+ Konuya Yorum Yaz + Yeni Konu Aç
1. Sayfa, Toplam 2 12 SonSon
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 Toplam: 12

Zemahşerî Tefsirinde Emanet Âyeti

Din ve İnanç Kategorisinde ve Dini Dokümanlar Forumunda Bulunan Zemahşerî Tefsirinde Emanet Âyeti Konusunu Görüntülemektesiniz, Konu içerigi Kısaca ->> Selam! I- Giriş 33/Ahzâb Sûresinin 72. âyetinde emanet’in göklere, yere ve dağlara sunulduğu (arz), fakat onların bu emaneti yüklenmekten (haml)

  1. #1
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    13.956
    Beğenmiş
    1
    Beğenilmiş
    27
    Rep Gücü
    88646

    Zemahşerî Tefsirinde Emanet Âyeti

    Selam!

    I- Giriş
    33/Ahzâb Sûresinin 72. âyetinde emanet’in göklere, yere ve dağlara sunulduğu (arz),
    fakat onların bu emaneti yüklenmekten (haml) kaçındıkları (ibâ ve işfâk), bundan çekindikleri,
    buna karşılık insanın (el-İnsân) bu emaneti yüklendiği (haml) ifade edilmekte, devamında
    da insanın (el-İnsân) çok zalim (zalûm) ve çok cahil (cehûl) olduğu belirtilmektedir.
    Tefsir geleneğinde âyetteki emanet, sunma (arz) ve yüklenme (haml) kelimelerinin anlamı
    üzerinde olduğu gibi “çok zalim” (zalûm) ve “çok cahil” (cehûl) olarak nitelenen el-İnsân
    kelimesinin bütün insan cinsini içine alıp almadığı üzerinde de farklı yorumlar yapılmıştır.
    Bu farklılıklara bağlı olarak âyetin metin içindeki bağlamı ile birlikte bir bütün olarak nasıl
    bir mesaj verdiği konusunda da farklı görüşler mevcuttur. Bu görüşler içerisinde görece
    daha dikkat çekici olanı başlangıçta Zeccâc (ö. 311/923), Matürîdî (ö. 333/944) ve Nehhâs (ö.
    338/949) tarafından ifade edilen, daha sonra Zemahşerî (ö. 538/1143) tarafından gerekçelendirmesi yapılan yorumdur.

    Bu yorum diğerlerine kıyasla, metin içi bütünlüğe atıf yapması
    açısından, daha güçlü görünmekle beraber gerekçelendirmesinde tartışmaya açık noktalar
    bulunmaktadır. Bu sebeple biz bu yazıda ilgili ihtilaf noktalarını kısaca özetlemek dışında,
    emanetin ne anlama geldiği ve ayetin genel mesajının ne olduğu gibi hususları büyük ölçüde
    konu edinmeyip sadece Zemahşerî’ye atfedilen yorumun gerekçelerini ve bu gerekçelerin
    yeterince güçlü olup olmadığını tartışacağız.

    Âyetin tefsirindeki temel ihtilaf noktalarını;
    a) emanetin ne olduğu,
    b)emanetin yüklenilmesinin (hamlü’l-emâne) ne anlama geldiği,
    c) emanetin sunulmasının (arz) ve yüklenmesinin(haml)
    mecazi bir anlatım olup olmadığı şeklinde üç ana kategoride tasnif etmek mümkündür.

    Bu kategorilerden her birine ilişkin tercihler, diğerlerine ilişkin tercihlerde
    belirleyici rol oynamaktadır. Yine bu üç kategorideki görüşlerin âyete bütüncül bir mana
    verecek şekilde ve kendi içerisinde insicamlı olarak tanzim edilmesi de, görüş sahiplerinin
    farklı düzeylerde dikkate aldıkları bir husus olarak görünmektedir.

    a-Emanet
    Emanetin ne olduğu konusunda pek çok görüş vardır. Bunlar içerisinde itaat, akıl,
    kâinatta Allah’a ve O’nu birliğine delalet eden şeyler, hilafet, dinî yükümlülükler (farzlar
    ve hadler), elest bezminde alınan mîsâk, marifetullah, namaz, insanların birbirlerine
    bıraktıkları türden emanet, insanın bedeni,erkek ve kadının avret mahalli ve bunun
    korunması (iffet), tevhit, ilahî isimlerin ve sıfatların tecellisi gibi görüşler öne çıkmak
    tadır. İbn Âşûr (ö. 1973) bu görüşleri beş ana başlık altında toplar. Buna göre emanetin
    şer’i yükümlülükler ve ibadet-itaat gibi anlamlara geldiği söyleyen görüşler birinci grubu;
    itikat ve inanç konuları ile ilgili olduğunu ifade eden görüşler ikinci grubu; ihanetin zıddı
    anlamındaki emanet anlamını vurgulayanlar üçüncü grubu, akıl görüşü dördüncü grubu,
    hilafet görüşü ise beşinci grubu oluşturmaktadır. İbn Âşûr’a göre insana yüklendiği ifade
    edilen emanetin muhakkak insan fıtratında yerleşik bir özellik olması gerekir, çünkü aksi
    durumda vahye muhatap olmayan ve şeriattan haberdar olmayan kimselerin bu emaneti
    yüklenmemiş olduğu sonucu çıkar.14 Âlûsî (ö. 1127/1715) emanet kelimesini insanın bedeni,
    avret mahalli gibi uzuvlar şeklinde yorumlamanın iltifata değer olmadığını kaydetmekte,
    bu doğrultudaki rivayetlerin, sahih kabul edilmeleri durumunda bile bu anlamlara delalet
    etmeyeceğini söylemektedir.15 Bir diğer görüş Süddî’den (ö. 127/744) nakledilir; buna göre
    emanet, Âdem Aleyhisselamın, oğlu Habil’i diğer oğlu Kābil’e emanet etmesi, onun da bu
    emanete hıyanet etmesidir.16 Şevkânî (ö. 1250/1834) bu yorumu şiddetle eleştirmekte, dilsel
    açıdan hiçbir tutarlılığı olmadığı gibi rivayet ve mantık açısından da zayıf olduğunu ifade
    etmektedir.

    Rivayetlerde emanetin Allah tarafından insana yüklenen mükellefiyetler olduğu yönünde
    ifadeler mevcuttur. Ancak bu hususlar rivayetlerde tekil olarak ifade edilmiş, kiminde
    namazdan, kiminde abdestten, zekâttan, Ramazan orucundan, kiminde diğer ibadetlerden
    söz edilmiştir. Yine itaat, sevap-günah gibi kavramlar da rivayetlerde emanetin anlamı çer-
    çevesinde zikredilmektedir. Buna karşılık akıl, hilafet, mîsâk, marifetullah vb. görüşler, sözü
    edilen emanetin sadece insanda bulunan, kâinattaki diğer varlıklarda bulunmayan özellikler
    olması açısından bu kelimeye yüklenmiş anlamlar olarak değerlendirilebilir.

    b-Emanetin Yüklenilmesi (Hamlü’l-emâne)

    devam edecek...........

  2. #2
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    13.956
    Beğenmiş
    1
    Beğenilmiş
    27
    Rep Gücü
    88646

    Cevap: Zemahşerî Tefsirinde Emanet Âyeti

    Selam!

    b-Emanetin Yüklenilmesi (Hamlü’l-emâne)

    Arz edilen bu emanetin insan tarafından yüklenmesine (haml) karşılık dağların, göklerin
    ve yerin bundan kaçınmaları ve ürpermeleri (ibâ ve işfâk) iki farklı şekilde anlaşılmıştır.
    İlkine göre bu ifadeler zâhir (kelimeden ilk etapta anlaşılan ve baskın olan) anlam
    üzeredirler; yani haml kelimesi yüklenmek, üstlenmek anlamına, ibâ ve işfâk kelimeleri ise
    yüklenmekten kaçınmak, korkmak gibi anlamlara gelmektedir. Buna göre Allah emaneti yere,
    göklere ve dağlara arz etmiş, fakat onlar bu emaneti yüklenmekten çekinmişler, bu yüzden
    yüklenmek istememişler, insan ise (bir tür cüretkârlık göstererek, haddini bilmeyerek) yüklenmiştir.

