+ Konuya Yorum Yaz + Yeni Konu Aç
1. Sayfa, Toplam 2 12 SonSon
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 Toplam: 18

Aksâmu’l-Kur’ân

Din ve İnanç Kategorisinde ve Dini Dokümanlar Forumunda Bulunan Aksâmu’l-Kur’ân Konusunu Görüntülemektesiniz, Konu içerigi Kısaca ->> Selam! I. Aksâmu’l-Kur’ân’ın Tanımı Aksâmu’l-Kur’ân ifadesi, “Kur’ân’ın yeminleri” anlamına gelen bir terkiptir. “Aksâm” kelimesi, sözlükte yemin, el, sağ el, kudret

  1. #1
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    13.938
    Beğenmiş
    1
    Beğenilmiş
    26
    Rep Gücü
    88646

    Aksâmu’l-Kur’ân

    Selam!



    I. Aksâmu’l-Kur’ân’ın Tanımı

    Aksâmu’l-Kur’ân ifadesi, “Kur’ân’ın yeminleri” anlamına gelen bir terkiptir.
    “Aksâm” kelimesi, sözlükte yemin, el, sağ el, kudret anlamlarına gelen “kasem” keli-
    mesinin çoğuludur.Kasem, muhatabın inkârı halinde kullanılan bir ifade çeşididir.26
    Kasem kelimesinin müradifi olan “yemin” kelimesi Arapçada, el, sağ el, kudret
    gibi anlamlara gelmektedir ve Türkçemizde de kullanılmaktadır. Esasında “el” anlamına
    gelen “yemin” kelimesinin anlam genişlemesi yoluyla “kasem” anlamında
    kullanılmaya başlanmasının şöyle olduğu anlatılır: Vaktiyle insanlar savaş-barış gibi
    konularda belli bir anlaşma ve uzlaşmaya vardıklarında ya da belli hususlar üzerinde
    sözleştiklerinde, birbirlerinin ellerini tutarlar ve adeta, “sana verdiğim bu söz
    karşılığında elimi sana rehin ediyorum” demek istercesine el sıkışırlardı.Böylece “el”
    anlamındaki “yemin” kelimesi, bu merasimin bütününün adı olarak kullanılmaya
    başlandı. Nitekim Arap şairlerinden Cessâs b. Mürre, bir şiirinde şöyle demiştir;

    Komşumun hakkını yerine getireceğim,
    Bunu yapacağıma dâir, elim rehindir.


    Bu noktadan hareketle de yemin ifadeleri kefalet ve tazmin anlamı içerecek şekilde
    anlam genişlemesine uğramıştır.Nitekim karşılıklı sözleşme esnasında tarafların el sıkış-
    manın bağlayıcılık ve kefalet ifade ettiği, şu beyitten de anlaşılmaktadır;

    Elim sana -rıza ile verilmiş- rehindir.

    Diğer taraftan kasem kelimesi gibi, nezr, îlâ, hilf kelimeleri de yemin anlamını deği-
    şik şekillerde ifade ederler. Bununla beraber bu kelimelerin kendilerine özel bazı vurguları
    da söz konusudur. Örneğin nezr kelimesinde, insanın normal şartlarda görevi
    olmayan bir şeyi üzerine vazife addetmesi, îlâ kelimesinde belli bir şeye yaklaşmamaya
    yönelik söz verme durumu,hilf kelimesinde ise bir kişinin bir başkasından belli bir
    konuda söz alması gibi bir durum söz konusudur.

    Kasem’in terim anlamı ise, yapılacağı veya yapılmayacağı ifade edilen bir hususu,
    muhatap nezdinde gerçekten önemli olan veya önemli olduğuna inanılan bir şey ile irtibatlandırarak zikretmek demektir.Tefsir usûlünde Aksâmu’l-Kur’ân, Kur’ân’da geçen
    yemin ifadelerini çeşitli yönleri ile ele alıp müstakil olarak inceleyen konunun adıdır.
    İleride zikredileceği üzere, bu bahse özel birtakım eserler de te’lif edilmiştir.

    II. Kur’ân’da Kasem İfadelerinin Yer Almasının Sebepleri

    devam edecek...........

  2. #2
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    13.938
    Beğenmiş
    1
    Beğenilmiş
    26
    Rep Gücü
    88646

    Kur’ân’da Kasem İfadelerinin Yer Almasının Sebepler

    Selam!

    II. Kur’ân’da Kasem İfadelerinin Yer Almasının Sebepleri

    Kur’an-ı Kerim’de toplam 17 sûrenin başında kasem bulunmaktadır. Birçok sûrede
    de, (38/Sâd, 43/Zuhruf, 50/Kâf, 68/Nûn)hemen ilk ifadenin peşinden kasem gelmektedir.

    Sûre başında kasem ifadelerinin geçtiği yerler şunlardır;
    37/Sâffât, 50/Kâf, 51/Zâriyât, 52/Tûr, 53/Necm, 68/Nûn, 77/Mürselât, 75/Kıyâmet,
    79/Naziât, 85/Burûc, 86/Târık, 89/Fecr, 90/Beled, 91/Şems, 92/Leyl, 93/Duhâ, 95/Tîn,
    100/Âdiyât, 103/Asr.


    Bunlardan başka birçok sûrenin içinde de kasem ifadesi geçmektedir. Bu ifadelerde
    bazen Allah’ın isimlerine
    (15/Hicr 92; 51/Zâriyât 23; 10/Yûnus 53; 64/Teğâbün 7; 19/
    Meryem 68; 4/Nisâ 65; 70/Meâric 40)
    ,
    bazen bizzat Kur’ân’ın kendisine
    (36/Yâsîn 2-4;56/Vâkıa 75-77; 43/Zuhruf 1-3),
    bazen Hz. Peygambere,
    (Yâsîn 36/2-4),
    bazen meleklere
    (77/Mürselât 1-7)
    yemin edilmiştir.
    Bazen de Hz. Peygamber’in yemin etmesi
    istenmiştir.
    ( 64/Teğâbün 7, 34/Sebe’ 3, 10/Yûnus 53)

    Konuşma esnasında yemine başvurmak, cahiliye dönemi Araplarında hem hatiplerin
    kullandıkları hem de günlük hayatta sık sık başvurulan bir üslup özelliği idi. Kur’ân-ı
    Kerîm Arapların diliyle nâzil olduğu için Arapların bu âdetini muhafaza etmiş, çeşitli
    edatlarla yapılan yeminleri kullanarak mesajını vurgulamıştır. Ayrıca üzerine yemin
    edilen şeyin önemine işaret edilmiş, özellikleri üzerinden bir mesaj aktarılmıştır.

