Gösterilen sonuçlar: 1 ile 4 Toplam: 4
  1. #1
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647

    Rahip ve Kur'an Tanrilari

    Selam!

    KUR’AN’DA TANRILAR

    Guy MONNOT
    Çev.: Ramazan ADIBELLİ

    Özet
    Dominiken tarikatına mensup bir rahip ve İslam konusunda incelemeler yapan
    Fransız bir bilim adamı olan Guy Monnot’nun bu yazısında
    Kur’an’daki “ilah” kavramını analiz etmektedir. Dört bölümden oluşan
    bu makalede, politeist bir ortamda ortaya çıkan İslam’ın
    nasıl monoteizmi ön plana çıkardığı meselesi irdelenmektedir. Kur’an ayetlerinden
    hareketle bu evrimin seyrini belirlemeye çalışan yazar, “ilah” ve “Allah”
    kavramları arasındaki ilişkiyi ve bu konudaki tartışmaları öz bir biçimde ortaya koymaya çalışmaktadır.

    Aziz Dominique’in 13. yüzyılda kurduğu Dominiken tarikatına mensup bir rahip olan
    Guy Monnot, aynı zamanda bir dinler tarihçisi ve İslamologtur. Arap dili, İslam tarihi
    ve tefsir alanında uzmanlaşan Monnot, Paris’teki ünlü École Pratique des Hautes
    Études’de ders vermektedir. İslam tarihi ve tefsir alanında birçok çalışması bulunan
    Monnot’nun bu çalışmalarından bir kaçı şunlardır:
    Le corpus coranique [Kur’an Mecmuası], Le Cerf, Paris 1993;
    La démarche classique de l’exégèse musulmane [İslami Tefsirin Klasik Yöntemi],
    Le Cerf, Paris 1986; Islam et religions [İslam ve Dinler],
    Maisonneuve et Larose, Paris 1986; Penseurs musulmans et religions iraniennes.
    Abd al-Jabbār et ses devanciers [Müslüman Düşünürler ve İran Dinleri: Abdulcebbar ve Selefleri],
    Vrin, Paris 2000.
    Ayrıca Monnot, UNESCO’nun sponsorluğunda Daniel Gimaret ve Jean Jolivet ile birlikte
    Şehristani’nin El-milel ve’n-Nihal’ini Fransızcaya çevirmiştir:
    Livre des religions et des sectes, 2 cilt, Peeters, Leuven 1986, 1993.
    Monnot’nun şu yazıları Türkçeye çevrilmiş bulunmaktadır:
    ―İslam Geleneğinde Hususi Dualar‖, (çev. Sadık Kılıç),
    Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 14 (1999), s. 5-24;
    ―Kur’an’da Din Düşüncesi ve Dönüşümü‖, (çev. Ramazan Adıbelli),
    Bilimname, Yıl 8, Sayı 18 (2010/1), s. 265–272 (ç.n.).

    Kur’an kendini Allah’ın vahyettiği kerim ve apaçık bir Kitap olarak takdim etmektedir.
    Bilindiği üzere Allah, Kur’an’da en önemli
    yere sahiptir. Ancak Kur’an metninde sahte tanrıların veya ilahların
    yer aldığı da unutulmamalıdır. Bunların zikredilmesi, İslam ortaya
    çıktığında onun çoktanrıcılıkla temas halinde olduğunu göstermektedir.
    Muhammed’in yaşadığı çağdaki Arap zihniyetinde tanrıların
    var olduğu Kur’an’da yansımasını bulmaktadır. Konuyla ilgili bu
    makalemiz dört bölümden oluşacaktır.

    I. Kur’an’a Göre Arap Tanrıları

    Muhammed’in gençlik yıllarında orta Arabistan’da mevcut yerli
    ve çoğunluk dini hakkında bilinen birkaç şeyi özetlemekte fayda
    vardır.
    Çok kaba olan bu din temelde betiler [kutsal taşlar] ve putlar kültünü içeriyordu.
    Bu nesneler, farklılaşmamış tanrısal olana
    bir biçim, bir ad ve bir mekân atfediyordu. Kendisine ibadet etmek
    için şu ya da bu kabilenin bir put seçmesi, bu ―ilahı‖ özel hale getiriyordu.
    Bunun sonucunda da biraz kaotik bir çoktanrıcılık ortaya
    çıkıyordu. Eski Arabistan dininde ağaç kültü de mevcuttu.
    Fakat bu dinde neredeyse hiçbir inanç, en azından az çok düzenlenmiş inanç-
    lar, herhangi bir doktrin ve hemen hiçbir mit yoktu. Davranışlar da
    dinin dışında kalıyordu ve bunlar
    kabilevi hümanizm‖ diye adlandırılan şeye tabiydi.

    Kur’an, Arapların bazı erkek veya dişi develere atfettikleri imtiyazları kısa biçimde kınamaktadır.
    Kur’an şeytanlar, cinler vb. bir-
    çok doğaüstü varlıklar kategorisinin varlığını büyük ölçüde desteklemektedir.
    Paganların tanrı ve tanrıçaları konusunda ise birçok
    ayet açık bilgiler vermektedir.

