Gösterilen sonuçlar: 1 ile 4 Toplam: 4

Otonomlar:

Bilim ve Astronomi Kategorisi Sosyoloji Forum'u Forumunda Otonomlar: Konusununun içerigi kısaca ->> Merhaba! “Gözlerini aç; uyanmaya çalış; artık yeter”. İşte bu şarkı bugünlerde Avrupa’da ve özellikle de Danimarka’da çok moda. Avrupa’da yeniden ...

  1. #1
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647

    Otonomlar:

    Merhaba!

    “Gözlerini aç; uyanmaya çalış; artık yeter”. İşte bu şarkı bugünlerde Avrupa’da ve özellikle de Danimarka’da çok moda. Avrupa’da yeniden diriltilmeye çalışılan “faşizme”; daha doğrusu “neo-Nazilere” karşı savaşan ve kendilerine “anarşistler” diyen büyük bir grubun üyeleri için bu şarkı, artık bir marş haline gelmiş durumda.
    Anarşistlerin kullandıkları uluslararası sembol de işte bu arkamda gördüğünüz “A” harfi. Bir de bu büyük grubun bir alt kolu niteliğindeki “Otonomlar” var. Kolay değil, son birkaç yıldır, özellikle Danimarka’da polise kök söktüren; buradaki bir Türk gencinin sınır dışı edilmesine şiddetle karşı çıkıp yönetime zor anlar yaşatan; devlet karşıtı bir grup. Polisi çaresizlik içinde bırakan ve istediklerini elde eden aktivist bir örgüt. İşte, biz de bu dosyamızda “Otonomlar”ı ve “Anarşistler”i tanıyacağız.

    Kimilerine göre, uyuşturucu kullanan; hırsız, alkolik ve saldırgan gençlerden oluşan bir çete. Kimilerine göreyse, belli bir ideolojisi ve felsefesi olan; anarşistlerin bir alt kolu. Belli ölçülerde şiddet kullanan, son derece bilinçli ve akıllı bir gurup. Bill Clinton’un Atina ziyareti sırasında ya da Seattle’deki olaylarda gündeme damgasını vuran, çoğu üniversiteli gençlerden oluşan; yeni bir hareket. Peki ama, kim bunlar? Ne istiyorlar? Nasıl bu kadar güçlü olabiliyorlar ve bir anda binlerce aktivisti toplayabiliyorlar? Daha da önemlisi, Avrupa’nın ve dünyanın geleceğinde ne kadar önemliler? Şimdi sizlerle birlikte Otonomların merkezi olan Danimarkaya gidip, tüm bu sorulara yanıt arayacağız. Şimdi hazır olun pusulamız dönmeye başlıyor…

    Tüm dünya halkları gibi Danimarkalılar da bugünlerde, yeni Milenyum’a girmenin heyecanını yaşıyorlar. Dünyada sosyal refahı sağlayabilmiş birkaç ülkeden biri olan Danimarka’da işsizlik, enflasyon ya da fakirlik gibi sorunlar yok. İskandinavya’nın bu gelişmiş ülkesinde insanlar bambaşka meselelerle uğraşıyorlar. Bunlardan biri de kendilerine “Otonomlar” diyen bu saldırgan gençler. Devlete, hükümete, parlamentoya; kısacası “sisteme” karşılar. Hükümet ya da polis bunları bir türlü engelleyemiyor. Sayıları sürekli artıyor. Ülkedeki yabancıları da saflarına katıp her geçen gün daha da kuvvetleniyorlar.

    Biz de Otonomların kim olduklarını ve amaçlarını öğrenmek için bu gençlerin sık sık dolaştıkları yerlere gidiyoruz. Araştırmalarımız bizi buradaki bir işçi mahallesine götürüyor. Otonomların buradaki bir binada toplandıklarını öğreniyoruz. Bunun üzerine biz de oraya gidiyoruz. Danimarka’nın başkenti Kopenhag’ın Yagtvay Caddesi’ndeyiz. Bu arkamda gördüğünüz binaysa “Umdomhuset”; yani, Gençlik Evi. Burası son derece önemli, çünkü bu bina Otonomların Merkezi. Buraya üye olmayan girmiyor. Otonomlar içerde bir arada yaşıyorlar ve tüm eylemlerini burada planlıyorlar.

    İlk bakışta terkedilmiş, eski bir apartman izlenimi veren binanın her tarafında duvar yazıları ve sloganlar var. Tabi bu sloganlardan polis de nasibini almış. Binanın etrafında polislerle ilgili pek çok küfür yazılı. Binanın önünde çekim yaparken, bir genç yanımıza yaklaşarak ne istediğimizi soruyor. Kendisine Otonom’larla konuşmak istediğimizi söylüyoruz. Otonom gencin bize yanıtı oldukça net: “Biz kimseyle konuşmayız. kamera istemiyoruz.” Otonomlar, yüzlerinin tanınmasını istemiyorlar. Neo-Naziler ya da diğer faşist gruplar tarafından saldırıya uğramaktan korkuyorlar. Bu yüzden de tavırları oldukça kuşkulu ve saldırgan.

