5. Sayfa, Toplam 15 BirinciBirinci ... 34567 ... SonSon
Gösterilen sonuçlar: 41 ile 50 Toplam: 141
  1. #41
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647

    Haya

    Selam!

    Haya Duygusu Kişiyi Yanlışlıklardan Alıkoyar
    Rasulullah buyurdu: “Haya sadece iyilik getirir.”


    Muhterem Müslümanlar!

    İnsan bu alemin en gözde varlığı. İnsanı zirveye ulaştıran en önemli ahlaki değer de
    Rabbimizin ona doğuştan verdiği geliştirilmeye de, kaybedilmeye de müsait olan haya duygusudur.
    Haya, insanoğlunu hem insanlar katında hem de yaratıcısının katında makbul bir sıfata sevkeder.
    Sözlükte haya kelimesi,
    utanma,
    çekinme,
    tevbe
    ve vazgeçiş
    anlamlarına gelirken, ahlaki terim olarak ise
    nefsin çirkin davranışlarından rahatsız olup onları terketmesi manalarını içermektedir.
    Ayrıca haya, hoş olmayan bir işin yapılması anında insanın yüzünde beliren değişikliktir şeklinde de bir tanımlama yapılmıştır.

    Muhterem Müminler!

    Kur’an-ı Kerim’de üç yerde "haya" kelimesinin türevleri geçmektedir.
    İki yerde geçen ifadeleri ile insanlar arası iletişimde edebe dikkat etme ve sakınma boyutu ile nezih bir noktaya dikkat çekilmektedir.
    Konu ile ilgili olarak Kasas Suresi 25. ayetinde Hazreti Şuayb Aleyhisselam’ın kızlarından birinin,
    Hazreti Musa ile konuşmasında haya ve edeb dairesindeki çizgisini Allah (cc) zikrederek o haya duygusunu övmektedir.
    O halde dinin sınır koyduğu, konuşma, hal ve hareketlerde şeytana ve nefse fırsat verilmemesi hususunda dikkatli olmalıdırlar.
    Sınırları korumak ise haya sahibi olmaktan geçmektedir.

    Muhterem Müslümanlar!

    Pek çoğumuz tarafından bilinen şu hadisi şerifleri bir kez daha hatırlatmak istiyorum;
    “Haya sadece iyilik getirir”,
    “Haya bütünüyle hayırdır”,
    “Haya İmandandır”
    buyuruyor Resülülah efendimiz. Haya duygusu Müslümanların en belirleyici ahlaki nitelikleri ve değer ölçüleri arasındadır.
    Yine başka bir hadisi şerifte
    “Eğer utanmıyorsan istediğini yapabilirsin”
    uyarısı oldukça anlamlıdır.

    Buna göre insan, Rabbine karşı edepli ve hayalı olmalıdır. Allah'ın yasaklarından kaçınmalı ve haramlardan uzak durmalıdır.
    Herhangi bir sebeple hayasızca bir günah işlemişse ondan tevbe etmelidir.
    Allah'ın yasalarına uygun yaşamaya gayret etmelidir.
    İster gizli ister açık yerlerde olsun ahlaka aykırı olan tüm davranışlardan kaçınmamız gerektiğini unutmayalım.

    Evlatların anne ve babalarına karşı edepli ve hayalı olmaları gerektiği gibi,
    anne ve babalar da evlatlarının yanında nelere dikkat etmeleri gerektiğini bilmeli ve ona göre davranmalıdır.
    Utanma duygusunu kaybedenler hem dünyada hem ahirette her türlü bela ve tehlikelere düşerler.
    Haya duygusu insanı koruyan en önemli ve en güvenli sığınaktır.
    Mümin, her durumda hem Rabbine karşı kulluğunda hemde insanlar arası iletişiminde
    haya üzere olmalıdır ki imanın da olgunluğuna ulaşabilsin.

    IGMG İrşad Başkanlığı

  2. #42
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647

    Dilin Afetleri

    Selam

    Insanı diğer canlılardan ayıran en önemli özellik, konuşma kabiliyetidir.
    Konuşmak, Allah Teala’nın insanoğluna verdiği en büyük nimetlerdendir.
    Hangimiz dilsiz kalmayı isteriz?
    Ama biliriz ki her nimetin olduğu gibi konuşmanın da yerinde ve gerektiği şekilde kullanılması gerekir .
    Zira, insanlarla ilişkilerimizin sağlıklı yürümesi, dilimize yani konuşmamıza bağlıdır.
    Kulluğumuzun Yüce Yaratan katında değerli olup olmamasında da sözlerimizin, konuşmalarımızın büyük payı vardır.
    Onun de dikkat etmemiz gerektiğini bildirmekte ifadelerimize, bu konuda çeşitli uyarı ve
    tavsiyelerde bulunmaktadır her konuda bizlere yol gösteren Yüce Kitabımız, söz ve için. Ayet-i celilede:

    “Bir güzel söz, bir bağışlama, arkasından incitmenin Geldiği sadakadan daha hayırlıdır”

    buyurulur. Yüce Rabbimiz, inciten, gönül kıran konuşmaların, yapılan sadakaların sevabını yok edeceğini bildirmiştir.

    Güzel söz söylemenin başlı başına bir sadaka olduğunu beyan eden Efendimiz (as), bir hadisinde şöyle buyurmuştur:

    “Mümin karalıyıcı, lanetleyici olmaz, edep dışı, çirkin konuşmaz, ağzı bozuk olamaz”.

    Başkasının arkasından onun hoşlanmadığı bir üslupla konuşmak, koğuculuk yapmak,
    yalan yere şahitlik etmek, insanları çekiştirmek, alay ve iftira etmek, kaba ve incitici söz sarf etmek, sövüp saymak …
    Ahlâk kitaplarımızda bu tür söz ve konuşmalara “dilin afetleri” denilir.
    Eskiler “Uslûb-i Beyan, aynıyla insan” derlerdi.
    Yani birinin konuştuğuna bakarak nasıl bir insan olduğunu anlayabiliriz.