    Bu ayetlerden biri Nuh’un çağdaşları ile onun getirdiği mesaja
    baş kaldıranları tasvir etmektedir ―Şöyle dediler: Sakın ilâhlarınızı
    bırakmayın. Hele hele Vedd’i, Süvâ’ı, Yeğûs’u, Ye’ûk’u ve Nesr’i hiç
    bırakmayın!‖ (Kur’an, 71:23). Bu beş ―
    Nuhî‖ ilah ya da put hakkında her ikisi de 9. yüzyılın başında yaşayan İbni Kelbi ile İbni Hişam
    kısa bilgiler vermektedirler.

    Buradan çıkan sonuç, Muhammed’in
    yaşadığı dönemdeki Arabistan’da bu tanrılar bir külte sahipti ama
    bunları Mekke ile ilişkilendiren hiçbir şey yoktu.
    Meşhur bir ayette ise durum tamamen farklıdır: ―Peki gördünüz
    mü o Lât’ı ve Uzzâ’yı ve diğer üçüncüsü Menât’ı?‖ (Kur’an, 53:19).
    Bu ve müteakip ayetlerde Mekkelileri tazir vardır. Bu üç tanrıça,
    ―Kureyşî üçleme‖ dediğimiz şeyi oluşturmaktadır. Zira bunlara
    Kureyşliler yani Muhammed’in kabilesi ibadet ediyordu.
    7 Taberi tefsirine göre (9. yüzyıl) Peygamber üç meşhur şeytan ayetini bu
    ayetin akabinde söylemiştir: ―Bunlar üstün güzelliklerdir ve bunla-
    rın şefaatleri umulur‖. Ancak bu ayetler aynı akşam
    Allah tarafından kaldırılmış ya da en azından yadsınmıştır.
    Metnin dev***** dikkatlice bakmak gerekir: ―Erkek size de, di-
    şi O'na mı? Öyle ise bu çok insafsızca bir paylaştırmadır.
    Onlar ancak sizin ve atalarınızın taktığınız isimlerdir. Allah, onlar hakkında
    hiçbir delil indirmemiştir…‖ (Kur’an, 53:21-23). Alaycı tarzda olan
    ilk iki ayet, şu diğer ayetle karşılaştırıldığında çok açık hale gelmektedir:
    ―Onlar [soy olarak], kızları Allah'a nispet ediyorlar kendilerine ise,
    canlarının istediğini [yani erkek evlatları]‖ (Kur’an, 16: 57).
    Bilindiği üzere Araplar erkek çocuğa sahip olmayı kız çocuğa sahip
    olmaya fazlasıyla tercih ediyorlardı. Kur’an, kötü payı ―O’na‖ yani
    Allah’a verdiklerine dikkat çekerek onlarla alay etmektedir.
    Bu husus, yukarıda zikredilen bu üç tanrıçanın Kureyşliler tarafından
    Tanrının, yani Allah’ın ―kızları‖ olarak görüldüğünü var saymaktadır.
    9 Fakat bir sonraki ayet durumu açıklığa kavuşturmaktadır:
    Tanrısal alana yakından veya uzaktan ait olmak yerine
    ―Kureyşî üçleme‖ insanların icadından ibarettir.
    Richard Bell’i müteakiben W. M. Watt bunların
    ―adlardan ibaret olduğunu‖ düşünerek bu üç ilahenin var olmadığını ifade eder.
    Oysa Kur’an’da az önce savunulan görüşe göre Arap tanrıları basit
    birer melekle özdeşleştiriliyordu.
    10 Bir tarafta çevredeki çoktanrıcılığın tanrısal varlıklarını inkâr var, diğer tarafta ise bunların ilk
    zamanda melek haline indirgendiği hususu var: Burada söz konusu
    olan yok edilme değil, tenzildir. Oysa 21 ve devamındaki ayet açık-
    ça sahte ilahlarla gerçek melekler arasındaki eşitlik üzerinde durmaktadır.
    23. ayet ancak daha sonra eklendiği var sayılırsa zıt anlamda anlaşılabilir. Bell’in yaptığı budur,
    ama bu varsayım temelsizdir. Bu itiraza daha radikal bir itiraz da eklenmektedir. 23. ayet
    muğlâktır. Bağlamın (24.-28. ayetler) gösterdiği üzere bu ayet mut-
    lak manada var olmayı inkâr etmeyip daha doğal olarak
    19. ve devamındaki ayetlerde söz konusu edilen sahte üç tanrıçanın açık
    adının ve kapalı mertebesinin itirazına işaret eder.
    Fazlurrahman’ın görüşü budur
    ve bizce de doğrusu budur. Kur’an ―özel bir metafizik‖ ortaya koymaz.
    Kur’an, olayları etkiye göre değerlendirir.
    Sahte tanrılar ne fayda sağlar ne de zarar verir.
    Onları saf dışı etmek için bu durum yeterlidir.
    Onlar, en azından değersiz, etkisiz ve faydasız oldukları anlamında varlığa sahip değildir.
    Başka kaynakların da bir fikir edinme imkânı sunduğu gibi
    Mekkî panteon, ikisi önemli olmak üzere başka unsurlara da sahipti.

