İbrahim BARAN • 88. Sayı / SÖYLEŞİ

Prof. Dr. Muhyiddin Şekûr: Dünyada hiçbir şey Müslüman olmak kadar önemli değil

Modern dünya bize sahip olduğumuz birçok değeri unutturdu. Hayat o kadar hızlı akıp gidiyor ki nereden geldiğimizi, kim olduğumuzu dahası bizi “biz” yapan değerleri bilmiyoruz, bilsek de maalesef çoğu zaman hatırlamıyoruz. Bütün bu unutmalar ve koşuşturmaların neticesi olarak altından kalkamayacağımız onlarca problemle boğuşmak zorunda kalıyoruz. Hâlbuki çözüm yanı başımızda duruyor. Çok uzun yıllar ilmek ilmek işlenmiş –ve maalesef bir dönem görmezden gelinmiş– bir geleneğin mensubu olan bizler, yüzümüzü bu geleneğin temel yapıtaşları olan inanca ve bu inancın özü olarak tabir edilen tasavvufa çevirirsek, her bakımdan çok daha mutlu bireyler olabiliriz. Tıpkı yüzümüzü bir türlü çevirmeye muvaffak olamadığımız bu değerlere okyanusun diğer tarafından sarılan New York Eyalet Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Muhyiddin Şekûr gibi. Profesör Şekûr’un hikâyesi bize çok şey anlatıyor…

Tasavvufla tanışmanız nasıl oldu?


Tasavvufla tanışmadan önce 10 yıllık bir süreç var Müslüman olarak geçirdiğim. Bu süreçte camiye gidip geliyordum, insanların camide Abdulkadir Geylani’yi (k.s), İmam Gazali’yi (rah.) okuduklarını görüyordum. Önceleri bu insanları da nerede göreceğimden pek haberim yoktu. Daha sonra o insanları ve okuduklarını merak etmeye başladım. İlk Müslüman olduğum dönemde Mecid Bacı’yla tanıştım. Farkında değilmişim ama o dönemde beni tasavvufla Mecid Bacı tanıştırmış. Birçok kişi benim tasavvufla tanışmamı Suudi Arabistan’da bulunan Şeyh Abdullah Dağıstanî (k.s) ile bağdaştırıyor. Ama tasavvufla ilk karşılaşmam herhalde Mecid Bacı’yla oldu.

Tasavvufun kitaplardan öğrenilmediği, tasavvufu hakkıyla öğrenebilmek için onu yaşayan birileriyle tanışmak gerektiği söylenir. Mecid Bacı’yla tanışmadan önce tasavvufla ilgili bir şeyler okuma, dinleme imkânınız olmuş muydu?
Onunla tanışmadan önce tasavvufla ilgili herhangi bir okuma yaptığımı, birilerinden bir şeyler duyduğumu hatırlamıyorum. Mecid Bacı’yı ilk gördüğümde onun tasavvufî yaşayışından çok etkilendim. Mecid Bacı’nın tasavvufî yaşantısı beni camiye gidip gelmeye ve orada bulunan insanlar vesilesiyle Abdülkadir Geylani’yi İmam Gazali’yi okumaya, tanımaya sevketti. Mecid Bacı’daki mutasavvıf duruşu, yaşayışı görmeden tasavvufu kitaplardan öğrenmeye çalışsaydım belki etkilenirdim ama bu etkileniş bir mutasavvıfı görmek kadar yoğun olur muydu, zannetmiyorum.