    Bu durumda emanetin sadece insanda bulunan, cansız varlıklarda bulunmayan
    bir hususiyet olması gerekmektedir. Çünkü bu yoruma göre cansız varlıklar (yer, gökler ve
    dağlar) bu emaneti yüklenmek istememiş, dolayısıyla yüklenmemiş olmaktadırlar. Bunun
    neticesinde ise emanetin akıl, şer’i mükellefiyetler, mîsâk, hilafet seçeneklerinden birine
    göre anlamlandırılması gerekmektedir. Çünkü emaneti (örneğin) itaat olarak tanımladıktan
    sonra haml, ibâ ve işfâk kelimelerine bu ilk görüşteki anlamı vermek, cansız varlıkların
    Allah’a itaat etme özelliğine sahip olmadıkları anlamına gelecektir. Oysa bu ayetin tefsirinde
    müfessirlerin sıklıkla atıf yaptıkları gibi Kur’an (örneğin Ra’d 13/15; Hacc 22/18), canlı
    cansız bütün varlıkların Allah’a kulluk/itaat ettiklerini çeşitli şekillerde ifade etmektedir.
    İkinci görüşe göre ise emanetin yüklenilmesi (hamlü’l-emâne) emanete ihanet etmek, yani
    emanet olarak verilen şeyin hakkını yerine getirmemek anlamına gelir. Çünkü bir şeyi
    yüklenmiş olmak, onun insanın sırtında bir yük, görev olarak mevcudiyetinin devamını ima
    etmektedir. Bu ise söz konusu görevin insanın uhdesinden henüz kalkmamış olduğu, yani
    yerine getirilmediği anlamına gelir. Bu anlam üzerinden düşünüldüğünde, göklerin, yerin
    ve dağların emaneti yüklenmekten kaçınmaları, emaneti hakkıyla îfâ etmeleri anlamına
    gelecektir. Dolayısıyla göklerin, yerin ve dağların ibâ ve işfâk tavrı içinde olmaları, emaneti
    üstlenmeyi kabul etmeyip geri çevirmek şeklinde değil, onun hakkını vermek, gereğini
    bihakkın yapmak şeklinde anlaşılacaktır. Görüleceği üzere bu görüşte haml kelimesine ilk
    etapta akla gelen baskın (zâhir) anlamın tam aksi bir istikamette mana verilmiştir. Bu tercihin
    delillendirilmesi Zemahşerî tarafından yapılmıştır ve yazımızın ana konusunu teşkil
    edecektir.

    c- Mecaz-Temsil Tartışması

    Emanet kelimesine hangi anlam verilirse verilisin, adına emanet denilen bir şeyin göklere,
    yere ve dağlara (cansız varlıklara) sunulması, bu sunumun keyfiyeti ihtilaf konusu olmuştur.
    Acaba bu sunum gerçekten yaşanmış mıdır yoksa burada mecazi bir anlatım mı söz
    konusudur? İlk görüşe göre bu hadise gerçekten yaşanmıştır ve Allah bu cansız varlıklara
    o esnada bu sunumu anlayabilecekleri akıl gücü vermiş, onlar da bu akıl sayesinde, kendilerine
    yapılan bu teklifi değerlendirmiş ve kabul etmemeyi tercih etmişlerdir. Daha sonra
    Allah onlardan bu aklı geri almıştır. Bu görüşte olanlar söz konusu arzın lüzûm (zorunluluk)
    içeren, yani zorunlu olarak kabul edilmesi gereken bir arz değil, muhataba kabul ve
    ret seçeneği sunmak şeklinde bir arz olduğunu ifade etmişlerdir. Çünkü Allah’ın herhangi
    bir varlığa belli bir görevi lüzûm içerecek şekilde arz etmesine rağmen o varlığın bundan
    kaçınmış olduğunu düşünmek, ilahî kudret açısından muhaldir. Bu izah Hasan-ı Basrî’nin
    (ö. 110/728) görüşü olarak da nakledilmiştir.

    İkinci görüşe göre burada temsîlî bir anlatım söz konusudur. Anlatılmak istenen; emanet
    mükellefiyetinin dağların, göklerin ve yerin dahi taşımaktan çekinecekleri kadar ağır bir
    sorumluluk olduğu düşüncesidir.Zemahşerî’nin savunduğu bu görüşün delilleri ilerde genişçe
    ele alınacaktır. Yine bu görüşle aynı minvalde olmak üzere, cansız varlıkların bu teklifi
    kabul etmeyecek (edemeyecek) şekilde yaratılmış oldukları, dolayısıyla buradaki sunumun
    (arz), yaratılışın keyfiyetine delalet eden bir ifade olduğu söylenmiştir. Bu görüşte olanlara
    göre bu arz, arz-ı hilkat’tir, yani Allah bu varlıkları sözü edilen emaneti taşıyamayacak bir
    yaratılışta yaratmıştır. Anlatılmak istenen husus budur.

    Üçüncü bir görüşe göre ise âyetteki ‘ale’s-semâvâti ve’l-arzi ve’l-cibâli [göklere, yere ve
    dağlara] ifadesi ‘alâ ehli’s-semâvâti ve’l-arzi ve’l-cibâli [göklerin, yerin ve dağların ehline,
    halkına] anlamında olup ehl kelimesi hazf edilmiştir. Bu ehl ifadesi ile de genellikle meleklerin
    kast edildiği söylenmiştir. Âlûsî bu görüşün Mu‘tezile’den [Ebû Ali] el-Cübbâî’ye
    atfedildiğini belirtmekte ve “kayda değer bir görüş değildir” [leyse bi-şey’in] şeklinde değerlendirmektedir.

    d- “el-İnsân” Kelimesinin Kapsamı

    devam edecek...........

  3. #3
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    13.956
    Beğenmiş
    1
    Beğenilmiş
    27
    Rep Gücü
    88646

    Cevap: Zemahşerî Tefsirinde Emanet Âyeti

    Selam!

    d- “el-İnsân” Kelimesinin Kapsamı

    Âyette “çok zalim” (zalûm) ve “çok cahil” (cehûl) olarak nitelenen el-İnsân kelimesi bir
    görüşe göre bütün insanları kapsayan genel bir ifadedir. Bu Sa’leb’in (ö. 291/903) görü-
    şü olarak nakledilir. Bir diğer görüşe göre ise el-İnsan’dan maksat Hz. Âdem’dir. Bu görüş
    Hasan-ı Basrî’ye atfedilmiştir. İbnü’l-Cevzî (ö. 597/1200) -ilginç bir şekilde- bunun cumhurun
    (çoğunluğun) görüşü olduğunu kaydetmektedir. İbnü’l-Cevzî’nin bu kaydı ilginçtir,
    çünkü eğer hadise yaratılışın başlangıcında gerçekleşmiş ise, o zaman Hz. Âdem’in şahsında
    bütün insanlıktan söz ediliyor olması gerekir. Diğer seçenekler söz konusu ise, o zaman Hz.
    Âdem’in “çok zalim” (zalûm) ve “çok cahil” (cehûl) olarak nitelendirilmesini anlamlandırmak
    zorlaşmaktadır.34 Diğer taraftan Zeccâc, Nehhâs (ö. 338/949), Sem’ânî (ö. 428/1096) ve
    İbnü’l-Cevzî gibi müfessirler Hasan-ı Basrî’ye, el-İnsan kelimesi ile kâfir ve münafık kimselerin
    kast edildiği şeklindeki görüşü de atfetmiştir. Zeccâc’ın naklinde Hasan-ı Basrî bu
    görüşünü, “kâfir ve münafık emaneti yüklenmiş, fakat gereğini yerine getirmemişlerdir”
    şeklinde delillendirmektedir. Bu da, Hasan-ı Basrî’ye ait olan (asıl) görüşün bu olduğu dü-
    şüncesini güçlendirmektedir. Bu teyidin ardından Zeccâc aynı görüşü, devamında gelen
    âyetlerde münafıklardan ve kâfirlerden söz edilmesine ve itaat ehli olan peygamberler ve
    sıddîklara “çok zalim” (zalûm) ve “çok cahil” (cehûl) demenin mümkün olmayışına değinerek
    gerekçelendirmektedir. Bir başka görüşe göre ise el-İnsan’dan maksat Kābil’dir. İbnü’l-Cevzî
    bu görüşü Süddî’ye (ö. 127/744) atfetmektedir.

