Gösterilen sonuçlar: 1 ile 2 Toplam: 2
  1. #1
    Hiper Aktif Üye SOSYALİST - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2008
    Nerden
    KAPİTALİZM SİLAH ÜRETİR, MERMİ ÜRETR, BOMBA ÜRETİR; ELBETTE BUNLARIN TÜKETİMİ İÇİN ORTAM HAZRLAYCTR
    Cinsiyet
    Erkek
    Mesaj
    5.720
    Blog Mesajları
    2
    Rep Gücü
    67062

    Kuran'dan Bilim Türetmek

    Kuran'dan Bilim Türetmek

    Yeni Ümit Dergisi tarafından düzenlenen "Kuran ve Bilimsel Hakikatler" başlıklı sempozyumda, Kuran'da anlatılan mucizelerin modern bilimle örtüştüğü savunuldu. Konuşmacıların dayanakları ise birçok şekilde yorumlanabilecek ayetler.

    Yeni Ümit Dergisi tarafından düzenlenen "Kuran ve Bilimsel Hakikatler" başlıklı konferansta iki gün boyunca çeşitli konuşmalar ve yazılı tebliğlerle Kuran'daki ayetlerin modern bilmin ortaya koyduğu gerçekleri çok daha önceden işaret ettiği iddia edildi.
    Farklı biçimlerde yorumlanabilecek ayetleri delil olarak gösteren konuşmacıların vurgu yaptığı "mucize"lerin ise "bilimsel olarak ispatlanması mümkün olmayan" rivayetler olması kafalarda soru işareti yaratıyor.

    İnsanın 'yaradılışı' bilimsel bir gerçek mi?
    Sempozyumda tebliğ sunan Bezm-i Alem Vakıf Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Adnan Yüksel, anne karnında çocuğun "yaratılması" konusunu ele aldı.
    Yüksel'e göre Kuran'da bulunan Müminun Sûresi 12-14, Hac Sûresi 5, Vakıa Sûresi 58-59 gibi birçok ayette insanın ilk yaratılışı ve anne rahmindeki yaratılışının anlatılıyor.
    Söz konusu ayetlerde insanın çamurdan yapıldığı, sonradan ruh üflendiği ve insanın bir kan pıhtısından meydana geldiği belirtiliyor ancak modern bilm bu açıklamaları tamamen reddediyor.
    İnsanın kan pıhtısından meydana gelmediğinin ispatlanmasıyla beraber Kuran'da birinci anlamı 'kan pıhtısı' olan 'alak' kelimesi üçüncü anlamıyla yani 'asılmış olan' şeklinde çevrilerek Kuran'ın embriyoyu betimlediği iddia ediliyor.
    İnsanların kan pıhtısından meydana geldiği ise Kuran'dan çok daha önce Eski Mısır uygarlığında iddia ediliyordu.
    Mısırlı biliminsanları, eski Mısır'da, kadınların hamilelik döneminde adet olmamasından yola çıkılarak, kanın rahimde biriktiğine ve insanın da bu kan pıhtısından meydana geldiğine inanıldığını belirtiyorlar.

    Kur'an ve Bilimsel Hakikatler uluslararası sempozyumunda ele alınan konulardan bir tanesi de "buğdayın başakta muhafazası" oldu.
    Fas'ta bulunan Muhammed Evvel Üniversitesi İlimler Fakültesi Uygulamalı Araştırmalar Merkezi Müdürü Prof. Dr. Abdülmecid Belabid "eski asırlardan ve ilkel toplumlardan beri besin maddelerinin depolanmasına mani olan bazı sorunların yaşandığını" belirterek, "Kur'an-ı Kerim'de Yusuf Sûresi'nde 'Ama biçtiğinizi, yiyeceğinizi az miktar dışında başağında bırakır depolarsınız' deniyor.
    Yapılan çalışmalarda başağında bırakılmış tohumla başağından çıkarılmış tohum arasında önemli farklar tespit edildi.
    Başağında bırakılmış buğdayda sağlık açısından hiçbir değişiklik meydana gelmemiş ve aynı kalmıştır.
    Bu da Kur'an'ın 1400 yıl önceden bize öğrettiği çok önemli bir bilgidir" şeklinde konuştu.
    Ancak Kuran'dan çok daha önce ilk Sümer medeniyetlerinde bile buğdayın başak içinde muhafaza edilebileceği biliniyordu.
    Öte yandan modern bilim, buğdayın saklanmasının yaratacağı bozulmayı engelleyen depolama yöntemlerine de sahip ve bu nedenle artık insanlar buğdayı başak içinde saklamaktan fazlasını yapabiliyor.