    Bunlardan biri, Kur’an’da zikredilmeyişi şaşılacak bir husus olan Hubel’dir.
    Diğeri de daha sonra üzerinde duracağımız Allah’tan
    başkası değildir. Fakat Kur’an’da göründükleri şekliyle Arap ilahlarını belirttikten sonra
    İslam’ın [kutsal] Kitabındaki bizzat ilah
    kelimesini yakından görmek gerekir.

    II. Kur’an’da “tanrı” Adı

    Arap dilinde ―tanrı‖ anl***** gelen bir kelime mevcuttur. Bu,
    ilah kelimesidir. Bu kelime Kur’an’da 147 kez geçer. İzafet olmaksı-
    zın tekil biçimde yani ilah biçiminde (ya da i-halli biçimde ilahen)
    96, izafetle 15 kez yani tekil biçimde 111 kez geçer. Tesniye biçiminde
    yani ilaheyn şeklinde 2 kez geçer. Çoğul halde yani alihe
    biçiminde ise 34 yerde geçer (16’sında izafetle). Müennes ilahe yani
    ―tanrıça‖ ve çoğulu ilahat kelimelerine yer verilmemiş olması dikkat
    çekicidir.
    On yer dışında izafetsiz tekil kullanımlar çevredeki çoktanrıcılı-
    ğı ifade etmek için değil bilakis Kur’ani monoteizmi ifade etmek
    içindir. Bu ifadeler şöyledir: ―Allah'tan başka ilah yoktur‖ (La ilahe
    illa’llah: 37:35; 47:19), ―Benden başka ilah yoktur‖ (La ilahe illa
    ene: 16:2; 20:14; 21:25; krş. Yeşaya 42:8; 44:6-8 vs.), ―Ondan baş-
    ka ilah yoktur‖ (La ilahe illa hu: 2:255; 6:102 vs.), ya da benzer bir
    ifade (3:62; 6:46; 7:59 vs.) veya şöyle bir cümle: ―Allah'la birlikte
    başka bir ilah edinme‖ (La tec’al ma’allahi ilahen êhar: 17:22) ya da
    bu ilahın tek olduğu (vâhid: 2:163; 4:171; 5:73 vs.) yönündeki
    ifade. morfolojik bir değerlendirmeye dayanır:
    İzafetin olması ya da olmaması. Yine de bir sentaks değerlendirmesine dayanarak
    izafet halindeki müfret yani ister izafetli ister ayrışık bir isim
    olsun kendisini –in halin takip ettiği kullanımları incelemek daha
    aydınlatıcıdır. Böylece ilah kelimesi şu anlama gelmektedir: ―-in
    tanrısı‖. Fakat kimin tanrısı? Bu cihetteki kullanımlarım dökümü
    tamamlanmalı ve Kur’an metni içerisinde tanrı veya bir tanrının bir
    veya birkaç insana yapılan bu atıfların her birini ifade eden
    muhtemel okuyucunun zikri ile belirtilmelidir. Şöyle ki:

    —Müslümanların tek tanrısı olan Yakub’un ve atalarının ilahı
    (Yakub’un oğulları konuşuyor): 2:133
    —Musa’nın ilahı (Firavun konuşuyor): 40:37
    —insanların ilahı: 114:3; krş. 18:110 vs.
    —Müslümanların ilahı: 2:163, 22:34 vs.
    —Firavun’un adamlarının ilahı, yani bizzat Firavun’un kendisi
    (Firavun’a göre); 28:38
    —―Samiri‖nin ilahı, yani altın Buzağı putu: 20:97, krş. 20:88
    —Muhammed’in muhalifleri olan müşriklerin ilahı: 25:41-44;
    45:23-25.
    Son üç kategoride ―ilah‖ kelimesi elbette sahte bir tanrıya işaret
    etmektedir. Aliha şeklinde gelen çoğul kullanımların hepsinin durumu da böyledir.
    Bu ilahlar açıkça 6:74; 7:138 vs.’deki putlarla
    ilişkilendirilmiştir. Bunlar Nuh’un inanmayan halkının tanrıları (yukarıda zikredilen 71:23),
    İbrahim’in inanmayan halkının tanrıları
    (21:59), Firavun’un tanrıları (7:127), Hud’un inanmayan halkının
    (yani Ad’ın) tanrıları (11:53 vd.; 46:22), geçmişteki inanmayanların tanrıları (11:101),
    Muhammed’e muhalif olanların tanrıları
    (21:36; 25:42; 37:36; 38:6; 43:58).

