1. Sayfa, Toplam 2 12 SonSon
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 Toplam: 19

İnsanlar Arasında Allah dostları Bulunduğu Gibi, Şeytanın da Dostları Olmaktadır

Din ve İnanç Kategorisinde ve Dini Sohbet Forumunda Bulunan İnsanlar Arasında Allah dostları Bulunduğu Gibi, Şeytanın da Dostları Olmaktadır Konusunu Görüntülemektesiniz,Konu İçerigi Kısaca ->> İnsanlar Arasında Allah dostları Bulunduğu Gibi, Şeytanın da Dostları Olmaktadır İnsanlar arasında Allah dostları bulunduğu gibi, şeytanın da dostları olmaktadır. ...

  1. #1
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.016
    Rep Gücü
    9720

    İnsanlar Arasında Allah dostları Bulunduğu Gibi, Şeytanın da Dostları Olmaktadır

    İnsanlar Arasında Allah dostları Bulunduğu Gibi, Şeytanın da Dostları Olmaktadır

    İnsanlar arasında Allah dostları bulunduğu gibi, şeytanın da dostları olmaktadır.

    Bu keyfiyeti iyice anladıktan sonra, bunların arasındaki farkı bir iyice belirtmek gerekmektedir. Aynen Allah ile Resulü nasıl ayırmışsa, beyanlarıyla apaçık belirtmişse öylece belirtelim.

    Allah'ın dostları sadece Allah'dan gereği gibi korkan ve hiçbir ard niyetsiz emirlerine itaat eden müminlerdir.

    Allah böyle olan dostlarını övüyor:

    “(İyi bilinmelidir ki) Allah'ın dostlarına hiçbir korku yoktur ve onlar üzülecek de değildirler. Onlar, iman edip (gerektiği gibi Allah'tan) sakınanlardır. (Yunus: 62,63)

    Buhari ve diğer hadisçilerin rivayet ettikleri sahih bir hadisde, Ebu Hureyre Allah'ın Resulünden şunları nakleder:

    “Yüce Allah'ım bana buyurdu ki:

    “Kim benim bir velime / dostuma düşmanlık ederse bana karşı savaş açmıştır. Kulum bana ancak emrettiğim ve farz kıldığım ibadetle yaklaşır. Ve devamlı nafile ibadetlerle bana yakın düşer. Öyle ki ben de onu sevmeye başlarım. Onu sevince de, duyan kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Artık o benimle duyar, benimle görür, benimle tutar, benimle yürür. (Yani görmesi, işitmesi, tutması ve yürümesinde hep benimledir, benim rızamı düşünür.) Benden bir şey isterse elbette ki veririm. Bana sığınırsa onu korurum. Yaptığım hiçbir işte tereddüt etmedim. Yalnız, mümin kulumun ruhunu almakta tereddüt ettim. O ölümden tiksinir, ben de önün hoşlanmadığı şeylerden hoşlanmam. Fakat ölümden kurtuluş yoktur.” (Buhârî (6502) Ahmed; (6/256) buna yakın lafızlar ile Aişe'den)

    Bu hadis, Allah dostları hakkında rivayet edilen en gerçek bir hadisdir. Yüce Resul bu hadislerinde, Allah dostlarına düşmanlık yapmanın Allah'a savaş açmak anl***** geldiğini beyan ediyor. Korkunç bir suç olduğunu belirtiyor.

    Bir başka hadisde şöyle buyrulmaktadır:

    “Ben dostlarımın intikamını düşmanlarımdan alırım, öfkeli bir aslanın intikam almasına benzer bir biçimde.”

    Evet durum budur. Çünkü Allah'ın dostları;

    - Allah'ın istediği biçimde iman eden ve O'nu kendisi için yegane sevgili olarak kabul eden,

    - sevdiğini seven, sevmediğini sevmeyen,

    - rıza gösterdiğine rıza gösteren,

    - hoşlanmadığından hoşlanmayan;

    - O'nun emrettiklerini emreden,

    - yasakladıklarından kaçındıran bahtiyarlardır.

    - Allah kime iyilik yapılmasını isterse, bu dostlar onlara iyilik ederler, kime de emretmezse, ona engel olurlar.

    Tirmizi'nin kaydettiği bir hadisde buyrulmuştur:

    “İman konusunda en sağlam tutanak, Allah için sevmek, Allah için buğz etmektir.”