    Kuran'da gökyüzü
    Kur'an'da uzay, zaman, karadelikler ve kıyamet konuları da sempozyumda ele alındı.
    Gaziosmanpaşa Üniversitesi Kimya Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Osman Çakmak, Kur'an-ı Kerim'de uzay, karadeliklerle alakalı ayetlerden örnekler vererek sunduğu tebliğinde "Kur'an bize her zaman ipuçları vermekte ve birçok yerde de bunların 'anlayan, akıl sahibi ve bilgili kimselere misal, delil' olduğunu tekrarlamaktadır.
    'Göğü de dengesizliğe düşmekten korunmuş bir tavan durumunda yarattık.
    ' İlahi fermanı ile fizik dünyasının gök tavanının arkasında başka dünyaların varlığına dair akla kapı açmaktadır" ifadelerini kullandı.
    Bugüne kadar Kuran'da göğün ve yerin "yedi katlı" olarak betimlenmesinin atmosferin ve yer kabuğunun yedi katman olmasıyla tutarlı olduğu ileri sürülmüştü ancak İslamiyet'ten çok önce Şaman dinlerde de gök ve yerin yedi kat olduğu belirtiliyordu.
    Örneğin Ural Türklerine göre gök yedi kattan meydana geliyordu ve arkeologlara göre bu düşüncenin nedeni gök kuşağının yedi renkten meydana gelmesiydi.

    Kuran'da yeralan bilgilerin o dönemdeki insanların sahip olduğu bilgilerden fazla olmadığı biliniyor.
    Örneğin uzunca bir süre bilimden önce sadece Kuran'ın bildiği iddia edilen 'tatlı ve acı suların birbirine karışmaması' İ.Ö. 23-85 yılları arasında yaşayan Romalı Tarihçi Ganius Plinus "Naturalis Historiae" adlı eserinde de aktarılıyordu.
    Plinus Kuran'dan yaklaşık olarak 700 yıl önce tatlı su ve tuzlu suyun birbirine sadece bir müddet karışmadığını belirtiyordu.
    Göğün yedi kat olması, buğdayın başak içinde muhafaza edilebileceği, tatlı su ve tuzlu suyun birbirine ilk anda karışmadığı gibi bilgiler Kuran'dan çok daha önce bilinen gerçeklerdi.

    Kuran'da olup gerçek hayatta olmayanlar
    Öte yandan Lokman Suresi'nin 10. ayetinde "Allah gökleri görebileceğiniz direkler olmaksızın yarattı" denilirken bugüne kadar göğü ayakta tutan direkler bulunmuş değil.
    Nahl Suresi'nin 15. ayeti ve Enbiya Suresi'nin 31. ayetlerinde dağların insanların sarsılmaması için allah tarafından yaratıldığı betimlenirken, deprem araştırmaları depremlerin daha çok dağlık bölgelerde oluştuğuna dikkat çekiyor.
    Dağların bulunmadığı yerler ise genel olarak az riskli deprem bölgelerini oluşturuyor.
    Bu da "dağların insanların sarsılmasını engelleyen direkler" olmadığını gösteriyor.
    Çakmak'ın gökyüzünün Kuran'da yeralan tasfirinin bilimle örtüştüğü yönündeki iddailarının başka çelişkili yönleri de mevcut.
    Örneğin gökyüzünün insanlara en yakın olan katı, Kuran'a göre yıldızların bulunduğu kat.
    Halbuki bu da doğru değil.

    Ayetler değiştiriliyor
    Kuran ve bilimin örtüştüğüne yönelik iddialar, Kuran'da Süleyman Peygamber'in rüzgara binmesini uçak teknolojisine, bir cinin Süleyman'a gözünü açıp kapamadan taht getirmesini televizyon teknolojisine işaret kabul ediyor ancak Kuran'da bilimsel ve teknolojik gelişmelerin öngörüldüğüne yönelik iddiaların ispatlanması adına ayetlerin çevirileri değiştiriliyor.
    Tartışmalı kelimeler, iddia için kullanılacak ayetlerde birinci olmayan anlamlarıyla çevrildiği gibi, iddialara konu olmayan ayetlerde eski anlamlarında kalıyor.
    Böylelikle eski meal yazarlarının son derece dikkat ettikleri kelimelerin çevrilmesi esnasında diğer ayetleri referans alma yöntemi bir kenara bırakılıyor.
    Örneğin son zamanlarda evrenin genişlediğinin keşfedilmesi ile Kuran'da yeralan "biz göğü yaratacak kudrete sahibiz" şeklindeki ayetler yakın tarihli meallerde "biz göğü yarattık ve onu genişleticiyiz" şeklinde çevriliyor.
    Aynı kelimeler başka ayetlerde ise yeniden "kudret sahibi olmak" şeklinde çevriliyor.

