Selam!

BAŞLANGICINDAN GÜNÜMÜZE KADAR
İSLAM COĞRAFYASINDA
HAFIZLIK TEDRİSATI


Giriş
Kur‟ân-ı Kerîm, ilahî koruma altında olması nedeniyle diğer
semâvî kitaplardan ayrı bir özelliğe sahiptir.
Kur‟ân-ı Kerîm‟in korunması ve günümüze kadar muhafazasında ana etkenlerden birisi
ve belki en önemlisi onun hıfzedilmesidir.

Bu makalede, ilk olarak Kur‟ân hıfzının başlangıcından itibaren
nasıl bir seyir izlediği ele alınacaktır. Kur‟ân-ı Kerîm‟in ezberlenmesi,
önemine binaen pratik hayatta asr-ı saadet dönemi başta olmak
üzere her dönemde güncelliğini korumuştur. Ancak ilgili konu yazılı
literatürde aynı değeri görmemektedir. Hafızlık eğitimi tarihi,
gelenekte müstakil bir esere konu olmaktan ziyade “ulumu‟lKur‟ân”,
“hadis”, “tarih”, “tabakat” ve “kıraat” alanında kaleme
alınmış eserlerde dağınık bir muhtevayla yer almaktadır.

Dolayısıyla hafızlık tarihinin, metodolojik manada klasik kaynaklarda yeterli
düzeyde yerini alamaması, burada sunulacak verilerin de sınırlarını
belirlemektedir.

Pratik alanda ise ilk inen ayetlerin ezberlenmesiyle başlayan
hıfz süreci, İslam geleneğinde şu veya bu şekilde varlığını sürdürmüş ve
günümüze kadar ulaşmıştır. Makalenin ikinci kısmında çağımızda
Kur‟ân hıfzının uygulanma biçimlerinden Endonezya örneği ele alınmıştır.
Endonezya‟da hafızlığın yaygınlığı, metodu, kurumsallaşması,
örgün ya da yaygın eğitimde yer alması işlenen konular arasındadır.

Hıfz Geleneğinin Oluşum ve Şekillenme Süreci

a. Hafızlığın Başlangıcı
Kur‟ân-ı Kerîm, nazil olmaya başladığı andan itibaren ayetlerin
ezberlenme süreci de başlamıştır. Buhârî‟nin (256 /870) Hz. Aişe
kanalıyla rivayet ettiği, Allah‟ın elçisinin ilk vahiy alma
ve bu esnada gelişen olaylara dair hadis,
Kur‟ân-ı Kerîm ayetlerinin ezberlenmeye başlandığı
ilk an olarak kabul edilmektedir. Dolayısıyla Kur‟ân hıfzı da
buradan başlatılmaktadır. Oysa Hz. Peygamber (s.a.v)‟in
Kur‟ân‟ı Cebrail‟den alma ve onu ezberleme süreci sıradan
insanların hafızlığı ile bir tutulamaz. Çünkü asıl görevi tebliğ olan
Nebi (a.s.)‟nin Kur‟ân ayetlerini ezberlemesi özel çaba gerektirmemekteydi.
Bilakis bu özel gayretinden ötürü ilahî uyarıya maruz kalmıştır:

“Vahyi tam alma telaşı yüzünden dilini kımıldatma.
Onu zihninde toplayıp okumanı sağlama işi bize aittir.
O halde onu okuduğumuz zaman sen onun okuyuşunu takip et.
Sonra onu açıklamak da elbette yine bize aittir.”

Ayet Hz. Peygamber (s.a.v.)‟i Cebrail ile okumaya değil, onu takip etmeye yönlendirmektedir.
Ayrıca “Sana vahyedileni henüz tamamlamadan Kur‟ân‟ı acele ile okumaya kalkma;
“Rabbim ilmimi artır.” de.” buyurularak Hz. Peygamber (s.a.v.),
ısrarla acele etmemeye davet edilmektedir.

İlaveten “(Ey Muhammed!) Sana (Kur‟ân‟ı) okutacağız
ve sen hiç unutmayacaksın” ayetiyle vahyin ve Hz. Peygamber (s.a.v.)‟in
onu unutmamasının ilahî garanti altında olduğu vurgulanmaktadır.

Hafızların seyyidi olarak değerlendirilen Hz. Peygamber
(s.a.v), elbette Kur‟ân Kerîm‟i ezbere bilmekteydi. Ancak onun hıfzı
vehbî olarak değerlendirilmeli ve bilinen manasıyla hafızlık müessesesi,
kendisinden başlatılmamalıdır. Çünkü onun asıl amacı
Kur‟ân‟ı hayata geçirmek, tebliğ etmek ve bu konuda örneklik sergilemekti.
Hz. Peygamber (s.a.v.)‟in, bilinen manasıyla hıfzın başlaması ve
yaygınlaşmasına öncü olması sahabiyi Kur‟ân Kerîm‟in ezberlenmesine
teşvik etmesi noktasındadır. Bilhassa namazlarda okunması
için ayetlerin hıfzedilmesini istemiştir. Bu bağlamda sahabi de
Kur‟ân‟ı ezberlemeye son derece önem vermekteydi.

Sahabi ayetleri ezberleyerek namazlarda okumakta
ve insanlarla karşılaştıklarında onlara bildiklerini aktarmaktaydılar.
Bu özel gayret çerçevesinde mescitlerde Kur‟ân okuyan sahabilerin
okuma sesleri mescidin dışına kadar taştığı için Hz. Peygamber (s.a.v.) hem insanların hem
de Kur‟ân okuyan sahabilerin birbirlerinden rahatsız olmamaları
için onlardan seslerini alçaltmalarını istemekteydi.

