Fırından yeni çıkmış ekmekten süzülen buğu, ardında bıraktığı kokuyla havaya karışıyor. Adam, ekmeğin parasını verip fırından çıkarak evinin yolunu tutuyor. Karısıyla bir haftadır küsler. Kim başlatmıştı bunu?..

Çiftçi toprağa buğday taneleri saçıyor. Bağırlarında merhameti taşıyan habbecikler toprağa yaslanıyor. Soğuk kış günlerindeki sıcacık bir oda gibi toprak. Bir anne şefkatiyle koruyup kollamak için bağrına basıyor onları.

Adam kapı zilini çalıyor. Anahtarını bilerek yanına almamış. Öfkeli ve kızgın yanının bir 'hır' çıkarmak istediğini fark etmiş etmesine, ama buna engel olamamış. Belki de engel olmak istememiş. Yeni bir kavgayla haklılığının alkışlanmasını istiyor. Bir hafta önceki kavgada karısının sarf ettiği sözler hâlâ beyninde uğulduyor, her aklına geldiğinde canını acıtıyor. Gerçi o da gerekli karşılığı vermiş, altta kalmamış, her zaman olduğu gibi. Karısı çın çın öten zilin sesini duyuyor, ama kapıyı açmaya hiç niyeti yok. Kocasının, evden çıkarken, anahtarını yanına almayacağını sezinlemiş. Onu tanıyor. Ona inat, kapıyı açmayacak. Kadının da öfkeli yanı yeni bir sorun çıkarmak için yanıp tutuşuyor.

Adam üstü üste zile basıyor. Karısının kapıyı açmadığını gördükçe bir yandan haklı çıktığını düşünüp seviniyor, bir yandan da kabaran öfkesi baldan daha tatlı hale geliyor. Elini zilden uzunca bir süre çekmiyor. Kadın nihayet kapıyı açıyor ve adamın yüzüne hiç bakmadan hızla oradan uzaklaşıyor.

Adam mutfağa gidip ekmeği tezgâhın üstüne bırakıyor. Taze ekmeğin kokusu mutfağın dört bir yanına saçılıyor. Kızgınlık ve öfke adamın duygularını bir kördüğüm haline getirdiğinden, öfkenin kokusundan başka koku duymuyor. Habbeciklerin üzerinden zaman akıp gidiyor. Yağmur, kar, kış, kıyamet ile çalkalanıyor kâinat. Toprak habbecikler için her türlü zorluğa katlanıyor. Altı üstüne geliyor.

Her ikisi de barut gibi. Düş kırıklıklarının, aşağılanmalarının biriktirdiği öfke ve kızgınlıklarını taşımakta zorlanıyorlar. Dışarıdan gören onları hasım sanır. Adam mutfaktan çıkıp karısının oturduğu odaya hızla dalıyor, "Neden kapıyı açmadın?" diye bas bas bağırıyor.

"Açtım ya! Neden anahtarını yanına almıyorsun sen de!" diye bağırarak karşılık veriyor kadın.

"Almadım, n'olcak, kapıyı kasten açmadın değil mi?"

"Asıl sen kasten anahtarını yanına almadın! Her zaman yaptığın gibi, sorun çıkarmak için."

Adam sesini iyice yükseltiyor: "Bu evde ağız tadıyla bir pazar kahvaltısı bile yapılamıyor! Senin için fırına gidip ekmek aldım, şöyle ağız tadıyla bir kahvaltı yapalım diye..."

Adam kendini kandırdığını biliyor ve bundan hastalıklı bir haz alıyor. Kadın, "Sen o ekmeği benim için değil, kendin için almışsındır. Benim için kılını kıpırdatmazsın" dedikten sonra kapıyı çarpıp balkona çıkıyor. Bir sigara yakıyor. Ne gökyüzüne bakıyor, ne yeşillenmiş ağaçların dallarındaki meyvelere. Sadece içindeki öfkeye bakıyor. Baktıkça öfkesi kabarıyor.

Gün geliyor, habbecikler çatlıyor. "Hayat-ı nebatiyenin başlangıcı, çekirdekte veya habbede hayat düğümünün uyanıp açılmasıdır" sırrı tecelli ediyor. Buğday filizleri topraktan başını dışarı çıkarıyor binbir zahmetle.

Adam, kendi kendine konuşuyor: "Ne biçim kadın bu! Bana hiç saygı duymuyor. Beni hiç kâle almıyor. Beni sevmiyor, önemsemiyor. Bir kapıyı bile açmıyor!"

Buğday filizlerinin başına onlarca habbecikler tutturulmuş. Güneşte pişiyor habbecikler. Biçerdöver giriyor tarlaya. Biçiyor ve dövüyor. Habbecikler bir yığın oluyor. Bir müddet anbarda tutuluyor. Sonra un fabrikasına satılıyor.

Kadın için için ağlıyor. Kocası görse, "Her zamanki gibi duygu sömürüsü yapıyorsun" diyecek. "Ne biçim erkek bu! Bana hiç saygısı yok. Beni sevmiyor. Sırf sorun çıkarmak için anahtarını yanına almıyor. Niçin kapıyı açayım ki, kendi açsın!" diye içinden geçirirken bir yandan da burnunu siliyor. Buğday taneleri un ufak oluyor. Çuvallara yükleniyor. İşçilerin yüzü beyaza bürünüyor. Kamyonlar yollara düşüyor. Bir fırının önünde duruyor. Adam kızgınlığından nasıl sıyrılacağını bilmiyor. İçinden bir ses karısının yanına gitmesini, özür dilemesini istiyor. Diğer bir sesse, karısının haksız olduğunu, onun özür dilemesi gerektiğini söylüyor.

Fırının imalathanesinde una su katılıyor, suyla un birbirine karışıp hamur oluyor. Hamur kıv***** gelince usta hamura elleriyle şekil vererek onu cayır cayır yanan fırının içine salıyor.

Kadın öfkesinde boğuluyor. Bir yanı kocasının yanına gitmesini, özür dilemesini istiyor. Diğer yanıysa kocasının haksız olduğunu ve asıl onun özür dilemesi gerektiğini söylüyor.

Akşam oluyor. Mutfaktaki ekmek sıcaklığını ve tazeliğini yitiriyor. Yavaş yavaş kuruyor...


MUSTAFA ULUSOY

Zaman Online