    haber.sol.org
    HERKES BİR GÜN KOMÜNİST OLACAK

  2. #2
    Üyecik ramo7 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2010
    Mesaj
    46
    Rep Gücü
    0
    Evrim Nedir?
    Kısaca evrimi, varlıkların ve olayların süreç içinde gelişimi ve değişimi olarak tanımlıyabiliriz. Zaman içinde şartların etkisiyle gelişimin neticesinde niteliksel ve niceliksel olarak değişimler ortaya çıkar. Bir maddenin, bir varlığın, bir olayın ilk durumu ile son durumu arasındaki gelişim ve değişimlerini ortaya koyan evreye evrim denir.
    Bu değişim kesintili ve kesintisiz olabilir. Biyolojik evrimde ani sıçramalar şeklindeki değişimler kesintilidir.
    Evrimi, Dünyanın evrimi, canlıların evrimi, tarihin evrimi, maddenin evrimi, insanın evrimi, teknolojinin evrimi, dinlerin evrimi vs. olarak sınıflandırabiliriz.
    Evrim Teorisi ve Din
    Biyolojik evrim ise insanı da içeren canlıların evrimini ele alır. Tüm canlıların başlangıçta tek bir canlıdan türeyerek oluştuğu kuramı “Evrim Teorisi ” olarak adlandırılır. Yani, daha kompleks bir varlığın daha basit bir varlıktan meydana geldiği teorisidir. Bu teoriye karşı dinsel olarak “Yaratılış Teorisi “ öne sürülür ki bunlara göre her canlı birbirinden ayrı bağımsız olarak yaratılmıştır. Geçmişte ne ise bugünde aynı özelliklere sahiptir.
    Örneğin dinlerde ve kutsal kitaplarda yaratılışın 6 günde tamamlandığı ifade edilir. Bunun karşısında bilim, evrenin ve dünyanın gelişimini milyarlarca yıllık süreçle ortaya koyar.
    Bilim ile din arasında her dönem bir çatışma, bir zıtlaşma yaşanır. Din içindeki bağnaz düşünce daima gelişime, yeniliklere, buluşlara karşı çıkmıştır. Din, bir yanıyla ideolojiktir. “Tanrının kanunları ” diyerek kutsal kitaplarda yazılı hükümleri uygulamak ve iktidar olmak ister. İdeolojik oluşunun yanı sıra totaliterdir. Çünkü Tanrının kanunlarının değişmez olduğunu öne sürer. Başka fikir ve düşüncelere, özgür araştırmalara, bilime hoşgörüyle yaklaşmaz, izin vermez.
    Evrim Düşüncesinin Doğuşu
    Evrim Teorisi denildiğinde Darwin akla gelir ve yaratılışçılar tarafından hep o eleştirilir. Halbuki Evrim düşüncesinin tarihi Darwinden çok eskilere dayanır.
    Darwin sadece kendi dönemine kadar olan evrim düşüncesini ve biyolojik alandaki kuramsal gelişmeleri değerlendirerek yeni ve değerli katkılarda bulunmuştu.
    Geriye gittiğimizde ne Evrim Teorisinin Darwin’le, ne de yaratılış düşüncesinin kutsal kitaplarla başlamadığını görebiliriz. İnsanın topraktan ya da çamurdan yapıldığına dair eski mitolojilerde Sümer’de, Mısır’da, Roma’da benzer inançlara rastlamaktayız. Buna karşın Hint felsefesinde ve İyonya filozoflarında evrim düşüncelerini görürüz.
    M.Ö. 6. yüzyılda Thales, tüm canlıların sudan oluştuğunu yazar. Aynı dönemde Heraklitus canlılar arasındaki sürekli çatışmaya dikkat çekerek ilk doğal seleksiyon kuramından söz etmiş olur..
    Aristoteles ise, evrim düşüncesini açıklıkla ortaya koyar. İlk canlılardan insana evrim basamaklarını, canlıların en ilkel düzeyde kendiliğinden oluştuğunu ve doğanın ihtiyaca göre organ oluşumunu sağladığını ve canlılarla evrim sınıflandırması arasındaki ilişkiyi açıklar.
    Biyolojik anlamda evrim düşüncesi hızla gelişen fen bilimlerinin etkisiyle 18. yüzyılda büyük gelişme gösterir. 1750’lerde Fosil ve diğer kalıntılara dayanarak canlı ve cansız dünyada hemen her şeyin evrim sürecinde oluştuğu görüşünü dile getiren Fransız doğa bilimcisi Buffon’a kilise’den sert tepki ve baskı gelir. Bunun üzerine Buffon geri adım atar.
    Ünlü İsveç botanikçisi Linnaeus’da kilisenin baskısı nedeniyle evrimin sadece aynı tür içindeki gelişme olduğunu ortaya koyabiliyordu. Kilisenin baskısının azalmaya başladığı 19. dönemde Darwin’in dedesi Erasmus Darwin’in katkılarından sonra Fransız doğa bilimcisi Lamarc o döneme kadar olan en geniş ve tutarlı evrim kuramını açıklıyordu.
    Bilindiği gibi Lamarc’tan sonra ise Evrim Teorisi bayrağı Darwin’e geçmişti.
    Evrim Düşünceli İslam Düşünürleri
    Evrim Teorisi yazının başında da açıklandığı gibi ilk canlının nasıl oluştuğu konusunu içermez. Tüm canlıların ilk canlıdan oluşa geldiğini savunur. Dolayısıyla Tanrı inancıyla Evrim Teorisi tamamen birbirine zıt değildir. Evrim Teorisine ters olan kutsal kitaplardaki yaratılış anlayışıdır. Dolayısıyla Tanrı inancında olanlar da Evrim Teorisini savunabilir.
    Şimdi de İslam düşünce tarihinde unutulmuş ya da unutturulmaya çalışılmış büyük düşünür ve alimlerin , insanın kökenine ilişkin fikirlerini görelim. Yaratıcı tekamül ya da Evrimci Yaratılış diyebileceğimiz bir görüşü savunan bu müslüman düşünürler bugün evrim teorisine inananlara da ışık tutmaktadırlar.
    Cabir bin Hayyan (öl.815)
    “Canlıların kendiliğinden oluşumu ve suni yolla canlı üretme” fikrini savunmaktaydı. Cabir’e göre Allah ilk önce dört unsuru yani hava, su, ateş ve toprağı yarattı, sonra da onlardan maden, bitki, hayvan ve insan varlıklarının oluşumunu ve üremesini “irade” etti. Temelde ilahi yaratma fikrini kabul eden Cabir, bazı bitki ve hayvan türlerinin, hatta ilk insanın, kendiliğinden vucut bulduğunu kabul etmekten öte, minerallerin, bitkilerin, hayvanların ve insanların suni olarak laboratuarda üretilebileceğini bile iddia etmektedir. Cabir, kendiliğinden oluşu tevlid ve tevellud, suni oluşumu tevalud ve tekvin, ilahi yaratma fikrini de kevn ve halk terimleriyle açıklamaktaydı.