    II- Zemahşeri’nin Yorumu ve Argümantasyonu

    Öncelikle “Zemahşerî’nin yorumu” ifadesinin bu yorumun ilk kez Zemahşerî tarafından
    yapıldığı anlamına gelmediğini belirtmek gerekmektedir. Çünkü bu yorum Zeccâc, Mâtürîdî, Nehhâs, Tûsî (ö. 460/1067) gibi Zemahşerî öncesinde yaşamış müfessirler tarafından
    kaydedildiği gibi Zemahşerî ile çağdaş olan Tabersî (ö. 548/1153) tarafından da kaydedilmiştir.
    Tûsî bu yorumu Mu’tezile’den Ebu’l-Kāsım el-Belhî’ye (ö. 319/913) atfederek,38
    Tabersî ise (en azından temsil/mecaz görüşünü, bu görüşün gerekçelerini ve âyetteki haml
    kelimesine “ihanet” anlamını vermeyi) Ebû Ali el-Cübbâî’ye (ö. 303/915) atfederek39 nakletmektedir.
    Bu da söz konusu yorumun bütün bir tefsir literatüründe olduğu gibi Mu’tezile
    tefsir geleneğinde de Zemahşerî öncesinde açık ve güçlü bir mevcudiyetinin bulunduğunu
    gösterir. Diğer taraftan Zemahşerî, birazdan “Zemahşerî’nin yorumu” olarak aktaracağımız
    yorumu tek seçenek olarak sunmayıp ikinci bir görüş daha vermekte ve bu görüşlerden
    herhangi birini diğerine tercih ettiğini ihsas edecek hiçbir kayda yer vermemektedir. Bahse
    konu olan bu yorumun belki Zemahşerî ile birlikte şöhret ve meşruiyet bulmuş olduğu
    söylenebilir ve ancak bu açıdan bunun “Zemahşerî’nin yorumu” olduğu ifade edilebilir.

    a- Emanet: itaat

  4. #4
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    13.956
    Beğenmiş
    1
    Beğenilmiş
    27
    Rep Gücü
    88646

    Cevap: Zemahşerî Tefsirinde Emanet Âyeti

    Selam!

    a- Emanet: itaat
    Zemahşerî tarafından belirli ölçüde delillendirilmiş olan bu görüşü, doğrudan Keşşâf
    metindeki pasajlar üzerinden değerlendireceğiz. Öncelikle Zemahşerî, âyetin metin içi bağ-
    lamını öne çıkaracak şekilde, bir önceki âyette Allah’a ve peygambere itaat etme konusunun
    zikredildiğine dikkat çekmekte ve devamında gelen “emanet ayeti” ile “Allah’a ve peygambere
    itaat etme”nin öneminin vurgulandığını ifade etmektedir;
    َا الأَْمانََة] وهو يريد ʪلأمانة الطاعة،
    َ ْضن
    َّʭَ عر
    َُسولَُه] وعلق ʪلطاعة الفوز العظيم، أتبعه قوله [إِ
    َر
    َ و
    ُ ِط ِع َّ اهلل
    َ ْن ي
    َم
    لما قال [و
    فعظم أمرها وفخم شأĔا،
    Hak Teâlâ önce “her kim Allah’a ve Resûlüne itaat ederse [büyük başarıya nail olur]”
    buyurup “büyük başarı”yı “itaat” ile ilişkilendirmiş olduğu için, bunun hemen devamında
    “biz emaneti… arz ettik” buyurmuştur ki, bu emanet ile “itaat”i kast etmektedir. Böylelikle
    emanetin önemini ta’zim etmiş, durumunu yüceltmiş olmaktadır.

    Böylece Zemahşerî ilk etapta emanet kelimesine itaat anlamının verilmesini, siyak-sibak
    ilişkisi çerçevesinde delillendirmiş olmaktadır. Haddizatında kelimeye bu anlamın verilmesi
    rivayetlerle de gerekçelendirilebilir. Dolayısıyla Zemahşerî’nin bu noktadaki argümantasyonunun
    yeterince güçlü olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü gerçekten de emanet
    kelimesine “itaat” anlamı verildiğinde, 72. âyette konu olan emanetin göklere, yere ve dağlara
    arz edilmesi meselesi, 69-70. âyetlerdeki konu ile güçlü bir şekilde irtibatlandırılmış olacaktır.
    69-70. âyetlerde surenin başında da işaret edilen bir konuya değinilmektedir. Konu Hz.
    Peygamber’in Zeyneb bt. Cahş ile evliliği çerçevesinde gelişen hadiselerdir. Bilindiği gibi bu
    evlilik esnasında münafıklar ve yahudiler, Zeyneb bt. Cahş’ın daha önce Hz. Peygamber’in
    azatlı kölesi ve ardından evlatlığı olan Zeyd b. Harise ile evli olmasından yola çıkarak “Muhammed oğlunun eski eşiyle evleniyor” şeklinde bir yaygara koparmışlar, böylece müminleri
    etkilemek istemişlerdir. Surenin 40. âyetinde [Muhammed aranızdan hiçbir erkeğin babası
    değildir] denilirken, onun Zeyd b. Harise’nin gerçek babası olmadığı, dolayısıyla münafıkların
    ve yahudilerin “Muhammed oğlunun eski eşiyle evleniyor” şeklindeki yaygaralarına
    itibar edilmemesi gerektiği ifade edilmiştir. Taberî, 40. âyetteki vurgunun bu olduğunu çok
    açık bir şekilde ifade etmektedir.

    İşte bu yaygara Medine’de bazı müslümanları da etkilemiş olmalıdır ki, sûrede müminlere
    sitemkâr bir dille hitap edilmekte, [“Allah ve Resûlü bir konuda belli bir hüküm/karar
    verdikten sonra hiçbir mümin erkek ve kadının o konuda başka bir tercihte bulunması söz
    konusu olamaz” (Ahzâb 33/36)] denilmektedir. Bu ifadelerde Zeynep bt. Cahş ve kardeşinin
    kast edildiği müfessirler tarafından ifade edilmiştir.42 Bu çerçevede 69-71. âyetlerde şöyle
    denilmektedir;

    Ey İman edenler! Vaktiyle Musa’ya eziyet eden kimseler gibi olmayın. Bakın,
    Allah Musa’yı onların söylediklerinden temize çıkarmıştı. Kaldı ki Musa, Allah
    katında çok değerli idi. Ey İman edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz
    söyleyin ki Allah da sizin işlerinizi ıslah etsin ve günahlarınız bağışlasın. Her
    kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse, büyük bir başarıya nail olmuş demektir.
    Bu ifadelerin hemen ardından emanetin göklere, yere, dağlara arz edilmesinden söz
    edilmesi, bu emanetin Allah’a ve peygambere itaat etmekle bir ilgisinin olduğunu düşündürmektedir.

