Gösterilen sonuçlar: 1 ile 5 Toplam: 5

Tasavvufun Kitap ve Sünnetteki Delilleri

Din ve İnanç Kategorisi Dini Sohbet Forumunda Tasavvufun Kitap ve Sünnetteki Delilleri Konusununun içerigi kısaca ->> Tasavvufun ısrarla üzerinde durduğu bâtınî amellerle ilgili ayet-i kerime var mıdır, diye bir soru gelebilir akla. Evet açıkça bâtınî niyet ...

  1. #1
    - Çevrimdışı
    Acemi Üye cumleci - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2010
    Nerden
    Muhsinler Ölmez!
    Mesaj
    149
    Blog Mesajları
    6
    Rep Gücü
    8409

    Tasavvufun Kitap ve Sünnetteki Delilleri

    Tasavvufun ısrarla üzerinde durduğu bâtınî amellerle ilgili ayet-i kerime var mıdır, diye bir soru gelebilir akla. Evet açıkça bâtınî niyet ve amellere işaret eden ayet-i kerimeler vardır.

    Bir örnek vermek gerekirse; Allah-u Zülcelal şöyle buyurmuştur:
    "De ki: Ancak bizim Rabbimiz gizli ve açık olan fevahiş (kötü) davranışları haram kılmıştır." (A’raf; 33)

    Diğer bir ayet-i kerimede de:
    "Açık ve gizli olan kötülüklere yaklaşmayın." (En'am; 151) buyurmuştur. Allah-u Zülcelal nasıl zâhirî âzâlarımızla yaptığımız kötü hareketleri haram kılmışsa, bâtınî olan; kin tutmak, riya (gösteriş) da bulunmak, hased etmek gibi kötü hareketleri de haram kılmıştır. Öyle ise bu bâtınî olan kötü sıfatları da izale etme çabasına girmemiz gerekir. Bunun yegâne yolu da şânı büyük olan tasavvuf yoluna girmektir.

    İbn Abidin kuddise sırruh şöyle buyurmuştur:
    "İhlas ilmini okumak; ucub, riya, hased gibi manevi hastalıkları bilmek ve bunlardan muhafaza olmaya çalışmak farz-ı ayndır. (her müslümana farzdır.) İnsanın nefsi için her birisi birer afet olan kibir, gazap, cimrilik, ihanet gibi hastalıkları bilmek ve kendini bunlardan muhafaza etmek de farz-ı ayndır." (İbn-i Abidin; I/42)

    Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
    "Kalbinde zerre kadar kibir bulunan, cennete giremez" (Muslim, İman:147)
    Tüm bunlardan sonra bizim için en önemli görev, kendimizi bu kabih (çirkin) hastalıklardan temizleyip, halis bir kalple Allah-u Zülcelal’e yönelmektir. Bu da ancak tasavvuf ile mümkündür.

    Sonuç olarak tasavvufun aslı; Kur'an ve Sünnet yolunda yürümektir. Tasavvuf üstadlarının tarif ettiği yoldan, ne olursa olsun ayrılmamaktır. Bid’atleri, boş arzuları, nefsanî istekleri terk etmektir. Hürmet gösterilmesi gereken mübarek zatlara ve diğer mahlukata karşı saygıda kusur etmemektir. Bilhassa, virdlerin (alınan ders) devamlı yapılmasına dikkat etmektir. (bk. Ebu Abdurrahman Sülemi, Tabakatü’s-Sufiyye; 488, Ebu Kasım Nasrabadi’den naklen)

    İşte tasavvufun aslı ve özü budur. Kim bu tarif edilen yoldan saparsa, muhakkak o, hak erleri makamından düşmüş olur.


    www.konyevi.net

  2. #2
    - Çevrimdışı
    Acemi Üye cumleci - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2010
    Nerden
    Muhsinler Ölmez!
    Mesaj
    149
    Blog Mesajları
    6
    Rep Gücü
    8409
    Tasavvuf, İslam dininin üzerine inşâ edildiği üç temel mefhumdan biri olan "İhsan"ı kendine gaye edinmiştir. O halde "İhsan"ın ne olduğunu anladığımız zaman, tasavvufun özünü ve gayesini de daha iyi anlamış olacağız.

    Seyyid Muhammed Gamari Hazretlerine:
    "Tasavvuf vahy-i semavî midir?" diye tasavvufun kaynağı ve özü hakkında bir soru sorduklarında, şöyle cevap vermiştir:
    "Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e vahy-i semâvî nazil olduğu vakit, tasavvuf da onunla beraber, esas olarak kurulmuştur. Çünkü tasavvuf, şüphesiz ihsan makamıdır."