    Nazzam (öl.845)
    Bir şair, düşünür, edebiyatçı, kelamcı ve filozoftu. Birçok eser yazdığının bilinmesine rağmen günümüze hiçbir eseri ulaşmayan Nazzam, kendi döneminde Dehriye, Zerdüştlük, Cebriye, Murcie vb. akımlarla mücadele etmesiyle ve Aristo’yu eleştirmesiyle tanınıyordu. Nazzam bir nevi kozmolojik evrim diyebileceğimiz bir teori savunmaktaydı. Nazzam’ın, Kur’an’daki bazı ayetlere dayanarak kumun, buruz ve tecdid kavramlarıyla izah ettiği kozmolojik yaratıcı tekamül görüşü şöyle özetlenebilir;
    “Yaratılış, Allah’ın doğrudan doğruya bütün canlı ve cansız varlık türlerini, kendi içinden çıkaracak şekilde bir anda var etmesidir. Bütün varlıklar bu ilk varlık çekirdeğinde potansiyel kuvvet halinde gizliydi. (kumun). İlk çekirdekte potansiyel kuvvet olarak gizlenen varlığın kozmik özü zamanla açığa çıkmakta, bariz olmaktadır (buruz). Bu açığa çıkış veya bariz oluş, evrenin, birbiri ardı sıra, madde (fizik), yeryüzü (jeoloji), gökyüzü (astronomi), hayat (biyoloji), şuur (psikoloji) hareketleri halinde varlık sahnesine çıkmasıdır. Ortaya çıkan canlı ve cansız türler varlık sahnesine çıkarken aralarında irtibatlar bulunmasına rağmen bağımsız olarak varolmaktadırlar. Her bir tür kumun halindeki bağımsızlığını buruz halinde de korumaktadır. Türler birbirine dönüşmemektedir. Türler ilk kozmik özden zamanla ayrı ayrı çıkmaktadır. İnsan vucudu ilk embriyodan sürekli hücre bölünmeleri halinde birbirinin içinden çakarak oluştuğu gibi, evren de, kumun halindeki ilk özden sürekli yeni canlı ve cansız türleri çıkartarak oluşmaktadır. Her bir ana tür bir başka ana türe dönüşmemekte, aynı kökden yeni ana türler birbiri ardınca çıkmaktadır. Ortaya çıkan ana türler kaybolmaksızın, özünü ve türlüğünü de kaybetmeksizin, başka bir türe de dönüşmeksizin sürekli yenilenmektedir (tecdid). Bu yenilenmeler atmosfer/çevre şartlarının etkisiyle olmakta, bu sebeple farklı insan ırkları ortaya çıkmaktadır. Allah, varoluş süreçlerini, yaratıcı tekamül halinde böyle irade etmiştir…”
    Cahiz (öl.869):
    İyi bir kelamcı ve edebiyatçı olmanın yanı sıra ünlü bir zoolog (hayvanbilimci) ve antropologtu (insanbilimci). Cahiz, hocası Nazzam’ın kumun ve buruz teorisi olarak bilinen fikirlerini benimser görünmektedir. O, Nazzam gibi, ilk yaratılışın, Allah’ın hür iradesiyle yarattığı bir çekirdek varlıkla başladığını kabul etmektedir. Fakat çekirdek varlıktan nasıl türediklerinin izahı konusunda hocasından ayrılıyor. Cahiz tüm evrenin bütün olarak nasıl oluştuğunu izahtan ziyade, canlıların oluşumu ve aktüel evrimleri üzerinde durmaktaydı. Cahiz, Kitabu’l-Hayavan adlı kitabında biyolojik evrimi açıkca savunmuştur. Ona göre evrenin yaratılışını başlatan Allah, aynı zamanda onu evrimleşme yoluyla teşekkül edici, hem de türleri devamlı evrimleştirici kılmıştır. Bu bakımdan evrimin gerçek sebebi Allah’tır. O, yaratılışı yaratıcı tekamül süreci olarak irade etmiştir. Türler kendi içlerinde taşıdıkları potansiyel kuvvet sebebiyle evrimleşmektedirler. Bu potansiyel kuvvet onlara Allah tarafından konulmuştur. Türlerin içindeki potansiyel kuvvet, fiziksel çevre, iklim şartları, hayat mücadelesi ve doğal seçilimin etkisiyle ortaya çıkmakta, yaratıcı tekamül birbiri ardı sıra türleri ortaya çıkarmaktadır…