    Otonomlar konuşmayı reddedince biz de binanın etrafında dolaşarak onlar hakkında biraz daha bilgi toplamaya çalışıyoruz. Binanın yanındaki ıssız sokakta hemen hemen tüm duvarlara grafittiler ve sloganlar yazılmış. Danimarkalılar bu sokağa girmeye korkuyorlar, çünkü burada Otonomların ani bir saldırısına uğramak mümkün. Duvardaki yazılar ve çizimler aslında Otonomların düşünceleri ve felsefeleri hakkında da fikir veriyor. ”Uygarlığın ırzına geç”, ”Sizin toplumunuza ihtiyacımız yok”. ve “zenginleri yiyin”.

    Son günlerde, Avrupa’da kendilerinden çok sık söz ettiren Otonomların geçmişi aslında 1960’ların ikinci yarısına kadar gidiyor. 1960’lı yılların sonlarında tüm dünyada akın akın yayılan öğrenci olayları ve dünyayı yeniden kurma fikri Danimarka’yı da etkiledi. Buradaki gençler, boş binaları işgal edip, yerleştiler ve buralarda komün hayatı yaşamaya başladılar. Bu guruplara hemen de bir isim bulundu: “İşgalciler”.

    Jensen: İşgalcilerin amacı Avrupa’nın diğer ülkelerindeki yaşıtlarıyla aynıydı: “Yeni bir düzen için devrim”. Polis, işgalcileri bir binadan çıkarıyor; onlar bir diğerine yerleşiyorlardı. Yerleştikleri yerde nasıl yaşayacaklarına da kendileri karar veriyorlardı. Bu hareket 1980’lerde de güçlenerek devam etti. İşgalciler, dünyanın diğer devrimcileriyle de işbirliği yaptılar. Güney Afrika’daki ırk ayrımına karşı savaşan siyahları; ya da Nikaragua’da Amerikan emperyalizmine karşı savaşan grupları desteklediler. 1980’lerin sonuna doğru artık politikleşmişlerdi. Aynı yıllarda polisle işgalciler arasındaki çatışmalar da iyice arttı. Şiddet ön plana çıktı, işgalciler, işgal ettikleri binalardan çıkmak zorunda kaldılar ve sonunda daha küçük gruplar halinde organize oldular. Devrim için savaş fikri yerini, neo-Nazilere karşı savaşa; ya da çok uluslu büyük holdinglerle mücadeleye veyahut da Avrupa Topluluğu’na karşı mücadeleye bıraktı.

    Sörn Jensen, Danimarka’nın başkenti Kopenhag’da yerel yayın yapan bir televizyonun yöneticisi. Sık sık Otonomlarla görüşüyor ve taa başından beri bu hareketi çok yakından izliyor. Jensen, Otonomların asıl ortaya çıkış tarihi olarak da 18 Mayıs 1993’ü gösteriyor:
    Jensen: Bence, Otonomların geçmişi açısından asıl dönüm noktası 1993 Mayıs’ındaki o gösteriydi. O yıl mayıs ayının başlarında, Danimarka’nın Avrupa Topluluğu’na tam üyeliği konusunda bir referandum yapılmıştı ve çoğunluk tam üyeliğe “evet” demişti. Oysa, bu gruplar, o zamanki adıyla AT’ye karşıydılar; çünkü “bu durumda bizi Brüksel yönetecek”, diyorlardı. 18 Mayıs akşamı büyük bir gösteri düzenlediler. Danimarka’nın “Otonom” olmasını, çıkarılacak yasaların da doğrudan halk tarafından yapılmasını istiyorlardı. Taşlar ve molotof kokteylleriyle polise saldırdılar. Polis nasıl davranacağını bilemedi ve bir panik anında göstericilerin üzerine ateş açtı. 11 gösterici vuruldu ama neyse ki ölen olmadı. Danimarka basını, ilk kez bu olaylardan sonra oradaki gruplara “İşgalciler” yerine “Otonomlar” adını verdi. İşte, Otonomlar böyle doğdu.

    18 Mayıs 1993’de yaşananlar Danimarka tarihinde kalıcı izler bıraktı. Bu olaylardan sonra artık herkes Otonomları tanıdı. Otonomların asıl derdi Avrupa’da yeniden hortlayan faşizmdi. 1990’lı yıllarda Otonomlar Avrupa’nın hemen hemen her yerinde, özellikle Neo-Nazilere karşı mücadele ettiler. 1995, 1996 ve 1998’de Avrupa’nın diğer ülkelerinden gösteri yapmak için Danimarka’ya gelen neo-Naziler karşılarında, gözünü budaktan sakınmayan Otonomları buldular. Otonomlar bu gösterilerde Neo-Nazilere ve olayları yatıştırmaya çalışan polise karşı şiddet kullanmaktan da çekinmediler. Havada uçan kaldırım taşları artık Otonomların sembolü olmuştu.

    Özellikle, 1995’in 15 Ağustos’unda, Kopenhag yakınlarındaki Roskilde şehrinde yaşananlar, Otonomların artık halktan da destek aldıklarını gösteriyordu. O gün, Neo-Naziler, liderleri saydıkları Rudolph Hess’i anmak için Avrupa’nın dört bir yanından kalkıp Roskilde’ye gelmişlerdi. Her yıl yapılan bu anma töreni için bu kez Roskilde seçilmişti; çünkü Amerikalı bir Neo-Nazi Danimarka’da olay çıkarınca yakalanıp tutuklanmış ve Roskilde’deki cezaevine konulmuştu. İşte, neo-Naziler de bu olayı protesto etmek ve hapishanedeki arkadaşlarına cesaret vermek için oradaydılar. Otobüslerden inip gösteri için hazırlanan neo-Naziler kendilerinden oldukça emin görünüyorlardı. Ama, birazdan yaşanacakları bilseler belki de kendilerinden bu kadar emin olamazlardı. Roskilde’de neo-Nazilerin yürüyeceği yolun üzerinde Otonomlar çoktan yerlerini almışlardı bile. Neo-Naziler yürümeye başlayınca olanlar oldu. Otonomlar, arkalarında halkın da desteğini alarak neo-Nazilere saldırdılar.

