos evlat (Haluk) yetiştiren Fikret’te tevekkül de yoktur. Kendi içinin karanlığı,insanlara duyduğu kin ve nefretini hiç çekinmeden şehrin üstünden surlara bırakıyordu:

Ey debdebeler, tantanalar, şanlar, alaylar
Katil kuleler, kal’alı zindanlı saraylar...
( Sis, T.Fikret )

Cumhuriyet’in ilk yıllarında “Sodom ve Gomore”sinde Yakup Kadri’nin de, “Sis”teki kin’in etkisinde kaldığı söylenebilir. Yahya Kemal ise “Siste Söyleniş” şiiriyle Fikret’in “Sis”ine muhalif, kin sislerini dağıtıyor, tevekkül şehrine dönüştürüyor İstanbul’u:

Bir devri lanetiyle boğan şairin Sis’i
Vicdan ve ruh elemlerinin en zehirlisi...

Ve tevekkül...ardından İstanbul için dua:

Hüznün, ferahlığın bizim olsun kışın, yazın
Hiçbir zaman kader bizi senden ayırmasın
( Siste Söyleniş, Y.Kemal )

Fikret, 19.yüzyılda Parnasyenleri ve Goncourt Kardeşleri örnek alan bir neslin ( Servet-i Fünun ) ferdi olmaktan gurur duyuyordu. Manzaraya ruh hâli vermek bu neslin hoşuna giden bir özellikti. Allah’a inanan ve güvenen insan fikrine karşı, kendine ve tabiata inanan ve güvenen insan fikrini ortaya koydular. Maddîyi marazîye, manevîyi maddîye dönüştürme telaşı eserlerine de yansıyordu bu neslin.

Fikret’in Sis simyasında İstanbul’un kuleleri “kanlı”, sarayları “zindanlı”, surları “dişleri çürümüş, sırıtan kafile”ydi. Şair, nasıl ki elindeki fırçayla tablosuna renk ve süs verebiliyor ama koku veremiyorsa; İstanbul’u da kendi ruh darlığının simyasına esir etmek istiyor. Humanist ahlak görüşü de Fikret’e pek yardımcı olamıyor, büyüsü tutmuyor:

Çeşmân-ı kebûdunla ne mûnis görünürsün
Mûnis, fakat en kirli kadınlar gibi mûnis
( Sis, T.Fikret )

Bir Şehir Yeniden Doğmalı Tepeler Üstüne, İstanbul Diliyle...

Türk edebiyatında İstanbul, ilk defa Sis ile menfur ve mel’un bir şehir olarak ele alınmıştır. Oysaki önceki ve sonraki tüm şairler İstanbul’u yüksek bir medeniyet, manevî zenginlik ve güzellik mekanı olarak vasıflandırmaktadır:

Bu şehr-i Stanbul ki bî-misl ü bahâdır
Bir sengine yek-pâre Acem mülkü fedâdır
(Nedim)

Bütün hayatı uyur bir semâ-yı mühmelde
Geniş ufukları efsanevî hikâyelerin
Tasavvur ettiği gökler kadar beyaz, narin,
Minarelerle müzeyyen, sevimli bir belde...
( İstanbul, F.Nafiz Çamlıbel )

Bir daha görüyorum seni dünya gözüyle,
Göğün hep üstümde, havan ciğerlerimdedir.
Ey doğup yaşadığım yerde her taşını
Öpüp başıma koymak istediğim şehir!
( İstanbul, Z.Osman Saba )

İnsan bir kere sevmeye görsün, anladım
Nereye gidersen git, orada İstanbul.
( İstanbul, Ü.Yaşar Oğuzcan )

Fransızların büyük şairi C.Baudelaire, yaşadığı şehir Paris’e seslenirken “Çamuru verdin bana, ben onu altına dönüştürdüm.”diyor. Şehrin simyacılığına soyunuyor şair. Şehirden ürkmek, kaçmak yerine, şehir ve insanlar için şehre sığınma psikolojisini yansıtıyor. Ama bu çaba da sadece şairin içini ısıtmaktan öteye gitmiyor 1 9.yüzyılda.

“Beyaz Zambaklar Ülkesinde” Gregory Petrov , C.Baudelaire’den üstün bir tutku, azim ve aksiyonla şehrin değil tüm bir ülkenin simyacısı oluyor.

Baudelaire’in Paris çamurundan, Fikret’in Sis’teki kininden, Mathieu’nun burjuvaziye olan aşkından simyacılık yoluyla inşâ ettikleri sığınak, gerçek anlamıyla ne kendilerini ne de bir başkasını kurtarabilmiştir.

Yürek nerede ise hazine de oradadır

Simyacı, yüreğinin sesine kulak vermeli. Simyacı bilir ki: “Yürek nerede ise hazine de oradadır.” Hatta yürek, simyacının kulağına fısıldar: “Ağlayacağın, gözyaşı dökeceğin yere çok dikkat et; çünkü ben oradayım ve hazinen de oradadır.”

İnsanın kendi hazinelerini bilmesi (marifetullah), sondajın dışa değil içe açılımı (muhabbetullah) simyaya duyulan ihtiyacı ortadan kaldıracaktır aslında.

Altın, insanın fıtratında yani imanındadır. Bu altın, bakırdan elde edilmemiştir; bir simya ürünü değildir iman. Çünkü Hak terazisinin kefesinden, zerre eksilmez ve değişmez. Hayrıyla, şerriyle, iyiliğiyle, kötülüğüyle tartılır insanoğlu. Bakır, bakır olarak; altın, altın olarak...
 
Bu güzel paylaşımınızda güzel tesbit ve karşılaştırmalı yorumlarınız için teşekkürler.

Ek olarak;
Bir Başka Tepeden

Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!
Görmedim, gezmediğim, sevmediğim hiç bir yer.
Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.

Nice revnaklı şehirler görülür dünyada,
Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.
Yaşamıştır derim, en hoş ve uzun rüyada
Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan.

Yahya Kemal Beyatlı

Birde M.Akif ERSOY'dan eklemek istedim.

Zulmü Alkışlayamam

Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım!..
  • Boğamazsın ki!
  • Hiç olmazsa yanımdan koğarım.
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle!
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!
Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!
Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...
İrticâın şu sizin lehçede ma'nâsı bu mu?

Mehmet Akif Ersoy
 
Üst