Sahabinin Kur‟ân ayetlerini hıfzetme çabası, yöntem, amaç ve elde edilecek
sonuç açısından bugünkü hafızlıkla aynı değerlere sahip olmasa da
kesbî manada ele alınabileceği için hafızlığın başlangıcı sayılabilir.

Kur‟ân hıfzı, başlangıçta sosyal bir olgu olarak Kur‟ân-ı Kerîm‟in
muhafazasında doğal bir süreç olarak kendini ortaya koymaktadır.
Çünkü Kur‟ân-ı Kerîm‟in nazil olduğu toplumun genel özelliği ümmilikti
ve o dönemde yazı malzemesi de oldukça kısıtlıydı.

Ayrıca sözlü kültürün hakim olduğu bir toplumda
hıfzın önceliği normal bir uygulama kabul edilebilmektedir.
Kur‟ân-ı Kerîm‟in birinci planda ezber ile korunması gerektiği
düşüncesi ayetler bağlamında da ele alınmaktadır. Bunun bir delili
olarak ilk inen ayetler gösterilmektedir: “Yaratan Rabbinin adıyla
oku! O, İnsanı alaktan yarattı. Oku! İnsan bilmediğini öğreten,
kalemle (yazmayı) öğreten Rabbin, en büyük kerem sahibidir.

Burada, oku emrinin daha önce gelmesi, Kur‟ân‟ı korumada sözlü kültü-
rün (ezberin) daha evvel ve daha evla olduğu şeklinde yorumlanabilmektedir.

Ayrıca göz ardı edilemeyecek diğer bir husus da oku
emrinin iki kez geçmesidir. Okumanın (ve ezberlemenin) önemine
binaen olmasına ilaveten birinci oku emrinin Hz. Peygamber(s.a.v)‟e,
ikincinin de O‟nun insanlara öğretmesine delalet ettiği
de düşünülebilmektedir. Yani birinci emirde “Sen Cebrail‟den oku
ve öğren.”, ikinci emirde “Öğrendiğin gibi oku ve öğret.” kastedilmiş olabilir.

Öte yandan ilgili ayetlerde beşeri ilimlerin öğrenilmesi ve muhafazası
için kaleme vurgu yapılması ile aslında ilahi vahyin de
kaleme alınması zımnen emredilmiş olabilir.

Böylece Kur‟ân hem ilk emir olan okuma (ve ezberleme) ile hem de yazı ile
koruma altına alınmıştır.

Kur‟ân-ı Kerîm‟i Allah Teâla‟nın koruma vaadi ayette
vurgulanmakta olup; “Kur‟ân” ismiyle, sözlü (ezber), “Kitap” ismiyle de
yazılı olarak muhafaza edileceğine ve dolayısıyla her iki şekilde de
koruma altında olacağına dikkat çekilmektedir.

İbnü‟l-Cezerî‟nin (833/ 1429) Müslim‟den (261/ 875) bir rivayetle
desteklediği kanaatine göre, Kur‟ân‟ın naklinde yazıya değil, hafızaya güvenmek
Allah‟ın bu ümmete bahşettiği en büyük özelliktir.

Buna göre Kur‟ân‟ın naklinde hıfz ana unsurdur.
Hz. Peygamber (s.a.v.) sahabiyi Kur‟ân‟la meşgul olmaya sözlü
olarak da teşvik etmiştir. Kendisinin, Kur‟ân‟ı öğrenen, öğretenlerin,
yaşayan ve başkalarına ulaştıranların alacakları mükafatları içeren
hadisleri bu konuda harekete geçirici unsur işlevi görmüşlerdir.
Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde Kur‟ân‟ın hıfzedilmesinde
metot olarak tedricilik söz konusuydu ve ezber yapmada “tedârüs”
yolunu benimsedikleri görülmektedir. Bu metoda göre bir sahabi on
ayeti okumakta, diğerleri dinlemekte, bu aşamadan sonra bir baş-
kası on ayet okumakta… böylece ayetler karşılıklı okunmuş olmaktadır.

Hz. Peygamber (s.a.v)‟in de ayetleri sahabiye onar onar
öğrettiği gözlenmekte ve birinci on ayet bitmeden diğer on ayete
geçmediği rivayet edilmektedir.

Sahabi Kur‟ân‟ı ezberlerken bir yandan da hayata geçirmeyi
ihmal etmemekteydi. Çünkü asıl amaç “Kur‟ân‟ı kalpleriniz onunla
birlikte olduğunda okuyunuz. Kalpleriniz Kur‟ân‟dan ayrılınca okumayı bırakınız.”
hadisini gerçekleştirmekti.

Bu çerçevede Abdullah b. Mes‟ud‟un (32/ 652- 53): “Bize Kur‟ân‟ın lafzını ezberlemek
zor, onunla amel etmek ise kolay gelirdi; bizden sonrakilere ise
Kur‟ân‟ı ezberlemek kolay, onunla amel etmek zor gelmektedir.”
sözü ve sahabiden Enes‟in (93/ 711- 12) “Bizden birisi Bakara ve
Al-i İmrân Sureleri‟ni ezberlediklerinde o kişi gözümüzde çok büyür
ve aramızdaki değeri oldukça artardı.”

ifadesi; Hz. Ömer‟in (23/644) Bakara Suresi‟ni on iki yılda öğrenmesi
(anlaması ve uygulamaya geçirmesi)
ve tamamlayınca da bir deve kurban etmesi
ve yine oğlu İbn Ömer‟in (73/ 692) Bakara Suresi‟ni öğrenme süresinin
kaynaklarda dört ya da sekiz yıl olarak belirtilmesi
hususları, bahsi geçen konu için delil kabul edilebilir.

b. Hafızlık Kurumunun Müesseseleşme Seyri
Hz. Peygamber (s.a.v.)‟in vefatından sonra Kur‟ân hıfzına olan ilgi giderek artmıştır.
Hatta Hz. Peygamber (s.a.v.) hayatta iken
hıfzını tamamlamayan sahabilerin bir kısmının onun vefatından
sonra Kur‟ân‟ın tamamını ezberledikleri rivayet edilmektedir.