    Bu olaylarda polis arada kalmış ve ne yapacağını şaşırmıştı. Üstüne üstlük, Roskilde halkı da Otonomlardan yana tavır koyup polisi eleştirince, ilginç sahneler yaşandı. Bir adam, polisleri evinin önündeki bahçeye izinsiz girmekle suçlayıp kovuyor; böylece, bahçesinde saklanan Otonomları korumaya çalışıyordu. Sonunda, neo-Naziler hiçbir şey yapmadan çaresizlik içinde otobüslerine binip geldikleri gibi gittiler.

    1999’a gelindiğinde Danimarkalılar, bu maskeli gençleri artık iyice kanıksamışlardı. 20 Mayıs 1999’da polis, Otonomların Kopenhag’daki merkezi sayılan “ungdomhuset”i yani, “gençlik evini” kapatmaya kalkışınca karşısında yine kara maskeli bu gençleri buldu. Gösteriler büyüyünce güvenlik yetkilileri “gençlik evi”ni kapatmaktan vazgeçtiler. Bundan sonra Otonomların adı çok sık duyulmaya başlandı. Devlet ve hükümet karşıtı tüm gösterilerde artık Otonomlar vardı. Gösterilerde şiddet kullanmaktan çekinmeyen bu gençler, kısa sürede Avrupa’daki neo-Nazilerin ve diğer faşistlerin korkulu rüyası haline geldiler.

    Danimarka halkının bir bölümünden ve özellikle de Kopenhag’ın işçi mahallerinde yaşayanlardan destek alan Otonomlar, artık Danimarka’daki günlük hayatın vazgeçilmez bir parçası olmuşlardı. İşte, tüm bu irili ufaklı olaylarla Otonomlar artık Danimarka’da ve Avrupa’da tanınmış bir gurup haline geldiler. Ama, geçtiğimiz Kasım ayında, burada Kopenhag’ın Nörrobro semtinde yaşananlar; Otonomların aradan geçen birkaç yılda ne kadar güçlendiklerini ve büyüdüklerini kanıtladı.
    http://www.pusula.tv/modul_haber/tum...sp?Gundem=2041

    devam edecek.....................

  2. #2
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    7 Kasım’ı, 8 Kasım’a bağlayan gece, Kopenhag’ın en ünlü işçi mahallesi olarak bilinen Nörrobro adeta cehenneme dönmüştü. Sivaslı bir ailenin Danimarka’da doğup büyüyen 23 yaşındaki oğlu Ercan çiçek, işlediği çeşitli suçlar nedeniyle 2 yıl hapis yattıktan sonra Danimarka yüksek mahkemesi tarafından sınır dışı edilmek istenmişti. İşte, ondan sonra kıyamet koptu. Otonomlar ve Danimarka’da yaşayan diğer göçmen gençler Ercan Çiçek’e sahip çıktılar. Yabancılar, Ercan’ın sınır dışı edilmesinde sonra sıra kendilerine gelmesinden korkuyorlardı. Olaylara polis müdahale etmeye kalkışınca ok yaydan çıktı. Çılgına dönmüş gençler, kaldırımlardan söktükleri taşları polise fırlattılar. Ellerindeki molotof kokteylleriyle otomobilleri ateşe verdiler. Demir çubuklarla dükkanların camlarını kırdılar. Bazı dükkan sahiplerini de dövdüler.
    Son derece akıllı şekilde organize olmuş Otonomlar istediklerini yaptıktan sonra da Nörobro’nun karanlık ara sokaklarında izlerini kaybettirdiler. Her şey göz açıp kapayıncaya kadar olmuş; polis tam anlamıyla gafil avlanmıştı. Olay bittiğinde, ortalık savaş alanına dönmüştü. Polisin tek yapabildiğiyse yanan arabaları söndürmeye çalışmaktı.
    Vittrup: Otonomlar, özellikle Nörrobro’da örgütleniyorlar. Orada hiçbir dükkan sahibi Otonomlar hakkında polise bilgi vermek istemiyor. Çünkü, Otonomlar bu adamın dükkanına saldırıyorlar; camlarını kırıp; zarar veriyorlar. Ayrıca, Nörrobro’da yabancı işçi aileleri çoğunlukta. Türkler, Yunanlılar, Filistinliler, Somalililer ve pek çok milletten göçmen orada yaşıyor. Bu gençler arasından da destek buluyorlar.

    Kai Vittrup, Kopenhag Emniyet Müdürü. Otonom gruplar hakkında oldukça tecrübeli. Kendisiyle Otonom gençleri konuşuyoruz:

    Mithat Bereket: Otonomlar diyoruz; bunlar tek bir grup mu; yoksa, pek çok grup mu var? Bir de bu grupların lideri ya da liderleri kimler? Bunları biliyor musunuz?