    Birkaç pasaj, tanrı ibarelerinin geçtiği Kur’an atmosferini yeniden canlandırma imkânı verecektir.
    İsrailoğulları’nı denizden geçirdik. Putları önünde bel büküp eğilmekte
    olan bir topluluğa rastladılar. Musa'ya dediler ki: ―Ey Musa, onların
    ilahları (var; onlarınki) gibi, sen de bize bir ilah yap.‖ O: ―Siz gerçekten
    cahillik etmekte olan bir kavimsiniz‖ dedi./ Onların takip ettikleri yol
    mahvolacaktır ve yapmakta oldukları şeyler de geçersizdir./ ―O sizi
    âlemlere üstün kılmışken, ben size Allah'tan başka bir ilah mı arayaca-
    ğım?‖ (Kur’an 7:138-140).
    Kim Allah ile beraber ona ilişkin geçerli kesin bir kanıt (burhan)ı
    16 olmaksızın başka bir İlah'a taparsa, artık onun hesabı Rabbinin katındadır.
    Şüphesiz inkâr edenler kurtuluşa eremezler (Kur’an, 23:117).
    … Allah mı daha hayırlı yoksa onların ortak koştukları mı?‖/ (Onlar mı)
    Yoksa, gökleri ve yeri yaratan ve size gökten su indiren mi? Ki onunla
    (o suyla) gönül alıcı bahçeler bitirdik, sizin içinse bir ağacını bitirmek
    (bile) mümkün değildir. Allah ile beraber başka bir İlah mı?
    Hayır, onlar sapıklıkta devam eden bir kavimdir (Kur’an, 27:59 vd.).
    Kâfirler [Muhammed hakkında] dediler ki: ―Bu, yalan söyleyen bir bü-
    yücüdür.‖/ ―İlahları bir tek ilahla mı değiştirecek? Doğrusu bu, şaşırtıcı
    bir şey‖ (Kur’an 38:4 vd).

    İlk ve son ayetler oldukça ilginçtir.
    Bu ayetler bir tanrının monoteizmin tanrısı olması için tek olmasının yeterli olup olmadığı
    meselesini gündeme getirmektedir. Kapalı cevap olumsuzdur.
    Tanrısalın biçimlerini teke indirgemek tanrısalın tek bir biçimini kabul
    etmektir. Fakat Allah başka bir şeydir. Diğer taraftan O’nun varlığı
    mutlaka varsayıldığı için (1. ve 3. pasaj) tek bir ―ilah‖ ancak ona
    ilave olabilir. Burada İslam’ın politeizmin özü olarak değerlendirdi-
    ği şey söz konusu olmaktadır: Şirk, yani ulûhiyet açısından bir şeyin
    veya bir kimsenin Allah’a ortak koşulması.
    İlah ile ilgili bu soruşturmadan hangi genel sonuçlar elde edilebilir?
    İlk husus –ki bu çok önemlidir- ilah kelimesi ve düşüncesi
    Kur’an’da ve onu kabul eden veya reddeden Arap toplumunda mevcuttur.
    Kuşkusuz put (sanem) ve ilah genellikle birbirleriyle ilişkilidir.
    Ancak bunlar yine de birbirinden farklıdırlar.
    İkinci husus, gözlemlenmiş olduğu üzere bu kelimenin çok az kullanımı Muhammed’in
    çağdaşı olan Arpalarla açıkça ilişkilidir. Üçüncü husus, ilah
    kelimesi bizatihi pejoratif bir anlama sahip değildir. Kesin olan şu ki
    bu kelimenin çoğulu a priori olarak monoteizmden uzaklaştırmaktadır.
    Fakat tekil olduğu zaman bu kelime çoğu kez tabiri caizse
    kusursuz bir tanrıya işaret etmektedir. Yani ilah, eskiden Yahudi
    peygamberlerin tanrısı olduğu gibi
    nihai Müslüman Topluluğun da tanrısıdır.

    III. Tanrı ile Allah arasındaki süreklilik ve kopukluk

    İslam’ın Tanrısından söz etmeden Kur’an’daki tanrıları ele almak mümkün değildir.
    Yukarıda da metinler önemli bir problemi
    ortaya çıkarmıştı: Kur’an anlayışına göre tanrı ile Tanrı arasında ne
    ilişki vardır? Birinden diğerine aralıksız geçilebilir mi? Bu konuyu
    derinlemesine inceleme iddiamız olmasa da burada birkaç hususa
    işaret etmek istiyoruz. İlk hususlar süreklilik yönünde diğerleri ise
    süreksizlik yönündedir.
    ―Tanrı‖ kelimesi, Arapçaya Allah kelimesi ile tercüme edilmektedir.
    Görüldüğü kadarıyla bu kelime al[i]lah kelimesinin kısaltılmış halinden oluşmaktadır.
    İlah kelimesi ise ―tanrı‖ anl***** gelen
    Samice il/el temasının fazlalık halini temsil etmektedir.
    Klasik İslam’da ilah kelimesini bağladıkları masdar her ne olursa olsun –
    bu konuda ihtilaf var- nahivcilerin ve müfessirler çoğu bu etimolojiyi biliyor ve savunuyor.
    20 Muhammed, Allah (Tanrı) kelimesi ile
    ilah (tanrı) kelimesi arasındaki yakınlığın farkında mıydı? Bu mümkün.
    21 En azından, daha önce gördüğümüz gibi ―tanrı‖ isminin
    Kur’an’daki zihinsel içeriği birçok defa tek Tanrı, İslam’ın Tanrısı,
    yani Allah’tır. Birkaç ayette bu denklem gayet açıktır:
    Sizin ilahınız yalnızca Allah'tır ki, O'nun başka ilah yoktur.
    O, ilim bakımından her şeyi kuşatmıştır (Kur’an, 20:98).
    Göklerin ve yerin Rabbi, Arş'ın Rabbi (olan Allah), onların nitelendirdiklerinden yücedir!
    […] Göklerde ilah ve yerde ilah O'dur. O, hüküm
    ve hikmet sahibidir, bilendir (Kur’an, 43:82, 84).