Vahyin nazil olma süreci Hz. Peygamber (s.a.v.) yaşadığı sürece
devam ettiği için kendisinin sağlığında Kur‟ân metinlerinin bir
araya getirilmesinden bahsedilemez.

İslam toplumundaki olumsuz olaylardan ötürü
Kur‟ân‟ın kaybolması endişesiyle bir araya getirilmesi çabaları

Hz. Ömer‟in (23/ 644) teklifiyle başlamıştır. Başlangıçta konuya
olumsuz yaklaşan halife Hz. Ebû Bekir (13/ 634), Hz.Ömer‟in
bunun hayırlı bir iş olduğunu belirtmesi üzerine ikna olmuş ve
aralarındaki istişare sonucu bu işi, Hz. Peygamber (s.a.v.)
zamanında vahiy katipliği yapmış genç sahabilerden Zeyd b. Sabit‟in
(45/ 665) başkanlığındaki bir komisyonun yapmasını uygun
görmüşlerdir.

Her ne kadar Kur‟ân Mushaf haline getirilmişse de
henüz çoğaltılması yapılmamıştır. Ayrıca çoğaltılmış olsa bile o
günün koşullarında herkesin elinde bir Mushaf‟ın olmasının imkansızlığı ortadadır.
Dolayısıyla Kur‟ân‟ın nesillere aktarımında hıfz
hala ana unsur olarak görülmektedir.

İslam‟ın yayılmasına paralel olarak Kur‟ân eğitimi ve hıfzında
da ilerlemeler olmuştur. Ebû Musa el-Eş„arî (42/ 662- 63), Basra
valisi iken bulunduğu bölgede pek çok kişinin Kur‟ân‟ı ezberlediğini
halife Hz. Ömer‟e (23/ 644) bildirmiş ve kendisinden onlara maaş
bağlamasını istemiştir. Hz. Ömer ise Kur‟ân‟ı ezberleyenlerin onun
hükümlerini ihmal edeceklerinden kaygılandığını ifade ederek onları
kendi hallerine bırakmasını tavsiye etmiştir.

Bunun yanında Hz. Ömer‟in ganimetleri dağıtırken Kur‟ân‟dan ezbere bildikleri miktara
göre taksim etmeyi emrettiği de aktarılmaktadır.

Hafızların çokluğunu gösteren başka bir rivayette de Ebû Musa el-Eş„arî Basra‟nın
hafızlarını onlara nasihat etmek üzere çağırdığında sayılarının
300‟e ulaştığı haber verilmektedir.

Bu dönemde Kur‟ân hıfzının metodu konusunda “tesmi‟”(dinleme),
“telakki” (talkin) yöntemleri kullanılmıştır. Telakki,
ezberlenecek ayeti önce hocanın okuması arkasından öğrencilerin
tekrar etmesi ve ezberleme işlemi tamamlanıncaya kadar bu şekilde
devam edilmesidir. Kur‟ân‟ı Hz. Peygamber (s.a.v.) hayatta iken
ezberleyen sahabilerden Ebû‟d-Derda‟(33/ 654),
Şam‟da mescitlerde ve Ümeyye camiinde bu yöntemlerle Kur‟ân eğitimi vermekte ve
hafız yetiştirmekteydi. Ebû‟d-Derda‟nın mescitte Kur‟ân eğitimi verirken
eğitim verilecek öğrencileri onar kişilik gruplara ayırdığı ve
her gurubun başına bir okutman (kaynaklarda “arif” olarak geç-
mektedir) koyduğu belirtilmektedir. Bu sırada kendisi de mihrapta
durmakta ve onları takip etmekteydi. Gruplardan birisi yanıldığında
onu öncelikle grup başkanı düzeltir o da yanıldığında Ebû‟d-Derda‟
nihai düzeltmeyi yapardı. Başka bir rivayette Müslim bin Mişkem
şöyle der: “Ebû‟d-Derda‟ bana dedi ki: “Yanımda Kur‟ân okuyanları
say.” Ben de saydım, 1600 küsur kişi vardı ve her on kişilik grupların başında
bir uzman vardı. Ebû‟d-Derda‟ ayakta durarak onların
çevresinde dolaşırdı. Onlardan biri hıfzını sağlamlaştırınca Ebû‟dDerda‟ya yönelirdi.”

İlk dört asırda yüksek seviyedeki Kur‟ân eğitimleri camilerde
verilmekteydi. Camilerde ibadette huzura engel olacağı endişesi ile
küçük çocukların Kur‟ân eğitimi “küttâb” adı verilen mekteplerde
yapılmaktaydı.