    Değerli Kardeşlerim!

    Allah Rasulü (sav)

    “Siz bana Dilinizi ve iffetinizi koruyacağınıza Garanti verirseniz, ben de size cenneti garanti ederim”

    buyurarak, sahip çıkmanın önemine dikkat çekmiştir dilimize.
    Bir diğer hadisinde şöyle buyurmuştur:

    “Ademoğlu sabaha erdi mi, bütün azaları dile şöyle yalvarırlar:
    Bizim hakkımızda Allah’tan Kork!
    Çünkü Biz sana tâbiyiz.
    Sen istikamette olursan, biz de İstikamet üzere oluruz.
    Sen yoldan çıkarsan, biz de çıkarız “.


    Nitekim günümüzde aile ve sosyal huzurumuzu bozan ve bazan da büyük felaketlere yol açan sebeplerden biri de yalan yanlış ya da çarpıtılmış ifadeler, rencide edici, hakaret içerikli sözler değil midir?

    Kimi zaman kendimizi kaptırıp, doğru veya yanlış olduğuna bakmadan bu söylentilerin ardına düşüp,
    kötü sonuçlar doğuran OLAYLARA sebebiyet vermiyor muyuz?
    Bu konuda atalarımız ne güzel söylemişler:
    “Kılıç yarası iyileşir, dil yarası iyileşmez”,
    “Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı”.

    Öyleyse dilimizi, Rabbimizin istediği şekilde terbiye edelim, kendi dilimizle kendi kişiliğimize, edep ve ahlâkımıza zarar vermeyelim.
    Güzel sözler söyleyerek ahlakımızı güzelleştirelim.
    Tatlı dil, doğru söz ve güler yüzlerimizle sevgili Peygamberimiz’in rahmet Ahlakını yansıtalım.

    Allah cümlemizi rızasına uygun söz ve davranışta daim eylesin.

    Emir Faysal ARVAS
    Yusuf Agah Cami İmam-hatibi
    BEYOĞLU

  3. #43
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647

    Kadınlarınıza İyi Muamele Ediniz

    Selamlar

    Bismillahirrahmanirrahim
    “ Ve min ayatihı en haleka leküm min enfüsiküm ezvacel li teskünu ileyha ve ceale beyneküm meveddetev ve rahmeh inne fı zalike le ayatil li kavmiy yetefekkerun ”
    (Rûm Suresi, [30:21])


    Muhterem Müslümanlar!

    İnsanlık tarihinin var oluşundan beri, insan kavramının ikinci yarısını elbetteki kadınlar oluşturmaktadır. Yüce mevlamız insanın bir erkek ve bir dişiden yaratıldığını, gerçek huzur ve saadetin de bu birlikteliğin ilahi ölçülerle devam ettirildiğinde mümkün olabileceğini bizlere yüce kitabımızda;

    “İçinizden, kendileriyle huzûra kavuşacağınız eşler yaratıp, aranızda sevgi ve merhamet peydâ etmesi de O’nun (varlığının) delillerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için ibretler vardır.”
    (Rûm Suresi, [30:21])

    ...buyurarak bildirmiştir. Böyle olmasına rağmen bugün kadının, tüketim dünyâsında deşifre edilerek bir reklâm aracı olarak istismâr edilmesi, ona sadece vitrin malzemesi olarak kıymet verilmesi, arka plânda ise kadının ancak ekonomik ve nefsânî bir metâ olarak kullanılıp ezilmesi ve tüketilmesi onun haysiyeti bakımından ne kadar acı ve onur kırıcı bir durumdur. İnsanlık tarihinde kadın, ancak İslâm’ın ulvî iklîminde en yüce mevkiine nâil olmuş ve ailenin bir ferdi olarak en güzel muameleye tabi tutulmuştur.

    Aziz Kardeşlerim!

    Cenab-ı Mevla’mızın “…ve hanımlarınızla güzel bir şekilde geçinin…” (Nisa Suresi, [4:19]) buyruğu çok acıktır. Hanımlarımıza iyi muamale deyince geliniz sevgili Peygamberimizin hanımlarına muamelesine bir göz atalım. O, hanımlarının hem hocası, hem de eşi idi. Evi mektepti. O mektebin hocası Efendimiz, talebeleri de hanımları ve çocuklarıydı. O, hanımlarıyla şaka yapardı, koşu yapardı. Onları gece namazına kaldırır, evde hanımlarına yardım ederdi. Hanımlarıyla daima istişare eder, sohbet ederdi. Onlara asla vurmamış, hakaret etmemiş ve onlara olgunlukla yaklaşmıştı. Hanımın ağzına konan lokmanın sevap olduğunu söylerdi.

    Kadınlarla ilgili hadîs-i şerîflerinde,
    “Sizin en hayırlınız, âilelerine en güzel muâmelede bulunanınızdır!”
    (İbn-i Mâce, Nikâh, 50; Dârimî, Nikâh, 55)
    “Bir kimse karısına kin beslemesin. Onun bir huyunu beğenmezse, bir başka huyunu beğenir.”
    (Müslim, Radâ, 61)
    buyurmuştur. Hazret-i Âişe vâlidemizin ifâdesiyle, kendisi de hayâtı boyunca hiçbir hanımına el kaldırmamış ve hiç kimseye eliyle vurmamıştır.
    (İbn-i Mâce, Nikâh, 51)
    Nitekim muhtelif zamanlarda şöyle buyurmuşlardır:
    “Kadınları dövmeyiniz!...Kadınlarını döven kimseler, sizin hayırlınız değildir.”
    (Ebû Dâvûd, Nikâh, 42; İbn-i MaceNikâh,51)

    Muhterem kardeşlerim,

    Bu ve benzeri hadîs-i şerîflerden, sağlıklı âilelerin, ancak muhabbet temeli üzerinde kurulabileceğini onlara karşı muhabbeti zedeleyecek davranışlardan uzak durup onlara nasihatte bulunup sadık bir aile reisi olmamız gerektiğini anlayabiliriz. Hutbemizi sevgili peygamberimizin veda hutbesinden kadınlarımızla ilgili bölümüyle bitiriyoruz:

    “Ey İnsanlar! Kadınların haklarına riayet etmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim.
    Siz kadınları, Allah emaneti olarak aldınız; onların namuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helal edindiniz.”
    (Veda Hutbesi)

    IGMG İrşad Başkanlığı

  4. #44
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647

    Hayırlı ve İyi İşlere Koşalım

    Selam!