    Ebu Davud'un kaydettiği bir hadisde de şöyle buyrulmaktadır:

    “Kim Allah için sever, Allah için buğzeder, Allah için verir, ve Allah için menederse, gerçekten de o kimse imanını tamamlamıştır.”

    Bazıları: “Allah dostlarına veli denmesinin sebebi, bu dostluğa erişenlerin Allah'a karşı eda edilmesi gerekli olan itaati eksiksiz ve kesintisiz yaptıkları içindir” demişlerse de, az yukarda yapılan tarif daha uygun bir ifadedir.

    Yani Veli; Allah'a yakın kimse demektir.

    Veli; “Allah'ın sevdiği, hoşnud/razı olduğu, buğzettiği, emrettiği, menettiği şeylerde, Allah'a uygun bir yol tutturan kimse” olduğuna göre, ona düşmanlık eden Allah'a düşmanlık etmiş sayılır normal olarak.

    Nitekim Yüce Allah mealen buyurmaktadır:

    “Ey iman edenler. Benim de, sizin de düşmanınız olanları kendinize dost edinmeyin.” (Mümtehine: 1)


    Ibn Teymiyye - Fark

  2. #2
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.016
    Rep Gücü
    9720
    Bir kimse, velilerden herhangi birinin, Allah Resulünün belirtmediği biçimde kurduğu yolla, Allah rızasına nail olacağını, Allah'ın dosdoğru yolunda bulunacağını düşünür itikad ederse, gerçekten o kişi, şeytanın dostu bir inkarcı / Kafir olur.

    Nitekim, Fars şahlarından bazıları kendilerini Allah'ın en halis veli kulları saymışlardır.

    Yunanlı filozof Aristo ve benzeri felsefe ilminin büyükleri, düşüncede ve tefekkürde çok ileri gitmelerine rağmen, putlara ve yıldızlara tapmaktan kendilerini kurtaramamışlardır.

    Aristo, Milattan üç asır önce yaşamış, Makedonya'lı Filip'in oğlu İskender'e vezirlik ve danışmanlık yapmıştır. İskender ona, ayrı olarak, bir de Roma ve Yunan tarihi yazdırmıştır. Bu İskender, Allah'ın Kur'an'da belirttiği İskender değildir. Haktan bazıları öyle sanırlar ve Aristo ile İskender'in nasıl olur da birbiriyle anlaştıklarına şaşıp kalırlar. Ne kadar garibdir ki, İbni Sina ve arkadaşları da böyle olduğuna inanmışlardır.

    Allah Resulü Hz. Muhammed'e inanmayan bir kısım hakim ve zahidler (ne biçim zahidlerse bunlar) bazı harika işler yapmışlarsa da, yaptıkları hakka yakın işler değildir. Kehanet ve sihir cinsinden efsun ve aldatmalardır. Şeytanın ortaya koyduğu tuzaklardır.

    Yüce Allah buyuruyor ki:

    “De ki: “Şeytanın kime indiğini size haber verelim mi Onlar günahkar iftiracıların hepsine iner. Bunlar şeytanlara kulak verirler. Onların çoğu yalancıdır.” (Şuara: 221)

    İşte bunlardan mükaşefe ve daha başka harikulade şeyler arkasında koşanların hiçbiri Allah Resulünün getirdiği gerçeklere uymadıkça yalancıdan başka bir şey olamazlar. Kendilerini, fuhuştan, fücurdan, şirk ve zulümden, sapıklıktan asla kurtaramazlar. Şeytan onların daima üzerlerine gelir ve yakınları olur. Onun için bunlar şeytanın dostu olurlar, Allah'ın değil.

    Yüce Allah buyuruyor ki:

    “Rahman olan Allah 'a göz yuman kimseye bir şeytan bağlarız ki, o, onun en yakın arkadaşı olur. Şüphesiz ki şeytanlar bunları doğru yoldan alakoyarlar. Bunlar da kendilerinin doğru yola ulaştıklarını sanırlar.” (Zuhruf: 36)

    “Kim benim zikrim olan Kur'an'dan yüz çevirirse, kuşkusuz onun için çok dar bir geçim vardır. Ve kıyamet günü onu kör olarak haşrederiz. “Rabbim Beni neden kör olarak haşrettin? Halbuki ben gören bir kimseydim” der. Allah da “İşte böyledir, sana ayetlerimiz gelmişti, fakat sen onları unutmuştun. İşte bugün de ben seni öyle unutmaktayım” buyurur.” (Taha: 124)

    Bu ayetler, zikrin ancak Kur'an ayetleri olduğunu belirtmektedir.