Buhârî‟nin bir rivayetinden anlaşılacağı üzere Hz. Peygamber (s.a.v.)
döneminde var olan ve Osmanlı‟daki sıbyan
mekteplerini andıran bu müesseselerde Kur‟ân dersi dışında farklı
dersler de işlenmekteydi. Bu mekteplerden Kur‟ân dersi ağırlıklı
olanlarına sonraları “Kur‟ân küttâbları” denilmekteydi.
Emevi halifesi Muaviye döneminde bu okulların Dımaşk‟taki varlığı
söz konusu okulların daha erken dönemlerde yaygınlaştığını göstermektedir.

Küttâblarda müfredat Kur‟ân üzerine şekillenmekteydi.
Öncelikle Kur‟ân‟ın ilk suresi olan Fatiha Suresi ezberlenmekte ve akabinde
114. sure olan Nas Suresi hıfz edilmekteydi. Sonrasında
Kur‟ân‟ın en uzun suresi olan Bakara Suresi‟ne kadar surelerin ezberlenmesi
sondan başa doğru devam etmekteydi.

Kur‟ân ayetlerinin ezberlenmesinde “arz” ve telakki metotları esas alınmıştır.

Telakki metodunda birinci aşama olarak hocanın ilgili
pasajı okuması ve öğrencilerin dinlemesi yer alırken, arz
yönteminde öğrencinin ezberlediği bölümü tashih için
hocaya sunması yer almaktadır. Kur‟ân‟dan bir günde ne kadar ezberleneceği
ise hocaların inisiyatifinde olan bir durumdu. Bazıları günde birkaç
ayeti yeterli görürken bazıları birkaç sayfa okutabilmekteydi.

Yüksek Kur‟ân öğrenimi için camiler dışında eğitim veren ilk
müstakil eğitim kurumları “darülkurra”lardır. Hicri IV. yüzyılın
sonlarında ya da V. yüzyılın başlarında kurucusu ve hocalarına atfen
Rişâiyye Darülkur‟ân‟ı adıyla ilk darülkurra inşa edilmiştir. Daha
sonra hicri VIII. ve IX. yüzyıllarda Cezeriye, Haydariye, Dellâmiye,
Sencâriye, Sâbûniye ve Vecîhiye adında darülkur‟ânlar kurulmuştur.

Osmanlıda Kur‟ân ihtisas medreselerine genellikle darülkurra
ismi verilmiştir. Bu güne ulaşmaları mümkün olmasa bile Osmanlı
topraklarının her bölgesinde çok sayıda darülkurra bulunmaktaydı.
Rumeli beylerbeyi Cafer Paşa‟nın yaptırdığı Kütahya Darülkurrası,
Mimar Sinan‟ın yaptığı İstanbul Süleymaniye, Hüsrev Kethüda,
Sokullu Mehmet Paşa, Atik Valide darülkurraları ve Davut Ağa‟nın
yaptığı Edirne Selimiye darülkurrası zamanımıza kadar ayakta kalabilenlerdir.
Darülhuffazlar ya da darülkurralarda ders veren hocalara “ġeyhu‟l-Kurrâ”,
ġeyhu‟l-Kırââ”, yerine getirdikleri görevlerine de “MeĢîhâtü‟l-Kırâ┠denilmekteydi.

Osmanlı devrinde ilk darülkurranın Orhan Gazi tarafından
İznik‟in fethinden sonra Süleyman Paşa Medresesi ile birlikte ve onun
yanına yapıldığı rivayet edilmektedir.

Bunun yanında ilk darülkurranın Yıldırım Beyazıt tarafından
Ulu Caminin yanına tesis edilen müessesenin olduğunu belirtenler de vardır.

Darülkurraların sayısı ve içeriği ile ilgili çok değerli bilgiler Evliye Çelebi
(1093/ 1682) tarafından verilmektedir. Kaydedilen bilgilere göre
sadece Amasya‟da dokuz adet darülkurra bulunmakta ve
bunlardan biri olan Sultan Beyazıd Darülkurrası‟nda 300‟den fazla
hafız bulunmaktadır. Burada aynı zamanda kıraat-ı seb„a ve kıraat-ı
„aşere okutulmaktadır.

Evliya Çelebi ayrıca Merzifon ,Bitlis, Manisa, Tire şehri,Gelibolu,
Tekirdağ , Edirne‟de ve pek çok merkezde bulunan
darülkurraların sayısı ve niteliği hakkında bilgi vermektedir.

İlaveten Osmanlı‟da Anadolu sınırlarının dışındaki darülkurralardan da
bahseden Evliya Çelebi, Mısır‟da 370 , Bağdat‟ta altı , Kudüs‟te yedi
, Şam‟da her birinde kıraat-ı seb„a, „aşere ve takrîb kıraati
tilavet olunan kırk adet darülkurranın varlığını kaydetmektedir.

Osmanlıdaki hafızlık sistemi hakkında Tire Vakfiyesi değerli
bilgiler vermektedir. Tire şehrinde Sultan Selim Han‟ın kurduğu
darülkurrada haftada iki gün bütün hafız talebeler bir araya toplanıp
Hafs ve İbn Kesir kıraatleri öncelikli olarak kıraat-ı seb„a ve kıraat-ı
„aşere üzere Kur‟ân‟ı hıfzettikleri aktarılmaktadır.

Tire vakfiyesini ele alan yazıda burada, bir öğreticinin öğrenci sayısının yedi
ile sınırlandırıldığı ve haftada dört gün ders yapıldığı belirtilmektedir.