    Son pasajda Muhammed’in Tanrısının Mekkeliler tarafından
    kendi tanrılarını saf dışı ediyormuş gibi algılandığı açık gibi görünmektedir.
    Üstelik Allah gerçekten de İslam öncesinde Arapların
    tanrısının adıydı.
    23 O, Mekke’de de bilinmekteydi. Hatta W. M.
    Watt, Allah’ın Mekkî panteonun en üst tanrısı olduğunu ısrarla savunmaktadır.
    24 Ancak bu anlamda ileri sürülen pasajlar, Kureyşliler
    hakkında objektif bilgiler olarak değerlendirilemez. Genel anlamda
    Kur’an’ın Müslümanlara hitap ettiği ve çoğu zaman da onların bakış
    açılarını yansıttığı gözden uzak tutulmamalıdır. Bu durum görü-
    nürde anlamsız olan huruf-u mukattaa ile başlayan 29 sure
    (favatih) için geçerlidir. A. T. Welsh’in hipotezini ciddiye alırsak –ki
    biz alıyoruz- bu harfler Muhammed’in Medine’de ikamet ettiği
    dönemin başlarında önceki metinlerin bir tür yeniden düzenlenmesine tekabül etmektedir.
    25 Bundan böyle bir taraftan Peygamber,
    Mekkelilerin inançları dışındaki diğer Arap inançları hakkında daha
    iyi bir bilgiye sahiptir diğer taraftan da o, Cemaatin kendi kullanımı
    için kutsal bir kitabı bir araya getirmeyi amaçlamaktadır. Tüm bu
    noktalar, o dönemdeki ayetleri Mekke hakkında etnografik belgeler
    olarak görmemize engel olmaktadır. Oysa Araplar tarafından daha
    önce de tapınılan Allah’ın geçtiği surelerin neredeyse hepsi ya
    huruf-u mukattaalı ya da bunlardan az önce gelmektedir.
    Arapça adı altında Kur’an’daki Tanrının tarihsel geçmişi böylece abartılmamalıdır.
    Zaten eski Arapların herhangi bir tanrısı ile
    yeni [bir din olan] İslam’ın Tanrısı arasındaki varoluşsal değer kopukluğu
    (yani insanların dini tecrübeleri açısından varoluşları) apa-
    çıktır. Bu husus Kur’an’ın söz hazinesi düzeyinde açıkça görülmektedir.
    ―Tanrı‖nın ezici ağırlığı bu ismin 147 kez geçen ―tanrı‖ adı
    karşısında 2.702 kez kullanılmasıyla27 kendini belli etmektedir.
    Tanrının her yerde hazır oluşu göze çarpmaktadır.
    Kahire baskısında 9.450 satırdan oluşan
    Kur’an’da yaklaşık 77.000 kelime bulunduğunu hatırlatalım.
    Bu durum, Allah kelimesinin (Tanrının diğer
    isimlerinden söz etmezsek) Kur’an’da ortalama 29 kelimede bir,
    yani yaklaşık her üç satırda bir geçtiğini göstermektedir.
    Elbette bu istatistikî veriler problemin var olduğuna işaret etmekle sınırlıdır.
    Ötesine gitmek lazım gelir. Hangi konuda kopukluk
    var, ne derece var, niçin var? Mesele birkaç açıdan ve farklı düzeylerde ele alınabilir.
    Kur’an ve İslam’da Tanrı’nın özgünlüğü, mahiyeti ve hatta özü sorgulanabilir.

    Bu, kocaman bir İslam teolojisi, din
    tarihi ve felsefe incelemesi olur. Fenomenolojik çizgiyi takip ederek
    Müslümanların hayatında, düşüncesinde ve eyleminde Tanrı’nın
    yeri incelenip betimlenebilir. Tanrının kendisini Muhammed’e ne
    şekilde takdim ettiği ve ona eksiksiz ve yok olmayan farkının kesinliğini
    nasıl empoze ettiği konusunda da belgeler sorgulanabilir. Bu,
    çok önemli ve çetrefilli bir meseledir: Muhammed’in yeni dini tecrübesinin
    başlangıçtaki en derunî boyutu nedir? Diğer bir ifadeyle
    [ona inen] ilk ―vahiylerin‖ salt etkisi, en eski Mekkî ayetlerde onun
    temel mesajının muhtevası neydi?