    Demek ki, bir kimse, gece gündüz Allah'ı zikretse, fakat Allah'ın zikri olan Kur'ana uygun bir hayat yaşamasa, böyle bir kimse şeytanın dostu olmaktan kurtulamaz.

    Havada uçsa, suda yürüse yine de bundan kendini kurtaramaz. Çünkü, böylesini havada uçuran, denizde yürüten şeytandır, rahman değildir.

    Mubah işlerde, Allah dostlarını öbürlerinden ayıracak bir alamet-i farika, bir işaret yoktur. Velilerle veli olmayanlar, ne özel bir takım elbiselerle, ne sakalla ne de buna benzer diğer şeylerle birbirinden ayrılırlar.

    “Nice kafir zındıklar sırmalı kaftanlara, nice sıddıklar ise yırtık hırkalara sarınmıştır” sözü, buna çok güzel bir örnektir.

    Demek Allah'ın dostları her tip topluluk içinde bulunabilirler. Ehl-i Kur'an ve alimler arasında, kılıçla mücahede edenler içinde, tüccar, san'at ve zenaat adamları arasında Allah'ın dostları bulunur. Ancak bid'ad ehli ve fasıklar arasında bulunmaz.

    Yüce Allah Muhammed ümmetinin derecelerini belirtiyor ve şöyle buyuruyor:

    “Ey Resul! Şüphesiz Rabbin, seninle birlikte bulunan bir topluluğun ve senin, gecenin üçte ikisi, yarısı ve üçde birinde kalkıp bana kulluk ettiğinizi bilir. Gece ve gündüzü Allah ölçer. Sizin onu takdir edemiyeceğinizi bildiğinden tevbenizi kabul etmiştir. Artık, Kur'andan kolayınıza geleni okuyun. Allah içinizden hasta olanları, Allah'ın lutfundan rızık aramak üzere yeryüzünde dolaşacak olan kimseleri ve Allah yolunda savaşacak olanları şüphesiz bilir. Kur'andan kolayınıza gelenleri okuyun; namazı gereği gibi kılın, zekatı verin. Allah'a ödüncünüzü güzelce ödeyin. Kendiniz için yaptığınız iyiliği, daha iyi ve daha büyük ecir olarak Allah katında bulursunuz. Allah'dan bağışlanma isteyin. Allah elbette bağışlar ve merhamet eder.” (Müzemmil: 20).

    Seçkin seleflerimiz dini bilgilerde yüksek dereceler elde edenlere “Kurra” adını vermişlerdi. Bu zümreye, alimler ve abidler de dahildi elbette…

  3. #3
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.016
    Rep Gücü
    9720
    Günahdan masum olmak velayetin, yani Allah dostu olmanın bir şartı değildir.

    Hata etmemek gibi bir vasıf veli kulda olmaz. Şeriat ilminin bir kısmına sahib olmaması, dini gerçeklerde bazı şüpheleri bulunması mümkündür ve caizdir bir veli kulun. Şeytani de olabileceği kesin olan bir takım hareketlere, olaylara keramet nazarıyla bakması da mümkündür. Ve bir kimse, hata etti diye, bazı konularda şüpheye düşmekle Allah dostluğundan çıkmış olmaz. Çünkü Yüce Allah bu ümmetin hata ve unutkanlıktan gelen kusurlarını bağışlamıştır.

    Kur'an bu durumu şöyle belirtiyor:

    “Peygamber de kendisine Rabbinden indirilene iman etti. Müminler de Allah'a, O'nun meleklerine, kitablarına, peygamberlerine inandı. “Allah'ın peygamberlerinden hiçbirini öbüründen ayırd etmeyiz, hepsine inanırız. Dinledik ve itaat ettik ey Rabbimiz! Mağfiretini isteriz. Son varışımız ancak sanadır” dediler.

    Allah hiç bir kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez. Herkesin kazandığı hayır kendine, kazandığı şer de kendinedir. Hayırdan menfaat, şerden zarar görür. “Ey rabbimiz, unuttuk veya yanıldıysak, bizi tutup sorguya çekme. Bizden evvelki ümmetlere yüklediğin gibi üstümüze ağır yük yükleme.” Ey rabbimiz! Takat getiremeyeceğimiz bir yükü bize taşıtma. Bizden sadır olan günahları sil. Bizi bağışla, bizi yarlığa, bizi esirge. Sen mevlamızsın bizim. Artık kafirler güruhuna karşı da bize yardım et.” (Bakara: 285-286)

    Buhari'de Yüce Allah'ın, bu duayı kabul ettiği kayıtlıdır.