    Vittrup: Bazı liderlerini biliyoruz. Ama, genellikle küçük hücreler halinde organize olmuş durumdalar. Hiçbir grup, diğerinde kimler olduğunu bilemiyor. Birçok grup var; ancak, bu gruplar aniden eylem yapıyorlar. Genellikle, Nörrobro’daki binalarında toplanıyorlar. Gösterileri bazen çok sakin geçiyor; bazen de ortalığı birdenbire savaş yerine çeviriyorlar. Bu sürpriz silahlarını sık kullanıyorlar. Gösterilerde de oldukça akıllı bir yöntemleri var. Bu adeta bir savaş tekniği. Göstericilerin önünde maskeli ve motosiklet kasklı gençler yer alıyor. Bunların arkasında da asıl kalabalık grup yürüyor. Öndekiler ellerinde büyük merdivenler taşıyorlar bunu bir çeşit bariyer olarak kullanıyorlar. Sonra aniden arkadaki büyük grubun içinden polise taşlar ve molotof kokteylleri atılıyor. Tabii, polis öndeki grubu merdivenler yüzünden kolay geçemiyor. O yüzden biz de adamlarımızı bu taktiklere göre yeniden eğittik. Bu durumla mücadele edebilmek için pek çok yeni teçhizat aldık. Çok para, çok emek harcadık ama, şimdi daha hazır durumdayız.

    Mithat Bereket: Şimdi merak ettiğim bir nokta var. Bu grupların kaldığı binayı biliyorsunuz; liderlerin bazılarını da tanıyorsunuz; o zaman neden oraya gidip bunları tutuklamıyorsunuz ve binayı kapatmıyorsunuz?

    Vittrup: Bakın burada bir şeyi açık yüreklilikle belirteyim. Bu gençler, neo-Nazilere veya ırkçılığa karşı çıkıyorlar. Buna ben de katılıyorum. Ama, bu gruplar, görüşlerini şiddet kullanarak, etrafa zarar vererek dile getiriyorlar. İşte bu kabul edilemez. Ayrıca, bir binada bulunmalarına da karşı değiliz. Hatta, böylece onları daha iyi izleyebiliyoruz. Oraya gidip, birilerini tutuklamak için elinizde kanıt olması gerekir. “Bu genç, şu gösteride şiddet kullandı” diyebilmelisiniz ve bunu da kanıtlamalısınız. Bu da çok zor bir iş. çünkü, gösteri sırasında şiddet kullananların hepsi de maskeli oluyor.

    Son günlerde Danimarka’da gündemin vazgeçilmez unsuru haline gelen Otonomlar, tüm dünyada özgürlüklerin engellenmesinin ve baskıcılığın sorumlusu olarak büyük uluslararası holdingleri ve özellikle de Amerika Birleşik Devletleri’ni suçluyorlar. Zaten Kopenhag’daki Otonom gösterilerinde hedef alınan, camları kırılan yerler de bu felsefeyi gösteriyor. Bankalar, Mc Donalds, 7-Up, Burger King ya da Kentucky Fried Chicken dükkanları. Biz de Danimarka’da bu gruplarla ilgilenen bir uzman, bir akademisyen aradığımızda karşımıza çok ilginç bir doçent çıktı. Odense Üniversitesi’nden Ümit Necef. Evet, yanlış duymadınız, Danimarka’da Otonomlarla ve Danimarka kültürünün sosyolojik boyutlarıyla ilgilenen ve bugünlerde Danimarka’nın en ünlü kültür sosyoloğu bir Türk. Biz de kendisine ilk olarak Otonomları soruyoruz.

    Necef : “Otonom”, özerk demek Türkçe, onu hemen söyleyeyim. Bu insanlar genellikle genç insanlar. 15 ila 25 yaşları arasında genç insanlar. Yapılan çeşitli araştırmalar, konuşmalar insanlarla şunu gösterdi bu insanların bu genç arkadaşların büyük çoğunluğu akademik; akademisyen ailelerden geliyorlar. Akademisyen ailelerden veya zengince ailelerden geliyorlar. Zaten Otonom gençler çıktığı zaman televizyona son derece şeyi görüyorsunuz; eğitimli olduklarını. En azından lise üniversite eğitimi var bu insanlarda; sosyolojik terimler kullanıyorlar. Bunların ideolojisi biraz şeyi andırıyor bizim 70 başlarında 60 sonlarındaki nasıl isimlendirmek lazım aşırı solun; yahut ta şiddet yanlısı Marksist solun söylemini çok andırıyor. Şöyle benziyor ben gibi biraz böyle yarı yaşlı 68 kuşağından insanlar hatırlayacaklardır o teorileri. Mahir Çayan’ın “denge teorisi” vardı. Şey derdi, Mahir Çayan, Türkiye’de oligarşi; yani egemen sınıflar halkı kandırıyorlar. belli bir suni denge yaratmış oligarşi. egemen sınıflar, halkla kendisi arasında Türkiye’yi demokratik olarak gösterir. Parlamento da çalışıyor falan filan ve devrimci çekirdeğin; devrimci öncülüğün görevi devlete saldırmaktır. Oligarşiye saldırmaktır.