    Rahman ve Rahîm Allah'ın adıyla...
    “Onlar, Allah'a ve ahiret gününe inanırlar; iyiliği emreder, kötülükten menederler; hayırlı işlere koşuşurlar.
    İşte bunlar iyi insanlardandır.”
    (Al-i İmran Suresi, [3:114])


    Muhterem kardeşlerim!

    Müslüman'ın en önemli özelliklerinden birisi de hayırlı ve iyi işlere bütün gücü ile koşması, sahip çıkması ve teşvik etmesidir. Hayır dediğimiz şeyler, herkesin beğendiği, rağbet ettiği, meşru, faydalı ve sevabı gerektiren amel, iyilik, ibâdet ve mal gibi anlamları içine alan şeylerdir. Hayrın zıddı ise şer ve şerli olan şeylerdir. Beğenilen ve öğülen özellikler, sevap kazanmak için Allah rızası yolunda yapılan iyiliklere de hayır denir. Başkalarına maddî ve manevî yönden yararlı olan kimselere de, hayır sahibi anl***** gelen "ehl-i hayr" denir. Adâlet, yardımlaşma, cömertlik ve doğruluk gibi şeyler mutlak hayır olan şeylerdir ki, Cenab-ı Hak, onları yapan insanlardan razı olur ve o insanların işlerini bereketli kılar.

    Aziz kardeşlerim!

    Rabbimiz, hayırlı ve iyi işlerin yapılmasından razı olduğunu ve yapılan iyi işlerin sahiplerini överek şöyle buyurmuştur:

    “Onlar, Allah'a ve ahiret gününe inanırlar; iyiliği emreder, kötülükten menederler; hayırlı işlere koşuşurlar. İşte bunlar iyi insanlardandır.”
    (Al-i İmran Suresi, [3:114])

    “İşte onlar, iyiliklere koşuşurlar ve iyilik için yarışırlar.”
    (Mü’minun Suresi, [23:61])

    Hayırlı ve iyi işler yapan insanların bu güzel amellerinin karşılığında elde edecekleri neticeleri de şöyle buyurarak bize izah buyurmuştur:

    "Allah yolunda mallarını harcayanların örneği, yedi başak bitiren bir dane gibidir ki, her başakta yüz dane vardır.
    Allah dilediğine kat kat fazlasını verir.
    Allah'ın lütfu geniştir,
    O herşeyi bilir.”
    (Bakara Suresi, [2:261])

    Değerli kardeşlerim!

    Hayır ve iyilikleri yapmakta birbirleri ile yarışan mü’minler Peygamber Efendimiz (sav) tarafından da bereket duaları ile takdir edilmişlerdir. Asr-ı saadet Müslümanlarından böyle takdir toplayan yüzlerce sahabe vardır. Onlardan bir tanesi de Abdurrahman b. Avf (ra)’dir. Bir seferinde Peygamber Efendimiz (sav) ashabını infak yapmaya sevk ve teşvik etti. Ashabın tamamı gücü nisbetinde infak yapmakta yarıştı. Aşere-i mübeşşerenin büyüklerinden Hz. Abdurrahman b. Avf (ra) da infak yarışına katıldı ve evinde bulunan sekiz bin dinarının dört binini evinde ailesi için bıraktı, diğer dört bin dinarını da Peygamber Efendimize teslim etti ve şöyle dedi:

    “Ya Rasulallah! dört bin dinarımı ailem için tuttum, dört bin dinarımı da Rabbimin rızası için ona borç verdim.”
    Bunun üzerine Efendimiz (sav), Hz. Abdurrahman’a şöyle dua buyurdu:
    “Evinde tuttuğuna da Allah rızası için verdiğine de Allah bereket versin.”
    (El-Cami’ Li-Ahkâmi’l Kur’an, c. 3, shf.197)

    Öyle ise değerli kardeşlerim!

    İyilik ve hayırları işleyen insanların azaldığı bu dönemde bu Kur’an ve sünnet delillerinden de ilham alarak, bütün gücümüzle hayr u hasenat işlemeye yönelelim. Bu sayede bereket ve feyizlere bizler de nail olalım. Az da olsa hayır işlemeye devam edelim. Yaptığımız hiçbir iyiliği küçümsemeyelim, gözümüzde büyütmeyelim ve onu minnet ederek kimsenin başına da kakmayalım. Ve şu ayet-i kerimeyi de bir ilahi tenbih olarak hiç bir zaman hatırımızdan çıkarmayalım: Rabbimiz meal olarak buyuruyor ki:

    "Herkesin (her toplumun) yüzünü çevirdiği bir yön vardır.
    Öyleyse hayırlarda yarışınız.
    Her nerede olursanız Allah sizleri bir araya getirecektir.
    Şüphesiz Allah herşeye güç yetirendir.”
    SADAKALLAH!
    (Bakara Suresi, [2:148])

    IGMG İrşad Başkanlığı

  5. #45
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647

    Esas Olan Gönüllerin Fethi

    Selam!


