Merhaba



"Ulusların Gönenci"nde Adam Smith'e göre toplum dört değişik örgütlenme evresi içinden geçerek gelişir. Bunlardan birincisi "kaba" ("rude") avcıların durumudur. İkincisi "göçebe tarım" ("nomadic agriculture") evresidir ve üçüncü olarak feodal "çiftçilik" evresi gelir. Dördüncü ve son evre tecimsel ilişkiler evresidir. Bu evrelerden her birine gereksinimlerine uygun kurumlar eşlik eder. Örneğin avcılık döneminde "hemen hemen hiçbir mülkiyet yoktur; ve böylece yerleşik devlet görevleri ya da düzenli bir türe uygulaması bulunmaz." Sürülerin ortaya çıkışıyla birlikte daha karmaşık bir toplumsal örgütlenme biçimi, ordular, özel mülkiyet ve onu desteklemek için yasa ve düzen doğar. "Yurttaş hükümeti, mülkiyet güvenliği için kurumsallaştırıldığı ölçüde, gerçekte varsılların yoksullara karşı, ya da bir miktar mülkiyeti olanların hiç olmayanlara karşı savunulması için kurumsallaştırılır" :: “Civil government, so far as it is instituted for the security of property, is in reality instituted for the defence of the rich against the poor, or of those who have some property against those who have none at all.” Smith ve Marx arasındaki ayrım birincinin insan doğasını özsel olarak tutkuların denetimi altında görürken, Karl Marx'ın ise yine aynı tutkuların denetimindeki ilişkileri (üretici güçler ile birlikte) 'altyapı' dediği etmenin kaps***** almış olmasıdır.

Adam Smith'in toplumsal yapıyı ekonomik altyapının terimlerinde çözümlemesi Marxist ya da materyalist tarih görüşünün bir öncelemesidir. Marxist İdeoloji ile benzerlik çok daha ileri, olgunun asıl özüne dek gider ve Smith'in düşüncesinin özü toplumsal yararlıklarından hiç kuşku duymadığı bu kurumları Hak ve Yasanın araçları olarak değil, ama "ayrıcalığın" korunmasının araçları olarak tanımasıdır. Smith feodalizmden evrimlenen toplum evresinin lonca değil, pazar tarafından belirlenen ücretler, ve hükümet tarafından değil, bireysel girişim tarafından kurulan işletmeler gibi yeni kurumlar gerektiren bir toplum evresi olarak betimler. Kapitalizm olarak adlandırılan bu düzende kapital üzerinde saltık olarak hiçbir denetimin olmaması özseldir. Ve Karl Marx yine Adam Smith'in çözümlemesini izleyerek böyle bir denetimin (Ahlak, Yasa) olmaması gerektiğinde değil, ama olmasının olanaksız olduğunda diretir. Karl Marx ve Adam Smith'in çözümlemeleri arasındaki bu özsel birlik pozitivizmin ve materyalizmin aynı görgül yöntemi kullanmasının sonucudur. Her iki bakış açısında da Özgürlükten söz edilebileceği düzeye dek, bu Hegel'in "soyut Hak" ya da "dolaysız İstenç" alanına özgü, henüz Ahlakın dolaylılığından geçmemiş dolaysız İstençtir. Ve liberalizm olarak bilinen ideoloji de Özgürlüğü bu aynı soyut Özgürlük biçiminde doğrulamanın ötesine geçmez, Özgürlüğü İstencin Dürtüye karşı belirleyici olması biçiminde değil, ama bayağı insan Hırsının denetlenmemesi olarak anlama noktasında kalır. Felsefe olarak görüldükleri düzeye dek, Görgücülük ve Özdekçilik sırasıyla deneyim ilkesinin ve özdek ilkesinin "duyusal" olana göndermeleri nedeniyle çok yakından akrabadırlar. Hegel "sonuna dek götürüldüğünde bu [görgücü] ilke yakın zamanlarda Özdekçilik olarak adlandırılmış olan görüşe varır" der (Ansiklopedi, § 38). İki felsefe de Kavramdan ve Düşünceden uzak durur ve moral ilkeyi doğrudan doğruya özdekte olmasa da özdeğe yakın olanda, duyu öğesinde bulurlar. Özerk moral Usun (Duyuncun) yokluğunda, Karl Marx için olduğu gibi Adam Smith için de Tarih bir Hırs ve sınıf kavgaları arenası olmanın ötesinde anlam taşımaz ve Devlet bir genel istenç (la volonté générale) değildir, ama Hakka karşı Haksızlığın ayrıcalığını sürdürmenin aracı olarak vardır. İnsan hırsının, dürtülerinin, açgözlülüğünün güdümü, bu sözde "görülmez el," bu "altyapı" belirleyici olandır. Her iki düşünür İstenç ve Özgürlük kavramlarının geçersizliğinde anlaşırlar. Altyapının belirleyiciliği Özgürlüğün ve İstencin yok sayılmasıdır.

