Selam!



Muhammed ABDUH/ Mehmed ÂKİF

Tercih edilen görüşe göre bu sure Mekkî’dir. İmam Şafii’nin “Kur’an n***** yalnız bu sure nazil olsaydı insanlara yeterdi. İnsanlar yalnız bu sure üzerinde iyice düşünselerdi başka bir şeye gerek kalmazdı.” dediğini rivayet ederler. Şüphesiz Ashab-ı Kiram’ın ikisi bir yere gelince biri diğerine bu sureyi okumadan öteki de ona selâm vermeden ayrılmazlarmış. “Ashabın bu âdeti uğur ve bereket içindir.” zannında bulunanlar yanılıyorlar zira bu güzide sureyi okumakla kastedilen, karşısındakinin dikkatini, içerdiği anlamlara özellikle de hakkı ve sabrı tavsiyede bulunmaya yönelterek arkadaşından ayrılmadan önce onda faydalı bir tavsiye varsa kendine mâl etmektir.

Yaratılış âlemindeki şeylerden yahut kâinattaki olaylardan birine yemin etmek ilahi kitapta bildirilen sünnetullah gereğidir. Bundaki amaç ise insanların yemin edilen şeye, ezelden emanet edilen hikmete dikkatlerini çekmek; eğer insanlar onda bir çeşit kötülük zannına kapılırlarsa hata ettiklerini, fenalık ve kötülüğün o şeylerde değil onları kullananların veya o şekilde inananların kendilerinde bulunduğunu anlatmaktır.

Öyle dinler vardı ki mensupları, gerek bu zamana bağlı kâinatın gerek içinde bulunan varlıkların fitne ve fesada uğradığını, bundan dolayı da gerçek mutluluğu arayanlar için bugünü değersiz görmek, bugünün lezzetlerinden, zevklerinden kaçmak, kendilerini bu perişan ve bozulmuş âlemden daha üstün bir âleme tahsis ve tecrit etmek gerekeceğini zannederlerdi.

İşte apaçık Kur’an onların bu konuda tamamen yanıldıklarını açıktan açığa bildiriyor. Allah’ın Kitabı’nda geçen yemin ifadeleri o tür zanda bulunanların hatalarını kendilerine bildirmek için seçilmiş üslûbî cümlelerdir. Yani bu şeyler İlâhi hikmete kavuşma hususunda öyle bir mertebede bulunuyor ki Cenab-ı Hak onunla yemin ediyor, sanki Allah’ın büyüklüğünü lâyıkıyla ortaya koyuyor. Artık her şeyin yaratıcısı olan, varlık ihsan ettiği tüm yaratılmışları kendi ezeli varlığı ile ayakta tutan Yüce Yaratıcı’nın büyüklüğüne erişmek kadar kutsal bir şeref olabilir mi?

(Asr) Ya zamanın bilinen bir parçasıdır ki o da ‘ben veya biz’in başkalarıyla beraber içinde yaşadığı süredir. İster bu belirli zaman dilimi senelerin sayısıyla ölçülsün, mesela yüz sene densin, isterse hiçbir ölçü belirlenmesin.

Ya da öğle ile akşam arasındaki bilinen vakittir. Burada her ikisinin de tercih edilmesi doğru sayılabilir. İnsanlar birincisine sövüp saymayı âdet etmişlerdir. Evet, herkes bulunduğu çağdan şikâyetçidir; sırası gelince “Bu devir bilgisizlik devridir, alçaklık devridir, insanlık dışı bir çağdır; çıkarcılık, ahlâksızlık çağıdır.” der. İyiliğe dair ulaşmak istediği şeylerin tümünü de kendisinden asırlar önce geçmiş zamana atfeder. Onun için Cenab-ı Hak ‘asr’ın adına yemin etmek suretiyle bu inanışın kalplerden silinmesini, insanlar tarafından değersiz görülmeye alışılan bir hakikatin yüceltilmesini istiyor.