    İslam ve ona iman eden Müslümanlar, uzun İslam Tarihi boyunca toprak zaptetmek, insanlarını hürriyetsiz bırakmak, onların mal ve mülklerine el koymak niyetiyle hareket etmemişler, hak ve adaleti yaygınlaştırarak, gönüller fethiyle insanlara yaklaşmışlardır.

    Muhterem Müminler,
    İnsanlık tarihinde bazı olaylar vardır ki, o olayların etkisi tarih boyunca eksilmeden devam eder. İstanbul’un Müslümanlar tarafından fethedilmesi de bu ender tarihi olaylardan bir tanesidir. Çünkü bu fethin önemine
    "İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan; Onu fetheden ordu ne güzel ordudur"
    (Ahmed bin Hanbel, C.4/335)
    buyuran Peygamberimiz bizzat kendisi işaret etmiştir. Bu fethi gerçekleştirmek için ordular, Sahabe döneminden itibaren 29 Mayıs 1453 tarihine kadar defalarca İstanbul surlarını zorlamışlar. Fakat fetih Osmanlı`nın en önemli padişahlarından Sultan Mehmet Han ve onun askerlerine nasip olmuştur. Bu tarihten itibaren de Sultan Mehmet Han olan bu büyük padişahın değişmeyen lakabı “Fatih” olmuştur.

    Aziz kardeşlerim,
    İstanbul'un fethini anarken asıl üzerinde durmamız gereken konu elbette defalarca teşebbüs edilmiş olan fetih girişimlerindeki anlayış ve niyet. Dinimizin temel kaynaklarına göre bir şehri, bir beldeyi veya bir ülkeyi salt topraklarına toprak katmak ve siyasi hükümdarlık sınırlarını genişletmek için fethetmeye kalkışmak caiz değildir. Bu temel felsefeden hareketle aynı kaynaklar o şehri veya ülkeyi despotça yönetimi altına almak, insanlarını köleleştirmeyi ve değerlerini sömürmeyi de yasaklıyor. Ve bu temel zihniyetten dolayı aslında asıl fetih zülüm ve adaletsizliğin hüküm sürdüğü beldelere, yeniden hayat vermek, getirilecek hayat düzeni ile insanların mutluluğuna mutluluk katmaktır. İşte Fatih Sultan Mehmed Han, fetih günü, İstanbul’a Topkapı surlarından girdikten sonra, doğruca halkın korku ve binbir kuşku ile sığındığı Ayasofya Kilise'sine gitti. Kilise içine toplanmış din adamlarından ve insanlardan bir kısmının kendilerini yerlere atmış olduğunu görünce onlara yüksek bir tevazu ve adalet örneği sergileyerek: "Ayağa kalkınız! Ben Sultan Murat Han Oğlu Sultan Mehmed Han derim ki: Bu günden itibaren canlarınız, mallarınız ve hürriyetleriniz benim güvencem altındadır." diyerek korku ve dehşet içinde perişan olan insanların gönüllerine hayat suları serpmiştir. Mekke’yi fetheden Peygamber Efendimiz (as) de fetih günü aynı hürriyet ve güvenceyi Mekke ahalisi için vermemiş mi idi?

    Değerli Mü'minler!
    İstanbul’un fethinin gerçekleştiği dönemde, bugün olduğu gibi yine dünyanın bazı bölgelerinde Müslümanlar, zulme uğruyor, diri diri ateşlere atılıyor, binbir çeşit insanlık dışı muameleye tabi tutuluyorlardı. Halbuki İstanbul'un fethinin ertesi günü şehrin her yerinde Fatih Sultan Mehmed'in insanlara verdiği hürriyet fermanları okundu. Şehrin içinde oraya buraya saklanan halkın, hiçbir şeyden çekinmeksizin ve cesaretle ortaya çıkmaları istendi. Canlarının, mallarının, ırzlarının, korunacağı, din ve mezheb hürriyetleri ile milli örf ve adetlerine dokunulmayacağı ve bütün bunların tamamen Osmanlı kanunlarının teminatı altında olduğunun ilanları yapıldı. Bu fermanların uygulanmasına o kadar sadakat gösterildi ki, Osmanlı yurdunda yaşayan bütün ırk ve din mensupları, hiçbir rahatsızlık duymadan asırlarca Müslümanlarla iç içe yaşadılar.

    Muhterem kardeşlerim!
    İslam ve ona iman eden Müslümanlar, uzun İslam Tarihi boyunca toprak zaptetmek, insanlarını hürriyetsiz bırakmak, onların mal ve mülklerine el koymak niyetiyle hareket etmemişler, hak ve adaleti yaygınlaştırarak, gönüller fethiyle insanlara yaklaşmışlardır. İstanbul'un fethedildiği günde de durum böyle olmuştur. Bir din ki, esas hedefi insanlığı kardeş kılmaktır, elbette onun mensupları da bu prensibe muhalefet edemezler. Bizler de bugün birer Müslüman olarak kardeşlik ve adaletin yaygınlaşması ruhu ile hareket ederken, insanlığın mutluluğuna mutluluk katacak alternatifler üretmeli ve insanlığın barış ve huzuruna hizmet edecek hayırlı çalışmalara imzalar atmalıyız.