    Biruni (öl.1061)
    Biruni ile birlikte İslam düşüncesindeki yaratıcı tekamül veya evrimci yaratılış teorisinin zirveye çıktığını görüyoruz. Biruni jeo-kimyasal evrim diyebileceğimiz bir görüşü savunmaktaydı. Biruni’ye göre evrenin tekevvünü Allah’ın öyle irade etmesi sonucunda jeo-kimyasal bir evrimin sonucudur. Allah’ın ezeli planına göre evren, genel jeo-kimyasal evrimler geçirmektedir. Bu esnada, uygun şartlar oluştuğunda madenler ve canlı türler birbirinden bağımsız olarak ortaya çıkmaktadır. Her bir jeo-kimyasal zaman kendi türlerini ortaya çıkarmaktadır. Biruni’yi göre jeo-kimyasal evrim evrende meydana gelen yeryüzü (jeoloji), gökyüzü (astronomi), fizik (madde), mineraller (kimya), hayat (biyoloji) hareketlerinin (ekoloji) tümüdür Evrenin yaratılışından bu yana meydana gelen tüm bu ekolojik değişim zamanları her defasında kendi canlı türlerini doğurmuştur. Türler birbirine dönüşmemiş, ekolojik denge değişikliklerine paralel bir şekilde birbiri ardınca bağımsız olarak tabiatın bağrından çıkmıştır. Bu, Hind-Budist felsefede olduğu gibi (karma) devri daim şeklinde değil, birbirini takip eden bir süreklilik içinde olmuştur, olmaya da davam etmektedir…