    Karakol basmak, banka soymak gibi işler yapmaktır ki oligarşi; devlet saldırsın devrimci öncüye; tabii o halka da saldıracak; köy basacak, mahalle basacak, halka eziyet yapacak ve halk görecek devletin gerici yahut ta şiddet yönünü. yani, “demaske” edecek maskesini düşürecek öncü. Bu Otonom, Danimarka’daki gençlerde bu tür fikirlerin etkisi altındalar. Onlar da benzer şeyler söylüyorlar. Danimarka burjuvazisi, Danimarka halkını refaha boğarak; tüketimciliğe boğarak onu rehavete kavuşturuyor. Onu rehavet haline getiriyor. Ve böylelikle pasifleşiyor. Otonom genç arkadaşlarımız da bankalara iş yerlerine saldırarak; polisi provoke ederek; polisi kendisine saldırttırarak Danimarka kapitalizminin maskesini düşürecek.



    devam edecek...................

  3. #3
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    Mithat Bereket: Halkın, yani Danimarkalıların bu gruplara bakışı nasıl peki? Bu sizin bahsettiğiniz denge teorisi açısından bakıldığında Otonomlar gerçekten de başarılı sayılabilirler mi? Yani halkın desteğini alıyorlar mı?

    Necef : Danimarka halkında Otonom guruplara karşı oldukça şiddetli olumsuz tepkiler vardır. Yani, şımarık zengin çocuğu suçlaması çok kullanılır Danimarka basınında ki büyük ölçüde haklı tabi bu eleştiri. Yani geçenlerde Danimarkalı bir antropolog bir yazı yazdı bir dergide şeyi tespit etmiş kadın, antropolog kadın, bu tür örgütlere katılan gençlerin bunu hayatlarında geçici bir süreç, geçici bir dönem, geçici bir “phase” olarak değerlendiriyor ve şöyle de alay ediyor: “Birkaç yıl devrimci askerliğini yapan bu gençlerimiz, burunlarındaki halkaları, kulaklarındaki küpeleri çıkarıyorlar, saçlarını da yıkayıp, temizleyip Kopenhag Üniversitesinde siyasal bilgiler okuyorlar. Okumaya devam ediyorlar” diyor.
    Fakat şöyle tehlikeli bir durum oldu Danimarka’da: Otonom gençler giderek gerek Türk gerek Arap yabancı gençlerin bazılarıyla ilişkiye geçtiler ve Türk gençlerinin, Arap gençlerinin, Filistinli gençlerin bazıları da bu tür örgütlerle temasa girdiler ve etkilenmeye başladılar bu tür şeylerden. Ve bunun sonucu, bundan bir ay önce Kopenhag’ın bir mahallesi olan Nörrobro; “kuzey kapısı” diye Türkçe’ye çevrilebilir; bu mahallede bir takım şiddet olaylarına giriştiler; şeyi de bahane göstererek, bir Türk vatandaşının; Çiçek soyadlı bir Türk vatandaşını Danimarka mahkemesi yurtdışı etme kararı aldı.
    Ve gerek Otonom gençler, gerek bazı yabancı gençler bu olayı bahane ederek bir mahalleyi neredeyse esir aldılar, rehin aldılar ve saatlerce, 2 saat kadar yakıp yıktılar, bir çok mağazayı, berber salonunu, parfüm dükkanlarını ve çok ilginçtir yabancıların dükkanlarına da saldırdılar. Bazı Çin restoranlarına bazı Türklerin sahip olduğu pizza dükkanlarına ve bir Arap’ın sahipliğini yaptığı kuyumcu dükkanına saldırdılar. Şimdiye kadar bu tür Otonom gençler bankalara saldırırlardı, Mc Donalds’a saldırırlardı böyle işte bunlar Amerikan emperyalizminin temsilcisidir, veya banka da; zaten bunlar Finans Kapital’in temsilcisi, bir takım sembollere saldırırlardı. O bakımdan en azından Danimarka yolu sessiz kalırdı.
    Bu tür şımarık gençlerimizin, bu tür şeylerine hani biraz tolere edilirdi bunlara; fakat bu son olaylarda yani bu bir ay önceki Nörrobro mahallesindeki o olaylarda sistematik bir şekilde herkese saldırdılar. Yabancı göçmenlerin sahip olduğu dükkanların yanı sıra birçok küçük Danimarkalı insanın da dükkanlarına saldırdılar, bankalara saldırdılar ve bu şiddet hep tepki yarattı.

    Mithat Bereket: O zaman, şöyle bir nokta çıkıyor ortaya; Otonomlar içten değiller. ve bir yerde geçici hevesleri için Danimarka halkını ve buradaki yabancıları kullanıyorlar, doğru mu sizce?