    IGMG İrşad Başkanlığı

  6. #46
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647

    Kuran-ı Kerim

    Selam


    Aziz Peygamberimizin doğduğu çağda, Mehmed Akif’in meşhur nâ’tinde dediği gibi:

    “Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta,
    Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi.
    Fevzâ bütün âfâkını sarmıştı zeminin,
    Salgındı bugün Şark’ı yıkan tefrika derdi.
    ”

    İşte böyle bir çağda; her türlü bâtıl inancın, insanlığın yolunu saptırdığı, ahlâkını kirlettiği bir devirde Yüce Allah, kullarına merhamet etti, Habib-i Ekrem’ini Peygamber seçti.
    “İnananlar için hidayet ve şifa[1]“
    olan Aziz Kur’an’ı gönderdi. Ulu Rabbimiz buyuruyor:
    “(Resûlüm), bu öyle bir kitap ki, onu sana, insanlar âyetlerini düşüne-taşına okusunlar ve aklı başında olanlar ondan dersler çıkarsınlar diye indirdik.”[2]

    Zaman içinde insanlar Kur’an’ı düşüne-taşına okuyup ondan dersler çıkarmaya başlayınca, bu ilâhî nûr, insanları en güzel şekilde eğitti, öğretti; inançlarını düzeltti, ahlâklarını güzelleştirdi. Müminler, hikmet yüklü kitabımızın irşadı sayesinde dünyanın en insanî uygarlığını kurdular: Bağdat’tan Kurtuba’ya, Semerkant’tan Kahire’ye, Kudüs’ten İstanbul’a, dünyanın en aydınlık kentlerinde insanlık tarihinin en parlak medeniyetiydi bu…

    İşte, inanıp hayırlı işler yapanlara Yüce Kur’an’da vaad edilen[3]
    “güzel hayat” buydu.

    Mânevi ve sosyal sıkıntılar içinde bunalan milletler, İslâm’ın ve Kur’an’ın hayat veren atmosferinde barışa, huzura, esenliğe kavuştular. Kur’an’ın ışığıyla gönüllerini ve beyinlerini aydınlatan Müslümanların ürettiği bilimler, sadece Müslümanları değil, başka dinden birçok toplumu da asırlar boyunca barış, güvenlik ve huzur içinde yaşattı.

    Sonra dünyanın talihi değişti, aziz cemaat… İslâm ümmeti, özellikle Osmanlı toplumları Kur’an’ın bilgi ve hikmetinden kopunca zayıflamaya başladılar… Dünyada birçok güzel şeyler artık geride kalmıştı.

    Bilim çağı dinilen yeni devirde bilimin ürettiği ölüm makineleriyle yalnız iki dünya savaşında 50-60 milyon insan öldürüldü. Zayıf milletler asırlarca zulüm gördüler, acı çektiler, köle oldular. Ülkeleri ellerinden alındı, servetleri yağmalandı.

    Bu devirde Yüce Kitabımızın “Allah’ın âyetleri” diye andığı ve Allah’ı tesbih ettiğini bildirdiği tabiat da tahrip edildi. Bazı canlıların nesilleri tüketildi; doğal kaynaklar kurutuldu. Sözde “gelişmiş” toplumlarda insanlığın ve ilâhî dinlerin binlerce yıldan beri koruduğu evrensel ahlâk değerleri çürütüldü; aile kurumu çökertildi, hayâ ve edep duyguları söndü, ar damarları çatladı.

    Yüce kitabımızın ifadesiyle,
    “İnsanların elleriyle ettikleri yüzünden karaları denizleri fesat kapladı.”[4]

    İşte bu yeni durum karşısında giderek güçlenen bir ses yükselmeye başladı şimdilerde: “Yeniden Kur’an’la ve Peygamber’le buluşalım” diyen bir ses…

    Şayet Müslümanlar bu çağrıya kulak ve gönül vererek, dinlerini doğru düzgün temsil ederlerse, çağımızın bilimleri, imkânları ve ihtiyaçlarıyla İslâm’ın kurtarıcı ilkelerini buluştururlarsa, dünyada da bu çağrı yankı bulacaktır. Tıpkı geçmişte olduğu gibi…

    Gelin 1400’üncü yılda, önce kendimiz Kur’an’la bağımızı güçlendirelim, aziz kardeşlerim… Onu sadece dilimizle değil, gönlümüzle ve aklımızla da okuyalım. Birey, toplum ve ümmet olarak Kur’an’ın kurtuluş ve esenlik ikliminde buluşalım. Hasan-ı Basrî Hazretlerinin dediği gibi, Kur’an’ı Allah’tan bize gelmiş bir mektup gibi okuyalım ve emirlerini baş tacı edelim.

    Sevgili Peygamberimiz,
    “Kim bir fidan diker veya ekin eker de bundan insanlar ve kuşlar faydalanırsa bunlar onun için hayır ve berekettir”[5]
    buyururlar. Hadiste işaret buyurulduğu gibi, öyle bir Müslüman olalım ki, varlığımız sadece kendimiz için değil, aynı zamanda ailemiz, komşularımız için, bizi tanıyan tanımayan herkes için, insanlık için, canlı-cansız tabiat için rahmet olsun, şefkat olsun. Âlemlere rahmet olan Peygamber’in ümmetine bu yakışır.

    Bu hayırlı yürüyüşümüzde Yüce Rabbimiz yardımcımız olsun!

    Değerli müminler,
    bu vesileyle size İstanbul Müftülüğü’nün Kutlu Doğum ve 1400’üncü yıl vesilesiyle bir davetini de duyuralım. 18 Nisan Pazar günü Sultan Ahmet Camii’nde, İstanbul’umuzun seçkin kuralarının katılacağı bir Kur’an ziyafeti sunulacaktır. Saat 12.00’de başlayacak olan programa hepiniz davetlisiniz.

    Prof. Dr. Mustafa ÇAĞRICI

    İstanbul Müftüsü

    [1]Zümer 41/44.
    [2] Sâd 38/29.
    [3] Nahl 16/97.
    [4] Rûm 30/41.
    [5] Ahmet b. Hanbel 3/391

  7. #47
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647

    Çağımızın Problemleri

    Selam


    Bilim ve teknoloji alanında insanlık baş döndürücü bir hızla ilerliyor. Hayatımıza her gün yeni icatlar, yeni keşifler giriyor. Bu değişimle birlikte hayat şeklimiz, değer yargılarımız, akrabalık, komşuluk ve arkadaşlık ilişkilerimiz de az çok değişiyor.
    “Eski komşuluklar kalmadı, artık kimse kimseye güvenmiyor, hayatın tadı tuzu yok”
    gibi sözler sıkça söylenir oldu. Bunlar sadece teknolojik gelişmelerin ve modern hayat tarzının insanı mutlu edemediğini, madde ve mâna arasındaki dengenin bozulduğunu göstermektedir.