    İbni Miskeveyh (öl.1030):
    O da psikolojik evrim diyebileceğimiz bir görüşü savunmaktaydı. Ona göre varlığın hiyerarşik mertebelenişi, ana hatlarıyla en aşağıdan başlamak üzere inorganik cisimler, bitkiler, hayvanlar, insanlar ve melekler şeklindedir. Dolayısıyla basitten karmaşığa, inorganik olandan organizmaya, fiziki olandan metafizik olana doğru yükselen hiyerarşik bir yapı söz konusudur. Her mertebe ayrıca kendi içinde çok sayıda katmanlara ayrılmaktadır. Mesela hayvanlar mertebesi, kendi içinde en basit türlerden yükselen katmanlar halinde bir hiyararşi oluştururlar. Hayvanların en yüksek katmanı maymunlardır. Maymunlar mertebesinin bittiği yerden itibaren insan katmanı başlar. İnsan katmanının bittiği yerden itibaren de meleklerin katmanı başlar. Ancak insan diğer mertebelerden farklı olarak kendi içinde bir bütünlük arzeden bir küçük alemdir. Bedeni ve ruhi yapısı tıpkı kainatta varolan gibi bir yapı arzeder; bu küçük alemdeki beşeri güçler kozmik mertebeler gibi bitişme ve ilerleme ilişkisi içindedirler. Türler arasındaki sınırları belirleyen ana etken, türlerin birbiri içinden çıkması anlamında değil, ilahi hikmete uygun olarak varlık hiyerarşisinde öyle sıralanmış olmasından kaynaklanan bir evrim sürecidir.

    İbni Tufeyl (öl.1185) ve İbni Nefis’in (öl.1288):
    Aynı adlı romanları Hay bin Yakzan ise insanın menşei hakkında tabiatçı bir teoriyi savumaktaydı. Her iki romandaki tabiatçı tekamül/evrim düşüncesi İslam düşünce tarihinde fazla rağbet görmemiş, genel olarak İslam dünyasında Yeni-Eflatuncu/Hristiyan etkisiyle cennetten kovulma ve yeryüzüne düşme görüşüne inanılmıştır.
    Her iki romanda da tabiatın çoçuğu olarak, annesiz-babasız, toprak ve çamurdan kimyevi tepkimelerle canlı haline gelen Hay bin Yakzan aslında Adem’in yaratılışını anlatmaktadır. Roman diliyle ortaya konan bu görüşlere göre ilk yaratılış şöyle olmuştur;
    “Hay b. Yekzan (Adem) Hind Okyanusu’nda ıssız bir adada, annesiz-babasız, toprağın çamur halinde mayalanması neticesinde canlı haline geldi. Bu oluşum kısa sürede değil aradan epey zamanların geçmesiyle gerçekleşti. Yavrusunu kaybetmiş olan bir ceylan Hay’ı büyütüp hayvanlarla rekabet edecek hale gelinceye kadar emzirdi. Hay, her ne kadar hayvanlarla birada yaşasa da kısa sürede derisinin çıplak olduğunu ve hayvanlara mahsus tabii savunma vasıtalarından mahrum bulunduğunu farketti. Yedi yaşına geldiğinde kendisini korumak için vucudunu yapraklarla ve hayvan derileriyle örtmeye başladı. Sonunda onu emziren ceylan ödü. Bu olay Hay’ı çok üzdü ve ölümün sırrı üzerine düşünmeye başladı. Ceylanın cansız bedeni üzerine uzun süre düşündü ve sonunda ölümün sebebinin bedeni terkeden bir güç (ruh) olduğuna karar verdi. Çünkü ceylan’ın bedeni olduğu gibi durmakta fakat canlılığı sağlayan güçten yoksun olduğu için hareket edememekteydi. Böylece Hay hayatı keşfetti…”