Ahlaksal Duygular Kuramı ("The Theory of Moral Sentiments," 1759)
Adam Smith'in yayımı "Ulusların Gönenci"ni (1776) önceleyen bu çalışması daha sonraki "Ulusların Gönenci"nin ruhbilimsel temeli olarak kabul edilir. Bunda Smith "insan doğası"nın ilkelerini inceler. Smith'in üzerinde durduğu noktalardan biri öz-sakınım ve öz-çıkar ile çatışan moral yargıların nasıl olanaklı olduğu sorusudur. Duyunç kavramı kendini "inner man/iç insan," "impartial spectator/yansız gözlemci" gibi terimlerde gösterir. Ama insan Smith için başlıca "tutkular/passions" tarafından güdülen bir varlık olsa da, doğru olan uğruna uslamlama yapabilir ve ayrıca "duygudaşlık" yetisi ile donatılıdır ki, bu son ikisi moral yargıda bulunmak için gereken Duyunç işlevini yerine getirirler. Ama Smith Duyunç yetisinin özerkliği konusunda daha şimdiden kuşkuludur, ve daha sonra "Ulusların Gönenci"nde yineleyeceği şu gözlemi yapar: Kendi çıkarlarının peşinde olan insanlar sık sık "görülmeyen bir el tarafından ... onu bilmeden, onu niyet etmeden, toplumun çıkarını ilerletmeye götürülürler" :: "led by an invisible hand…without knowing it, without intending it, [to] advance the interest of the society.” Bu bakış açısının moral olduğunu düşünmek kolay değildir. Smith daha sonra "Ulusların Gönenci"nde de ekonomik dizgeyi büyük ölçüde a-moral bir bakış açısından açımlar.

Ulusların Gönenci (1776)
Politik Ekonomi alanında ilk büyük çalışma olarak bilinen "Ulusların Gönenci" gerçekte "Ahlaksal Duygular"da başlayan temanın bir sürdürülüşüdür: Bireyin iç dünyasındaki "tutkular" ve "yansız gözlemci" arasındaki çatışma toplumun ve tarihin büyük ölçek arenasında nasıl işler? Sorunun yanıtı (Kitap V) dört toplumsal evre kuramı çerçevesinde incelenir. Bu tarihsel evrim kuramı "görülmez el"in bu evrelerde nasıl işlediği sorusu altında çözümlenir. "Moral Duygular"da moral yargının olanağı olarak görülebilecek bir "iç insan" etmeni varken, "Ulusların Gönenci"nde tutkuların denetlenmesinin sorumluluğu moral yargıdan bütünüyle bağışık tutulur ve bunun yerine bir kurumsal düzenek getirilir. Gerçekten de birey için moral yargının asıl kaynağının "iç insan" ya da "duyunç" olması gibi, Smith'ten normal olarak toplum için moral niteliği töreler ve yasalar gibi kuramlara bağlamış olması beklenirdi. Ama Smith denetimsiz kör tutkuların ve bencilliğin yol açacağı kaosu önleyen koruyucu düzeneğin "yarışmacılık/rekabet" olduğunu belirtir. Bu kişinin kendi durumunu iyileştirmek için tutkulu bir isteğidir, "bir istek ki anne karnından bizimle birlikte gelir, ve bizi mezara girinceye dek bırakmaz" :: "a desire that comes with us from the womb, and never leaves us until we go into the grave.” Görülmez el bu yarışmacı savaşımın niyet edilmeyen sonucu olarak ekonomiyi düzenler. Bu yolla metaların ederleri onları üretim giderlerine karşılık düşen "doğal" düzeylere çekilir, emek ve kapital daha az kârlı alanlardan daha kârlı alanlara ya da mesleklere kayar (ki bu da kendi payına kısa vadede sapmış olabilecek meta ederlerini yine normal düzeylerine çeker), ve ücretler, kiralar ve kârlar da aynı çıkar yarışması disiplininin sağladığı düzeneğin altında dururlar. Bu düzeneksel etkilleşim süreci özerk olarak görülür.

Liberalizm (Kapitalizm)
Smith'in Pazarı kendini düzenleyen ve kendini düzelten öz-denetimli bir altyapı olarak açıklaması onun için herhangi bir üstyapı (hükümet, yasalar, kurallar vb.) tarafından getirilebilecek tüm moral denetimi dışlar. Bu yalnızca işlerin nasıl olduğunu gösteren bir çözümleme değil, ama özel olarak uyulması gereken bir politika olarak sunulur, çünkü salt kazanma itkisi yoluyla yıllık ulusal gönenç miktarının sürekli olarak büyüyeceği kabul edilir. Örneğin ekonomik büyümenin önemli bir etmeni olan iş-bölümü emeğin üretkenliğini arttırarak aynı görülmez el ilkesinin bir düzenlemesidir. Bütünsel ekonomik düzenekte etmenler arasındaki etkileşim kendini yine aynı görülmez el aracılığıyla belirler. Birey ve Toplum Duyunca ve İstence gereksinmeyen bir makine oluştururlar, ve devindirici ilke ne us, ne bilgi, ne de herhangi bir biçimde insanca bir duygu denebilecek bir duygudur. Hırs — erdemsizlik, insanın en bayağı tutkusu — ekonominin herşeyi belirleyen ilkesidir —, ve öyle olması gerekir. Bu kuramda Devlet, Yasa, Türe yalnızca yoksullar karşısında "ayrıcalığı" korumanın araçlarıdır, ve Bilgi, Bilim, Eğitim yalnızca hiç doymak bilmeyen Hırsın hizmetindedir. Karl Marx ve Adam Smith arasındaki ayrım Smith'in öznel bir yeğleme sorunu olarak gördüğü şeyi (altyapıya dışarıdan karışmama istemi) Marx'ın olanaksız görmesinde yatar. Tarihsel materyalist bakış açısı Ahlak, Duyunç, Yasa gibi tinsellikleri etkisiz metafiziksel kurgular olarak görmek zorundadır. İki çözümlemeden hangisinin daha kötü olduğu gibi bir soru ve karşılaştırma pek anlamlı görünmez. Yurttaş Toplumu her iki çözümlemeyi de birer fantazi olarak kabul eder.

Adam Smith:
Tarihsel Materyalizmin Temel İlkeleri