İkinci manaya göre ise ‘asr’, gerek Kureyş’e gerek diğer kabilelere mensup olan bir takım işsiz Arapların Mescid-i Haram’da yahut başka yerlerde toplanıp gıybet ve ötekini berikini alaya almak gibi faydasız şeylerle geçirdikleri zamana karşılık geldiği için bu zamanın kötü bir zaman olduğu fenalıktan başka bir işe yaramadığı zannı zihinlerde iyice yer etmiştir. İşte Allah, bu fenalığın zamanda değil kendilerinde olduğunu, yoksa o zamanın yerleri ve gökleri yaratan büyük yaratıcının yemin ettiği derecede şeref sahibi bulunduğu için böyle bir vakti, o vaktin şanına yakışacak şekilde geçirmek, yüce işlerle meşgul olmak, kötü işler yüzünden uğrayacakları zarardan bu suretle kurtulmak gerektiğini açıklıyor.

Kelime iki mânâdan hangisine alınırsa alınsın buradaki yemin, Cenab-ı Hakk’ın bize sunduğu bir hakikati desteklemek için gelmiştir ki o hakikat de, insanın hüsran içinde bulunmasıdır. Bu mânâca kuvvetlendirilmesi gereken bir ‘haber’dir. Zira halkın birçoğunun zannına göre bu sûrede istisna edilen işlerin ve durumların dışında öyle işler vardır ki hiç hüsrana sebep olmaz. Hatta büyük çoğunluğun inanışına göre iman saadeti ve faziletler denilen bağlardan kurtulmak; özgürlük düşüncesi, özgürlük hareketleri adı altında hiçbir kötülükten, hiçbir aşırılıktan geri kalmamak; ahirette helakı gerektirse de dünyada nefsin hiçbir hazzını esirgememekle olurmuş. Yine bu inanışa göre ümmetler içinde öyleleri varmış ki bireyleri, heveslerin takipçisi olmak, şehvetlere esir düşmekle birlikte mal zenginliğini arttırmayı sürdürerek büyüklük ve otorite kapılarını sağlama aldıkça mutlu olmaktan da geri kalmazlarmış. Bu adamlar ister iman etsinler, ister etmesinler; ister faziletli işler yapsınlar, ister yapmasınlar; ister birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye etsinler, ister etmesinler; eşitmiş.

İşte bu zannı besleyenlerin sayısı her zaman her yerde sayılamayacak kadar çoktur.

(El-İnsan)’daki elif lam takısı istiğrak (genelleme) içindir ki (illellezine âmenû) yüce sözündeki istisna da buna işaret eder.

Arap Dili’nde ‘elif lam’ ile olan istiğrak (genelleme) mantıkçıların genel konularda kullandıkları (küll) kelimesiyle yapılan istiğrak gibi değildir. [Her ne kadar mantıkçılara göre istiğrak için elif lam sorunlu kabilinden sayılmışsa da] Elif lam, nekraya muzaftır ve cinsin bütün bireylerine genel hüküm kast olunan (küll)’e eşit değildir. Bu elif lamdan, ancak muhatapların bildiği istiğrak kast edilir. Çünkü elif lam Arap Dili’nde zamana bağlı olarak birey ve bireylerde cinsin belirliliği için gelir. Hiçbir şekilde zamandan ayrı olmaz. Bu sebeple gramerciler “Ahd-i zihnî içindir.” diyerek nekra ile arasındaki farkı belirlemede şaşırdıkları elif lam da böyledir. [Yani zamandan ayrı düşünülemez.] Dilin özelliklerini bilmeyenler “Fark söylenişte, kelimenin telaffuzundadır; mânâya gelince hiçbir fark yoktur.” diyorlar ki, bu yanlış bir düşüncedir. Çünkü bir adam uşağına “Çarşıdan et al!” [işter el-lahm mine’s-sûk] demiş olsa bundan dünyada bulunan her türlü çarşı anlaşılmaz. Belki efendinin kast ettiği uşağın da satın almaya alıştığı bir çeşit et ile oturdukları ülkenin kendine has çarşılarını kast etmiş olur, her ne kadar biri tayin etmese de. İmdi zamanla ‘elif lam’ asla birbirinden ayrı değildir. Ahd-i zihnî için gelen ‘elif lam’ ile belirlenmiş isim ile nekradaki mânâ arasındaki fark ise dilin özelliklerini beyan için açıktır.