Ayrıca Konya darülhuffazlarında öğrenci sayısında kesin bir
sınırdan söz etmek mümkün olmamakla birlikte Süleyman oğlu
Selman, yaptırdığı darülhuffaza alınacak öğrenci sayısını on olarak
belirtirken Hondi Hatun Darülhuffaz‟ında ve Turgutoğulları‟ndan
Erdoğdu Bey‟in Larende‟de yaptırdığı darülhuffazda öğrenci sayısı
üç ile sınırlandırılmıştır. Talebe sayısının bu kadar az tutulmasında
amaç hıfzın kavi olması, sağlıklı bireyler yetiştirebilmek için öğreticilerin
öğrencilere daha fazla vakit ayırabilmesinin sağlanması ve
darülkurralara gidecek kursiyerlerin daha nitelikli yetişebilmesidir.
Darülhuffazlarda dersler, öğrencilerin zihinleri berrak olduğu zaman
dilimlerinde ezber yapmalarını sağlamak için sabahın erken
vakitlerinde işrak saatlerinde başlatılmaktadır.

Osmanlı eğitim sisteminde XVI. asırda başlayan aksaklık ve tı-
kanma bütün müesseselerde olduğu gibi medreselerin işleyişini de
geniş ölçüde etkilemiş ve ihtiyaçlara cevap veremeyecek duruma
gelmesine neden olmuştur. Bu intikalde dini alan da diğerleri gibi
olumsuz etkilenmiş hatta büyük ölçüde kopukluklar yaşanmıştır.

Geleneksel eğitimi temsilen devam eden sıbyan mektepleri ve
medreseler, eğitimin tek elde birleşmesini ifade eden Tevhid-i Tedrisat‟a
kadar çeşitli el değiştirmelere rağmen bazen Evkaf‟a bazen
de Meşihat‟a bağlı olmuşlardır.

Tevhid-i Tedrisat‟la birlikte medreselere kıyasla Darulhuffaz‟lar da kapatılmıştır.
3 Mart 1924‟te Şer‟iyye Vekâleti kaldırılmış ve yerine Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur.
Dolayısıyla bu tarihten itibaren darülkurralar ve hafızlık Diyanet İşleri Başkanlığı
bünyesinde yaygın din eğitimi içerisinde Kur‟ân kurslarında varlığını devam ettirmiştir.

İslam Coğrafyasında Hafızlık Uygulamalarından
Endonezya Örneği

Endonezya‟da Kur‟ân eğitimi çok küçük yaşlarda başlamaktadır.
Çocuklar dört yaşlarında, bütün mahallelerde bulunan camilerde
tamamen gönüllülerce yürütülen akşam kurslarına katılmaktadırlar.
Bu yaşlarda Kur‟ân okumayı öğrenen çocuklar ileriki yaşlarda hafızlığa
başlamakta zorlanmamaktadırlar. Küçük yaşlarda Kur‟ân eğitiminde
tecvit adına sadece farz olduğuna inanılan kurallar yerine
getirilecek kadar tecvit öğretilmekte ve eksik kalan kısım sonraki
eğitimlerde tamamlanmaktadır. Sözü geçen uygulamadan ötürü
Endonezya‟da Kur‟ân okumayı bilmeyen Müslüman yok denilebilecek kadar azdır.
Endonezya‟da hafızlık, Müslüman nüfusa oranla %1 civarındadır.

Ancak bu oran, ülkenin hafızlarıyla meşhur Kudüs şehrinde
%2 civarında olmakla birlikte genel bir eğilimle hıfza rağbet gittikçe
artmaktadır. Ülkede hafız sayısı bu oranlarda olmasına karşın, bir
iki cüz ezbere bilen veya hafızlığını tamamlamış insanlar oldukça
fazladır. Endonezya‟da hafızlık hem örgün eğitim hem de yaygın
eğitimle sürdürülmektedir.

Örgün Eğitimle Birlikte Hafızlık
Ülkede hafızlık pek çok koldan yürütülmektedir. Hafızlık yaptı-
ran ilköğretimler bulunmaktadır. İlkokulda hıfzını bitiremeyenler
buna ortaokul ve lisede devam edebilme şansına sahiptirler.

Hafızlık okullarında da olmazsa hafızlıkla birlikte eğitim veren üniversiteler
tercih edilip hıfza devam edebilmektedirler. Hatta yüksek lisans ve doktorada
hıfza devam edebilme imkanı bulunmaktadır.

a. İlköğretimde Hafızlık
Endonezya‟da Kur‟ân öğrenme, erken yaşlarda başladığı için
tahfiz (hafızlık) eğitimi ilkokullardan itibaren verilebilmektedir. Bu
okulların yatılı eğitim verenlerine Arapça karşılığı “ma‟hed” olan
“pesantren” denmektedir.

Ülkede ilköğretimde yapılan hafızlıkta standart bir kural olmamakla
birlikte genel olarak okulun bitiminde hafızlığın da bitmesi planlanmaktadır.
Ancak bu durum öğrencilerin kabiliyeti çerçevesinde ilerlemekte ve
gücü yetmeyenler hıfzın tamamlanmasına zorlanmamaktadır.
Çünkü öğrenciler bir sonraki eğitim sürecinde hıfzına devam etme şansına sahiptirler.
İlköğretimlerde uygulanan hıfz progr***** örnek olması
açısından Endonezya‟nın hafızlıkta otorite şehri Kudüs‟te bulunan TeĢ-
viku‟d-Dullab es-Selahiyye Yenbu„u‟l-Kur‟ân Medresesi isimli medrese
incelenebilir. Nahdlatu‟l-Ulamah‟a bağlı medresede
öğrenciler okulun ilk yılı dört cüz, diğer yıllar altı cüz ezberleme yoluyla
hafızlık yapmaktadırlar. Ancak öğrencilerin tamamı buradan hafız olarak
mezun olmak zorunda değildir. Hıfzını tamamlamayacak talebeler,
güçleri yettiği kadarını ezberlerken öğrencilerin yüzde altmışı
Kur‟ân‟ın tamamını ezberleyebilmektedir.
Asım Kıraatinin okutulduğu medresede hafızlığını bitirdikten sonra
isteyenlere özel olarak yedi kıraat dersi verilmektedir.