    Bu da, emanet kelimesine verilen anlamlar içerisinden “itaat” seçeneğinin tercih
    edilmesini yeterli ölçüde delillendirmiş olmaktadır.

    b- Birinci Yorum

  5. #5
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    13.956
    Beğenmiş
    1
    Beğenilmiş
    27
    Rep Gücü
    88646

    Cevap: Zemahşerî Tefsirinde Emanet Âyeti

    Selam!

    b- Birinci Yorum
    Zemahşerî bunun ardından âyetin devamındaki ifadelerin iki türlü yorumlanabileceğini
    söylemekte ve ilk yorumu vermektedir;
    وفيه وجهان، أحدهما: ّ أن هذه الأجرام العظام من السماوات والأرض والجبال قد انقادت لأمر الله عز وعلا انقياد
    مثلها- وهو ما يتأتى من الجمادات- وأطاعت له الطاعة التي تصح منها وتليق đا- حيث لم تمتنع على مشيئته وإرادته
    ْنا طائِِع َين] وأما الإنسان فلم تكن حاله-
    تـي
    َ
    إيجادا وتكوينا وتسوية على هيآت مختلفة وأشكال متنوعة،كما قال [قالَتا أَ
    فيما يصح منه من الطاعات ويليق به من الانقياد لأوامر الله ونواهيه، وهو حيوان عاقل صالح للتكليف- مثل حال تلك
    الجمادات فيما يصح منها ويليق đا من الانقياد وعدم الامتناع،
    Burada iki yorum vardır. İlki şöyledir: Şu devasa fiziksel hacme sahip olan
    gökler, yer ve dağlar, kendileri gibi olan varlıkların Allah’a boyun eğme bi-
    çimlerince- cansız varlıklardan sadır olacak şekilde- Allah’a boyun eğmişler,
    kendilerinden sadır olması mümkün olacak tarzda ve kendilerine yaraşır şekilde
    O’na itaat etmişlerdir. Nitekim bu varlıklar Allah’ın kendilerini farklı
    şekillerde ve çeşitli biçimlerde yaratması, var etmesi ve düzenlemesi konusundaki
    irade ve meşîetine karşı çıkmamışlar, bundan imtina etmemişlerdir.
    Bu husus, [“(yer ve gök) ‘itaatkâr olarak geldik’ dediler” (Fussilet 41/11)] ayetinde
    de ifade edilmiştir. İnsanın ise -akıl sahibi ve mükellefiyete uygun bir
    canlı olduğu halde- kendisinden sadır olması mümkün olan itaati gösterme
    ve kendisine yaraşacak şekilde ilahî emirlere ve yasaklara boyun eğme konusundaki
    durumu, bu cansız varlıkların kendilerinden sadır olacak ve kendilerine
    yaraşacak şekilde Allah’a boyun eğme ve imtina etmeme konusundaki
    durumları gibi olmamıştır.

    Buna göre âyette kâinattaki cansız varlıkların (göklerin, yerin ve dağların) kendi varlık
    tarzlarına uygun bir biçimde Allah’a itaat etmekte oldukları, O’na karşı gelmedikleri, fakat
    insanın akıl sahibi bir canlı olarak bu durumda olmadığı, Allah’a itaat konusunda kusurlu
    olduğu ifade edilmiş olmaktadır. Oysa âyetteki ifadelerin zahir [düz/doğrudan] anlamı böyle
    değildir. Zahir anlama göre emanet yere, göklere ve dağlara sunulmuş, onlar bu emaneti
    yüklenmekten çekinmişler, insan ise çekinmeyip yüklenmiştir. Yani Zemahşerî’nin burada
    ifade ettiği anlam, âyetten ilk okunuşta akla gelen anlamın dışındadır. Dolayısıyla âyetten bu
    anlama ulaşabilmek için öncelikle buradaki arz (sunum) hadisesinin ve cansız varlıkların bu
    teklifi kabul etmemelerinin (ibâ ve işfâk) mecaz olduğunun ortaya konulması, daha sonra
    da haml kelimesinin yüklenmek değil, gereğini yapmamak, emanete hıyanet etmek anlamına
    geldiğinin kanıtlanması gerekmektedir. Bir diğer önemli sorun ise, emanet kelimesi
    her ne kadar itaat anlamına geliyor olsa da, âyette neden doğrudan “itaat” kelimesinin değil
    de “emanet” kelimesinin kullanıldığının izah edilmesidir. Böylece âyetin tefsirinin tam bu
    noktasında üç temel soru ortaya çıkmaktadır;

    a) Arz (sunum) hadisesinin ve cansız varlıkların bu teklifi kabul etmemelerinin
    (ibâ ve işfâk) mecaza hamledilmesinin gerekçesi nedir?
    b) Haml kelimesine, zahir anlamı terk ederek, “emanete hıyanet etmek” anlamının
    verilmesinin gerekçesi nedir?
    c)Âyette itaat kelimesinin yerine emanet kelimesinin kullanılmış olmasının
    sebebi nedir?

    Bu sorulara verilen cevaplar Zemahşerî tefsirinin gücünü gösterdiği gibi zayıf noktalarını
    da göstermektedir. Diğer taraftan bu soruların Zemahşerî öncesi tefsir geleneğinde bu
    denli açık bir şekilde sorulmamış (bu meselelerin konu edilmemiş) olması, Zemahşerî’nin
    özgün ve güçlü yanını göstermekte, sorulara verilen cevapların tartışmaya açık olması ise
    yapılan yorumun zayıf yönlerini teşkil etmektedir. Elbette bu sorular metinde bizim ifade
    ettiğimiz şekilde açıkça sorulmamakta, ancak cevaplandırılmak suretiyle zımnen sorulmuş
    olmaktadır. Zemahşerî’nin ilk iki soruya ilişkin cevabı sarih bir şekilde anlaşılır olduğu
    halde, üçüncü soru ve bu soruya verilen cevap metinde açık olmayıp belirli bir yorum dolayımıyla
    anlaşılabilir niteliktedir. Yani aşağıdaki ifadenin böyle bir soruya cevaben söylenmiş
    olup olmadığı, yorum gerektirmeyecek açıklıkta değildir;
    والمراد ʪلأمانة: الطاعة، لأĔا لازمة الوجود،كما أن الأمانة لازمة الأداء.
    Emanet ile kast edilen “itaat”tir, çünkü itaat varlık itibariyle zorunluluk arz
    eder (lâzimetü’l-vücûd), emanet ise edâ (yerine getirilme) açısından zorunluluk
    (lâzimetü’l-edâ) arz eder.

    Emanet ile itaat kelimeleri arasında....

  6. #6
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    13.956
    Beğenmiş
    1
    Beğenilmiş
    27
    Rep Gücü
    88646

    Cevap: Zemahşerî Tefsirinde Emanet Âyeti

    Selam!

    Emanet ile itaat kelimeleri arasında kurulan bu benzerlik, bu kelimelerden birinin di-
    ğerinin yerine kullanılmış olmasının gerekçesi gibi görünmektedir. Çünkü emanet ile itaat
    arasında burada ifade edilen benzerliğin olması, emanet kelimesinin itaat anlamına geldi-
    ğini kanıtlayacak bir argüman olamaz. Zira eğer bu benzerlik böyle bir kanıt teşkil etseydi,
    Arap dilinde uzmanlıkları konusunda kuşku bulunmayan büyük müfessirlerin ve onlardan
    önce tabiîn devri âlimlerinin bu kelimeye başka anlamlar vermiş olmalarını izah etmek
    mümkün olmazdı. Dolayısıyla Zemahşerî’nin buradaki ifadesi emanet kelimesine itaat anlamının
    verilmesinin gerekçesi değil, -emanet kelimesine itaat anlamının verilmesi metin
    içi siyak üzerinden delillendirildikten sonra-, âyette neden doğrudan itaat kelimesinin değil
    de, emanet kelimesinin tercih edilmiş olduğunun gerekçesi olmalıdır. Eğer bu yorumumuz
    doğru ise, yani burada Zemahşerî âyette doğrudan itaat kelimesinin kullanılmayıp onun
    yerine emanet kelimesinin kullanılmış olmasını delillendirmek istiyorsa, ortaya koyduğu
    bu argüman yeterli görünmemektedir. Diğer taraftan bu yorumumuzun yanlış olması durumunda,
    yani Zemahşerî’nin bu ifadesinin emanet kelimesinin itaat anlamına geldiğini
    delillendirmeye matuf olduğunu düşünmemiz halinde de, söz konusu delillendirme sorunludur.