    Necef : Valla, şimdi Mithat Bey, bu soruyu bir eski solcuya soruyorsunuz. Yani, ben bunu üzerime alayım müsaadenizle ve sorunuzu şöyle tercüme edeyim. Ümit Necef Bey, siz 1968 ila 70 başlarındayken; aşırı solcuyken, terörizmi savunuyorken, terörizme bulaşmışken samimi miydiniz? Yoksa, Çin’den Moskova’dan para mı alıyordunuz. veya bu şaka mıydı? Hayır, bu çok ciddiydi benim için. Benim için, bizim gibi arkadaşlar için son derece ciddiydi; hatta Allah kahretsin aşırı derecede ciddiydik keşke bu kadar ciddiye almasaydık bu fikirleri; yani ciddiye almak ne demek, biz ölecektik nerdeyse; benim çok arkadaşım öldü. Arkadaşlarımın elleri kolları koptu. Yani, ben çok şanslı azınlığım; yani ne gözüm kör, ne ayağım sakat, ne de kafayı üşütmüşümdür. Hapiste çürüdü arkadaşlarım; kolları ayakları koptu, yani çok ciddiye aldık biz, çok sevdik bu devrim dalgasını o zamanlar.
    Keşke sevmez olaydık. Şimdi benden ve benim gibilerden dönüp de Danimarkalı gençlere gelirsek; tabii bunlar ciddiye alıyorlar; bu insanlar tabii ciddiye alıyorlar; yani ciddiye aldığı için eline alıyor parke taşını;yol yapılan parke taşlarını, bunu kaldırıp polise atıyor. Polis bunu ele geçirse hem belki o sinirle dövebilir genci ki dövmek yasak bunlarda, Danimarka’da polis dövemez vatandaşı, vatandaşımızı, en azından birkaç ay, birkaç yıl hapis cezası görebilir bu insanlar. Bu Otonom gençler ise babalarının villalarından, arabalarından, köpeklerinden, kalın kalın kitaplarından, Freudlarından, Tolstoylarından, Dostoyevskilerinden bıkmış insanlar; biz diyorlar bıktık bunlardan; araba, charter turlar; Mallorca’ya, Çin’e; oraya buraya.
    Biz, anti-uygarlık; uygarlık düşmanı yaşamak istiyoruz ve doğaya dönmek istiyoruz. Mesela yıkanmayı reddediyoruz; yıkanmıyoruz. Burnuma halka takıyorum ve esiri oynuyorum; esir takılıyorum. Bunlar bir takım sembollerle şey yapıyorlar; yani uygarlık yıkan diyor yıkanmıyorlar; uygarlık esirliğe karşı, esirim var mı? Halka da takıyorum; mesela cinsel tecrübeler yapıyorum. Var mı bana karşı çıkan; yani, böyle anti-uygarlık oynuyorum.

    Mithat Bereket: Ama, bir yerden; bu gençler bir yerlerden destek alıyor olmalılar; bir şeylere dayanıyor olmaları lazım. Çünkü, olaylara, görüntülere baktığımızda oldukça kararlı ve kalabalık gruplar görüyoruz. Nasıl oluyor bu? Ya da Avrupa’da son zamanlarda neler oldu ve neler değişti de bu gruplar bu kadar ön plana çıktılar?

    Necef : Şimdi, Otonom akımlar yeni değil tabi. Şimdi, bu Otonom akımları yeni yapan ve hatta özellikle Türkiyeliler açısından ilginç yapan Otonom akımlarla, çeşitli göçmen gençlerin arasındaki dirsek teması. Yani, ben mesela çok fazla izlemedim bu Otonom gençleri, çünkü, marjinal bir grup işte; ara sıra gürültü yapıyorlar; okuyorduk, geçiyorduk, gülüyorduk yahut ta üzülüyorduk filan-falan. ama, şimdi şeyi görmeye başlıyorum. Otonomların arasındaki belli bir ideoloji, göçmen gençleri de etkilemeye başlıyor.
    Şu ideoloji, buna Amerika’da şey derler “culture of misachievement”; “başarısızlık kültürü” yani. mesela Amerika’daki zencilerin bir kısmında bu kültür yaygındır. Şöyle bir anlayış bu: toplum zaten baskıcı, ırkçı; ben zaten başarı kazanamam, o zaman niçin işi yapayım temizce ve hatta okuluma gideyim, ders çalışayım; zaten başarısızlıkla karşılaşacağım; zaten beyazlar yahut Danimarkalılar ya da Avrupalılar benden nefret ediyorlar, niye çabalayayım o zaman yahu? Ne yaparım? Şey yaparım; eroin kaçırırım, haytalık yaparım, bilmem ne yaparım.
    Bu tür fikirler yayılıyor. O yüzden, bizim için ilginç bir hale geliyorlar. Zaten bir de benim çok dikkatimi çekiyor, son birkaç olayda Otonom gençler ve olaylara karışan yabancı gençler; şeyleri hedef almaya başladılar yabancıların dükkanlarını; Türk pizzacıları, Arap kuyumcuları gibi ya da Türk restoranları gibi şeyleri. Bu sefer, insan şu soruyu soruyor; niye özellikle bunlara saldırıyorlar; bu insanlar biz ırkçılığa karşıyız diyorlar; ama gidiyor mesela; küçük başarı göstermiş, büyük başarı göstermiş göçmene saldırıyor.
    Yani bir göçmenin, hatta akıllı bir insanın Danimarka gibi bir kapitalist toplumda başarı kazanmasının imkanı yok. Danimarka toplumu toptan nefret ediyor göçmenlerden; ama kardeşi Arap buraya dükkan açmış. Türk buraya pizza yapmış; bilmem ne Türk işte kompüter mühendisliği yapıyor. Bunu nasıl izah edeceğiz? Onun da izahını bulmuşlar; onlar, “hain” diyor. Onlar satmışlar kendilerini kapitalizme, tüketimciliğe, tüketiciliğe ve hatta Danimarka toplumuna bunlar zaten diyor. geçenlerde bir arkadaş anlattı; şey duymuş; bir yabancı göçmen başka bir yabancıya şey diye bağırıyor; “entegre olmuş domuz”, diye bağırıyor.