    Konuyla ilgilenen müfessirler ve müstakil eser te’lif eden âlimler, Kur’ân’da yeminlerin
    bulunmasının sebepleri konusunda şu açıklamaları yapmışlardır;

    a) İslam’dan önceki Arapların hayatında yeminin büyük rolü vardır. Kur’an-ı Kerim de,
    Arapların alışık oldukları bu üslubu kullanmıştır.


    b) Yemin ifadelerinin geçtiği âyetlerde anlatılan hususlar, bu yemin ifadeleri ile vurgulanmıştır.

    c) Bu yeminlerle, kendisine yemin edilmiş olan varlığın önemine işaret edilmiştir.

    d) Yemin ifadesi ile muhatapların konuya dikkatleri çekilmek istenmiştir.


    Bu hususlar içerisinde özellikle sonuncusu, her ne kadar Arap dilinde kasem ifadelerinin
    kullanım gerekçelerinden biri olsa da, Kur’ân’ın kasem ifadelerini kullanmasının
    bir sebebi olarak düşünülmesi zordur. Zira anlama herhangi bir katkı yapmaksızın, sırf
    dikkat çekmek için birtakım kelimelerin, hatta art arda gelen birçok cümlenin kullanılmış
    olduğunu söylemek, ilahî kelamın mahiyeti açısından titiz bir ifade olmayacaktır.
    Örneğin
    77/Mürselât Sûresinin başında altı âyet,
    79/Nâziât Sûresinin başında beş âyet,
    81/Tekvîr Sûresinin içerisinde dört âyet,
    İnfitâr Sûresinin başında dört âyet,
    Şems Sûresinin başında yedi âyet yeminden müteşekkildir.

    Örnekleri daha da çoğaltmak
    mümkündür. Bütün bu âyetlerin mânâdan yoksun olup sadece dikkat çekmek için
    var olduklarını söylemek doğru olmayacaktır. Bilindiği gibi aynı iddia, hurûfu mukattaâ
    adı verilen ve on dört sûrenin başında yer alan harfler hakkında da ileri sürülmüştür.
    Diğer taraftan dikkat çekme eylemi, muhatabın konuya ilgi göstermediği durumlarda
    gerekli ve anlamlıdır. Oysa bildiğimiz kadarıyla Mekke’de müşriklerin Hz.
    Peygamber’in daveti karşısında ilgisizlik, dikkatsizlik gibi bir tavırları bulunmamaktadır.
    Hatta 31/Lokman Sûresinin 6-7. âyetlerinde ifade edildiğine ve bu âyetlerin tefsirinde
    müfessirlerin verdikleri bilgilerden anlaşıldığına göre, müşriklerin bazı ileri gelenleri,
    Mekke halkının Kur’ân’a olan ilgisini azaltmak için çeşitli yollar aramaya başlamışlardır.
    Nitekim ilgili âyetlerin nüzûl sebebi olarak aktarılan bir rivâyete göre, müşriklerin
    ileri gelenlerinden Nadr b. el-Hâris, Hîre’ye gidip orada İran kültürüne ait çeşitli efsaneler
    öğrenip Mekke’ye dönmüş ve insanlar Hz. Peygamber’den söz ettikleri zaman hemen
    bu hikâyeleri anlatmaya başlayıp, “benim bu anlattığım hikâyeler Muhammed’in
    anlattıklarından daha güzel” diyerek onların ilgisini Kur’ân’dan uzaklaştırmaya çalış-
    mıştır.Nitekim müşriklerin bu tavırları Kur’ân’ın şu ifadelerinde daha net olarak ortaya
    konulmaktadır;

    İnkâr edenler dediler ki, bu Kur’ân’ı dinlemeyin, onun okunduğu esnada gürültü çıkarın,
    belki böylece onu bastırırsınız.


    Durum böyle olduğu halde, onlarca Kur’ân âyetinin sırf dikkat çekmek, ilgi toplamak
    için vahyedildiğini, bundan başka bir anlam taşımadığını düşünmek, kanaatimizce
    uygun değildir. Bu nedenle biz, Kur’ân’daki yeminlerin sebebinin, bu yeminler vasıtasıyla,
    kendisine yemin edilmiş olan varlığın önemine işaret etmek olduğunu ifade eden
    görüşe iştirak ediyoruz. Daha doğrusu Kur’ân’ın, yemin üslûbunu kullanarak mesajını
    anlatması konusunda, bu açıklamanın, mevcut açıklamalar içerisinde en makul açıklama
    olduğunu düşünüyoruz. Kanaatimizce Kur’ân, temel mesajlarını bazı yemin ifadeleri
    üzerinden aktarmakta, böylece hem Arapların alışık oldukları bir üslûbu sürdürmekte,
    hem de mesajlarının daha etkili bir şekilde karşılık bulmasını sağlamaktadır.

    III. Aksâmu’l-Kur’ân Konusundaki Görüşler

    devam edecek...........

  3. #3
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    13.938
    Beğenmiş
    1
    Beğenilmiş
    26
    Rep Gücü
    88646

    Aksâmu’l-Kur’ân Konusundaki Görüşler

    Selam!

    III. Aksâmu’l-Kur’ân Konusundaki Görüşler

    Aksâmu’l-Kur’ân başlığı altında klasik dönemde âlimlerin üzerinde durdukları ihtilaflı
    bazı konular bulunmaktadır. Bunların yanı sıra, özellikle çağdaş dönemde bazı araştırmacılar,
    Aksâmu’l-Kur’ân konusunda dikkate değer ve farklı yaklaşımlar ortaya koymuşlardır.