    Müslim'de rivayet edilen bir habere göre, İbni Abbas diyor ki:

    “Göklerde ne var, yerlerde ne varsa, hepsi de Allah'ındır. Siz içinizdekini ister açıklayın isterse de gizleyin, Allah onu bilir ve sizi hesaba çeker. Sonra da kimi dilerse onu yarlıgar/affeder, kimi de dilerse cezalandırır. Allah her şeye hakkıyla kadirdir. “Mealindeki ayet inince, Müslümanların içine daha önceden görmedikleri bir korku girdi. Bunun üzerine Allah Resulü, onlara “duyduk, teslim olduk ve itaat ettik” deyin, buyurdu.

    Bu telkin üzerine, Allah Müslümanlara şu ayeti indirdi:

    “Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden fazla yük yüklemez. Herkesin kazandığı hayır kendisine, kazandığı şer kendisinedir. Ey rabbimiz! Unutup, yanıldığımız suçlardan dolayı bizi sorgulama!”

    Yüce Allah bu ayetle Müslümanlara “Dilediğinizi yerine getirdim, itaatınızdan hoşnud oldum” diye iltifatta bulunuyor.

    “Ey Rabbimiz. bizden evvelki ümmetlere yüklediğin gibi, bize de ağır yükler yükleme. Ey Rabbimi Bize takat getiremiyeceğimizi taşıtma. Bizden sadır olan günahları sil. Bizi bağışla, bizi yarlığa, bizi esirge. Sen mevlamızsın bizim. Artık kafirler güruhuna karşı da bize yardım et!”

    Yüce Allah, Müslümanlara lütuf yaptığını beyan ediyor.

    Ayetleri tamamlayan bir başka ayette buyruluyor:

    “Hataen yaptıklarınız için size bir vebal yoktur. Fakat kalbinizin tastik ettiği işlerinizde vebal vardır. Allah çok esirgeyici, çok bağışlayıcıdır.” (Ahzab: 5)

    Konumuzla ilgili olarak Allah'ın Resulü buyuruyor ki:

    “Hakim içtihad eder ve içtihadında isabet kaydederse kendisine iki ecir vardır. Hata ederse bir ecir vardır..”

    Demek ki hata eden bir müçtehid günahkar olmuyor. Aksine isabet kaydeden iki, hata yapan ise bir ecir ve sevap kazanıyor. Elbette ki, isabet eden çok üstündür.

    Bu örneğe göre, Allah'ın bir veli kulu da hata edebilir ve bundan ötürü velilikten çıkmaz.

    Ama, hata edebileceğine göre, her dediğine uymak elbette ki caiz olmaz. Ancak peygamberin hakkıdır böylesi bir itaat tavrı.

  4. #4
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.016
    Rep Gücü
    9720
    Vahded-i Vücud Telakkisi


    Kendine has birlikle, çeşitli birleri birbirine karıştırıyorlar. Cins ile, ayni olanı birbirinden ayırmıyorlar. Gerçi, bütün yücudlar, vücut vasfında birdir, müşterektir. Nasıl ki, bütün insanlar cins olarak insan, hayvanlar da cins olarak hayvansa...

    Fakat bu bütünlük, müştereklik, dışarıda, hariçte değil, zihinde teşekkül eder. Bazılarının sandığı gibi, insanda var olan hayvaniyet, atta, eşekte, balıkta olan hayvaniyet gibi değildir asla. Göklerin vücud varlığı da insanın vücud varlığı gibi değildir. Böyle olunca da, haşa, şanı yüce'olan, bu namütehahi kainatın var edicisinin vücudu da elbette ki, insanınki ile aynı olmayacaktır.

    Bunların sözü, hakkı inkar eden Firavunun sözüne çok benzemektedir. Hatta onun sözünden de daha ileridir inkar hususunda.

    Çünkü firavun, şu görüp durduğumuz varlıklar alemini inkar etmeye kalkışmıyordu. Ancak, bu alemin varlığının kendiliğinden ortaya çıktığını söylüyordu. Varlığın bir yaratıcısı olmadığını sanıyordu. Filozoflaşan bu adamların sözleri, firavununkinden kat be kat ileri oluyordu. Bu adamlar, alemin Allah olduğunu iddia ettiler.

    Fasit olma açısından firavunun sözü her ne kadar bunlarınkinden daha açık bir biçimde küfür ise de, hakikatten, dem vuran, hakka dayalı olduğunu iddia ede ede haktan uzaklaşmada, bunlar firavundan daha ileri idiler.