Müslüman olma ve ardından tasavvufla tanışma süreciniz var. İki farklı durumdan bahsediyoruz. Müslüman olduktan sonra neler hissettiniz, tasavvufla tanıştıktan sonra neler hissettiniz?
Çocukluğumdan beri kendimi keşfetme çabasının içerisindeydim. Yani her zaman olmasa da çoğu zaman düşünüyordum, merak ediyordum, kendimi keşfetmeye çalışıyordum. Annem nasıl dua edileceğini öğretmişti. Yaratıcıyı, varoluşu düşünürdüm, kim olduğumu merak ederdim. Psikoloji eğitimi almaya başladığımda sordular: “Neden psikoloji eğitimi almak istiyorsun?” diye. Ben de: “İnsanları anlamak istiyorum.” şeklinde cevap vermiştim. Ama daha sonra fark ettim ki, keşfetmek istediğim şey insanlar değil, aslında kendimmişim. Merakım gizliden gizliye kendimle alâkalıymış. Keşfetme merakım da bütün o parçaları birleştiren bir iplikmiş. Yani her şeyimi bağlayan o merakmış. Sonrasında camiye ilk gittiğimde imamla tanışmıştım. Çok renkli biriydi. Nevi şahsına münhasır, entelektüel bir kişiliğe sahipti. İmamın güzel fikirleri vardı, çok güzel şeyler söylüyordu. Ama oraya geri gidişim, bahsettiğim Mecid Bacı sayesinde oldu. Cami’de bu kadar güzel bir atmosfer olmasına rağmen beni oraya tekrar götüren şey Mecid Bacı’nın yol göstermesiydi. Mecid Bacı bir hatta işaret etmişti. “Bu hat nedir?” diye sorduğumda “sensin” diye cevap vermişti. Yine az önce bahsettiğim keşfetme merakımı, yani o ipliği gördüm orada. Gördüğüm şey tamamen kendi keşif sürecimle ilgiliydi. “Dışın en dışı, içtekinin en içi” diyordu Mecid Bacı. Yine o parçaları birleştiren iplik karşıma çıkmıştı. Bu şekilde Müslüman oldum. Tasavvufa girişimse, “tasavvufla kendimi keşif sürecimi daha da derinleştirebileceğim” düşüncesinin neticesiydi.

Çocukluğunuzda başlayan kendinizi keşif süreci Müslüman olmanızla birlikte farklı bir boyuta, tasavvufla beraber de daha deruni bir atmosfere girmiş oldu galiba?
Kesinlikle öyle. Suudi Arabistan’da Şeyh Abdullah Dağıstanî tarafından gönderilmiş dervişle karşılaştığımda o derviş şaşırtıcı bir şekilde benimle ilgili kimsenin bilemeyeceği şeyleri anlatıyordu. Bu merakımı daha da kamçıladı. Onun bana karşı olan ilgisi, beni karşılama şekli… Bu karşılaşmadan bir sene sonra şeyhimle tanıştığımda da aynı muhabbeti hissetmiştim. Tasavvuf kendimi tanıma sürecinin önemli bir merhalesi. Bu süreç kesintisiz bir şekilde devam edecek.

TASAVVUF DİNDEN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİL


Hıristiyan iken Müslüman olmuş ve ardından tasavvufla tanışmış birisi olarak Müslümanlıkla tasavvufu nasıl değerlendiriyorsunuz? Tasavvufla din arasında nasıl bir ilişki var?
Tasavvuf İslam’ın kendisi. Orijinal İslam yani. İslam olmadan tasavvuftan bahsedilemez. Tasavvuf İslam’ın üstünde, ondan başka bir şey değil. Bilakis İslam’ın kendisi. İslam’la tasavvufu birbirinden ayırma çabası oldukça mânâsız ve komik. İslam’ın olmadığı, yaşanmadığı bir ortamda tasavvuftan bahsedilebilir mi? Dünyada hiçbir şey Müslüman olmak kadar önemli değil. Sûfî olmak Müslüman olmanın ötesinde, haşa ondan başka bir şey kesinlikle değil. Bir insan için dünyada elde edilebilecek en büyük güzellik öncelikle Müslüman olmak.