    A. Klasik Dönem Tartışmaları

    Başta Fahreddin Râzî olmak üzere bazı müfessirlerin tefsirlerinde ve bu konuya dair
    husûsî bir eser te’lif etmiş olan İbn Kayyım el-Cevziyye’nin eserinde, yeminler konusunda
    aşağıdaki mevzular ele alınmaktadır;

    1. Allah’a Yemin İzâfe Etmenin Doğru Olup Olmadığı Meselesi
    Yemin ifadeleri genellikle muhatabın söylenen söze inanmasını sağlamak ve konu-
    şan kişinin gerçeği söylediğine dair mevcut şüpheleri kaldırmak amacıyla kullanıldığı
    için, bazı âlimler bu tür ifadelerin Allah tarafından kullanılmasının uygun olmadığını
    söylemişlerdir. Bu görüşü savunanlara göre, yemin eden kimse, aslında doğruyu söyleyip
    söylemediği konusunda hakkında şüpheler bulunduğu için bu ye-mine başvurur. Oysa
    Yüce Allah bundan münezzehtir. Kaldı ki Kur’ân’a iman eden bir mü’min, Allah’ın
    bildirdiği her şeyin doğruluğunu tereddütsüz kabul eder ve yemine ihtiyaç duymaz.
    Kur’ân’a inanmayan kimse ise, ne kadar yemin edilirse edilsin, yine inanmayacaktır.
    Buna karşılık Fahreddin Râzî, Kur’ân’ın tevhid, nübüvvet, ahiret gibi önemli konuları
    anlatırken yemin ifadelerine yer vermesini, Arapların önemli konuları konuştukları
    zaman bu şekilde yemin ifadeleri kullanıyor olmaları ile açıklar ve Kur’ân’ın da bu üslubu
    sürdürdüğünü ifade eder. Ona göre bu yeminlerden maksat, muhatabın inanma-
    sını sağlamak değil, konunun önemini vurgulamaktır, nitekim konu, yeminden önceki
    âyetlerde yeterince sarahatle müdellel olarak ifade edilmiştir. Suyûtî (v. 911/1505)
    de bu itiraza Râzî’nin verdiği cevaba yakın bir cevap verir.Ancak Aksâmu’l-Kur’ân’a
    dair az sayıdaki müstakil eserlerden birinin müellifi olan Abdülhamid el-Ferâhî (v.
    1348/1930, Râzî’nin bu îzâhının tutarlı olmadığını, zira yemin ifadelerinin çoğunlukla
    konuyla ilgili deliller yeterince ortaya konulmadan kullanılmış olduğunu, ilk dönem
    Mekkî sûrelerde bu durumun daha çok görüldüğünü söylemiştir.

    2. Allah’tan Başka Varlıklar Adına Yemin Edilmesi Meselesi
    Bazı âlimler Hz. Peygamber’in Allah’tan başkası adına yemin etmeyi yasaklamış olmasından hareketle,
    Allah’tan başkası adına yemin etmek şeklindeki ifade tarzlarının
    ilahî hikmete uygun olmadığını ifade etmişlerdir. Bu çerçevede Kur’ân’da Allah’tan
    başkası adına yemin edilmiş olması konusunda şu îzâhlar yapılmıştır;

    1-Allah’tan başka olan, yani O’nun tarafından yaratılmış olan her varlık, O’nun zatına
    delâlet ettiği için, Kur’ân’da bu varlıklara yemin edilmesi, bir açıdan, Allah’ın kendi adı-
    na yemin etmesi sayılabilir.

    2-Kur’ân’da Allah’tan başka varlıklara yemin edilen ifadelerin başında, aslın-da hazf
    edilmiş bir “rab” kelimesi bulunur. Örneğin “Fecr’e yemin olsun” ifadesi aslında “Fecr’in
    Rabbine yemin olsun” şeklindedir.

    Bu görüşlerden ilkini savunan âlimler, her bir yemin ifadesini müstakil olarak ele
    almış ve görüşleri doğrultusunda tefsir etmişler, üzerine yemin edilen her varlığın esas
    itibariyle Allah’ın yaratıcılığına ve ulûhiyetine delâlet ettiğini göstermeye çalışmışlardır.
    Nitekim 91/Şems sûresinin 5-7. âyetlerinde bizzat bu varlıkların “rabbine” yemin
    edilmiştir.53 İkinci görüş sahipleri açısından ise zaten ortada bir müşkil söz konusu değildir.
    Zira yemin ifadelerinin başına “rab” kelimesi takdir edildiğinde, yemine konu olan
    şeylere değil, onların Rabbine, yani Allah’a yemin edilmiş olmaktadır.

    3. Yemin İfâdelerinin İçerdiği Ta’zîm Anlamının Ortaya Çıkardığı Müşkil

    devam edecek...........

  4. #4
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    13.938
    Beğenmiş
    1
    Beğenilmiş
    26
    Rep Gücü
    88646

    Cevap: Aksâmu’l-Kur’ân

    Selam!

    3. Yemin İfâdelerinin İçerdiği Ta’zîm Anlamının Ortaya Çıkardığı Müşkil

    Herhangi bir şeye yemin edilmesi, o şeyin ta’zîm edilmesi şeklinde bir vurgu da içerir.
    Her ne kadar Türkçede yemin ifadelerinin bu şekilde kullanımı söz konusu değilse de,
    Arapçada kullanılan yeminler açısından bu tespit doğrudur. Bu nedenle, yukarıda ifade
    edildiği gibi, Kur’ân’da kullanılan yemin ifadelerinin başında bir “rab” kelimesinin takdir
    edilmesi, dolayısıyla bütün yeminlerin aslında Allah adına yapılmış olarak anlaşılması
    gerektiğini savunan âlimler, Allah’ın başka varlıkları ta’zîm ettiğinin düşünülmesini bir
    müşkil olarak görmüşler, yemin ifadelerindeki ta’zîmin ancak Allah için olabileceğini,
    O’ndan başkası için böyle bir ta’zîmin söz konusu olamayacağını söylemişlerdir.54Fahreddin
    Râzî bu müşkillere çeşitli şekilde cevaplar vermiştir. Bunlardan birinde, bu yeminlerin
    maksadının kâinattaki bu varlıkları ta’zîm etmek değil, onlara ilahî nitelik atfeden müş-
    riklere cevap vermek olduğu ve adeta onlara, “sizin bu düşünceniz öylesine tutarsız ve zayıftır
    ki, çürütmek için bir yemin bile yeterlidir”
    denildiği ifade edilmiştir.

    4. Bazı Yemin İfadelerinin Başında Yer Alan ve Olumsuzluk Anlamı Bildiren
    Edatı

    56/Vâkıa, 75; 69/Hâkka, 38; 70/Meâric, 40; 75/Kıyâme, 1-2; 81/Tekvîr, 15; 84/
    İnşikâk, 16 ve 90/Beled, 1
    âyetlerinde ُْ
    ifadeler kullanılmaktadır.