    İbni Haldun (öl.1406):
    İbni Haldun, bir anlık (tafra, mutasyon) için de olsa insanların fiilen melek haline gelebileceklerini göstermek, dolayısıyla nübüvvet ve vahiy meselesini izah etmek için evrim (tekamül, insilah) konusunu girer. İbni Haldun, Mukaddime’de Farabi ve İbni Sina’nın nübüvvet teorisini, Cahiz, İbni Miskeveyh ve İhvan-ı Safa’nın evrim/tekamül düşünceleriyle bağdaştırmıştır. Burada İbni Haldun’un asıl amacı canlılardaki evrimi izah etmekten ziyade peygamberin gaybtan aldığı bilgi türüne açıklık getirerek temellendirmektir. Yani konu asıl itibariyle epistemolojidir ancak antropolojik bir temele oturtulmaya çalışılmıştır. İbni Haldun açıkça “Hurma ve üzüm ağacı sedef ve salyangoza, maymun insana, insan meleğe insilah edebilir” demektedir. Buradaki “insilah” kelimesi daha iyiye geçme, tekamül, dönüşüm, reform, değişim vb. anlamlara gelmektedir. Öte yandan İbni Haldun “Peygamberler bu haletten ayrılıp beşeriyetlerine döndüğü zaman ilimlerindeki vuzuh ve sarahat onlardan ayrılmaz” derken bu dönüşümü bir anlık sıçrama (tafra) olarak anlamaktadır. Bu açıdan İbni Haldun’un canlı türlerinin birbirine dönüşerek çoğaldığını mı yoksa aralarındaki yakınlığı anlatmak için mi böyle bir açıklama yaptığı tam anlaşılmıyor. Türler arasındaki yakınlığı ve varlığın kategorik dizilişini anlatmak için değil de, bunun bir çoğalma yasası olduğunu anlatmak istediğini varsayarsak bu takdirde şu anki insanların atasının bir zamanlar maymun, meleklerin de bir zamanlar peygamber olduklarını kabul etmemiz gerekecektir. Yine İbni Haldun da kapalı olan bir diğer hususda meleklerden sonra insılahın nereye varacağıdır. İbni Haldun burada susmaktadır ancak biz mantığı sonucuna götürecek olursak, meleklerden sonraki aşama Allah’la bütünleşme, yani vahdet-i vucud veya fenafillahtır. Oysa İbni Haldun’un vahdet-i vucuda kesin olarak karşı olduğu biliniyor.
    İbn-i Sina (980-1037):
    Aristotelesçi felsefe anlayışını İslam düşüncesine göre yorumlayarak, yaymaya çalışmış, görgücü-usçu bir yöntemin gelişmesine katkıda bulunmuştur.
    Canlı sorununa, gözleme dayalı bir ruhbilim anlayışıyla çözüm arayan Ibn Sina’ya göre dirilik bir bileşimdir. Doğal organların, göksel güçler yardımıyla birleşmesinden canlılar ortaya çıkar. Bu olay da, belli aşamalara uygun olarak gerçekleşir. Ilk ortaya çıkan canlı bitkidir. Bitkide tohumla üreme, beslenme ve büyüme güçleri vardır. Ikinci aşamada ortaya çıkan hayvanda ise, kendi kendine devinme ve algı güçleri bulunur. Devinme gücünden isteme ve öfke doğar. Algı gücü de, iç ve dış algı olmak üzere ikiye ayrılır. İnsan özü doğal evrim sürecinde en üst düzeyde gerçekleşmis bir oluşumdur, bu nedenle, öteki varlıklardan ayrılır. İnsanda dış algı duyumlarla, iç algı da , beynin ön boşluğunda bulunan ortak duyu ile saglanır. Duyularla alınan izlenimler bu ortak duyu ile beyne gider. Beynin, ön boşluğunda sonunda, tasarlama yetisi bulunur. Bu yeti duyu izlenimlerini sağlamaya yarar. İnsan için en önemli olan düşünen öz yapıcı ve bilici güçlerle donatılmıştır. Yapıcı güç (us) gerekli ve özel eylemler için gövdeyi uyarır. Bilici güç ise, yapıcı gücü yönlendirir. Özdekten ayrılan tümel biçimlerin izlerini alır. Bu biçimler soyutsa onları kavrar, değilse soyutlayarak kavrar. İnsanda iyiyi kötüden, yararlıyı yararsızdan ayıran yapıcı güçtür, bu nedenle bir istenç niteliğindedir. Us konusunda Ibn Sina ayrı bir düşünce ortaya atmıştır. Ona göre us beş türlüdür. Özdeksel us, bütün insanlarda ortak olup, kavramayı, bilmeyi sağlayan bir yetenektir. Bir yeti olarak işlek us, yalın, açık ve seçik olanı bilir, eyleme yöneliktir, durağan bir güç niteliğinde değildir. Eylemsel us, kazanılmış verileri kavrar ve ikinci aşamada bulunan ustan daha üstündür. Kazanılmiş us, kendisine verilen ve düşünebilen nesneleri bilir. Aşama