Yani tasavvuf eşittir dindir…

Evet, aynen öyle. Müslüman olmak her şeyin üstünde. Ben tasavvufla tanışmadan 10 sene önce Müslüman oldum. Ve Müslüman olduktan sonra çok şükrettim. Müslümanlık hayatıma çok ciddi değişiklikler getirdi. Tasavvufla tanıştıktan sonra daha da şükretmeye başladım. Çünkü Müslümanlık pratiğimin ne kadar geliştiğini fark ettim. Bunu tasavvuf sağladı. Tasavvuf Müslümanların kendilerini keşif süreci açısından çok iyi bir kapı.
Sizin için keşif yolculuğunun bugüne kadar gelen sürecin nihayetinde ortaya çıkan bir durum o halde tasavvuf?
Evet. Kendimi keşif yolculuğum devam ediyor. Tasavvuf kendimi keşfetmede bana çok kapı açtı. Açmaya da devam ediyor.

11 EYLÜL İSLAM’A BAKIŞI İKİ YÖNLÜ DEĞİŞTİRDİ


11 Eylül’den sonra Amerika’da Müslümanlara olan bakış değişti. Müslümanlara önyargılı yaklaşan bir ülkenin topraklarında Müslümanlığı, tasavvufu yaşamanın zorlukları var mı?
11 Eylül’den sonra Amerika’da hayat çok fazla zorlaştı. Özellikle göçmenler ülkeye giriş ve çıkışlarda çok zorlanıyorlar. Çünkü sizin de söylediğiniz gibi inanılmaz önyargılar oluştu. Stereotipik yani tekrarlayan düşünce/davranış tipi oluştu insanlarda. Ama şunun altını çizmekte yarar var: Yaşanan her şeye, oluşan tüm önyargılara rağmen Batı’da İslam yayılmaya devam ediyor. Bence sözünü ettiğimiz önyargılar Batı’da İslam’ın yayılmasını daha da güçlendiriyor. Müslümanlar güçleniyorlar, kuvvetleniyorlar. Çünkü kimse kaçmadı, herkes bulunduğu yerde yaşamaya devam etti. Ve bu onları güçlendirdi. Müslümanlar kendilerine önyargıyla yaklaşan bir devlette, bir toplumla beraber yaşamayı öğrendiler. Hatta Müslümanları tanımayan birçok insan onları tanımaya başlayınca daha fazla kıymet vermeye başladı.

Aslında şer gibi görünen ve birçok bakımdan şer olan bir hadise çeşitli hayırlara da vesile oldu.
Bizim için neyin hayır olduğunu, neyin şer olduğunu ancak Allah bilir.

Amerika’da Müslüman olup tasavvufla tanışmayan birçok insan var. Müslüman ve tasavvuf ehli olanlarla Müslüman olduğu halde tasavvufla tanışmamış insanları kıyasladığınızda arada ne gibi farklar görüyorsunuz?
Açıkçası, bu benim düşündüğüm bir konu değil. Amerika’da birçok samimi Müslüman var neticede. Orada insanların İslamiyet’le tanışması çok yeni de değil. Uzun bir geçmişi var. Amerika’ya geliş esnasında kıyılara ulaşan birçok insan Müslümandı aslında. Dolayısıyla Amerika’da İslam’ı yeni bir şey gibi görmek doğru değil. İslam, Hz. Peygamber’in (s.a.v) nübüvvetinden bu yana dünyada kesintisiz bir şekilde yayılıyor zaten. İnşallah bu genişleme süreci ilerleyen günlerde de devam edecek. Ben öncelikle bir kişinin samimi bir Müslüman olup olmadığıyla ilgileniyorum. Ehli tasavvuf olup olmaması sonraki mesele. Malumunuz tasavvuf İslam’ın özü. Bunun bir neticesi olarak Amerika gibi bir ülkede insanlarla diyalog kurarken öncelikle samimi bir Müslüman olup olmadıklarına bakmak gerekiyor. Tasavvuf ehli olursa da çok daha güzel olur tabii ki.