    Birebir tercüme edildiğinde bu ifadeler, “yemin etmiyorum” anlamına
    gelir. Bu yemin şekli eski Arap toplumunda da mevcuttu. Burada yemin/kasem ifadesinin
    başında yer alan ve olumsuzluk anlamı veren “l┠harfi; «iş sizin söylediğiniz gibi
    değil, yemin ederim; hayır, kâfirlerin söyledikleri sözün bir değeri yoktur, yemin ederim” gibi
    mânalar ifade etmek üzere kullanılmıştır. Bunun yanında bazı müfessirler yemin fiilinin
    başındaki bu edatın zaid olduğunu -anlama herhangi bir katkısının bulunmadığını- ileri
    sürmüşlerdir. Bu mevzularla ilgili olarak yapılan tartışmalar ve getirilen îzâhlar, burada
    özetlediğimizden çok daha geniştir, ancak bizim maksadımız ilgili tartışmaları detaylıca
    aktarmak değil, görüşleri ana hatlarıyla tanımak ve neticede yemin ifadelerini nasıl
    anlamamız gerektiği konusunda bir kanaate varmak olduğu için, buraya kadar aktardıklarımızla
    yetinip çağdaş görüşleri ele almak ve ardından da bu ifadeleri nasıl anlayıp
    tercüme etmemiz gerektiği üzerinde durmak olacaktır.

    B. Modern Dönem Tartışmaları
    Bu başlık altında Aksâmu’l-Kur’ân konusunda klasik müfessirlerden istifade etmiş
    olmakla beraber onlardan farklı bir yaklaşım geliştirmiş olan Abdülhamid el-Ferâhî,
    Âişe Abdurrahman Bintü’ş-Şâtî ve Abdurrahman Hasan Habenneke el-Meydânî’nin
    görüşlerini ele alacağız.

    1. Ferâhî’nin Görüşü: Yeminler; ilgili konuyu destekleyen deliller, şâhitlerdir.

    devam edecek...........

  5. #5
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    13.938
    Beğenmiş
    1
    Beğenilmiş
    26
    Rep Gücü
    88646

    Cevap: Aksâmu’l-Kur’ân

    Selam

    1. Ferâhî’nin Görüşü: Yeminler; ilgili konuyu destekleyen deliller, şâhitlerdir.

    Hindistanlı âlim Abdülhamîd el-Ferâhî’ye (v. 1348/1930) göre Kur’ân’da kullanılan
    yemin ifadeleri konusunda klasik dönem âlimleri, özellikle ta’zîm ve te’kîd yönüne vurgu
    yapmışlar, ancak yemin edilen şey ile yemine sebep olan şey arasındaki irtibatı her zaman
    kuramamışlardır. Örneğin Tîn Sûresinin başında zeytine, incire ve güvenli beldeye yemin
    edilmiş, bunun ardından da, “biz insanı en güzel şekilde yarattık” denilmiştir. Bu yeminler
    ile insanın en güzel şekilde yaratılması arasındaki münasebet, Ferâhî’ye göre klasik dö-
    nemde yeterince vurgulanmamıştır.Arada böyle bir ilişki kurulmayıp yeminlerin sadece
    “incir”, “zeytin” ve “güvenli belde”nin önemine vurgu yapmak olduğu düşünüldüğünde,
    bu yeminlerin başka bir sûrede değil de özellikle bu sûrede yer almış olmasının herhangi
    bir anlamı kalmamış olacaktır.Bu yaklaşım, Ferâhî’nin yapısalcı eğilimini aksettirmektedir.Benzerini
    Faslı müfessir Muhammed Âbid el-Câbirî’de de gördüğümüz bu yapısalcı
    anlayışa göre, metnin iç yapısı, anlamı belirlemede önceliklidir. Bu durumun tefsirdeki
    izdüşümü ise, Kur’ân’daki sûrelerin ve bir bütün olarak mushafın tertibinin (iç düzeninin)
    tevkîfî olduğuna dair genel kabuldür. Örneğin Câbirî, Kur’ân sûrelerinin içindeki
    âyet sıralamasının tevkîfî olmasının, bu âyetlerin ancak birbirleri ile ilişki içinde “gerçek
    anlamlarını” ortaya koyabileceğini gösterdiğini düşünür.Dolayısıyla herhangi bir âyetin
    anlamını tespit ederken onun metin içinde hangi bağlamda yer aldığını özellikle önemsemek
    icap etmektedir. Esasen bu yaklaşım, tefsir geleneğinde siyak-sibâka önem vermek
    şeklinde tezahür etmiştir. İşte Ferâhî yemin ifadelerine bu açıdan yaklaşır ve bu ifadeleri
    anlamaya çalışırken öncelikle onların nerede -hangi siyak içinde- kullanılmış olduklarına
    bakmak gerektiğini ifade eder.

    Ferâhî’nin konuyla ilgili görüşünü inceleyen Mustansır Mir, cahiliye dönemi Araplarının
    kullandıkları yeminlerin iki türlü olduğunu, bunlardan birincisinin şairlerin yeminleri,
    ikincisinin ise kâhinlerin yeminleri olduğunu ifade etmekte, klasik müfessirlerin
    de Kur’ân’ın yeminlerini anlamadıkları için,(!) bu iki tarzdan birine indirgediklerini savunmaktadır.Oysa
    şairler ve kâhinler, farklı farklı şeylere yemin etmiş olsalar da, yeminlerinin
    ardında genellikle sözlerini kabul ettirme ve inandırıcılık sağlama isteği yer
    almaktadır. Bunu gören müfessirler, böyle bir durumun Allah’a isnat edilmesi söz konusu
    olamayacağı için, Kur’ân’daki yeminlere “ta’zîm” ve “te’kîd” gibi iki gerekçe bulmuşlardır.
    Ferâhî’ye göre Kur’ân yeminlerin bu iki hususla herhangi bir ilgisi bulunmamaktadır

    Zira yemin ifadeleri,

    devam edecek...........