    Muhterem Kardeşlerim!

    Vahyin getirdiği ilkelerden uzak bir hayatın insanlık için nelere mal olduğuna şahit oluyoruz. İnsanlık tarihinde bu kadar güçlenen inkârcı ve materyalist hareketlerin günümüz dünyasında ne kadar tahripkâr olduğunu, gelişmemiş ülkeler yanında “ileri” denen ülkelere bile ne ağır bedeller ödettiğini görmekteyiz.

    Bir tarafta açlıktan ölenler, öbür tarafta aşırı yemekten hasta olanlar… Bir tarafta lüks içerisinde yaşayanlar, öbür tarafta evsiz barksız insanlar… Bir tarafta teknolojinin tüm imkânlarından istifade edenler, öbür tarafta en ilkel şartlara mahkûm edilenler…

    Bir tarafta dünya imkânlarının yüzde seksenine sahip olduğu halde yine doymayan, daha fazlasını elde etmek için çalışan mutlu azınlıklar, diğer tarafta kalan yüzde yirmiyle yetinen ve bunun da elinden alınacağı korkusuyla yaşayanlar… Vahiyden uzak kalmanın neticeleri: savaşlar, gözyaşları, haksızlık ve zulümler, ilkesiz ve ölçüsüz bir hayatın acı tabloları…

    Ancak mevcut durum müminleri hiçbir zaman umutsuzluğa sevk etmemelidir, değerli Müslümanlar… İman varsa, imkân da vardır. Hatırlayın: Âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz de cehaletin ve zulmün en yoğun olduğu bir ortamda gelmişti. Bir kişiydi… Hira’da hayat damarları kurumuş insanlığı diriltmek üzere görevlendirildiğinde O, yılmadan mücadele etti. Vahyin diriltici bilgisiyle, cehalet ve zulüm toplumundan bir saadet toplumu meydana getirdi. Eşkıyadan evliya çıkardı. Sevgi ve merhameti öğretti insanlığa… Rahmet olup yağdı tüm mahlûkata…

    Şimdi bizler, kaybolan güven duygusunu onun Muhammedü’l-emin vasfıyla; yok olan sevgi ve şefkati âlemlere rahmet oluşuyla, kin ve nefret duygularını kardeşlik şuuruyla; haksızlık ve zulümleri adalet duygusuyla; hasret kaldığımız komşuluk, arkadaşlık ilişkilerini “komşusu açken tok yatan bizden değildir” ilkesiyle yeniden öğretmeliyiz, tüm insanlığa… Sanki Kur’an yeni nazil oluyormuş gibi, vahyin diriltici bilgisi ve sâlih amellerle inşa etmeliyiz kişilikleri…
    Yüce Rabbimiz tüm dünyaya adalet, sevgi, barış ve huzurun hâkim olduğu günleri görebilmeyi bizlere nasip etsin.

    Mehmet YILMAZ
    Yusuf Ziya-Hamire Üçüncü Camii
    İmam-Hatibi/Maltepe/İstanbul

  8. #48
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647

    Üç Aylar ve Regaib Kandili

    Selam

    Rahmet ve mağfireti sınırsız olan Yüce Allah, huzuruna samimiyetle yönelen kullarına feyiz ve bereket dolu birçok gün ve geceler ihsan etmiştir. Allah’a şükürler olsun ki, İslam dinine gönülden bağlı yüce milletimizin “üç aylar” diyerek özel bir önem verdiği Recep, Şaban ve Ramazan ayına girmek üzereyiz. Bu aylar içinde bulunan Regâib, Miraç, Berat ve Kadir geceleri, müminler için Allah’ın rahmet ve mağfiretinin bol bol tecelli ettiği mübarek gün ve gecelerdendir. Bu günlerde Sevgili Peygamberimiz (s.a.s) şöyle dua ederdi: Allahım bize Recep ve Şaban ayını mübarek kıl ve bizi Ramazana ulaştır.[1]

    Aziz Cemaat!

    Resulullah (s.a.v.) Efendimizin mübarek duasında ifadesini bulan, bu mukaddes ayların ve bu aylar içinde bulunan mübarek gecelerin, fazilet ve mağfiret gölgesi üzerimize düşmüş bulunuyor. Bu mübarek gün ve gecelerden nasiplenmeye çalışmak her müslümanın vazifesi olmalıdır. Önümüzdeki Perşembeyi Cumaya bağlayan gece, Regâib gecesidir. Regâib, “Kendisine rağbet olunan kıymetli şeyler, bol ihsan, çok, feyiz ve bereket” demektir. Regâib gecesi, Allah Azimuşşan’ın rahmet ve mağfiretinin müminler üzerine bol bol tecelli ettiği pek mübarek bir gecedir. Bunun içindir ki, asırlardan beri müminler, bu geceye büyük kıymet vermişler, onun feyiz ve bereketinden istifade etmeye çalışmışlardır.

    Üç ayları ve mübarek geceleri fırsat bilerek kendimizi hesaba çekelim, Allah’ın rahmet ve mağfiretine kavuşmak, onun rızasına nâil olmak için bu feyizli gün ve geceleri fırsat bilelim.

    Günah mı işlemişiz? Tevbe edelim. Felah bundadır. Hakk’a ibadette eksiklerimiz, kusurlarımız mı var? Tamamlayalım. Kurtuluş bundadır. Gönül mü kırmışız? Onaralım. İnsanlık bundadır. Başkalarının hakkını mı yemişiz? Ödeyelim. Müslümanlık bundadır. Ruhlarımızı kin ve düşmalık mı kaplamış? Unutalım. Huzur ve güven bundadır. İslâmî birlik ve kardeşliğimizi kaybedip parça parça mı olmuşuz? Kaynaşalım. Yükselme ve ilerleme bundadır. Yoksulları, fakirleri, kimsesizleri görmemezlikten mi gelmişiz? Görelim ve elimizi uzatalım. Hayır bundadır. Çocuklarımıza dinlerini, imanlarını, mukaddes ve milli değerlerini öğretmeyi ihmal mi etmişiz? Telafi edelim. İstikbal bundadır.