    Cibril Hadisi:
    İhsan mefhumunu, bizzat hadis-i şeriflerde görmekte ve açık bir şekilde izah edildiğine şahit olmaktayız. Hz. Ömer radıyallahu anh'ın rivayet etmiş olduğu bir hadis-i şerif (Cibril Hadisi) şöyledir:
    "Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in yanında bulunduğumuz bir sırada, bir de baktık ki elbisesi bembeyaz, saçları simsiyah, üzerinde yolculuk yaptığına dair hiçbir alâmet olmayan ve hiçbirimizin tanımadığı bir kimse geldi. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in yanına (varıp) oturdu. Dizlerini dizlerine dayayıp ve her iki avucunu iki uyluğu üzerine koyup:
    “Ya Muhammed! İslam nedir, bana söylermisin?” dedi. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:
    “AIlah'tan başka hiç bir ilah ve mabud-u billah olmadığına ve Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in O'nun resulü olduğuna şehadet etmen, namazı ikâme etmen, zekâtı vermen, ramazanda orucu tutman ve yoluna gücün yeterse, beytullah'a hacc etmendir." buyurdu. O (yabancı kimse):
    “Doğru söylüyorsun.” dedi.
    Biz onun bu haline, hem Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e soruyor, hem de O'nu tasdik ediyor, diye hayret ettik. Daha sonra:
    “Bir de iman nedir, bana söylermisin?” dedi. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:
    “İman; Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe iman etmendir. Bir de hayır, şer ve kadere iman etmendir.” buyurunca yine:
    “Doğru söylüyorsun!” dedi.
    “Ve İhsan nedir, bana söylermisin?” diye tekrar sordu. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de:
    “İhsan, Allah'a sanki görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Zira sen onu görmüyorsan o seni görüyor.” buyurdu. O yine:
    “Doğru söylüyorsun!” dedi.
    Ve bu yabancı kimse gidince, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir müddet durdu: "Ey Ömer! Bilir misin o soran kimdi?" dedi. "Allah ve Resulullah bilir." dedim. O zaman buyurdular ki:
    "O, Cebrail idi. Size dininizi öğretmek için geldi." (Müslim, İman:1)
    İşte Hz. Ömer radıyallahu anh'ın rivayet etmiş olduğu bu hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bize İslam dininin üç rükun üzerine olduğunu bildirmiştir.
    1-İslam: Zâhirî âzâlara taalluk eden amellerdir. (namaz, oruç, hac, zekât gibi...)
    2-İman: Allah'a meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahiret gününe, kaza ve kadere iman etmek gibi kişinin itikadına taalluk eden amellerdir.
    3-İhsan: Bu da murakabe ve müşahedeye taalluk eden amellerdir. Bu ihsan makamı, manevi huşu ve huzur içerisinde Allah-u Zülcelal'e ibadet ederek kalbin temizlenmesine işaret etmektedir. Bundan dolayı ihsan makamı olmazsa dinin bir kısmını eksik bırakılmış olur.
    Şöyle ki; bu hadis-i şerifte açıkça, kulun bütün ibadet ve kulluk görevlerini yerine getiren yani hayatının her anında, Allah-u Zülcelal'in kendisini gördüğünün, işittiğinin ve bildiğinin şuurunda olması gerektiği beyan edilmektedir. İşte, kişinin bu ihsan halini bozan sebepler; şeytanın vesvesesi, nefsin arzuları ve dış dünyanın etkileridir. O halde, bu tesirlerden kurtulmamız gerekmektedir ki ihsanı yaşayabilelim. Bu tesirlerden kurtulma yolu ise bunların sebeplerini, insana nasıl tesir ettiklerini ve bunlara karşı ne gibi tedbirler alınması gerektiğini; kısaca bu marazi durumun teşhis ve tedavisini bilmemiz gerekiyor.
    Şüphesiz ki bu konu bir müslüman için en önemli konudur. Zira kulluğun temel mihengi, her yaptığını, her anını Allah rızası için yapabilmektir. İşte bu da tasavvuf ilmini zorunlu hale getirmektedir.
    Burada bir meseleye daha açıklık getirmekte fayda var. Denilebilir ki kişinin ihsanı yaşamasına zarar veren tesirleri, ayet hadis ve alimlerin kitaplarından öğrenip teşhis ve tespit edebiliyoruz. Evet bu bir yere kadar doğrudur. Ancak bu marazları tedavi etme usulü ve kurallarını inceleyen ilim ise tasavvuftur. Zira birer tasavvuf mütehassısı olan mürşid-i kamil; hem bu konulardaki zâhirî ilmini, hem tecrübelerini ve hem de bâtınî yolla Allah-u Zülcelal'in verdiği manevî ilmi kullanarak kişiyi tedavi etmektedir.

