Her şeyi yaratan, var eden Allahü teâlâdır. Yalnız bu dünyânın ve dünyâ işlerinin düzgün olması için, her şeyin yaratılmasını sebeplere bağlamıştır. Bir şeyin yaratılmasını isteyen, o şeyin sebebini kullanır. Sebeplerin çoğu, düşünmekle, tecrübe ile, hesâpla bulunacak şeylerdir. Bir şeyin sebebi yapılınca, Allahü teâlâ, o şeyi, dilerse yaratır. Mucize ve kerâmet böyle değildir. Allahü teâlâ bunları sebepsiz olarak, hârika olarak yaratır. Sebebe yapışmak, Allahü teâlânın âdetine uymaktır. Onun âdet-i ilâhiyyesine uymadan, sebeplere yapışmadan, çalışmadan duâ etmek, Allahü teâlâdan mucize istemek demektir. Müslümânlıkta, hem çalışılır, hem de duâ edilir. Önce sebebe yapışmak, sonra duâ etmek lâzımdır. Küfürden yani inkâr bataklığından kurtulmak için biricik sebep, İslâmiyyeti öğrenmek ve öğretmektir.

Allahü teâlâ dileseydi, her şeyi sebepsiz yaratır, ateşsiz yakar, yemeden doyururdu. Fakat lutfederek, kullarına iyilik ederek, her şeyi yaratmasını bir sebebe bağlamış ve kudretini, işlerini, sebeplerin altına gizlemiştir. Allahü teâlânın bir şeyi yaratmasını isteyen, o şeyin sebebine yapışır ve o şeye kavuşur. Ocağı yakmak isteyen, kibrit veya çakmak, başı ağrıyan aspirin veya ağrı kesici kullanır. Cennete gidip, sonsuz ni’metlere kavuşmak isteyen, İslâmiyyete uyar. Zehir içen ölür, terli iken su içen de, hasta olur. Günâh işleyen, îmânını gideren de, Cehenneme gider. Herkes, hangi sebebe başvurursa, o sebebin vâsıta kılındığı şeye kavuşur. İslâmiyyeti anlatan kitâpları okuyan, Müslümânlığı öğrenir, sever, Müslümân olur. Dinsizlerin arasında yaşayan, onların sözlerini dinleyen, din câhili olur. İnsan hangi yerin vâsıtasına binerse, oraya gider. Şûrâ sûresinin 20. âyetinde meâlen; (Bir kimse, dünyâ ni’metlerine kavuşmak isterse, ona istediğini veririm. Âhiret ni’metlerini istiyene de, istediğini veririm) buyurulmaktadır.

Allahü teâlâdan istemek, lâf ile olmaz. Sebebe yapışmak yani çalışmak lâzımdır. Allahü teâlâ, dünyâ ve âhiret ni’metlerine kavuşmak için çalışanlara, dilediklerini vereceğini va’d ediyor. Müslümân olsun, olmasın, emredildiği gibi çalışan herkese, çalışmasının karşılığı verilmektedir.

Allahü teâlâ, işlerini sebeplerle yaratmamış olsaydı, kimse kimseye muhtâç olmazdı. Herkes, her şeyi Allahü teâlâdan ister, hiçbir şeye başvurmazdı. Böyle olunca, insanlar arasında, âmir, memûr, işçi, sanatkâr, talebe, hoca ve nice insanlık bağları kalmaz, dünyâ ve âhiretin nizâmı bozulurdu. Güzel ile çirkin, iyi ile fenâ ve itaat edenle isyân eden arasında fark kalmazdı.

Bir kimse, doğru sebebe yapışırsa, doğru netice, yanlış sebebe yapışırsa, yanlış netice alır. Sebebe yapışırken, doğru veya yanlış sebebi ayırmak da çok zordur. Peygamber efendimiz; (Allahümme erinelhakka hakkan verzuknâ ittibâ’ahu ve erinel bâtıla bâtılan verzuknâ ictinâbehu bi-hurmeti Seyyidil-beşer) duâsını çok okurlardı. Bu duâ, meâl olarak; (Yâ Rabbî! Doğruyu bize doğru olarak göster ve ona uymayı bize nasîb et ve yanlış, bozuk olan şeylerin yanlış olduklarını bize göster ve onlardan sakınmamızı nasîb et! İnsanların en üstünü hürmetine bu duâmızı kabûl buyur!) demektir.

Peygamber efendimiz, böyle duâ ederlerdi. Dolayısıyla, insanın hayatında çekeceği en büyük sıkıntı, yanlış sebebe yapışıp yanlış netice almasıdır. Doğru sebebe yapışmak ve doğru neticeye kavuşmak için din büyükleri; “Yapılacak işten önce birisini sevindirmek, yani sadaka vermek, sonra duâ etmek ve yetmiş defa ‘estağfirullâh min külli mâ kerihallah’ okumaktır” buyurmuşlardır.

Netice olarak Allahü teâlâ, her şeyi bir sebep ile yaratmaktadır. Bir şeye kavuşmak isteyen, o şeyin sebebine kavuşmak için duâ etmeli ve sebebine kavuşunca da, bu sebebe yapışmalıdır. Allahü teâlâ, insana sıhhat, şifâ vermek için, duâ etmeyi, sadaka vermeyi ve ilâç kullanmayı sebep yapmıştır. Doğru sebebe yapışan, doğru neticeye, yanlış sebebe yapışan da, yanlış neticeye ulaşır...



Alıntı