Üzerinde insani hükümler bulunan bu gibi durumlarda bahis konusu edilen insan ise, ergenlik çağına gelmiş, iyiyi kötüyü ayırt edebilen insandır. Yoksa böyle bir yerde ne sorumluluk yaşına erişmemiş çocuklar, ne de deliler kimsenin aklına gelmez. Eğer (El-İnsan) yerine (Küllü insanin) denilmiş olsaydı o zaman bunları da kapsardı. ‘Elif lam’, ‘küllü’ kelimesinin ifade ettiği anlamları ancak bir karine ile 1 verebilir. Bu yüzden ayetteki istiğrakın gerçekte bütün sorumluluk sahibi bireyleri içine alan bir kullanımı vardır. Bu bireyler ister peygamberlerin bildirisine ulaşsın, isterse ulaşmasın.

(Husr) sözlükte sapma, helak, zarar anlamlarına gelir. Yaptığı işin insana getirdiği her bir kötülük ‘husr’dür. Hüsran (çürüme) ve hasarat (kayıplar) da bu manadadır. Zira insan o işiyle bir fayda isteğinde bulunuyordu. Hâlbuki sonuç bu şekilde gelişmeyerek çabası, kendisini istediğinden mahrum bıraktığı, hatta çekindiğini başına getirdiği için husra maruz kalıyor. Yani amacından sapmış, kendi arzusunu yerine getirmede eksiklik göstermiş, rahat ararken zorluğa tutulmuştur. Sana acı veren, seni mahrum bırakan, sıkıntıya sokan ve kalbinin ıstırabına sebep olan her şey aradığın zevk için bir kayıptır.

Sen gönül rahatlığı, huzurlu bir yaşayış elde etmek maksadıyla bir iş yapar da aksine ıstıraba düşersen hedefinde sapkınlığa, uğraşında zarara uğramış olursun. Gelecekteki hüsran mutlaktır; dünyevi yahut uhrevilik şartına bağlı değildir. Yukarıdaki surede açıklanmış sıfatlarla vasıflanmayan her sorumlu kişi için gerek bu geçici dünyada gerek onu takip edecek ebedi hayatta hüsrandan bir pay vardır. Zira yukarıda söylediğimiz üzere sure Mekkî’dir; Mekkî surelerdeki hitap ise birçok ayetlerde geneldir. (Ve’l-leyli izâ yağşâ) suresinde olduğu gibi.

Görülüyor ki bu suredeki iman da mutlaktır. Hiçbir şey ile sınırlı değildir. Bununla beraber muhatapların nazarında bilinen anlamı da taşır. İmdi imanı, genel hitaba en uygun gelecek şekilde tarif için şöyle demelidir: İman; kişinin, iyilikle kötülüğün, erdem ile alçaklığın arasını katiyetle ayırması; bu yaratılış âlemi üzerinde hayra razı olan, ama kötülüğe razı olmayan; fazileti isteyen, ama alçaklığı istemeyen bir ezeli varlığın koruyucu bulunduğunu yine o güvenle bilmesi; yarattıkları arasından dilediğine ilahi sırlarından bazısını mahrem ederek bu seçkin kişileri insanlara doğru yolu göstermek, kötü isteklerin kalplere nasıl girebileceğini, doğru delillerin akıllara hangi yolla dâhil edilebileceğini bildirmek göreviyle sorumlu tutmasının da o zorunlu varlığın rahmetinin belirtilerinden olduğuna inanmasıdır. Ta ki insan o doğru işaretlere yönelsin, o yolla kendisine öğütlenen gerçekleri güzellikle kabul etsin; kalbinde kötü isteklere karşı açık duran pencereleri kapatsın, o gibi arzuların ileride muhtemel olan ser-yânına 2 da kesin, istikrarlı bir azimle müdafaada bulunsun.

İşte (Ve’l-leyli izâ yağşâ) suresindeki (ve sadaka bi’l-husna) sözünün işaret ettiği iman budur. Yoksa buradaki iman yalnız bizim şeriatımızda geçen hükümlerin ayrıntılı bilinmesine bağlı bir tasdikten ibaret değildir. Zira hüküm, her mekânda ve her zamandaki insan üzerine yüklendiği için yalnız Hz. Muhammed (S.A.V)’in ümmetine has kalmayarak geçmişi, şimdiyi, geleceği, gelmiş-gelecek ümmetlerin hepsini kapsamaktadır.

1) Delil, ipucu, belirti, kural, iki şey arasındaki bağlantı, mantık yürütülerek elde edilen sonuç gibi anlamlara gelebiliyor.
2) Hezeyan

Sebîlürreşad Dergisi, cilt 3, sayı 73, Leylâ Bayırcın tarafından latinize edilmiştir.
..::Medeniyet Mektebi::..