  3. #3
    - Çevrimdışı
    Acemi Üye cumleci - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2010
    Nerden
    Muhsinler Ölmez!
    Mesaj
    149
    Blog Mesajları
    6
    Rep Gücü
    8409
    Tasavvufun amelî-hâlî ve temel esasları itibariyle, vahyin gelişiyle birlikte, bizzat Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem tarafından hayata geçirildiği, önceki bölümde belirtilmişti. Özellikle Mekke devri, daha çok dini-ahlakî prensiplerin yer aldığı bir rûhî olgunluk kazanma dönemi olmuş ve sahabe-i kiram; bu usûl üzere, bütün ümmetin mürşid-i kamili, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem tarafından yetiştirilmiştir.

    Tasavvufun müstakil bir ilim olmaya başlaması ise diğer temel İslâmî ilimler olan; Fıkıh, Tefsir, Akaid ve Hadiste olduğu gibi asr-ı saadetten iki-üç asır sonradır. Aynı şekilde, bu ilimler de esasları itibariyle, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem zamanında mevcut olmakla beraber, henüz ihtiyaç hissedilmediğinden tedvîn edilmemiş, düzenli birer ilim dalı olarak ortaya konulmamıştır.
    Tasavvuf ve diğer İslâmi ilimlerin bir ihtiyaç haline gelmesi, sahabe-i kiram ve tabiînden sonraki dönemlerde, dinin aslından uzaklaşılması sebebiyledir. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in tebliğ ettiği hakikî din nuru gizlenip, itikatta sapıklıklar, fikirler arasında ihtilaf vaki olmaya başladı. Cehalet insanlara galebe çalınca; eski adet, gelenek ve görenekleri ibadetlerle karışır, bazen de onların yerini alır hale geldi.

    İnsanlar kendi hak bildiği yolda gitmeye ve dünyaya çokça meyletmeye başladı. Dini hükümler ve kurallar, esasları yönünden ikinci plana itilerek, ayetler ve hadisler siyasi veya şahsî amaçlarla indî yorumlara tabî tutulmaya başlandı. Yalnız bir topluluk, salih ameller işlemek, ıssız yerlerde uzlete çekilerek zikir ve ibadetle uğraşmak yolunu seçti.

    Sonraları zaviyeler, tekkeler ve hânkahlar inşa edilince; arı-duru kulluk mücadelelerini daha sistemli bir şekilde sürdürmeye koyuldular. Salih amellere devam ve tashih-i itikad sonucunda; güzel haller meydana gelmeye, saf zihinler ve cilalı gönüller, marifet-i ilahiyi almaya, yudum yudum tatmaya başladı. Böylece taklidî imandan, tahkiki imana geçtiler.

    İmam Kuşeyrî kuddise sırruh’un "Risale"si gibi tarihî kaynaklara göre, ilk tekke Suriye'nin Remle şehrinde bulunan Ebû Hâşim Tekkesidir. İlk defa Sûfî ismini alan da bu zattır. (ö. 150/767)
    Ardından Sufiyye mesleğine ilk hareket veren şahıs; Süfyân-ı Sevrî kuddise sırruh hazretleridir. Râbiatü'l-Adeviyye, Şeybetü'r-Râî o devrin feyiz pınarlarındandır. Sonraki asırda, tasavvufun yayılmasına en çok hizmetleri geçen zatlardan ikisi; Zinnun-i Mısrî (ö. 245/859) ve Bayezid-i Bestâmî'dir.

    İşte tasavvuf ilmi böyle bir ortamda, önceleri Evliyaullah'ın sözleri ve hallerinin anlatımından ibaretken; sonraları Cüneyd-i Bağdadî kuddise sırruh (ö. 279/908) gibi zatlarında eser vermesiyle düzenli bir ilim haline gelmeye başladı. Aslında, zahir ilimlerde eser verilmesi bir ilmin olgunluğuna delil olabilmekteyse de, tasavvuf ilmi gibi manevi bir sahada asıl delil, yine tasavvuf üstadlarının kendi hal ve idraklarıdır, kavrayışlarıdır.