En kısası iki yıl beş ay olmak üzere, kursiyerlerin hafız olma sü-
releri dört ila altı yıl arasında değişmektedir. Ayrıca az da olsa bu
duruma güç yetiremeyenler de bulunmaktadır. Medresede, hıfza
önce Kur‟ân‟ın sondan üç cüzü ezberlenerek başlanmakta
ve akabinde başına dönülmektedir. Onar kişiden oluşan grupların her
birinin başında ayrı hocalar bulunmaktadır.

Hafızlığın bitiminde yapılan “hafle” adlı törende, hıfzla ilgili sı-
navı geçen öğrencilerin Kur‟ân‟ı baştan sona ezbere okumasının
ardından “seramoni” bölümüne geçilmektedir. Burada Duha ile Nas
Surelerinin arası, belli bir düzen içerisinde öğrenciler tarafından
okunmakta ve akabinde birlikte hazırlanan dua, kendi aralarından
seçtikleri sözcünün seslendirmesiyle yapılmaktadır.

Okulda, tamamı yatılı 220 talebe, altı yaşında okula başlayarak
hafızlığa geçmeden elemeye tabi tutulmaktadır. Elemede, ezber
yeteneği olan ve tecvitli olarak akıcı Kur‟ân okuyabilenler başarılı
sayılmaktadır. Sabah beşten yediye kadar ezber yapan öğrenciler bu
saatten sonra okul eğitimine geçmektedirler. Öğlen yemeği ve namazından sonra,
saat 13:00 ila 14:30 arasında kayluleye (öğlen
uykusu) yatılmakta ve uyku sonrası duş ile ikindi namazına hazırlık
yapılmaktadır. İkindi ve akşam namazları sonrasında tekrar yapan
öğrenciler günün üç namazından sonraki vakitleri ezbere ayırmaktadırlar.
73
b. Ortaöğretimde Hafızlık
Endonezya‟da ilköğretimde hafızlık yaptırıldığı gibi ortaöğretimde de
hafızlık devam etmektedir. Ülkede ilkokullar Eyalet Devletlerine ve İç İşlerine;
ortaokul, lise ve üniversiteler de Eğitim Bakanlığına bağlıdır.

Ülkede Eğitim Bakanlığına bağlı, yatılı olan ve
hafızlık eğitimi veren okullar bulunmaktadır.
Hafız yetiştiren ve Eğitim Bakanlığına bağlı okullardan Daru‟lKur‟ân(PPA),
ortaöğretim düzeyindedir. Öğrenciler ortaokula baş-
ladıklarında ilk yıl 30‟uncu, 1‟inci ve 2‟nci cüz, sonraki yılda ise
üçüncü cüzden devam edecek şekilde her yıl üç cüz ezberlemektedirler.
Ancak bütün okullarda olduğu gibi burada da Kur‟ân‟ın tamamını
ezberlemek istemeyen öğrenciler bu programdan sorumlu
değildir, güçleri yettiği kadar ezber yapmaktadırlar. Zaten altı yıl
süren eğitimin tamamında en fazla on sekiz cüz ezberlenebilmektedir.

Okulun tahfiz (hafızlık) bölümü başkanı
ilkokulda Kur‟ân‟ı ezberleyerek buraya gelen öğrencilerin
sayısının az olmadığını vurgularken burada da hafız olmayanların
devam edecekleri enstitüde hıfzlarını sürdürmelerinin
mümkün olduğunu belirtmektedir.

Normal koşullarda sabah ve yatsı namazlarının sonrası olmak
üzere, öğrenciler günde iki kez ezbere vakit ayırmaktadırlar. Özel
olan talebeler ise buna ikindi namazını eklemektedirler. Sabah yeni
ezber yapılırken yatsı sonrası muraaca (tekrar) zamanıdır. Eğitim
öğretim süresince sadece Pazar günleri tatil verilirken yarıyıl dönem
imtihanlarından sonra ve sene sonu ile ramazan bayramlarından iki
hafta öncesi yıllık tatillerdir. 189 erkek öğrenci mevcudu ile eğitim
veren kurumun bayan şubesi de bulunmaktadır.

Öğrenciler her gün yeni ezberlerine ilaveten iki sayfa tekrar
vermek durumundadır. Semaî ve Telakki sistemleri ile
ezber yapan öğrenciler gruplar halinde ders işlemektedirler.

a. Yükseköğretimde Hafızlık
Başkent Cakarta‟da üniversite ile birlikte hafızlık yaptıran okulların
en meşhurlarından birisi 1971‟de kurulan PTIQ‟dür. Fakülte
dekanı,öğrencilerin sekiz yarıyıl ders gördüğünü, her dönemde
dört, son yarıyılda iki cüz ezberlediklerini fakat bunun
zorunlu olmadığını vurgulamaktadır.

Sadece hafız olmak isteyen öğrenciler zikredilen programa
uyarken hafız olmayacak talebeler için düzenlenen ezberler
sırayla değil hocaların tespit ettikleri surelerden oluşmaktadır.