  6. #6
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    13.938
    Beğenmiş
    1
    Beğenilmiş
    26
    Rep Gücü
    88646

    Aksâmu’l-Kur’ân

    Selam

    Zira yemin ifadeleri, ille de herhangi bir şey üzerine yemin etmeye hasredilmiş değildir.
    Dolayısıyla üzerine yemin edilen bir şey olmayınca, herhangi bir şeyin ta’zîm edilmesi de
    söz konusu olmaz. Kur’ân’daki yeminlerin bir kısmında belli şeylere yemin edilmiş olmakla
    beraber, özellikle te’kid lâmı ile yapılan yeminlerde, yemine konu olan şey (muksem
    bih) bulunmamaktadır. Ayrıca yemin ifadelerinin başlangıç itibariyle vaz’ edilişlerinde bir
    ta’zîm anlamından ziyade, pekiştirme ve kanıtlama anlamı söz konusudur. Giderek bu
    ifadelere “muksemun bih” ilave edilmiş, yani yeminler belli varlıklar adına yapılmaya baş-
    lanmıştır, fakat bu durum, ilgili yemine “istidlâl” unsuru eklemek için yapılmıştır. Yani
    bu ekleme ile yemin edilen konunun daha da kanıtlanması amaçlanmıştır. Dolayısıyla
    Ferâhî’ye göre Kur’ân yeminlerinin ardındaki sebep, aklî istidlâldir. Nitekim yemin, bir
    tür “şâhit” göstermedir. Ferâhî bu görüşünü açıklamak üzere, Arap toplumu başta olmak
    üzere, genel anlamda bir “yemin tarihi” araştırması yapar ve sonuçta, yeminlerin kullanımında
    “istidlâlî” bir yön bulunduğunu, eski zamanlarda yeminlerin toplum içinde söz
    sahibi kimselerin huzurunda yapıldığını, bunun amacının ise, yemin eden kişinin kar-
    şı tarafı iknâ etmek ve konuyla ilgili ifadelerindeki kesinliği vurgulamak olduğunu ifade
    eder. Buradan hareketle Ferâhî, Kur’ân yeminlerinin, üzerine yemin edilen şeyleri şâhit
    tutmak (işhâd) şeklinde olduğunu savunur. Buna delil olarak da, Kur’ân’da birçok fiilin
    kullar için başka anlamda, Allah için başka anlamda kullanılmış olmasını hatırlatır. Örne-
    ğin salât kelimesi kullar için kullanıldığında “duâ, ibâdet” anlamlarına gelirken Allah için
    kullanıldığında rahmet anlamına gelir.Aynı şekilde “şükür” kelimesi kul için kullanıldı-
    ğında, kendisine Allah tarafından verilmiş olan nimetlerin itirafı anlamına gelirken Allah
    için kullanıldığında kulların iyiliklerinin kabulü anlamına gelir. Tevbe, sahat/suht,
    mekr,
    keyd, esef, hasret gibi kelimelerin kullanımı da böyledir. Hatta Ferâhî’ye göre, kul için
    kullanılan kelimelerin tamamı, Allah için kullanıldıkları durumda, içerdikleri olumsuz
    anlamları kaybederler. Esasen bu husus, kelam âlimlerinin de sıklıkla vurguladığı bir noktaya
    tekabül eder. Nitekim Allah’ın görmesinin insanın görmesi gibi, duymasının insanın
    duyması gibi kusurlu olmadığı ifade edilir. İşte yemin ifadeleri için de bu durum söz konusudur.
    İnsanlar belli varlıkları ta’zîm etmek için yemin ediyor olsalar bile -ki yeminlerdeki
    bu ta’zîm vurgusu, Ferâhî’ye göre, yemin ifadelerine sonradan eklenmiş ikincil bir unsurdur- Allah’ın
    böyle yemin etmesi söz konusu olamaz. O’nun yeminleri “işhâd” şeklindedir. Ferâhî bu
    görüşünü tefsirinde de uygulamış, kasem âyetlerinin sûrelerde ele alınan konuların şahidi,
    delili olarak zikredildiğini ifade etmiştir. Örneğin 91/Şems sûresinin başında Güneş, Ay,
    Gece ve Gündüze yemin edilmesini ele alırken, başka sûrelerden bu kâinat varlıklarının
    ve hadiselerinin çeşitli özelliklerinin özellikle insanın sorumluluğu ve ahiret inancı için bir
    delil olarak kullanılmış olmasına işaret etmektedir.

    2. Bintü’ş-Şâtî’nin Görüşü: Yeminler; yüce hakikatlerin sembolik ifadeleridir.

    devam edecek...........

  7. #7
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    13.938
    Beğenmiş
    1
    Beğenilmiş
    26
    Rep Gücü
    88646

    Aksâmu’l-Kur’ân

    Selam

    2. Bintü’ş-Şâtî’nin Görüşü: Yeminler; yüce hakikatlerin sembolik ifadeleridir.

    Âişe Abdurrahman Bintü’ş-Şâtî’, et-Tefsîru’l-beyânî adlı kısa tefsirinde, Aksâmu’lKur’ân
    konusunda klasik dönem tefsir âlimlerini tenkit etmektedir. Duhâ Sûresinin tefsirinde,
    tıpkı Ferâhî gibi, âlimlerin yemin ifadelerini ta’zîm vurgusu olarak anlamış olmalarını
    tenkit etmekte, bu düşüncenin onları giderek zorlama yorumlara sevk ettiğini
    ifade etmektedir. Zira yeminleri ta’zîm olarak değerlendirenler Kuşluk vakti gibi bazı
    hususların hangi nedenle ta’zîm edildiğini açıklamakta zorlanmışlardır. Hatta Muhammed
    Abduh bile, bu zor duruma düşmüş, her yeminde illa bir ta’zîm unsuru bulmak zorundaymış
    gibi, kuşluk vaktinin insanı korku içinde sarıp sarmalamasının ilahî heybet ve
    celâli andırdığını söylemiştir.

    Bintü’ş-Şâtî’ye göre her ne kadar yemin ifadelerinin dildeki vaz’ edilişlerinde “ta’zîm”
    anlamı bulunuyor olsa da, Kur’ân’da özellikle “vav” harfi ile başlayan yeminlerde bu anlam
    söz konusu değildir. Diğer bir deyişle Kur’ân bu hususta Arap dilinin vaz’ından çıkmış,
    yeni bir kullanım alanı ihdâs etmiştir. Ona göre Kur’ân’ın ihdas ettiği bu yöntem,
    dilde yemin için kullanılan “vâv” harfini, gözle görünür, müşahede edilir bir tabiat olayına
    veya varlığa işaret ederek onun ardından gözle görülmeyen, gayba dâir bir hakikate gönderme
    yapmak için kullanmış olmasıdır. Örneğin gittikçe koyuluğu azalıp açılan geceye
    ve doğmakta olan güne yemin edilmesi, cehaletin, karanlığın ve şirkin gittikçe açılıyor
    ve tevhid güneşinin gittikçe yükseliyor olmasını anlatmak üzere kullanılan “beyânî” bir
    üsluptur. Burada özellikle inceleyeceğimiz Fecr Sûresindeki yeminler hakkında ise şu
    değerlendirmeleri yapar;