    Yani, nasıl fıkıh sahasında; Kur'an-ı Kerim ve hadisten sonra fâkih alimlerin ilmî mülahaza ve görüşleri, bizim için amel yapılabilecek sağlam bir görüş oluşturuyor ve onların bu zahîrî içtihadlarına tabi oluyorsak; aynı şekilde manevî-ruhî hayatımızda da esası Kur'an ve Sünnet'le sabit olan, zikir, fikir, nefis tezkiye ve muhasebesi, râbıta, hatme (zikir meclisi) gibi batınî mesele-lerde de manevî görüş ve içtihad sahibi olan tasavvuf büyüklerine, mürşid-i kamillere tabi olmalı, onları taklit etmeliyiz.
    Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, dört büyük halife olan Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali radıyallahu anhüm'e ayrı ayrı zikirler telkin etmiş, ancak bunlardan ikisi yaygınlık kazanmıştır.

    Hz. Ebu Bekir radıyallahu anh Efendimizden neşet eden tarik, Sıddıkiyye ismi ve "hafî" (gizli) zikri ile vasıflanırken; Hz. Ali radıyallahu anh Efendimizden de "cehri" (açıktan) zikir ile vasıflanan tarikatlar ortaya çıkmıştır.

    Bu iki ana koldan ayrılan tarikatlar ise yukarıda izah ettiğimiz sebeplerden dolayı, farklı tatbik şekilleri kazanmıştır. Bazı mürşid-i kamiller, yeni bir usul vaz etmeyip kendilerinden önceki üstadının mesleğini devam ettirmişlerdir.

  4. #4
    - Çevrimdışı
    Acemi Üye cumleci - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2010
    Nerden
    Muhsinler Ölmez!
    Mesaj
    149
    Blog Mesajları
    6
    Rep Gücü
    8409

    Tasavvuf Düşmanlığı

    Tasavvufa düşman olanlar iki kısımdır:
    1- Tasavvufun büyüklüğünü bildiklerinden dolayı hased, adavet (düşmanlık) ve kin duyan kimselerdir. Bunlar İslâmın ve müslümanların içine nifak sokmak isteyenlerdir.
    2- Kendileri günahın içine daldıklarından dolayı ve cehaletten kurtulmak gibi bir çaba göstermeyip, gözü kapalı olarak itiraz edenlerdir. Bunlar müslüman kimseler ve cemaatlerdir.

    Tasavvufa düşman olup kin besleyenler, yıkma uğraşı verenler, karalamak çabasında olanlar, yani yukarıdaki birinci gruba girenler, aynı zamanda İslâmın da düşmanı olanlar, yani kâfirlerdir. İslâmi cemaatlerin arasına husumet sokmak için, bazı fikirler, hile ve oyunlar ortaya koymuşlardır. Müslümanları bu şekilde doğru yoldan ayırmaya çalışmışlardır ve çalışmaktadırlar.

    Tasavvufun, İslâmın ruhu ve kalbi olduğunu bildikleri için tasavvufun üzerine giderek, tasavvufun; yahudilerin, hıristiyanların fikirleri olduğunu iddia edip, tasavvuf ehlini küfürle itham etmektedirler.

    Bunların yapmış oldukları faaliyetler bizi hiç üzmemektedir. Çünkü düşmanın habis olduğunu ve tehlikeli fikirlerini bilmekteyiz. Bizim üzüldüğümüz esas nokta, İslâmî grupların bunların oyununa gelerek, onların saflarına geçip müslümanları ve tasavvufu kötülemeleri ve bu yaptıklarının adına da tebliğ demeleridir. Bu insanların, tasavvufa düşmanlık eden kişilerin fikirlerini alarak tasavvufu ve tasavvuf ehlini suçlamaları ve iftira atmalarını hiçbir mantık kabul etmez.

    Tasavvuf ve tasavvuf ehline düşmanlık edenler, güya İslâmı yanlış şeylerden muhafaza etmek amacındadırlar. Onlara göre tasavvuf, İslâmın dışında olan bir şeydir. Tasavvuf ehli de kafirdir.

    Madem ki siz İslamı bu kadar muhafaza etmeyi istiyorsunuz, ona bu derece sadıksanız, niçin İslâmın davetine kulak verip müslümanlıkla şereflenmiyorsunuz?
    Tasavvufun diğer düşmanları da, tasavvufun hakikatını ve özünü bilmediklerinden, tasavvufa yüzeysel olarak baktıklarından dolayı işin hakikatını anlayamamakta ve karşı çıkmaktadırlar. Bunlara söyleyeceğimiz odur ki, hakkı bilip hakkın yolundan gidenlerle beraber olunuz.