    Çünkü belli durumlarda belli kelimelerin kullanılması, kelimeler arası ilişkiler
    ya da kelimeler ile varlıklar arasındaki ilişkiler üzerinden değil, ancak dilin toplumsal boyutu
    üzerinden gerekçelendirilebilir.45 Diğer deyişle kelimeler ile anlamlar arasındaki ilişki
    mantıksal değil, rastlantısaldır.46 Yani hangi kelimenin hangi durumda kullanılacağı, kelime
    ile durum arasında mantıksal bağlantı kurularak verilen bir karar değil, dil içerisinde o tür
    durumlarda o kelimenin kullanılıp kullanılmadığına bakılarak verilebilecek bir karardır.
    Çünkü biz belli bir durumu ifade etmek için bir kelime kullandığımız zaman, muhatabımı-
    zın o kelimeden tam da o durumu anlayacağını varsayarız. Bu da, o kelimenin o durumu
    ifade etmek üzere kullanılması konusunda önceden sağlanmış toplumsal bir mutabakatın
    var olmasını gerektirir. Aksi durumda muhatabımızdan söylediğimiz sözü mevcut dilbilgisi
    üzerinden anlamasını değil, kullandığımız kelime ile o kelimeyi ilişkilendirdiğimiz durum
    arasındaki mantıksal bağlantıyı tam da bizim kurduğumuz gibi kurmasını beklemiş oluruz.

    Takdir edileceği üzere böyle bir beklenti, iletişim imkânını tehdit edecek boyutlar içerir.
    Haddizatında (Zemahşerî’nin de içerisinde yer aldığı) Mu’tezile geleneğinde dil-varlık ilişkisinin
    toplumsal boyutu vurgulanmış, dillerin vaz’ının tevkîfî (ilahî) değil, istılâhî (toplumsal
    uzlaşıma dayalı) olduğu açıkça ifade edilmiş ve savunulmuştur.47 Buna ilgili tartışmalarda
    muvâzaâ (toplumsal uylaşım) denmektedir.48 Bu açıdan bakıldığında bir fikir ve tasavvur
    olarak “emanet” ile “itaat” arasında Zemahşerî’nin ifade ettiği lüzûm ilişkisinin bulunması,
    bunları ifade etmek için kullanılan kelimelerin birbirinin yerine kullanılmasını gerektirmez.
    En azından böyle bir kullanım için yeterli şartı sağlamaz. Böyle bir kullanımı en güçlü
    şekilde gerekçelendirecek olan argüman, vahyin indiği toplumsal vasat içerisinde emanet
    kelimesinin itaat anlamında kullanılıyor olduğunu ispat etmektir. Diğer deyişle Cahiliye
    şiirinden, o döneme ait deyişlerden ya da Hz. Peygamber’in veya sahabenin başka vesilelerle
    emanet kelimesini itaat anlamında kullandıklarına dair örneklerden hareketle argümanı
    kurmak daha sağlıklı olacaktır. Ne var ki Zemahşerî argümanı bu şekilde kurmamaktadır.
    Bu durum, elde böyle bir argümanın mevcut olmadığı anlamına gelebilir. Neticede biz,
    Cahiliye devri Araplarının ve Kur’an’ın nüzûl döneminde yaşayan insanların, emanet kelimesinden
    itaat anlamını anlayıp anlamadıkları konusunda somut bir veriye sahip değiliz.
    Bu da, diğer mantıksal argümanların, ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, yeterli olmayacağı
    anlamına gelmektedir.

    Yukarıdaki sorulardan ikincisini cevaplama, yani haml kelimesine emanete hıyanet
    manasının verilmesinin gerekçesini ortaya koyma sadedinde Zemahşerî şöyle demektedir;
    وعرضها على الجمادات وإʪؤها وإشفاقها: مجاز. وأما حمل الأمانة فمن قولك: فلان حامل للأمانة ومحتمل لها،
    ّته ويخرج عن عهدēا لأن الأمانةكأĔا راكبة للمؤتمن عليها وهو حاملها.
    تريد:أنه لا يؤديها إلى صاحبها حتى تزول عن ذم
    ألا تراهم يقولون: ركبته الديون، ولى عليه حق، فإذا أداها لم تبق راكبة له ولا هو حاملا لها. ونحوه قولهم، لا يملك مولى
    لمولى نصرا. يريدون: أنه يبذل النصرة له ويسامحه đا، ولا يمسكهاكما يمسكها الخاذل. ومنه قول القائل:
    الحس نفسه ... ّ وترفض عند المحفظات الكتائف
    أخوك الّذى لا تملك ّ
    أى لا يمسك الرقة والعطف إمساك المالك الضنين ما في يده، بل يبذل ذلك ويسمح به. ومنه قولهم ابغض حق
    أخيك؟ لأنه إذا أحبه لم يخرجه إلى أخيه ولم يؤده، وإذا أبغضه أخرجه ّوأداه،فمعنى: [فأبين أن يحملنها] و[حملها الإنسان]،
    فأبين إلا أن يؤدينها وأبى الإنسان إلا أن يكون محتملا لها لا يؤديها.

    Emanetin cansız varlıklara sunulması (arz) ve onların da bundan kaçınmaları
    ve çekinmeleri (ibâ ve işfâk) mecazdır. Emanetin yüklenmesi (hamlü’lemane)
    ise “falan kimse emaneti yüklenmiştir”, “onu yük edinmiştir” şeklindeki
    ifadelerine benzer ki, sen bu ifadeleri kullandığında kişinin emaneti
    teslim (edâ) etmediğini, bu yüzden de emanetin kişinin zimmetinden çıkmamış
    olduğunu ve kişinin de o emanetin sorumluluğundan kurtulamamış
    olduğunu kast edersin. Çünkü bu durumda emanet sanki kendisine emanet
    verilen kimsenin sırtında bir binici gibi, emanet verilen kimse ise onun ta-
    şıyıcısı gibidir. Nitekim Arapların rakibethü’d-düyûn [borçlar sırtına bindi]
    ve lî ‘aleyhi hakkun [Onun üzerinde bana ait bir hak var] şeklindeki ifadeleri
    de böyledir. Kişi emaneti edâ ettiği zaman artık emanet onun sırtında binici
    olarak kalmaz ve o da emanetin yüklenicisi olmaz. (Fiilin bu şekilde kullanı-
    mı) Arapların “Dost dosta yardıma malik değildir” [lâ yemlikü mevlen li-mevlen
    nasran] ifadesinde de söz konusudur. Bu ifadede Araplar, dostun dosta yardımı
    elinden geldiğince sarf edeceğini, perişan vaziyetteki kimsenin yaptığı
    gibi yardımını dostundan sakınıp elinde tutmayacağını ifade etmek isterler.
    Şairin şu ifadeleri de bu kabildendir;

    Ehûke’llezi lâ temliku’l-hisse nefsuhu ve terfaddu ‘inde’l-muhfizâti’l-ketâifu
    [Kardeşin dediğin hissine (merhametine) malik olmayan… ve dara düştü-
    ğünde kırgınlıkları dağılıp gidendir.]

    Yani (kardeş dediğin kimse) şefkat ve merhametini tıpkı cimri bir mal sahibinin
    elindeki malı sıkı sıkıya tuttuğu gibi tutmaz, aksine onu sarf eder, bolca
    harcar. Yine Arapların “kardeşinin hakkına buğz et” şeklindeki ifadeleri de
    buna benzemektedir. Çünkü insan kardeşinin hakkını severse onu çıkarıp da
    kardeşine vermez, ama o hakka buğz ederse çıkarıp verir ve eda eder.
    Dolayısıyla âyetteki fe-ebeyne en yehmilneha [onu yüklenmekten kaçındılar]
    ve hameleha’l-insân [insan onu yüklendi] ifadelerinin manası; “onlar (cansız
    varlıklar) emaneti eda etmekten başka her şeyden kaçındılar, insan ise
    emaneti sırtında yük etmekten ve onu eda etmemekten başka her şeyden
    kaçındı” şeklindedir.