    Fecr kelimesi aslen, fışkırmak, çıkmak anlamlarına (inficâr) gelir. Mecâzî kullanım
    olarak da, iyi şeylerin ve güzelliklerin çıkışına “fecr”, kötülüklerin çıkışına “fücr/fücûr”
    denilmiştir. F-c-r kökünden türeyen kelimeler Kur’ân’da yirmi dört yerde kullanılmış,
    bunların on dokuzunda “suyun fışkırması” anlamını ifade ettiği halde sadece 75/Kıyamet
    Sûresinin beşinci âyetinde bozmak, kötüye sevk etmek, bedbaht kılmak anlamında
    kullanılmıştır. Altı yerde ise takva’nın karşıtı olan “fucûr” anlamında kullanılmıştır.Bu
    Sûrede kullanıldığı anlam ise, yine altı âyette söz konusu olmuştur.Bu etimolojik açıklamaları
    yapan Bintü’ş-Şâtî’, “fecr” kelimesinin anlamı hakkında birazdan aktaracağımız
    değişik görüşlerin bir kısmını vermekte ve bütün bu görüşlerin ardında, ta’zîm unsurunu
    arama gayretinin yattığını ifade etmektedir.78Sûrenin ikinci âyetinde de değişik görüşleri
    aktaran Bintü’ş-Şâtî’, on gecenin (leyâlin Aşr), Taberî’nin de tercih ettiği üzere, Ramazan
    ayının son on günü olduğu görüşünü tercih eder. Onun bu yönde tercih kullanmasının
    sebebi ise, bu on gün içinde Kadir gecesinin yer almasıdır. Ona göre bu âyette Kur’ân’ın
    inzâl edildiği geceye işaret edilirken, bir önceki âyette Kur’ân’ın “fecrine”, vahyin doğu-
    şuna işaret edilmiştir. Böylece âyetler arası konu bütünlüğü de sağlanmış olmaktadır.
    Üçüncü âyette ulemanın çok fazla görüş serdetmiş olmasını tenkit eden Bintü’ş-Şâtî’ye
    göre “çift ve tek”ten maksat, Râzî’nin ya da Taberî’nin dediği gibi, çift ve tek olabilecek her
    şey değil, izdivac ve ifrâd, yani çiftlik ve tekliktir. Dördüncü âyette özellikle Muhammed
    Abduh’un yaklaşımlarını eleştirir ve “gecenin geçip gitmesinin” vahyin gelişi ile karanlı-
    ğın aydınlanması anlamına geldiğini savunur.

    Netice olarak Âişe Abdurrahman’ın yemin ifadelerini mecaza hamlettiğini ve genel
    anlamda Hz. Peygamber’i tesliye eden, onun davetinin muzaffer olacağı mesajını veren
    sembolik ifadeler olarak yorumladığını görmekteyiz. Yemin üslûbunun Kur’ân tarafından,
    o zamana kadar Araplar tarafından bilinen kullanımları dışında, yeni bir tarzda
    devreye sokulduğunu söylemesi de, görebildiğimiz kadarıyla ona özgü bir yaklaşımdır.

    3. Habenneke’nin Görüşü: Yemin ifadeleri, yeminden sonra anlatılan konuyla ilgili
    mesajlardır


    devam edecek...........

  8. #8
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    13.938
    Beğenmiş
    1
    Beğenilmiş
    26
    Rep Gücü
    88646

    Aksâmu’l-Kur’ân

    Selam!

    3. Habenneke’nin Görüşü: Yemin ifadeleri, yeminden sonra anlatılan konuyla ilgili
    mesajlardır.


    Habenneke, Kavâidu tedebbüri’l-emsel li kitâbillâhi azze ve cell adlı eserinin yirminci
    bölümünü (36 sayfa) Aksâmu’l-Kur’ân konusuna ayırmakta ve geniş çaplı değerlendirmeler
    yapmaktadır. Bu değerlendirmeleri okuduğumuzda, klasik ve çağdaş çalışmalar
    içerisinde bu konuyu en detaylı ve titiz bir şekilde ele alan çalışmanın Habenneke’ye ait
    olduğunu görmekteyiz. Bu nedenle burada onun görüşlerini, Ferâhî ve Bintü’ş-Şâtî’nin
    yaklaşımına nazaran biraz daha tafsilatlı olarak ele almak istiyoruz.
    Habenneke’ye göre Kur’ân’da kullanılan yemin ifadelerini doğru anlamak için şu
    beş hususu dikkatle incelemek gerekmektedir;

    1-Yemin edilen şey (Muksemun bih) ile yemine sebep olan, kendisi için yemin edilen şey
    (muksemun aleyh) arasındaki münasebetin incelenmesi
    2-Yeminin maksadının incelenmesi
    3-Yemin ifadesinin geçtiği bağlam ve yemine muhatap olan kimselerin tespiti
    4-Kendilerine söylenen ifadelerin yemin ile te’kîd edilmesine ihtiyaç duyul-muş olması
    itibariyle muhatapların hallerinin incelenmesi
    5-Bazı yeminlerin başında olumsuzluk edatı olan “L┠harfinin bulunmasının hikmetinin
    incelenmesi.

    Birinci maddede ifade edilen husus, özellikle yemin ifadelerinin dilsel olarak birden
    fazla anlam ihtimalini barındırdığı durumlarda zorunludur. Habenneke buna örnek olarak
    68/Kalem, 1-2 âyetlerini vermektedir;
    Kaleme ve satır satır yazdıklarına yemin olsun ki, Rabbinin nimeti sayesinde, sen mecnûn
    değilsin!

    Ona göre bu âyetlerin ilkinde kaleme ve yazdıklarına yemin edilmesi ile, ikinci âyette
    “sen mecnûn değilsin” ifadesi arasında şöyle bir münasebet bulunmaktadır: Müşrikler Hz.
    Peygamber’in cinlerden bilgi aldığını (mecnûn olduğunu) iddia etmişler ve Kur’ân’ın da bu
    tür bir bilgi olduğunu söylemişlerdir. Burada bu iddianın reddedildiği yerde “kaleme ve yazdıklarına”
    yemin edilmesi, Kur’ân’ın ilahî muhafaza altında olduğunu ve Hz. Peygamber’e
    gönderilen vahyin cinlerden bilgi aldıklarını iddia eden mecnûnların sözleri ile bir tutulmaması
    gerektiğini vurgulamaktadır. Böylece onların “mecnûn” iddialarına cevap olarak
    “kaleme ve yazdıklarına” yemin edilmiştir.

    Habenneke’nin bu konuya dair ikinci örneği, bu makalede incelediğimiz 89/Fecr
    1-5 âyetlerindeki yeminlerdir. Ona göre bu sûrede geçen
    Fecre, on geceye, çift ve teke, gittiği zaman geceye yemin olsun! Bunlarda akıl sahipleri
    için bir yemin değeri vardır değil mi?