bakımından usun olgunluk basamağında bulunur. Bu aşamada usun kavrayabileceği konular kendi özünde de vardır. Kutsal us, usun en yüksek aşamasıdır. Bütün varlık türlerinin özünü, kaynağını, onları oluşturan gücü, başka bir aracıya gereksinme duymadan, bir bütünlük içinde kavrar. İnsan, ayrıntıları duyularla algılar, tümelleri usla kavrar. Tümelleri kavrayan yetkin us, nesneleri anlama yeteneği olan etkin usa olanak sağlar. İnsan usunun algıladiği ayrıntılar, kendi varlıkları dolayısıyla değil, nedenleri yüzünden vardır. Us, bu kavranabilir nesneleri kazanabilmek için ilkin duyu verilerinden yararlanır. Sonra duyu verilerini usun genel kurallarına göre işlemden geçirir, yargıları ortaya koymada onları aşar.
    Mevlana Celaleddin-i Rumi, Muhyiddin-i Arabi, Muhammed İkbal vb. vahdet-i vücud felsefesine sahip Tasavvuf alimlerinin tekamül (evrim) düşünce ve inancına sahip olduğu zaten biliniyor. O nedenle bu alim ve düşünürlere burada yer vermeyeceğiz.
    Sadece Muhyiddin-i Arabi’den ilginç bir Mekke anısı sunalım:
    Arabi, Mekke’de kaldığı iki yıl boyunca sık sık Kabe’yi tavaf edermiş. Bir seferinde Kabe’yi tavaf ederken, herkesin gölgesi olduğu halde, çok uzun boylu bir adamın gölgesinin olmadığını farketmiş. Uzun boylu adam tavaf ederken kendisine;
    - Bizler de sizler gibi bu beyti tavaf ediyoruz.
    Arabi, merakla adama sormuş;
    - Kimsiniz, kimlerdensiniz?
    - Ben sizin çok eski atalarınızdanım.
    - Hangi asırda yaşadınız?
    - Kırkbin sene evvel vefat etmiştim.
    - İnsanın atası olan Adem’in altıbin sene evvel halkolunduğunu söylerler. Siz nasıl kırk bin sene önce vefat etmiş oluyorsunuz?
    - Sen hangi Adem’den bahsediyorsun? Size yakın olandan mı? Yoksa diğerlerinden mi? Bil ki; insanın ilk atası olan Adem’den evvel yüzbin Adem gelip geçmiştir.” dedi.
    Bu yanıt üzerine Arabi, ” O zaman hatırladım ki hadiste ‘ Allah yüzbin Adem yaratmıştır.’ diye yazardı.” der.
    Bu hadisin doğruluğu şüpheli olmakla beraber, Kur’an’daki yaratılış anlatımına ters olduğu açıktır. Ayrıca bu hikayenin gerçek olmadığının düşünülmesi son derece normaldir. Önemli olan bu hikaye ile Muhyiddin-i Arabi’nin 6000 yıllık Adem masalına inanmadığını anlatmaya ve Adem’den öncede insanın bir geçmiş evrimi olduğunu ifade etmeye çalışmasıdır.
    Sonuç olarak zamanımızın İlahiyatçıları hariç geçmişten bugüne otuzdan fazla İslam alim ve filozofunun evrim görüşünde olduğunu yani evrimci yaratılışa inandıklarını söyleyebiliriz.
    HY öncülüğündeki bağnazlar ordusu ise Evrimi bir tarafa, Allah’ı bir tarafa alarak “Ya Evrim Ya Allah” diyorlar. Büyük ölçüde ispatı tamamlanmış olan teori 5-10 yıl sonra tüm dünyanın kabul edeceği şekilde tamamen ispatlandığında bunlar inandıkları Allah’tan vaz mı geçecekler?
    Yazımızı Mevlana’nın Ölümüne doğru söylediği şu evrim sözü ile noktalayalım:
    “Maden idim, bitki oldum; bitki idim, hayvan oldum; hayvan idim, insan oldum; insanım ölüyorum, ölmekle tekamül ediyorum niye üzüleyim”
    Serdar Kaangil
    KAYNAK: EVRİM İNANÇLI İSLAM DÜŞÜNÜRLERİ « BİLİMSEL FELSEFE ——> Karanlığa Meşale


    Herhalde bunlarda, Kurandaki evrimle ilgili ayetleri görerek çalışmalar yapmış din bilginleri degiller.

Benzer Konular

  1. Yorum: 0
    Son mesaj: 05-08-2010, 08:55 AM
  2. Bilim mi? Evrim mi?
    tersinim Tarafından Bilim ve Astronomi Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 30-07-2010, 07:15 PM
  3. Erkek bilim
    mopsy Tarafından Felsefe Forum'u Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 25-07-2010, 01:20 PM
  4. Bilim Ve Din
    onuc13 Tarafından Vip Salonu Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 24-08-2009, 01:46 PM
  5. Atatürk ve Bilim
    Mevt Tarafından Mustafa Kemal Atatürk Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 13-01-2008, 02:02 AM
Yukarı Çık