    Müslümanlara göre [Mekkî ayetlerin temel mesajı] genelde
    tevhid, yani Tanrının tekliğidir. Metinlerin ve kavramların analizi bu
    konuda hiçbir kuşkuya yer bırakmıyor. Kronolojik tasnifinde Régis
    Blachère, ―ilk Mekkî döneme‖ (yaklaşık 610 yılından 616’ya kadar)
    47 sure koymaktadır. Bu büyük bütün için bir kere bile ―tek‖ (vahid
    veya onun eşanlamlısı olan vahdehu) kelimesine rastlanılmamaktadır.
    Yine bu bütün içerisinde daha önce gördüğümüz üzere çoğu
    zaman karşıtlık aracılığıyla monoteizmi ifade etmek için (―Allah’tan
    başka ilah yoktur‖ ifadesinde olduğu gibi) kullanılan ―ilah‖ kelimesi
    sadece 52:43’de bir defa geçmektedir. Ancak bu ayetin de daha
    sonra gelmiş olması ve bağlam dışı olması büyük bir ihtimaldir.

    Böylece Kur’an vahyinin ilk dönemleri hiçbir açık monoteizm içermemektedir.
    Birçok Batılı bilgine göre ise mesajın çekirdeğini ahretteki hesabın kaçınılmaz oluşu oluşturmaktadır.

    Birkeland’ın vardığı sonuç ise tamamen farklıdır. Ona göre
    Muhammed’in temel dini tecrübesi ―onun kendi hayatında ve halkı-
    nın hayatında yani tarihte Tanrının merhametli rehberliğini kabul
    etmek olmuş olmalıdır.
    30 Fakat bunu bir sonuç mu ya da bir varsayım olarak mı görmelidir?
    Peygamberin muhtemelen 6 yıl süren
    Mekke’deki ilk tebliği döneminden (Nöldeke ve Blachère’e göre ―ilk
    Mekkî dönem‖) geriye kırktan fazla sure kalmıştır. Bu süre zarfında
    bir evrimin olmuş olabileceği ve hatta gerçekleşmiş olması gerekti-
    ğini söylemeye hacet yoktur. Oysa Birkeland’ın meşhur çalışması
    yalnızca en eski surelerden beşine dayanmakta, yazar da bunların
    en eski beş sure olduğunu tespit ettiği yönünde bir iddiada bulunmamaktadır.
    31 Tam aksine yazar bu surelerde ―beşere karşı merhamet sahibi olan
    Rabbin rehberliğinin tek tema olduğu‖ için onları seçmiştir.

    Bu keyfi tercih, kısır döngü haline getirmekten başka
    Muhammed’in ilk tecrübesini ihata etme imkânı vermemektedir.
    Şimdilik kişisel bir kanaat oluşturma girişiminde bulunacağız.
    Bu görüş, Muhammed’in peygamberlik görevine çağırılmadan önce
    ahlakilik ve sosyal adalet kaygısı taşıdığını var saymaktadır. Bu iç
    durum, ilk vahiy tecrübesini tıpkı bir yıldırım gibi aydınlatmıştır. Bu
    görüşü değerlendirirken ilk vahiylerden sonra Muhammed’in şaş-
    kınlığı ve korkusuna ilişkin geleneksel bilgiler iyi hesaba katılmalı-
    dır. Kendisine empoze olan ve kendisiyle ihtiyari olarak iletişime
    giren kadiri mutlak bir varlığa ilişkin şiddetli bir algı meydana gelmiş görünmektedir.

    Bu salt veri, Muhammed’in kişiliğinin ahlaki
    derinliğiyle birleşince kaçınılmaz Hesap algısına sevk etmeliydi.
    Diğer taraftan bu salt veri, tecrübelerin tekrarıyla kadiri mutlak
    Varlığın elçisine hiç düşman olmadığı doğrulandığında onun aldığı
    tanrısal yardımı yavaş yavaş aydınlatacaktır. Bizce Tanrı hakkındaki
    doktrinin Kur’an içindeki tarihinin bütünü içindeki ilk aşaması budur.
    Bu tarihin taşıdığı bilkuvve mevcudiyetler ilk dönemdeki Mekkî
    surelerden sonra gelişmiştir. Bu gelişmenin iki temel yönü bulunmaktadır.