Okulda öğrenciler, tüm Kur‟ân‟ı ezberlemek isteyenler ve
zorunlu ezberleri yapacak olanlar diye ikiye ayrılmaktadır.

Hafız olacak olan öğrenciler yatılı yurtlarda kalmaktadırlar. Pazartesi ve
çarşamba günleri yurtta, cuma günleri okulda hıfz dersi yaparlarken
bunların dışında kalan öğrenciler sadece cuma günleri
üniversitede hafızlık dersi görmektedirler. Okulda yapılan derslerde sadece
yeni ezberlenen sayfalar okunmakta, yatılıda ise hocalar tekrarları
dinlemek üzere yurtlara gitmektedirler.

Her dönem sonunda öğrenciler ezberlenen bütün bölümlerden sınav olmaktadırlar.
Hafız olmayacak öğrenciler ise kendi aralarında 16 cüz ezberleyenler ve
4 cüz ezberleyenler diye ayrılabilmektedirler.

Kur‟ân derslerinde ayrıca “nağam” adı verilen güzel Kur‟ân
okuma usulleri öğretilmektedir. Üniversitede iki yarıyıl boyunca
yedi ve on kıraat dersi verilmekte ancak pratikten ziyade teori öğretilmektedir.
Kıraat derslerine Mısır‟da Ezher Üniversitesi ve
Mekke‟deki Ummu‟l-Kurra Üniversitesi‟nin kıraat bölümlerini okuyan
hocalar girmekle birlikte, fakülte artık kendi öğreticilerini yetiştirecek konuma gelmiştir.
PTIQ‟da ders veren öğreticiler icazetlidir ve
Hz Peygamber (s.a.v.)‟den bu güne kadar Kur‟ân‟ı ulaştıran sened
silsilenin sonunda kendi isimleri yer almaktadır.

Endonezya‟da hafız olmak isteyen kişi, bunu başarmak için
günlük hayatından ya da eğitim hayatından ödün vermek zorunda
kalmamaktadır. Bir taraftan eğitimi ve günlük hayatı devam ederken
diğer taraftan Kur‟ân ezberi devam etmekte ve nihayetinde hıfz
tamamlanmaktadır. Oldukça olumlu bir gidişat gibi görünen bu
uygulamanın aksayan en önemli noktalarından biri, uzun bir zaman
dilimine yayılan ezberin düzgün tekrarlarının yapılamaması nedeniyle
unutulma tehlikesi ile karşı karşıya olmasıdır.

b. Yaygın Eğitimde Hafızlık
Yaygın eğitimde hafızlık yaptıran tahfiz merkezleri,
aynı zamanda başka bir kurumda okula devam eden, iş hayatı ile birlikte
hafızlık yapmak isteyen, lise sonrası Kur‟ân ezberine vakit ayırabile-
cek olan ya da benzer sebeplere sahip kursiyerlere hizmet vermektedir.
QMS Report Asia Muslims Charity Foundation grubuna bağlı
Osman b. Affan kursu bunlardan birisidir. Kursun tahfiz hocaları
koordinatörü,kendi müesseselerini öncelikle gönül bağı olarak
Muhammediye cemaatine müntesip olarak tanımlamaktadır.

Kursta, öğrenciler hıfzlarını ortalama iki yılda tamamlamaktadırlar.
Bakara Suresi‟nden başlayıp sona doğru ezber yapan öğrencilerin
tekrar durumları, ne kadar ezberleri olduğuna bağlıdır. Örne-
ğin beşinci cüze gelen bir öğrenci günde bir cüz muracaa (tekrar)
yapmak zorundadır. Şu halde on beşinci cüzde olanın günde üç cüz
tekrar etmesi gerekmektedir. Ancak bunları kendisi yapma, arkada-
şına dinletme yahut da hocaya verme konusunda serbesttir.
Osman b. Affan kursunda öğrencileri motive etmek için çeşitli
yollar kullanılmaktadır. Bunlar arasında tavsiyelerde bulunma ve
seyahatlere götürmeyi sık sık yapılan faaliyetlerdir. İlginç bir metot
olarak kursiyerler başka mescitlere götürülmekte, orada ezber çalı-
şan grupların arasında zaman geçirmeleri sağlanmakta ve kendi
konumundaki arkadaşları ile sohbet ederek içerisinde bulunduğu
ruh halinden hızlıca uzaklaşmaları beklenmektedir.

Yaygın eğitimde görev yapan hafız öğreticiler, Endonezya‟nın
genelinde bu işin karşılığında ücret almamaktadır. Dolayısıyla ge-
çimini bir şekilde sağlamak zorunda olan hocalar öğrencilere en
fazla günde beş saat vakit ayırabilmektedirler. Geri kalan zaman
diliminde kendisine ve ailesine yetecek kadar maişet ararken ek işte
çalışmakta ve bazen bu da yeterli olmayınca daha fazla kazanmak
için çaba harcamaktadırlar. Osman b. Affan kursunda çalışan öğreticiler,
diğerlerinden farklı olarak bağlı bulundukları dernekten
ücret almaktadırlar. Ancak belirtilen ücret, Türkiye‟de şu an itibarıyla
Kur‟ân Kursu öğreticiliği yapan bir hocanın aldığı maaşın onda
biri kadar bir miktardır.

Sonuç
Hz. Peygamber (s.a.v.) Kur‟ân‟ın nasıl okunacağını Cebrail‟den
sözlü olarak öğrenmekte ve sahabiye de kendisi okuyarak öğretmekteydi.
Ayet, ayetler ya da ayetin bir bölümü nazil olduğunda
onları öncelikle erkeklerden bir topluluğa okumakta ve sonrasında
kadınlara tebliğ etmekteydi.