    Otonomlar, amaçlarını ve isteklerini halka anlatabilmek için de gayet akıllı bir şekilde organize olmuş durumdalar. Burada yararlandıkları en önemli araçsa televizyon.

    Otonomların görüşlerini paylaşan ve bu gurubun eylemlerini herkese duyurmaya çalışan özel bir televizyon kanalı var. Kopenhag’da yerel yayın yapan bu küçük televizyonun adıysa oldukça ilginç: “TV-Stop” Çünkü, bu televizyon, Danimarkalılara televizyon izlemeyi bıraktırmak için kurulmuş. Biz de Otonomların televizyon kanalı olarak bilinen TV-Stop’un genel merkezine gittik. Kopenhag’ın Nörrobro semtindeki televizyon, tamamen yabancılara tahsis edilmiş bir binanın üçüncü katında. Televizyondakiler Türkiye’den geldiğimizi öğrenince bize ilgi gösterdiler.

    devam edecek................

  4. #4
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba!

    Biz de TV-Stop’un genel müdürü Sörn Jensen’e bu televizyon kanalının amaçlarını sorduk:
    Jensen: TV-Stop Kopenhag bölgesine yayın yapan yerel bir televizyon kanalı. İşgalci harekete mensup kişilerce 1990’da kuruldu ve o tarihten beri de yayında. Amacımız da, televizyon kanalımızın adı gibi oldukça açık: biz Danimarka’da insanların televizyon seyretmeyi bırakmalarını istiyoruz. Çünkü, televizyon insanları uyuşturuyor. Onları pelte gibi yapıyor; üretimlerini öldürüyor, aktif bir hayat yaşamalarını engelliyor.

    İşte, biz izleyicilerimize sürekli olarak bu mesajı veriyoruz. Televizyon seyretmeyin. Bırakın bu aptal kutusunu ve dışarı çıkıp aktif bir hayat yaşayın. Haklarınıza sahip çıkın; toplumdaki kötülükler ya da aksaklıklar için birleşip bizzat mücadele edin. Burada 25 kişilik bir kadromuz var ve hafta içi hergün yayın yapıyoruz. Programlarımızda haberlerimizde daha çok politik konuları ön plana çıkarıp, katkıda bulunabileceğimiz eylemlerden haberler veriyoruz. Böylece, seyircilerimize “sadece televizyon seyretmeyin; gidin hayatın içine girin; aktif olun”, mesajı vermeye çalışıyoruz.

    Mithat Bereket: Bu çok ilginç. İnsanların televizyon izlemeyi bırakmaları için yine televizyonu kullanıyorsunuz. Peki, bu konuda kendinizi başarılı görüyor musunuz?

    Jensen: Hayır, kesinlikle hayır. ne yazık ki, Danimarka’da her geçen gün yeni televizyon kanalları açılıyor. Uydu yayınları; kablolu yayınlar. Hepsi giderek çoğalıyor. Ama, biz hala bu mücadeleyi kazanabileceğimize inanıyoruz. Çünkü televizyon insanları uyuşturuyor; onların içindeki canlılığı öldürüyor. Onları evde kalmaya; kahve yapıp, ekran karşısında oturmaya alıştırıyor. Pasif bırakıyor. İnsanların sonunda bu gerçeği görüp, akıp giden hayata ne kadar yabancılaştıklarını fark edeceklerini umuyoruz. İnanıyoruz ki, bir gün, televizyonu kapatıp, dışarı çıkacaklar ve dünyayı yaşamaya başlayacaklar. Kendi hayatları konusunda da kendileri karar verecekler. Politikacılar ya da başkaları değil.

    TV-Stop’un elemanları gençlerden oluşuyor. Editöründen, muhabirine, kameramanından montajcısına kadar hepsi de Otonomların hayat tarzını benimsemiş insanlar. Devleti, hükümeti, parlamentoyu, polisi her vesileyle eleştiriyorlar. Ancak, buna rağmen TV-Stop’a para verense yine devlet oluyor.

    Mithat Bereket: Her şey iyi hoş da böyle bir kanalı işletebilmek parayı nereden buluyorsunuz? Çalışanların ücretlerini nasıl ödüyorsunuz?

    Jensen: Burada çalışanların hiçbiri burada yaptıkları iş için para almıyorlar. Buradakiler ya devletten burs alan öğrenciler ya da yine devletten yardım alan işsizler. Burayı işletmek için gerekli olan parayı da Danimarka Kültür Bakanlığı’ndan alıyoruz. Bu açıdan Danimarka gerçekten gelişmiş bir demokratik anlayışa sahip. Anayasaya göre devlet, kendisini acımasızca eleştiren bizim gibi yayın kuruluşlarına bile destek vermek zorunda. Bu O’nun görevi.

    Mithat Bereket: Ama, sizin bu televizyonu kurma felsefenizle Otonomların hayata bakışları çok benziyor. yani, sonuçta siz de insanlara “bu sisteme alet olma; sistemin yarattığı unsurlara karşı koy; devlete karşı koy; televizyon seyretme; uyuşma, aktif ol; kendi hayatına sahip çık”, diyorsunuz.