    şeklindeki yemin ifadeleri, ardından gelen şu ifadelerle münasebet arz etmektedir.
    Bu ilişkiyi şöyle izah edebiliriz: İlk beş ayette yemin edilen Fecr, on gece, çift ve tek
    ve geçip giden gece, aslında 6. âyetten itibaren anlatılan toplumların helâk edilişleri ile
    ilgili göndermelerdir. Yeminin cevabı, 14. âyette ifade edilen “Rabbin gözetlemededir”
    cümlesidir.Bu cümlenin cevap olarak takdir edilmesinin belagat açısından sorunlu olması
    durumunda bile, anlam itibariyle, “senin rabbin, tıpkı bu kavimleri azap kamçısıyla
    cezalandırdığı gibi, seni yalanlayanları da cezalandıracaktır” şeklinde takdir edilmiştir.
    Bu durumda yemin ifadeleri ile devamındaki âyetlerin ilişkisi, peygamberleri yalanlayan
    zalim toplumların cezalandırılması çerçevesinde tahakkuk etmektedir. Öyleyse ilk beş
    âyette geçen yemin ifadelerini bu doğrultuda anlamak daha uygun olacaktır.
    Habenneke’ye göre Kur’ân’da helâk edilmiş toplumlarla ilgili olarak anlatılan haberler
    dikkatlice incelendiği zaman, bu toplumların çoğunlukla fecr vaktinde helâk edilmiş oldukları
    görülecektir. Nitekim Salih peygamberin kavmi olan Semûd, sabah vakti ansızın
    gelen bir çığlık ile (15/Hicr 83-84) helâk edilmiştir. Aynı şekilde Firavun’un Hz. Musa
    ve mü’minleri takip edişi sırasında Kızıldeniz’de boğulması da, Muharrem ayının onuncu
    gecesini takip eden fecr vaktinde gerçekleşmiştir.

    Hûd peygamberin kavmi olan Âd kavmi, yedi gece sekiz gün (tek-çift) süren bir
    kasırga ile helâk edilmişlerdir. O halde burada söz edilen fecr vaktinin,
    zalimlerin helâki için Allah tarafından tayin edilmiş zaman dilimine, çit ve tek ifadesinin
    Âd kavminin helâk ediliş süresine, on gecenin Hz. Musa’nın İsrailoğullarını Mısırdan
    çıkarıp Kızıldenizi geçirmesine kadar olan süreye, geçip giden gece ifadesinin ise, fecr vaktinde
    helâk edilen kavimlerin geceyi sakin ve habersiz bir şekilde geçirmiş olmalarına
    işaret olduğunu söylemek mümkündür. Bu vakitlere yemin etmek, Allah’ın kudretine
    ve sınırsız ilmine, hikmetine işarettir.Buradan verilen mesaj ise, Allah’ın böyle zalim
    toplumları cezasız bırakmayacağıdır.

    Bunun ardından Habenneke Asr sûresindeki yemini de ele alır

    devam edecek...........

  9. #9
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    13.938
    Beğenmiş
    1
    Beğenilmiş
    26
    Rep Gücü
    88646

    Aksâmu’l-Kur’ân

    Selam!

    Bunun ardından Habenneke Asr sûresindeki yemini de ele alır ve burada yemin
    edilen şey ile yemine sebep olan husus arasında sıkı bir münasebet olduğunu ifade eder.
    Yukarıdaki maddelerin ikincisinin, yani yeminlerin amacının izahında ise Habenneke,
    beş amacın bulunduğunu ifade eder. Birinci amaç, yemin ifadelerinin temel amacıdır.
    Bu da, yeminden sonra anlatılan hususun te’kîd edilmesidir. İkinci amaç, üzerine yemin
    edilen şeyin önemine işaret etmektir. Âişe Abdurrahman’ın karşı çıktığı bu amaç,
    Habenneke’ye göre çoğu yerde birinci amaç ile paralellik arz eder. Ancak bazı durumlarda
    yemin ifadelerinin sadece te’kîd maksadına hasredilmesi uygun düşmez. Örneğin ahiret
    ile ilgili konuların anlatıldığı âyetlerin öncesinde “meleklere” yemin edilmesi, bir te’kîd
    ifadesi olamaz, zira bunların ikisi de (hem ahiret hem melekler) gayba ait hususlardır
    Gayba ait olan, insan idrakinin dışında yer alan bir hususun yine gayba ait bir husus ile
    te’kîd edilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla bu gibi ifadelerin te’kîd olarak değil, yemine
    konu olan şeylerin önemine işaret olarak anlaşılması daha uygundur.

    Habenneke’ye göre yemin ifadelerinin üçüncü amacı, yemine konu edilen hususların
    dikkatlice düşünüldüğünde insanı hidayete sevk edebilecek yönlere sahip olduğuna
    işaret edilmesidir. Bu amaç da te’kîd amacı ile paralellik arz etmektedir. Kur’ân’da
    kullanılan yemin ifadelerinin büyük çoğunluğu kâinattaki düzene işaret etmektedir.
    Dolayısıyla bu ifadeler, kâinat düzeninin ardındaki ilahî kudrete işaret etmek için yapılmış
    yeminler olarak anlaşılmalıdır. 91/Şems 1-6 âyetlerindeki yeminler buna örnek
    olarak verilebilir.

    Yemin ifadelerinin dördüncü amacı, üzerine yemin edilen varlığın Allah nezdindeki
    değerine işaret edilmesidir. 15/Hicr 76’da Hz. Peygamber’in hayatı üzerine yemin edilmesi
    buna bir örnektir.

    Beşinci amaç yemin ifadesiyle muhatabın duygularına hitap etmek, ona güven ve
    teselli vermektir. Örneğin bir süre vahiy kesildiğinde müşriklerin alayları üzerine Hz.
    Peygamber’in üzüntüye kapılmasından dolayı 93/Duhâ sûresi inzâl edilmiş ve bu sûrede
    و ifadesinin anlamı, “senin için ahiret dünyadan daha hayırlıdır”
    şeklinde değil, “yarının bugününden daha iyi olacaktır, davetinin geleceği başarılı olacaktır”
    şeklinde bir dünyevî zafer de ihtiva ediyor olmalıdır. İbn Âşûr’un işaret ettiği
    üzere, bu ifadede Hz. Peygamber’e gelen vahyin artık kesintiye uğramayacağına dair
    bir îma da söz konudur.Muhammed Abduh ise bu ifadeyi, “işinin sonu başından daha
    hayırlı olacaktır” şeklinde tefsir etmiştir. İbn Kayyım da bir sonraki âyette geçen “rabbin
    sana verecektir” ifadesinde kast edilen şeyin hem âhirette verilecek nimetleri hem de
    dünyadaki zafer ve benzeri ihsanları kapsadığını söylemiştir.