Ancak bu aşamadan sonra vahiy
katiplerini çağırmakta ve ilgili vahyi kendilerine yazdırmaktaydı.
Akabinde yazılanın yüksek sesle okunmasını emretmekte ve böylece
eksik, ilaveli ya da yanlış yazımlara müdahalede bulunmaktaydı.

İlk dönemlerden itibaren yazıya geçirilse bile Kur‟ân-ı Kerîm,
temelde sözlü olarak muhafaza edilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.)‟in
uygulamasında kıraat ile koruma birinci sırayı almaktadır. Yine Hz.
Peygamber (s.a.v.), Kur‟ân‟ın, yetişmiş ve yetki verilmiş bir muallim
huzurunda öğrenilmesinde ısrar etmekteydi. Dolayısıyla ilk muallim
bizzat kendisiydi ve onun yetki verdiği sahabiler de onun sağlığında
ve ondan sonra bunu sonraki nesillere aktarmışlardı.

Klasik uygulamada kıraatin aktarımında hoca talebe ilişkisi çok
önemlidir. Öğrenci, öğrenim gördüğü hocanın onayını alırsa
hocasına kadar gelen sened silsilesine dahil olur ve listenin son kısmına
öğretici tarafından eklenir. Yani Hz. Peygamber (s.a.v.)‟den Kur‟ân‟ı
öğrenen sahabi sonrasında tabiûn, tebe-i tabiin ve
onlardan öğrenenler şeklinde devam eden sened silsilesi günümüze kadar bu
uygulama ile ulaşmıştır. Belki bu sebepten icazetin altında alındığı
kurumun ismi değil, hocanın adı yazmaktadır.

Sosyal hayatta Müslümanların bu kadar önemsedikleri ve bazı-
larına göre farz-ı kifâye hükmünde gördükleri hafızlığın yazılı
dokümanlarda fazla rağbet görmemesi, onun tabiatı gereği sözlü
geleneğe ait bir alan olmasından kaynaklanmaktadır.

Hıfz ve kıraatte öğreticinin “fem-i muhsin”olmasının önemi nedeniyle hafızlık
sözlü kültüre dayalı olarak devam etmiş ve klasik kitaplarda çok
fazla yer almamıştır. Çünkü kitaptan kıraat öğrenilemez. Kitaplar
belli başlı kuralları ortaya koysa bile sahih okuyuş ancak duyma ve
görme ile gerçekleşebilir. Dolayısıyla geleneksel hıfz eğitiminde
dönemler arasında küçük farklar olsa bile genel manada hafızlık
eğitimi, duymaya dayalı olan tesmi‟, öğreticinin okuyuşunu her
yönüyle takip etme manasında telakki ve sözlü, yüzyüze eğitim
anlamında müşafehe yöntemleri ile gerçekleştirilmiştir. Kur‟ân‟ı
başından ya da sonundan ezberlemeye başlamada genel geçer bir
kuraldan söz etmek mümkün olamazken bu konuda öğreticilerin
inisiyatifinden bahsedilebilir.

Kur‟ân-ı Kerîm‟in ezberlenmesi gelenekte olduğu gibi günü-
müzde de önemini korumaktadır. Müslümanlar, kendi imkan ve
şartları çerçevesinde bu görevi sürdürmektedirler. Endonezya,
Müslümanların her açıdan güçlü olmasını sağlamak amacı ile eğitimden
ödün vermeden, eğitim hayatıyla birlikte Kur‟ân hıfzını gerçekleş-
tirmek için çözümler üretmiştir ve örgün eğitimin içine “Hıfz Programı” yerleştirmiştir.
Ancak bu programdaki en büyük eksiklik bir
taraftan ezber yapılırken diğer taraftan sağlam bir sistemle bu ezberlenilenlerin
koruma altına alınamamasıdır. Dolayısıyla ezber
manasında hıfzlarını tamamlamış olsalar bile bu ezberlerini büyük
oranda kaybetmektedirler.

Endonezya‟da farklı koşullarda olan insanlara hizmet vermek
için yaygın eğitim çerçevesinde hafızlık yapılmasına imkan verme
de ihmal edilmemiştir. Fakat bu eğitimde hıfza çalışanlar Türkiye
Cumhuriyeti‟nde olduğu gibi eğitime uzun aralar vermekte ve belki
de bir daha öğrenim hayatına geri dönememektedirler.

Arap olmamasına karşın Kur‟ân-ı Kerîm eğitiminin ve hafız sayısının yüksek olması
Endonezya‟nın diğer farkları arasında sayılabilir.
Kur‟ân‟ı Kerîm‟in hıfzı konusunda, başlangıcı ve günümüz arasında bakış açısı,
yorumlama ve verilen değer açısından çeşitli farklılıklar bulunmaktadır.
Yukarıda belirtildiği üzere sahabi Kur‟ân‟ı
hıfzederken aynı zamanda onu hayata geçirmeyi hedeflemekteydi.
Belki hayata geçirmeden yeni bir ayet ezberlememekteydi. Sonraki
dönemlerde şekil değiştiren hafızlık, zaman zaman İslami ilimleri
tahsile başlamada ilk aşama vazifesini görmüştür.
Ancak günümüzde salt ibadet olmaya doğru ilerlerken
bahsi geçen özelliklerini yüksek oranda kaybetmiştir.

Hatice ŞAHİN
DİNBİLİMLERİ AKADEMİK ARAŞTIRMA DERGİSİ CİLT 11 SAYI 2