    Kadiri Mutlak olan tek Tanrıdır. Bu eşitlik, yani bu
    özdeşlik Mekkî yılların sonuna doğru aşikâr hale gelmekte ve daha
    sonra her yerde görünmektedir. Bu eşitlik üzerinde birkaç ayette
    durulmaktadır. Argüman şudur: Eğer kâinat üzerinde yalnızca
    Tanrı hüküm sürmeseydi tanrılar arasında âlemin birlik ve ahengini
    bozacak bir rekabet durumu olurdu. Krş. 17:42, 21:22 ve özellikle
    de 23:91: ―Allah, hiç bir çocuk edinmemiştir ve O'nunla birlikte hiç
    bir ilah yoktur; eğer olsaydı, her bir ilah elbette kendi yarattığını
    götürürdü ve (ilahların) bir kısmına karşı üstünlük sağlardı. Allah,
    onların nitelendirdiklerinden yücedir!‖
    İkinci yön, geleneksel dinin tanrılarının hiçbir kudreti yoktur.
    Böylece 25:3 (burada dört kelimeyi vurguluyoruz): ―O'nun dışında,
    hiç bir şeyi yaratmayan, üstelik kendileri yaratılmış olan, kendilerine bile ne zarar,
    ne yarar sağlayan, öldürmeye, yaşatmaya ve yeniden diriltip-
    yaymaya güçleri yetmeyen bir takım ilahlar edindiler‖.
    Krş. 5:76, 20:89 (Altın Buzağı); 22:12 vs. Ve ters sırayla (yani ―ne
    fayda, ne zarar‖ şeklinde) 6:71; 10:106, 13:14-16.
    33 Tanrılarla ilgili
    Kur’ani doktrini en iyi batıl kelimesi ifade etmektedir. Bu kelime,
    sık geçen ve etkili bir kelime olan hak kelimesinin zıttır. Dolayısıyla
    batıl kelimesi, ―yanlış/sahte‖ anl***** gelmekte ama aynı zamanda
    ―iktidarsız, önemsenmeyebilir‖ ve nihayetinde de ―boş, değersiz,
    hiç‖ anlamlarını içermektedir. Böylece Tanrının gerçek etkinliği
    karşısında geleneksel tanrıların ―hiçliği‖ kesin bir vurguyla ifade
    edilmektedir.

    IV. Tanrıların yandaşlarına karşı mücadele

    Bu noktada her şey söylenmiştir. Fakat İslam dini diğer dinler
    gibi ve hatta bazı hususlarda diğer dinlerden daha fazla sadece bir
    söylem dini değildir. İslam, yapmak ve bozmak ister. Dinlerin karşı-
    lıklı algıları hakkında kapsayıcı bir düşünce içerisinde bunun altını
    çizmek gerekir.
    Diğer bir deyimle Kur’an, ―tanrılar‖ hakkında yalnızca doktrin
    açısından değil, eylem düzleminde de söz söyler.
    Biriyle diğeri arasındaki ilişkiyi önemli bir kavram olan şirk kelimesi kurmaktadır.
    Bu kelime, Kur’an’da ve daha sonra bütün İslam tarihinde aktif anlamda
    ―ortak koşmak‖ anl***** gelir: Bir şeyi yersiz ve dine karşı
    olarak Tanrıya katmak. Büyük de olsa söz konusu olan entelektüel
    bir hata değildir. Bu durum, Tanrının kudretine karşı bir başkaldırı
    olarak hissedilmektedir. Tanrı kâinatın efendisi ve hükümdarıdır.
    Şirk, ihanet suçu sayılır. Ulûhiyet noktasında Tanrının bir ortağı
    (şerik) olduğunu ifade etmek, O’nun karşısına bir denk yani bir
    rakip getirmektir. Bu, tanrısal mutlakiyet haklarına ve dolayısıyla
    da vahyedilen Kanunu yeryüzüne hâkim kılmakla görevlendirilen
    Müslüman Cemaatin misyonuna karşı gelen siyasi bir eylemdir.
    Böylece şu ayetin çarpıcı ifadesi anlaşılmaktadır:
    Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında kalanı ise, diledi-
    ğini bağışlar. Kim Allah'a şirk koşarsa, doğrusu büyük bir günahla
    iftira etmiş olur‖.
    35
    Söylediğimiz anlamda şrk masdarı Kur’an’da 180 kez kullanılmaktadır.
    Şirk işleyenler, müşrikler, yani ―ortak koşanlar‖dır (bazen
    bu kelime yanlış biçimde ―politeistler/çoktanrıcılar‖ şeklinde tercüme edilmektedir.
    Mütekabil kavram Kur’an nüzulünün gayet geç
    bir dönemine denk düşmekte36 ve doğrudan polemik niteliklidir.
    Putperestler sahte bir bahane ileri sürmektedirler: ―O'ndan başka
    veliler edinenler şöyle derler: Biz, bunlara bize Allah'ın lütfünü
    sağlasın diye ibadet ediyoruz‖ (Kur’an, 39:3). Ancak bu bahane 11.
    ve 14. ayetlerde derhal reddedilmektedir. Bu ret kısa bir surede tam
    olarak sergilenmektedir:
    De ki: Ey kâfirler. Ben sizin taptıklarınıza tapmam ve siz de benim taptığıma tapmazsınız.
    Ben sizin [şimdiye kadar] tapmış olduklarınıza
    tapmam, siz de benim [artık] taptığıma tapmıyorsunuz. Sizin dininiz size, benim dinim bana.