    Durrü’l-Muhtar adlı eserde şöyle nakledilmiştir:
    "Ebu Ali ed-Dekkak bu tarikati Ebu’1-Kasım Nesrabazi'den, o Şibli'den, o Sırrı-i Sakati'den, o Maruf-u Kerhi'den, o Davut et-Tai'den, o da ilmi ve tarikatın her ikiside İmam-ı Azam Ebu Hanife'den almıştır. Böyle olduğu halde sadatı kiramlara iktida etmek güzel birşey ve dahi gerekli değil midir?" (İbn Abidin:I/70-71)

    İmam Malik şöyle buyurmuştur:
    "Kim ilim okur da tasavvuf ehli olmazsa fasık, kimi de tasavvuf ehli olupta ilim okumazsa zındık olur. Kim ikisinin arasında, yani alim hem de mutasavvıf olursa hakikat sahibi olur." (Keşfu’1-Hafa:I/341)

    İmam Şafii şöyle buyurmuştur:
    "Sofilerle beraber oldum ve şu üç konuda istifade ettim:
    1- Vakit bir kılıçtır; eğer sen onu kesmezsen o seni keser.
    2- Sen nefsini hayırla meşgul etmezsen, o seni batıl şeylerle meşgul eder.
    3- Kendi nefsini görmemendir. (Kişi bu şekilde hatadan muhafaza olur.)
    Ve dünyada üç şeyi sevdim. Bunlardan biri, tasavvuf ehli-nin tarikatına tabi olmaktır."

    İmam Ahmed b. Hanbel önceleri tasavvufa karşı olmasına rağmen, Ebu Hamza Bağdadi ile tanıştıktan sonra oğluna şöyle vasiyet etmiştir:
    "Ey oğlum! Onlarla otur kalk ve sakın onlardan ayrılma. Onlar ilim, murakabe, Allah korkusu ve zühd bakımından bizden çok öndedirler." (Tenvirü’l Kulüb:405)

    Muhammed Seferayani, İbrahim b. Abdullah'tan şöyle nakletmiştir:
    "Tasavvuf ehlinden daha efdal insanların bulunduğunu bilmiyorum, diye İmam Ahmed'in buyurduğunu duydum. Dedik ki; onlar kaside dinleyip aşka ve şevke geliyorlar. Şöyle buyurdular: Onları bırakın Allah'la bir saat ferahlanıyorlar." (Tezkiretü’l-Evliya,288)

    Hülasa olarak, tasavvufa ve tasavvuf ehline bilerek veya bilmeyerek düşman olanlara, hoşgörü ve şefkat ile bir kez daha sesleniyor ve onları doğru yola davet ediyoruz. Delilleri ile ortaya koyduğumuz ve hepsi de tasavvuf ehli olan bu mezhep imamlarına uyduğunuzu iddia ediyorsanız, gelin tasavvuf deryasına siz de dahil olun.
    Yok eğer tüm bunlara rağmen hala itiraz ediyor ve kabullenemiyorsanız, sizin hükmünüz bu insanların karşısında "elif-ba" okuyan talebenin, ilim sahibi olduğunu iddia etmesi gibidir.


    www.konyevi.net

  5. #5
    - Çevrimdışı
    Acemi Üye cumleci - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2010
    Nerden
    Muhsinler Ölmez!
    Mesaj
    149
    Blog Mesajları
    6
    Rep Gücü
    8409
    Mektubat-i Masumiyye'de şöyle yazar: “Allah-u Teala, Hz. Musa'ya, "Benim için ne işledin?" buyurdu. O da namaz, oruç, zekat gibi ibadetleri saydı. "Bunların faydası sanadır. Benim için ne yaptın?" buyurdu. Musa Aleyhisselam: "Ya Rabbi senin için en kıymetli amel nedir?" diye sordu. Allah-u Zülcelal, "Benim için evliyamı, dostlarımı sevmek ve düşmanlarıma düşmanlık göstermektir" buyurdu. Hz. Musa, Allah için olan en kıymetli amelin, ‘Hubb-i fillah ve buğz-u fillah’ olduğunu anladı. (1/22)

Benzer Konular

  1. Tasavvufun Tarifi
    KANUNİ Tarafından Tasavvuf Foruma
    Yorum: 9
    Son mesaj: 11-01-2012, 10:50 PM
  2. Tasavvufun önemi
    meridyen2 Tarafından Tasavvuf Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 02-09-2010, 05:11 PM
  3. Nuh Tufanı'nın Arkeolojik Delilleri
    meridyen2 Tarafından Arkeoloji Forum'u Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 01-09-2010, 03:46 PM
  4. Tasavvufun çıkışı
    nefisetülilm Tarafından Tasavvuf Foruma
    Yorum: 13
    Son mesaj: 27-02-2010, 12:01 AM
  5. Allah'ın varlığının delilleri nelerdir?
    YukseLL Tarafından Dini Sohbet Foruma
    Yorum: 28
    Son mesaj: 07-09-2009, 08:16 PM
Yukarı Çık