    İşte Zemahşerî’nin meşhur görüşü

  7. #7
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    13.956
    Beğenmiş
    1
    Beğenilmiş
    27
    Rep Gücü
    88646

    Cevap: Zemahşerî Tefsirinde Emanet Âyeti

    Selam!

    İşte Zemahşerî’nin meşhur görüşü ve delillendirmesi böyledir. Baş taraftaki [Emanetin
    cansız varlıklara sunulması (arz) ve onların da bundan kaçınmaları ve çekinmeleri (ibâ ve
    işfâk) mecazdır] ifadesi, ilerde konu edilecek olan ve yukarıdaki sıralamamızda ilk sıraya
    koyduğumuz sorunun cevabı çerçevesindedir. Aslında bu ifadelerin mecaza hamledilmesi
    bu yorum (birinci yorum) açısından zorunluluk teşkil etmemektedir. Dolayısıyla burada
    böyle bir tespitin yapılması, metin için insicam açısından sorunlu görünmektedir. Zira bu
    yorum, söz konusu ifadeleri mecaza hamletmeden de yapılabilir. Oysa birazdan göreceğimiz
    ikinci yorumun kabul edilebilmesi için arz, ibâ ve işfâk kelimelerinin mecaza hamledilmesi
    zorunludur. Zaten -bu nedenle olsa gerek- Zemahşerî burada sadece bu tespiti yapmakla
    yetinmekte, delillendirmeyi ise ikinci yorum çerçevesinde yapmaktadır. Dolayısıyla bu konuyu
    ikinci yorum çerçevesinde ele alacağız. Devamındaki metne yakından bakıldığında,
    Zemahşerî’nin temel iddiasının “haml kelimesinin emaneti yüklenme anlamına gelmediği,
    aksine dolaylı yoldan hıyanet anlamına geldiği” şeklinde olduğu görülmektedir. Bu iddiayı
    desteklemek üzere Zemahşerî Arap dilinde bu şekilde dolaylı anlamda kullanılan başka
    fiillerin bulunduğunu ifade etmekte, örnek olarak “Dost dosta yardıma malik değildir” [lâ
    yemlikü mevlen li-mevlen nasran] ifadesinde geçen yemliku fiilini ve şiirde geçen “Kardeşin
    dediğin hissine (merhametine) malik olmayandır” [Ehûke’llezi lâ temliku’l-hisse nefsuhu]
    beytindeki temliku fiilini göstermektedir. Bu örneklerdeki yemliku/temliku fiili zahir mana
    itibariyle malik olmak, sahip olmak anlamına gelse de, dolaylı olarak “sahip çıkamamak,
    tutamamak, bolca vermek, bahş etmek” gibi anlamlarda kullanılmıştır. Zemahşerî’ye göre
    âyetteki haml fiili de işte bu temliku/yemliku fiili gibi dolaylı bir anlama sahiptir. Dikkatle
    bakıldığında Zemahşerî’nin bu delillendirmesi, haml fiiline verdiği anlamı mümkün kılmakla
    birlikte, yeterli açıklıkta kanıtlamamaktadır. Çünkü Zemahşerî’nin gösterdiği deliller
    bize, haml fiilinin de yemliku/temliku gibi kullanılmış olduğunu kesin olarak göstermemektedir.
    Burada haml kelimesine dolaylı anlam vermenin imkânı kanıtlanmış olmakla birlikte
    vukuu kanıtlanmış değildir. Diğer deyişle bazı kelimelerin bu şekilde dolaylı anlama gelebileceği
    kanıtlanmış, bunun Arap dilinde yaygın ve bilinen bir kullanım olduğu gösterilmiş
    olsa da, haml kelimesinin bunlardan biri olduğunu ve bu kelimenin âyetteki kullanımın da
    bu yönde olduğunu gösteren bir delil bulunmamaktadır. Eğer Zemahşerî doğrudan haml
    kelimesinin bu şekilde dolaylı bir anlamda kullanıldığında dair Cahiliye şiirinden ya da o
    döneme dair deyişlerden bir örnek verebilseydi, istediği kanıtlamayı daha güçlü bir şekilde
    başarmış olurdu. Çünkü böyle bir delil bize, Kur’an’ın indiği dönemin Arap toplumunun
    emanet kelimesini bu anlamda kullanmakta olduğunu, dolayısıyla ihanet/hıyanet “anlamı”
    ile haml “kelimesi” arasında ilişki kurulmasına dair bir muvazaanın (toplumsal uylaşımın)
    bulunduğunu gösterirdi. İşte bu nokta Zemahşerî’nin argümantasyonundaki en önemli
    boşluğu teşkil etmektedir. Tam da bu noktada Derveze (ö. 1984) haml kelimesine hıyanet
    manası vermenin hem dil açısından hem de bu kökten türeyen kelimelerin Kur’an’daki
    genel kullanımı açısından problemli olduğuna işaret etmektedir.50 Ayrıca Derveze’ye göre
    haml kelimesini bu şekilde yorumlamak bütün bir insan cinsinin zalim ve cahil olarak nitelenmesini
    gerektirecektir. Ancak bize göre Derveze bu tespitinde yeterince dikkatli değildir.
    Çünkü haml kelimesinin Kur’an’daki genel kullanımında Zemahşerî’nin yorumuna imkân
    tanıyacak unsurlar bulunmaktadır. Her ne kadar Zemahşerî bunları zikretmemiş olsa da,
    örneğin Zeccâc haml kelimesinin günah taşımak anlamında kullanıldığını ifade etmekte ve
    buna örnek olarak, ْ
    onlar hem kendi ağırlıklarını (veballerini)
    hem de kendilerininki ile birlikte başka ağırlıkları da yükleneceklerdir”

    (Ankebût 29/13)]
    ayetindeki kullanımı göstermektedir.51 Mâtürîdî de bu görüşte olanların Kur’an’da haml
    kelimesinin daima günah, hata gibi şeylerin yüklenilmesi anlamında kullandığına işaret
    ettiklerini söylemekte ve örnek olarak,
    Kıyamet gününde kendi günahlarını tam olarak taşımaları ve bilgisizce saptırmakta
    oldukları kimselerin günahlarından da bir kısmını yüklenmeleri için…”

    (Nahl 16/25)]
    âyetini zikretmektedir. Yine
    bir zulüm yüklenen gerçekten hüsrana uğramıştır”
    (Tâhâ 20/111)]
    âyetinde de bu kullanım çok açıktır.

    Bu da Derveze’nin
    Kur’an’ın genel kullanımı hakkındaki tespitinin titiz olmadığını göstermektedir. Üstelik
    Derveze’nin iddiasının aksine, haml kelimesine Zemahşerî’nin verdiği anlamı vermekle
    el-İnsân lafzını umuma hamletmek arasında zorunlu bir ilişki bulunmamaktadır. Ancak
    bu durum, (Derveze’nin tespitine yönelik bu tenkitlerimiz) Zemahşerî’nin haml kelimesine
    verdiği anlamın Kur’an’daki bütün kullanımlar için geçerli olduğunu da göstermez. Örne-
    ğin ْ

    Eğer yüz çevirirseniz şunu bilin ki, Peygamberin sorumluluğu kendine yüklenen,
    sizin sorumluğunuz da size yüklenendir.”