    Yemin ifadelerinin geçtiği âyetlerin muhataplarının incelenmesi hususunu yukarıda
    üçüncü madde olarak vermiş olan Habenneke, bu çerçevede şu önemli değerlendirmeleri
    yapmaktadır;

    -Kâinattaki olaylara, ilahî kudreti gösteren delillere yemin edilen yerlerde hitap mü’minlere
    değil, inkârcılaradır, çünkü bu delillere bakıp ibret alması gereken kimseler onlardır.
    -“Rabbine yemin olsun”, “senin ömrüne yemin olsun” gibi Allah ya da peygamber üzerine
    yapılan yeminlerde muhatap, öncelikle Hz. Peygamber ve ona iman eden mü’minlerdir.
    Diğer kimseler için ise bir ta’rîz (gönderme) söz konusudur.
    -51/Zâriyât 23’de olduğu gibi, Rab kelimesi ile yapılan yeminlerde muhatap, öncelikle
    mü’minlerdir.
    -“Rabbine yemin olsun” şeklindeki yeminlerde hitap Hz. Peygamber’e olduğu halde,
    inkârcılara göndermeler yapılır.

    Bu mülahazaların ardından Habenneke, yemini gerektiren muhatapların halleri ile
    ilgili değerlendirmeler yapmakta, bazı durumlarda muhatabın (inkârcılığı, delile ihtiyaç
    duyması, vb) hallerinin, bazı durumlarda da anlatılan konunun muhtevasının yemini
    gerektirdiğini ifade etmektedir.Ona göre Kur’ân, nüzûl döneminde vahyi ve Hz. Peygamberi
    inkâr edenlerin yemin ifadeleri ile ikna olacak kimseler olmamaları nedeniyle,
    başında olumsuzluk edatı (lâ) bulunan ifadelerle yemin etmiştir. Klasik dönemdeki
    âlimlerin bu tür yeminler hakkındaki açıklamalarını tatminkâr bulmayan Habenneke’ye
    göre Kur’ân burada, bir taraftan yeminin gerektiği, fakat fayda etmeyeceği böylesi durumlara
    yönelik “beyânî” bir üslupla çözüm bulmuştur. Bu yemin tarzının yer aldığı
    81/Tekvîr 15; 75/Kıyamet 1; 90/Beled 1; 56/Vâkıa 75; 69/Hâkka 38; 70/Meâric 40; 84/
    İnşikak 16 âyetlerini sırayla (nüzûl sırasına göre) inceleyen Habenneke, görüşünü ilgili
    âyetlerin geçtiği siyak ve nüzûl ortamını yansıtan bilgilerle teyit etmeye çalışmaktadır.

    C. Değerlendirme

    devam edecek...........

  10. #10
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    13.938
    Beğenmiş
    1
    Beğenilmiş
    26
    Rep Gücü
    88646

    Aksâmu’l-Kur’ân

    Selam

    C. Değerlendirme

    Modern dönem tartışmaları başlığı altında incelediğimiz bu üç görüşün ortak noktası,
    klasik müfessirlerin konuyla ilgili olarak yaptıkları îzahları yetersiz bulup kendilerini
    “farklı” ve “yeni” olarak sunmalarıdır. Ancak özellikle Fahreddin Râzî’nin tefsiri dikkatle
    incelendiğinde, yemin ifadeleri ile ilgili îzahların, bu üç görüş sahibinin iddia ettikleri
    gibi “yetersiz” olmadığı, hatta modern dönem tartışmaları çerçevesinde yapılan birçok
    değerlendirmenin orada yapılmış olduğu görülmektedir. Bu yönüyle çağdaş düşünürlerin
    klasik ulemâya kısmen haksızlık etmiş olduklarını söylemek durumundayız.
    Üslupları itibariyle bu üç düşünürü enkit ediyor olmakla birlikte, yaklaşımlarının
    genel anlamda başarılı olduğunu düşünüyoruz. Söz konusu görüşler klasik dönemde de
    zikredilmiş olmakla beraber, bu düşünürlerde daha sistemli ve detaylı olarak vurgulan
    mıştır. Diğer taraftan Aksâmu’l-Kur’ân konusunda geleneğimizde çok fazla eser te’lif
    edilmemiş olmasından kaynaklanan boşluk nedeniyle, çağdaş çalışmaları kendileri ile
    mukayese edebileceğimiz fazla örnek bulunmamaktadır.

    Bu genel değerlendirmenin dışında, bu üç düşünürün her birine yönelik ayrı mülahazalarımız
    da olacaktır. Öncelikle Ferâhî’nin, yemin ifadelerini incelerken cahili-ye Arap
    toplumuna dair kültürel ve dilsel verileri devreye sokması, yapısal analiz yönteminin derinliğini
    kullanması, yorumlarının niteliğini artırmaktadır. Habenneke’nin de konuya son
    derece tafsilatlı yaklaştığı, ilgili âyetleri metin bütünlüğü içerisinde tefsir etmeyi ihmal
    etmediği görülmektedir. Âişe Abdurrahman ise çoğunlukla dilsel ve semantik tahlillerle
    yetinmekte, buna karşılık daha iddialı bir üslupla görüşlerini aktarmaktadır.
    Bize göre Kur’ân’da geçen yemin ifadeleri, Habenneke’nin vurguladığı üzere, siyaksibak
    çerçevesinde ele alınmalı, ama Ferâhî’nin vurguladığı gibi bu yeminlerin nüzûl
    dönemindeki anlamları da, dilsel araştırmalar yoluyla tespit edilmelidir. Bu çerçevede
    değerlendirilecek olan yemin ifadelerinin her biri için farklı yorumlar yapmak mümkün
    olabilecektir. Dolayısıyla Kur’ân’da geçen yemin ifadelerinin bütününü kapsayacak bir
    genellemeye gitmenin yanlış olacağı, her birini kendi bağlamı (yer aldığı sûre) içerisinde
    mütalaa etmenin daha isabetli olacağı kanaatindeyiz.

    IV. Kur’ân’daki Yeminlerin Tercüme Edilmesi Meselesi

    devam edecek...........

Yukarı Çık