    Jensen: Evet, bu doğru. Demokraside insanların çoğu pasif kalıyor. Danimarkalıların yaptıkları tek aktif politik davranış, 4 yılda bir sandık başına gitmek. Kendilerini yönetecek insanları; politikacıları seçiyorlar ve sonra işin peşini bırakıyorlar. Rehavet içine giriyorlar. Bir süre sonra, bizim ne istediğimize; neye ihtiyacımız olduğuna bile bu politikacılar karar vermeye başlıyorlar. Oysa, herkes kendi hayatına sahip çıkmalı. İşte o yüzden daha doğrudan, daha katılımcı bir yönetim olmalı. Kaldı ki, demokrasi çoğunluğun rejimi. Peki ya azınlıkta kalanlar? Şayet, toplum aktif olmazsa azınlıkta kalanların haklarını kim, nasıl koruyacak? İşte o yüzden biz herkesin kendi kendini yönetmesini savunuyoruz. Sistemin yarattığı rehavete karşı çıkıyoruz. Bu rehavetin en büyük yaratıcısı da televizyon. Bunun için insanlara, “televizyon seyretmeyin. çıkın sokaklarda aktif olun. evlerinizin, sokağınızın; mahallenizin ya da şehrinizin geleceğini ilgilendiren kararlara aktif katılın; sesinizi yükseltin”, diyoruz.. İşte bütün bunları yapmak için de televizyonu kapatmak; onu reddetmek ve hayatımızdan çıkarmak şart

    Otonomlar, aslında kendilerine “anarşistler” diyen daha büyük bir gurubun alt kolu niteliğindeler. Anarşistlerse tüm dünyaya yayılmış durumdalar. Amerikan Başkanı Bill Clinton’un Atina ziyareti sırasındaki olaylar ve son olarak da Seattle’de yaşananlar… Bunların arkasında hep Anarşistler vardı. İsim ve felsefe olarak aslında çok eski olan bu akım; son günlerde adını çok sık ve çok güçlü bir biçimde duyurmaya başladı. Dünyada ve özellikle de Avrupa’da önemli çıkışlar yapan Anarşistlerin belirli bir felsefesi; daha doğrusu ideolojileri var.

    1999 ‘da önce Atina ardından Seattle. Anarşist gruplar bu iki büyük olayda seslerini duyurdular. Özellikle de Dünya Ticaret Örgütü zirvesinin yapılacağı Seattle, anarşistlerin sahneye çıkmasıyla bir anda savaş yerine döndü. Büyük sermaye gruplarını temsil eden dükkanlar ve mağazalar yine ana hedefti. Ticaret örgütü de herhangi bir karar almadan dağıldı. Zirve belirsiz bir tarihe ertelendi. Danimarka’nın Odense Üniversitesi öğretim üyelerinden Doçent Doktor Ümit Necef, Seattle’de yaşananlara farklı bir açıdan bakıyor:

    Necef : Seattle olaylarında çok acı bir olay esasında; işi şiddete vardıran kesimler medyayı çaldılar; yani daha çok dikkatleri çaldılar. Halbuki orada on binlerce insan çeşitli amaçlarla yürüdü; kimi balinalar öldürülmesin; kimi kanaryaları savundu; kimi bilmem neyi savundu ve geniş kitle gösterileri oldu. Fakat şiddeti savunan, polise taş atan, oraya buraya yangın bombası atan 100-200-300 neyse azınlık ise dikkatleri çaldı ve çok kötü oldu bu durum. Aynı şeyi Yunanistan’da da görüyoruz mesela; Yunanistan’da da bir gösteri oluyor 3-5 tane, ne diyelim onlara, aşırıcı kişi bomba atıyor, dikkatleri şey yapıyor; yani belli bir gösteriyi rehine alıyor. Bunları biz de yapardık Mithat Bey. 70’lerdeyken biz de böyle kaçırırdık; rehine alırdık; ne bileyim mesela fabrika işçileri gösteri yaparlar; adamın derdi daha fazla ücret almak veya işten atılmış onun için mücadele ediyor. Biz böyle, halkın öncüleri iş sınıfının önderleri 3-5 tane Robert Kolej burjuva çocuğu, sızardık şeyin içine ve o davayı kaçırırdık. Polisle çatışırlardı mesela filan falan. ben, bir kere bu tür şiddet yanlısı akımların gelişeceğini zannetmiyorum; yani, hele hele refah toplumlarında hiç zannetmiyorum. Sosyal temelleri yok bunların.

    “Anarşistler” ve bunun bir alt kolu olan “Otonomlar”. Avrupa’da faşizm rüzgarları arttıkça bu tip faşizm karşıtı oluşumlar daha da güç kazanıyor. Özellikle anarşistler, diğer sivil toplum örgütleriyle bir arada çalışarak kamuoyundan da destek alıyorlar ve güçlerini her geçen gün arttırıyorlar. Devletleri ve hükümetleri yetersiz ya da hatalı buldukları her alanda ortaya çıkıyorlar. Adeta 21.yüzyılın yeni ideolojisini oluşturuyorlar. Anlaşılan, yeni yılda anarşistlerin ve Otonomların isimlerini sık sık duyacağız. İddialarının doğru olup olmadığını da hep birlikte göreceğiz…

Yukarı Çık