    (Nur 24/54)]
    âyetinde haml kelimesi sorumluluk yüklenme anlamında kullanılmıştır. Haddizatında bu
    âyetlere baktığımızda haml kelimesinin anlamını belirleyen şeyin, bu kelimeye muzâf
    ya da mef’ûl olan unsur olduğunu söylemek mümkündür. Diğer deyişle “zulmü hamletmek”
    ya da “vizr’i (günahı) hamletmek” denildiği zaman bunun günahkâr olmak, zulüm
    işlemek gibi bir anlama geldiğini derhal anlayabiliriz, ama “emaneti hamletmek” denildiği
    zaman bunun emaneti yüklenmek mi yoksa emanete hıyanet etmek mi olduğunu belirlemek
    kolay değildir. Dolayısıyla incelediğimiz âyette haml kelimesinin bu iki anlamdan
    hangisine geldiğini, bu kelimenin Kur’an’daki diğer kullanımları üzerinden tespit etmek
    mümkün değildir. Bu yüzden de bu âyette haml kelimesinin hangi anlamda kullanıldığını
    belirleyecek olan şey, cahiliye Araplarının emanet kelimesi ile birlikte kullanıldığı zaman
    bu kelimeden, yani hamlü’l-emâne kalıbından ne anladıklarının tespit edilmesidir. Bu tespit
    yapılamadığı zaman (ki Zemahşerî gibi dilbilim uzmanı bir müfessir dahi bu tespiti yapmış
    değildir) geriye kelimenin zahir, baskın anlamından hareket etme seçeneği kalmaktadır.
    Bu durumda da haml kelimesine hıyanet anlamı değil, yüklenme anlamını vermek daha
    güçlü bir ihtimal olarak görünmektedir. Belki de Zemahşerî’nin bu görüşü tek görüş olarak
    vermeyip ikinci görüşü de arz etmesinin ve aralarında herhangi bir tercihte bulunmamasının
    sebebi de budur.

    Diğer taraftan tefsir geleneğinde haml kelimesinin

  8. #8
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    13.956
    Beğenmiş
    1
    Beğenilmiş
    27
    Rep Gücü
    88646

    Cevap: Zemahşerî Tefsirinde Emanet Âyeti

    Selam!

    Diğer taraftan tefsir geleneğinde haml kelimesinin hıyanet manasına geldiğini şiir üzerinden
    delillendirme teşebbüsü de mevcuttur. Hem Ebû Hayyân (ö. 745/1345) ve Alûsî’nin53
    Zeccâc’a atfettikleri54 bir yorumda hem de dördüncü yüzyılın önemli dilbilim âlimlerinden
    Ezherî’nin (ö. 370/980) Tehzîbu’l-lüğâ’sında haml kelimesinin emanete ihanet etmek anlamına
    geldiğini delillendirmek üzere, cahiliye şairlerinden
    Beyhes el-‘Uzrî’nin aşağıdaki beyti verilmiştir;

    Sen (böyle) devamlı olarak bir emaneti eda edip de
    bir başkasını yüklenirsen, emanetler belini büker (ağırlaşır)


    Ezherî’ye göre beyitteki ve tahmilu uhrâ ifadesi [bir başka emanete hıyanet edersen]
    anlamına gelmektedir. Yine Ezherî’ye göre beytin sonundaki efrahatke’l-vedâi’u ifadesi de
    [hıyanet ettiğin emanetler belini büker] anlamına gelmekte, dolayısıyla da ve tahmilu uhrâ
    ifadesinin [bir başka emanete hıyanet edersen] anlamına geldiğini göstermektedir. Ne var
    ki Ebû Hayyân beyitteki ve tahmilu uhrâ ifadesinin [bir başka emanete hıyanet edersen]
    anlamına değil, [bir diğer emaneti yüklenirsen] anlamına geldiğini söyleyerek, bu beytin
    haml kelimesinin hıyanet anlamında kullanılışına dair açık bir delil (nass) olmadığını söylemektedir.

    Kaldı ki Ezherî’nin iddiasının aksine, beytin sonundaki “emanetler belini büker”
    ifadesi ve tahmilu uhrâ ifadesinin [bir başka emanete hıyanet edersen] anlamına geldiğini
    göstermek için yeterli görünmemektedir. Zira beyti,
    “bir emaneti edâ eder etmez hemen
    bir başka emaneti yüklenirsen, sürekli olarak emanet sorumluluğu taşımak belini büker”

    şeklinde anlamak pekâlâ mümkündür, dolayısıyla Ebû Hayyân’ın itirazı oldukça yerinde
    görünmektedir. Zemahşerî de muhtemelen Ebû Hayyan’ın tespit ettiği bu ihtimalin farkında
    olduğu için bu beyit ile istişhatta bulunmamıştır. Fakat bu durumda Zemahşerî’nin argü-
    mantasyonundaki boşluk kapatılamamış, yani hamlü’l-emâne kelimesine “emanete hıyanet
    etme” anlamını vermek yeterince gerekçelendirilememiş olmaktadır. Belki de bu nedenle
    Âlûsî (her ne kadar hamlü’l-emâne kelimesine “emanete hıyanet etme” anlamının verilmesi
    konusunda herhangi bir değerlendirme yapmasa da) bu yorumun geneli hakkında, “zayıflığı
    açıktır, rivayetlerde de bunu destekleyen bir şey göremiyoruz”
    ifadelerini kullanmaktadır.

    c- İkinci Yorum

  9. #9
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    13.956
    Beğenmiş
    1
    Beğenilmiş
    27
    Rep Gücü
    88646

    Cevap: Zemahşerî Tefsirinde Emanet Âyeti

    Selam!

    c- İkinci Yorum

    İlk görüşteki bu argümantasyon boşluğu nedeniyle olsa gerek, Zemahşerî herhangi bir
    değerlendirme yapmadan doğrudan ikinci görüşe geçmekte ve bu görüşü şu şekilde sunmaktadır;
    والثاني: أن ماكلفه الإنسان بلغ من عظمه وثقل محمله: أنه عرض على أعظم ما خلق الله من الأجرام وأقواه ّ وأشده:
    ّته
    أن يتحمله ويستقل به، فأبى حمله والاستقلال به وأشفق منه، وحمله الإنسان على ضعفه ورخاوة قو
    İnsana yüklenmiş olan (mükellefiyet) öylesine muazzamdır ve ağırdır ki
    Allah’ın yaratmış olduğu mahlûkat içerisinden en büyük, en kuvvetli ve şedîd
    olanına dahî bu mükellefiyeti müstakil olarak yüklenip taşıması arz edilse
    bunun yüklenip müstakil olarak taşımaktan kaçınır, bundan çekinir. İnsan ise
    zayıflığına ve gücünün azlığına rağmen bunu üstlenmiştir.


    Bu görüş, daha önce de ifade ettiğimiz üzere, başlangıçta emanet kelimesine “itaat” anlamı
    verdikten sonra ayetin geri kalan kısmı hakkında ortaya çıkan iki ihtimalden biri olarak
    ifade edilmiştir.

    Keşşâf şârihi Tıybî (ö. 743/1342) bunu açıkça ifade etmektedir.Dolayısıyla
    bu pasajdaki mâ küllifehu’l-insan [insana yüklenen mükellefiyet] ifadesini “itaat” olarak
    anlamak mümkündür. İşte bu yorumda emanetin sunulmasını (arz) ve cansız varlıkların
    bundan kaçınmasını (ibâ ve işfâk) mecaza hamletmeyi zorunlu kılan nokta da burasıdır.
    Çünkü insana yüklenen mükellefiyetin itaat olduğunu kabul ettiğimizde, bu itaat mükellefiyetinin
    sunulması karşısında cansız varlıkların bundan kaçınmalarını mecazi bir anlatım
    olarak değil de gerçek bir hadise olarak düşünmek mümkün görünmemektedir. Böyle bir
    kaçınma, Allah’a itaatten kaçınma anlamına gelecek ve devamında cansız varlıkların itaat
    hali içinde olmadıkları gibi bir neticeyi doğuracaktır. Bu nedenle de bu arz, ibâ ve işfâk’ın
    mecaza hamledilmesi gerekmektedir. Böylelikle ortada gerçek bir sunumun ve gerçek bir
    kaçınmanın olmadığı; aksine bu ifadelerde insana yüklenen itaat mükellefiyetinin dağlar,
    gökler ve yer gibi devasa cirme sahip varlıklar tarafından dahi taşınamayacak denli ağır
    olduğunun anlatıldığı sonucu çıkarılacaktır.