    Değerli Kardeşlerim!

    İşte Regâib kandili, sözünü ettiğimiz nefis muhasebesini yapmamız ve kendimizi yenilememiz için bir fırsattır. Yüce kitabımızda “nefsini, ruhunu arındıran kurtuluşa ermiştir: onu kötülüklere gömüp kirleten de ziyana uğramıştır[2] buyurulur. Gönül sarayımızı bulandıran haset, kin, düşmanlık, haksızlık ve zulüm çamuruna bulaşmaktan sakınalım. Birbirimize, anne ve babamıza yakınlarımıza sevgiyle ve iyilikle yaklaşalım. Dünyamızı saran düşmanlıklara karşı birlik ve beraberlik içinde olalım. Gönlümüzde iyilik, fazilet ve bilgi ışığını yakalım. Kısaca iyi bir kul, iyi bir Müslüman ve iyi bir insan olalım. Kalplerimiz bu güzel duygularla dolsun. Allah’ın rahmet ve bereketi üzerinize olsun.

    Sadrettin PORTAKAL
    Çinili İhlâs Camii İmam-Hatibi
    Arnavutköy

  9. #49
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647

    Sadaka-i Cariye

    Selam

    Yüce dinimiz iyilikte, hayırda yarışmayı, Allah yolunda harcamada bulunmayı, toplumdaki kimsesiz, fakir
    ve düşkünlere yardım eli uzatmayı müslümanlık ve insanlık görevi saymıştır. Kur’ân-ı Kerim’de Allah
    Teâlâ şöyle buyurmuştur:

    Rahman ve Rahîm Allah'ın adıyla...
    “Sevdiğiniz şeylerden Allah için (hayır yolunda) harcamadıkça tam hayra erişemezsiniz”

    Bu ve benzeri ayet-i kerimelerden ilham alan Müslümanlar, İslam tarihinde muhteşem bir hayır
    toplumu ve vakıf medeniyeti inşa etmişlerdir.

    Hz. Peygamber döneminden zamanımıza kadar vakıflar, birçok alanda hizmet vermiştir. Fakir ve
    kimsesizlerin yiyecek, giyecek ve barınaklarının temin edilmesi, hastaların tedavisi, ilmin
    yaygınlaştırılması, öğrencilerin desteklenmesi, hayvanların ve çevrenin korunması, ibadethaneler ile
    toplumun ihtiyacı olan birçok tesisin yapılması, bakım ve onarımı gibi her alanda vakıflar büyük
    hizmetler görmüşlerdir.

    Aziz Müminler!

    Vakıf bir “sadaka-i câriye”dir. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

    “İnsanoğlu öldüğünde üç şey hariç, amel defteri kapanır. Bu üç şey: Sadaka-i câriye,
    faydalanılan ilim ve kendine dua eden salih evlat.”


    Dolayısıyla yol, köprü, çeşme, mescid, yoksullar için aş evi, hastane ve okul gibi hayır kuruluşları birer
    sadaka-i câriyedir. İnsanlar bu gibi yerlerden yararlandığı sürece, bunları yaptıranlar, yapılmasına sebep
    olanlar, yol gösterenler ve destek olanlar, hem hayattayken hem de vefatlarından sonra sevap
    kazanmaya devam ederler.

    İslam coğrafyasının dört bir yanını süsleyen vakıf eserler işte bu yüksek inancın ve sevap kazanma
    arzusunun bir ürünüdür.

    Kıymetli Müminler!

    Vakıf ve hayır hizmetlerini desteklemek, bu kurumları yaşatmak için çalışmak önemli bir dini ve insani
    görevdir. Kendimiz, çocuklarımız, geleceğimiz ve ahiretimiz için bu görevi asla ihmal etmemeliyiz. Her
    biri ayrı önem taşıyan, ecdat yadigârı vakıf eserlerini korumak, senedindeki maksatlarına uygun olarak
    kullanmak, yenilerini ilave ederek bizden sonraki nesillere aynı ihtişamıyla aktarmaya çalışmak, dînî ve
    vicdani borçtur.

    Ecdadımız kurduğu vakıfların senetlerinde kendilerinden sonra vakfı koruyanlara dua ettikleri gibi,
    değiştirip bozanlara da beddua etmişlerdir. Mesela vakıflarıyla ünlü Kanuni Sultan Süleyman vakfiyesini
    şöyle bitirmektedir:

    “Her kim ki bu vakfiyeyi değiştirmeye ve bozmaya teşebbüs eder, işlemez hale
    getirmeye çalışırsa, kıyamet günü Allah Teâlâ onun hiçbir özür ve mazeretini, farz ve nâfile ibadetini
    kabul etmesin. Ahirette en perişan zümrelerden eylesin. Dünya ve ahretini kendisine zindan eylesin.
    Allah, melekler ve peygamberlerin lâneti onun üzerine olsun.

    Her kim de bu vakfiyenin usul ve furûunun bekasına, mahsul ve gelirlerinin dev***** gayret ederse,
    Gafûr olan Allah onun gayretini verimli ecrini bol, mükâfatını hesapsız kılsın. Dünyanın her türlü
    kötülüklerinden onları esirgesin.


    Bu vesileyle bizlere emanet olarak bırakılan vakıfların bânilerini şükran ve rahmetle yâd ediyorum. Allah
    cümlesini rahmetine nâil eylesin.