Peki, Amerika’da yaşayan bir akademisyen olarak Türkiye’yi nasıl görüyorsunuz?
Benim için keşif süreci devam ediyor. Yaklaşık 3 aydır Türkiye’deyim ve hâlâ keşfediyorum. Türkiye’yle alâkalı birtakım tarihî olayları biliyorum. Cumhuriyet sürecinizden, yazı dilinin değiştirmenizden haberdarım. Türkçeyi ise yeterince bilmiyorum. Ama tanıştığım insanlara bakarsam son derece cömertler, samimiler ve yardım etmeye çok istekliler. Bunlara bakarak Türkiye’ye olumlu ve ümitli bir bakışım var. Şu da var: Türkiye’deyken İslam’ın ruhunu hissedebiliyorum. Müslümanların geçmişteki gücünü bu topraklarda hissediyorum. Mesela Fatih Sultan Mehmet’in türbesine gittiğim zaman kalbim ilhamla doluyor. 23 yaşında neler başardığını görmek, bana ilham veriyor. Türkiye’de hâlâ yaşamaya devam eden çok güçlü bir tarih var. Dünyada buradan daha mutlu olabileceğim bir yer de düşünemiyorum açıkçası.

Amerika’da son dönemde tasavvufa doğru yöneliş söz konusu. Birçok kitap yazılıyor. Buna ilişkin neler söylersiniz?
Elhamdülillah. Samimi olarak elhamdülillah diyorum. Bu gelişmeler yalnızca olumlu olarak değerlendirilebilir.

KENDİNİ KEŞFETME SÜRECİ ÖLDÜKTEN SONRA DA DEVAM EDİYOR


Batı toplumlarında başka hikâyelerle karşılaşıyoruz. Hz. Mevlana ile Hz. Şems’le tanıştıktan sonra İslam’a bakışları değişen ve Müslüman olanlar var. İnsanların İslam’dan önce tasavvufla tanışmalarının, onların İslam’a girişlerini kolaylaştırdığını söyleyebilir miyiz?
İnşallah, neden olmasın. Az önce de ifade ettiğim gibi tasavvuf insanın kendi keşfiyle ilgili tabiî ki önemli bir süreç. İnsanın kendisiyle olan ilişkisi, kendisi için nelerin mümkün olabileceğini görmesi açısından, daha yakîne ulaşabileceği açısından önemli. “Olduğundan daha mutlu olabilir miyim?”, “Kalben, zannettiğimden daha tatminkâr olabilir miyim?” Bunlara kapı aralaması, bunları sorgulatması açısından tabiî ki çok önemli.

İnsanın kendisini keşfetme süreci ne zaman nihayete erer peki?
Bu, devam eden bir süreç. Ölene kadar değil, öldükten sonra da devam ediyor kendini keşfetme süreci. Ama önemli olan ölmeden önce bunu ne kadar keşfettiğimiz. Çünkü dünyadayken halen çoğu şeyi değiştirme imkânımız var. Ölüm anı bile bu sürecin bir parçası. Sadece o an bile inanılmaz bir an.

Kimdir:
Prof. Dr. Muhyiddin Şekûr 1973’te ABD Kent Eyalet Üniversitesi’nde Psikolojik Danışmanlık bilim dalından doktora derecesi aldı. Ohio, Cleveland’da doğan Şekûr, çeşitli akademik görevlerde bulundu. Bireysel terapi ve aile terapisi alanlarında bir öğretmen ve uygulamacı olarak, ABD’de ve diğer ülkelerde akıl sağlığı sorunları üzerine makaleler yazdı ve dersler verdi. Türkiye’de Su Üstüne Yazı Yazmak ve Gölgeler Koridoru adlı iki kitabı yayınlandı. Hayatın sadece dış anlamını değil iç anlamını da aktif olarak sorgulayan Şekûr, halen New York Eyalet Üniversitesi’nde Eğitim Danışmanlığı Profesörü olarak çalışıyor