    Buna karşılık ilk yorum dikkate alındığında
    bu ifadeleri mecaza hamletmek zorunlu olmamaktadır. Çünkü o yoruma göre zaten cansız
    varlıkların emaneti reddetmeleri, bundan kaçınmaları söz konusu değildir. Aksine hamlü’lemane
    tabirine verilen hıyanet anlamının gereği olarak o yoruma göre, cansız varlıklar
    emanetin gereğini bihakkın yerine getirmişler, yani bizzat kendi varlık tarzlarının gerektirdiği
    ve bu tarz içinde mümkün olacak şekilde [fî mâ yesıhhu minhâ ve yelîku bihâ mine’linkiyâd
    ve ‘ademi’l-imtinâ’]
    itaat etmişlerdir. İnsan ise kendi varlık tarzının gerektirdiği ve bu
    tarz içinde mümkün olacak şekilde itaat etmemiştir. Dolayısıyla buradaki arzın arz-ı hilkat
    olduğu, yani Allah’ın o varlıkları bu şekilde yarattığı düşünüldüğünde, ayrıca bir mecaza
    hamletme sorunu kalmamaktadır.

    Fakat Zemahşerî metninde sorun olan nokta, bu arz,
    ibâ ve işfâk’ın mecaza hamledilmesine ilişkin tespiti ikinci yorum kapsamında değil,
    birinci yorum kapsamında yapılmış olmasıdır. Oysa -yukarıda ifade ettiğimiz gibi- arz,
    ibâ ve işfâk’ın mecaza hamledilmesi birinci yorum kabul edildiğinde değil, ikinci yorum
    kabul edildiğinde zorunlu olmaktadır.

    Ancak yine de Zemahşerî

  10. #10
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    13.956
    Beğenmiş
    1
    Beğenilmiş
    27
    Rep Gücü
    88646

    Cevap: Zemahşerî Tefsirinde Emanet Âyeti

    Selam!

    Ancak yine de Zemahşerî ilk yorum çerçevesinde kısaca yapmış olduğu bu tespitin
    gerekçelendirmesini burada, yani ikinci yorum kapsamında
    yapmaktadır. Bu da söz konusu tespit ve gerekçelendirmenin bu yorumla (ikinci yorumla)
    ilişkili olduğunun Zemahşerî tarafında da kabul edildiğini düşünmemize imkân vermektedir.

    Ancak bu durumda da mecaza ilişkin bu tespitin ilk görüş esnasında yapılmış olması,
    bir sorun olarak kalmaktadır. Her halükarda Zemahşerî mecaza hamletmenin gerekçesini
    bu yorum çerçevesinde yapmakta ve şöyle demektedir;
    ونحو هذا من الكلام كثير في لسان العرب. وما جاء القرآن إلا على طرقهم وأساليبهم من ذلك قولهم: لو قيل
    ّر مقاولة الشحم
    للشحم: أين تذهب؟لقال: أسوى العوج، وكم وكم لهم من أمثال على ألسنة البهائم والجمادات. وتصو
    ّر أثر السمن فيه
    محال، ولكن الغرض ّ أن السمن في الحيوان مما يحسن قبيحه، كما أن العجف مما يقبح حسنه، فصو
    تصويرا هو أوقع في نفس السامع، وهي به آنس وله أقبل، وعلى حقيقته أوقف، وكذلك تصوير عظم الأمانة وصعوبة
    أمرها وثقل محملها والوفاء đا.
    Bu tür ifadeler Arap dilinde çoktur. Zaten Kur’an da onların ifade tarzlarına
    ve üsluplarına göre gelmiştir.

    Örneğin lev kıyle li’ş-şahmi eyne tezheb le-kāle üsevvi’l-’ivec
    [Yağa sorulsa nereye gidiyorsun diye, eğrilikleri düzetmeye der]
    şeklindeki sözleri böyledir. Bundan başka cansız varlıkların ve hayvanların
    dilinden daha nice nice misaller vardır. Burada yağ ile bir karşılıklı konuşmanın
    yapıldığını tasavvur etmek muhaldir. Fakat anlatılmak istenen şey hayvanlarda
    besili olmanın çirkinliği örten, cılızlığın ise güzelliği örtüp çirkinleştiren
    bir özellik olduğudur. Bu itibarla besili olmanın hayvandaki neticesi
    (yağın hayvanı güzelleştirmesi), dinleyen kişinin aklında daha etkili şekilde
    yer edecek (evka’), akıl tarafından daha kolay anlaşılacak, (ânes) daha kolay
    kabul edilecek (ekbel), hakikatine daha bir vakıf olacak (evkaf) şekilde tasvir
    edilmiştir. İşte âyette de emanetin büyüklüğü, taşınmasının zorluğu ve vefâ
    ile yerine getirilmesinin çetinliği tasvir edilmiştir.

    Bu argümantasyonun dilbilim açısından yeterince güçlü olduğu açıktır. Ancak dikkat
    çekici olan husus, “yağ ile bir karşılıklı konuşmanın yapıldığını tasavvur etmek muhaldir”
    cümlesinde kendisini göstermektedir. Hatırlanacağı üzere Nehhâs, Sem‘ânî ve Kuşeyrî gibi
    müfessirler Allah’ın bu cansız varlıklara o esnada bu sunumu anlayabilecekleri bir akıl gücü
    verdiğini, onların bu akıl sayesinde, kendilerine yapılan teklifi değerlendirdiklerini ve kabul
    etmemeyi tercih ettiklerini ifade etmişlerdir.

    Her ne kadar Zemahşerî teferruata girmemiş
    olsa da, bu mesele esas itibariyle kelamda illiyet, nedensellik, tabiat, tecviz gibi kavramlar
    çerçevesinde tartışılan konularla ilgilidir.

    Ancak yine de hem tabiat görüşünü kabul etmeyen Eş‘arî kelamına mensup
    âlimlerin hem de sebeplerin varlığını ve nesnelerin belli
    tabiatlarda yaratıldığını belirtmesine rağmen sebeplerin ve tabiatların sonuçlar üzerindeki
    etkisini zayıflatıcı bir yaklaşımı benimseyen Matürîdî kelamına mensup âlimlerin de bu
    ifadeleri mecaza hamlettikleri vakidir. Bizzat Mâtürîdî’nin kendi yorumu buna en açık örnektir.
    Bu da, söz konusu yorum farkının bir yönüyle kelamdaki illiyet, nedensellik, tabiat,
    tecviz gibi konularla ilgili olsa da bütünüyle bu tartışmalar tarafından domine edilmediğini
    gösterir.

    Zemahşerî son olarak arz, ibâ ve işfâk’ın mecaza hamledilmesine ilişkin tespite yöneltilebilecek
    muhtemel bir itirazı dile getirip cevaplamaktadır. Bu itirazda Arap dilinde temsilin
    bilinen iki şey arasında yapıldığı, fakat ayette cansız varlıklara emanetin arz edilmesinin
    bilinebilir ve mümkün daire içerisinde olmadığı, dolayısıyla bunun temsile konu olmasının
    uygun olmayacağı ifade edilmiştir. Buna verilen cevapta ise her ne kadar cansız varlıklara
    emanetin sunulması özü itibariyle muhal olsa da bunun zihnen tahayyül edilebileceği
    vurgulanmış ve zihinde tahayyül etme açısından varsayımsal durumlar (mefrûzât) ile dış
    dünyada gerçekleşmiş durumlar (muhakkakāt) arasında bir fark olmadığı belirtilmiştir.

    Sonuç
    Emanet âyeti olarak bilinen

Yukarı Çık