    Selahattin ÖZÇELİK

    Turgut Paşa Cami İmam-Hatibi
    Pendik

  10. #50
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647

    Mirac Kandili

    Selam

    Önümüzdeki 8 Temmuz persembeyi cumaya bağlayan gece, Mi’raç Kandili’dir. İslâm âlemi olarak böyle mübarek bir geceyi idrak etmenin sevinç ve mutluluğunu yaşamaktayız. Mi’raç, Sevgili Peygamberimizin en büyük mucizelerinden biridir, bir gece içinde Mekke’den Kudüs’e, oradan da aşkın bir âleme doğru yaptığı mukaddes ve manevî bir yolculuktur.

    Bu yolculuğun özet şekli Kur’ân-ı Kerîm’de, ayrıntısı ise sahih hadislerde anlatılır. Birçok ilâhî sırrı, hikmet ve bereketi bünyesinde barındıran bu kutsal gece hakkında, İsrâ sûresinin ilk âyetinde şöyle buyrulur:

    Bismillahirrahmanirrahim
    “Kendisine âyetlerinden bir kısmını göstermek üzere kulu Muhammed’i bir gece Mescid-i Haram’dan çevresini bereketlendirdiği Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah’ın şanı ne yücedir. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir”[1].

    Aziz Müminler!
    Mi’raç olayının en önemli sonuçlarından biri, İslâm’ın beş temel esasından biri olan, müminin miracı sayılan beş vakit namazın farz kılınmasıdır. Namaz, dinin direği [3], imanın en belirgin işareti [4], amellerin en faziletlisi ve Allah’a en sevimli olanıdır [2]. Namaz, kalbin nuru, gönüllerin safası, takvâ ehlinin göz aydınlığıdır; müminin günde beş defa Rabbiyle buluşmasıdır. Bu sebeple, her mümin namaza başladığında, namazın kendisinin mi’racı olduğunu, dolayısıyla Yüce Allah’ın huzurunda bulunduğunu bilmeli, namazdan ayrıldıktan sonra da bunun şuuru ve sorumluluğu ile hareket etmelidir.

    Değerli Müminler!
    Mi’raç Gecesi, duygu ve düşüncelerimizi arındırmamız, ilâhî rahmeti kazanacak işler yapmamız, dua ve niyazda bulunmamız için bir vesiledir. Kulluk şuurumuzu tazeleyen, günah ve kusurlarımızı daha iyi görmemizi sağlayan, bu geceyi iyi değerlendirelim. Bakışımızı, kendimize, iç dünyamıza çevirelim.

    “Hâsibû kable en tühâsebû; hesap zamanında hesaba çekilmeden önce, şimdiden kendinizi hesaba çekin”

    şeklindeki kutlu öğüde uyarak yaptıklarımızı gözden geçirelim. Bu suretle hatalarımızı görüp tövbe edelim. Tövbe en değerli ibadetlerden biridir. Çünkü tövbe öncelikle –eskilerin deyimiyle- “ma’rifetü’n-nefs”tir; yani kulun kendini, kendi hatalarını bilmesidir. İkinci olarak tövbe “ma’rifetullah”tır; yani kulun, Hakkı, Rabbini bilmesidir. Bu bilgi ve imandan dolayıdır ki kul tövbe ile Rabbine yönelir. Hiç kimseye açamadığı günah sırlarını O’na açar; kurtuluş için O’nun inâyetini ve affını diler. Nihayet tövbe bir arınmadır. Önce günahlardan nedamet duyarak kalbimizi arındırırız; sonra da kötü işleri bırakarak amellerimizi, hayatımızı arındırırız. Onun için

    “Günahtan tövbe eden kişi hiç günah işlememiş gibi olur”

    buyrulmuştur. Şimdi mübarek Mi’raç Kandilinin bizim için ne kadar büyük bir fırsat olduğunu daha iyi anlıyoruz. Evet muhterem cemaat, bu gece Efendimiz’in Mi’raca yükseldiği, müminlerin de tövbesi, duası, tesbihleri, namazı ve kıratıyla ruhunu, gönlünü, ahlâkını arındırıp yücelttiği gecedir.

    Mi’raç Kandilinizi tebrik ediyorum.
    Mi’racın bir bölümünün gerçekleştiği Mescid-i Aksâ ve çevresinde meydana gelen üzücü olayların son bulmasını, bu kandilin İslâm âleminin birlik ve beraberliğine, insanlığın barış, huzur ve hidayetine vesile olmasını Cenâb-ı Hak’tan niyaz ediyorum.
    __________________
    [1] İsrâ, 17/1.
    [2] Ebû Dâvûd, “Salât”, 426; Tirmizî, “Salât”, 170; Müslim, “Îmân”, 85, Buhârî, “Mevâkît”, 5.
    [3] Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, II, 39-40.
    [4] Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ II, 40.

    Prof. Dr. Mustafa ÇAĞRICI
    İstanbul Müftüsü

5. Sayfa, Toplam 15 BirinciBirinci ... 34567 ... SonSon

Benzer Konular

  1. Bu Gun CUMA!!!
    mopsy Tarafından Din ve İnanç Foruma
    Yorum: 145
    Son mesaj: Dün, 03:47 PM
  2. Cuma hutbesı-2
    YukseLL Tarafından Dini Dokümanlar Foruma
    Yorum: 237
    Son mesaj: Dün, 03:29 PM
  3. Cuma'nin Hit'i
    mopsy Tarafından Destekliyoruz, Alkışlıyoruz Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 23-09-2011, 03:59 PM
  4. ATATURK ve BALIKESİR HUTBESİ
    mopsy Tarafından Mustafa Kemal Atatürk Foruma
    Yorum: 3
    Son mesaj: 04-10-2009, 03:00 PM
  5. Veda hutbesı/ılk evrensel beyanname
    mopsy Tarafından islam (Müslümanlık) Foruma
    Yorum: 15
    Son mesaj: 17-07-2009, 05:43 PM

Anahtar kelimeler

Yukarı Çık