    Burada tam bir ayrışma gerçekleşmiştir. Daha da şiddetlenecektir.
    Mekke’nin ileri gelenleri Muhammed ve müntesiplerine karşı bir
    dizi düşmanca eylem başlatmışlardır. Karşı atak takip etmiştir.
    Yesrib/Medine’ye hicret Peygamber tarafından bir savaş ilanı anl***** gelmektedir.
    Fiili savaşlar, Bedir (Hicretin 2. yılı Ramazan
    ayının 19’u/ 15 Mart 624) zaferinden başlayıp Mekke’nin H. 8/
    930’da fethedilmesine kadar devam etmiştir. Daha sonra Müslü-
    manlar Arabistan’da putları, tapınakları ve
    az sayıdaki hizmetçilerini sistematik şekilde yok etme eylemine girişmişlerdir.
    İslam’ın daha sonraki tarihinde şirke karşı tavır, ya da onu suç-
    lu kılanın somut belirtisi çok sayıda dalgalanmalara şahit olmuştur.
    Ancak bunlar konumuzun dışına taşmaktadır.

    http://www.dinbilimleri.com/Makalele...1101120608.pdf

  2. #2
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Selam!

    Bu ilahlar açıkça 6:74; 7:138 vs.’deki putlarla ilişkilendirilmiştir. Bunlar
    Nuh’un inanmayan halkının tanrıları (yukarıda zikredilen 71:23),
    İbrahim’in inanmayan halkının tanrıları (21:59),
    Firavun’un tanrıları (7:127),
    Hud’un inanmayan halkının (yani Ad’ın) tanrıları (11:53 vd.; 46:22),
    geçmişteki inanmayanların tanrıları (11:101),
    Muhammed’e muhalif olanların tanrıları (21:36; 25:42; 37:36; 38:6; 43:58).
    Bu tahsislerin hepsi muttasıl zamirlerle ifade edilmekte ve hemen bağlam tarafından belirginleşmektedir:
    Kur’an’da âlihe kelimesi hiçbir zaman bir isimli birleşmiş halde değildir.
    İzafetli olan ilah kelimesi ile ilgili olarak Muhammed as hakkında -senin tanrıni -
    ve/veya -benim tanrımi -biçiminde herhangi bir ifade olmaması dikkat çekmektedir.
    Oysa ―Rabbini (rabbuke) ve ―Rabbimi (rabbi) ifadelerine sıkça rastlanılmaktadır. .

  3. #3
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647

    Cevap: Rahip ve Kur'an Tanrilari

    Alıntı mopsy´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    Selam!

    Söylediğimiz anlamda şrk masdarı Kur’an’da 180 kez kullanılmaktadır.
    Şirk işleyenler, müşrikler, yani ―ortak koşanlar‖dır (bazen
    bu kelime yanlış biçimde ―politeistler/çoktanrıcılar‖ şeklinde tercüme edilmektedir.
    Mütekabil kavram Kur’an nüzulünün gayet geç
    bir dönemine denk düşmekte36 ve doğrudan polemik niteliklidir.
    52:43 haricinde bu kavram en eski surelerde yer almamaktadır. Söz konusu ayetin
    de daha sonra inmiş olmasının muhtemel olduğunu görmüştük (bkz. yukarı). Blachère’in
    2. Mekkî döneme yerleştirdiği ayetlerde masdar yalnızca 10 kez geçmektetir.
    Bunlardan dördü, her biri huruf-u mukattaa ile başlayan ve dolayısıyla Welch’in hipotezine
    göre daha sonra yeniden düzenlenmiş olabilen 15., 27. ve 68. surelerde yer
    almaktadır. Kur’an’da diğer 6 kullanımın yer aldığı ayetler şöyledir :
    18:38, 42;23:59, 92; 25:2.
    Bu çok azdır ve bunların tarihlendirilmesi tartışılabilir.

  4. #4
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647

    Cevap: Rahip ve Kur'an Tanrilari

    Alıntı mopsy´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    Selam!

    ―Tanrı‖ kelimesi, Arapçaya Allah kelimesi ile tercüme edilmektedir.
    Görüldüğü kadarıyla (???)bu kelime al[i]lah kelimesinin kısaltılmış halinden oluşmaktadır.
    İlah kelimesi ise ―tanrı‖ anla mina gelen
    Samice il/el temasının fazlalık halini temsil etmektedir.
    Selam!

    Kur’an’da
    « tanrı » kelimesinin lam-ı tarifle yani
    el-ilâh şeklinde hiç yer almadığına
    dikkat edilmelidir

Benzer Konular

  1. Pavlusun Tanrilari
    mopsy Tarafından Diger Dinler Foruma
    Yorum: 6
    Son mesaj: 16-02-2012, 09:48 PM
  2. Budist Rahip'in ayak izleri
    YukseLL Tarafından ilginç konular Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 28-02-2009, 02:02 AM
  3. MSN'de yasaklanan 'rahip'in nedeni
    memedi Tarafından Msn, icq, skype, chat, irc, mirc Foruma
    Yorum: 4
    Son mesaj: 21-03-2008, 09:20 PM
  4. Rahip Efendi ve Rahibe
    Karakarizma Tarafından Öykü ve Hikayeler Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 14-01-2008, 07:26 PM
  5. Rahip Cüreyc
    karaca10 Tarafından Dini Hikayeler Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 29-09-2006, 12:55 PM
Yukarı Çık