    Bunlar onun içindir ki, putlara tapanların da aslında Allah'a ibadet ettiğini söylemişlerdir.

    Şu sözler onlarındır:

    “Her ne kadar Firavun, örf ve adetler bakımından halkı zorladı ve istemediği yönlere sürüklemeye çalıştı ise de, bunda mazurdur. Çünkü onun, hüküm mevkiinde bir hükümdar olduğu için;

    “Ben sizin hükmetme açısından en büyük rabbinizim” demeye hakkı vardır. Halkın hepsi birer Rab iseler de, firavun,

    “Ben sizin Rabbinizim, çünkü zahirde bana iktidar verilmiştir.. Yüceliğim buradan geliyor” demek istemiştir.”

    Onların sözlerinden biri de şudur:

    “Sihirbazlar, firavunun sözlerinin doğru olduğunu bildiği için, onun en yüce bir Rab olduğunu kabul ettiler ve ona:

    “Ne hüküm verirsen ver, sen ancak bu dünyanın hükümdarısın ve sadece burada hüküm vericisin” sözü gerçekleşmiştir. Çünkü, firavun hakkın bir aynası, bir görüntüsüdür.”

    Her şeyi birleme (Vahded-i Vücud) görüşü ile ele alan ve tahrif eden bu adamlar, ahiret gününün gerçekliğini de inkar ettiler. Cennet - cehennem varlığını da reddetmiş oldular. Çünkü, onlara göre, cennet ehli de, cehennem ehli de aynı nimetlerden faydalanacaklardır.

    Onlar böylece, Allah'ın dostluğunu kazanmış gerçek evliyanın da çok üstünde olduklarını, Resul ve nebilerden yüce bir makamda bulunduklarını; Resul ve nebilerin, Allah'ı kendi pencerelerinden gördüklerini iddia etmişlerdir.

    Onların bu iddiası, gerçekte, Allah'ı, Ahiret gününü, melekleri, kitapları, peygamberleri apaçık bir inkardır. Bunları inkar eden de elbetteki kafir olmaktadır.

    Burada söylemeliyiz ki onların dinsizliğini anlatacak değiliz. Bu konuyu geniş bir biçimde anlatmanın yeri burası değildir. Sadece, Allah'ın dostları ile şeytanın dostları arasındaki farkı belirtmek için küçük örnekler vermek istedik.

    Bu adamlardan bahsetmemizin sebebi, şeytanın dostluğunu kazanmış adamların en büyüklerinden oluşlarıdır. Onun için okuyuculara küçük bir ikazda bulunmuş olduk

  5. #5
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.016
    Rep Gücü
    9720
    Bozuk plak gibi aynı şeyleri tekrarlayıp duracağına yukarda kafir ilan edecek tek bir cümle göstersene...

    cahil dediğin adam TEVHİDE davet ederken, senin sapkın şeyhlerin RABITA ya çağırıyor, RABITA nın ŞİRK olduğunu sana daha kaç kere ispatlıyacam ŞİRK koşup duruken nasıl bir cahillikden bahsediyosun sen.. Aynaya bak derim CAHİL görmek istiyorsan....

  6. #6
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.016
    Rep Gücü
    9720
    Resulü Sevmeden, Ona Uymadan, Takibçisi Olmadan Hiç Kimse Allah'ın Dostluğunu Kazanamaz

    Şanı büyük Allah mealen buyuruyor ki:

    “De ki: “Eğer siz Allah'ı seviyorsanız bana uyun! Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın. Allah çok affedici ve çok merhamet sahibidir.” (Ali İmran: 31)

    Hasan-ı Basri (r.a) buyuruyor ki:

    “Bir millet Allah'ı sevdiğini iddia etmiş, onlara imtihan maksadıyla şu ayet indirilmiş:

    “Kim Resule uyarsa, Allah onu sever.”

    Evet, anlaşılıyor ki, Resulü sevmeden, ona uymadan, takibçisi Olmadan hiç kimse Allah'ın dostluğunu kazanamaz…”

    Çok kişi bunun aksini düşünür ve itikad ederler. Halbuki ise, Allah'ın dostluğundan uzak kimselerdir bu kişiler. Yahudi ve Hıristiyanlar da Allah'ın dostu olduklarını iddia ederler. O'nun sevgili kulları olduklarını ileri sürerler.

    Şanı yüce olan Allah, bunlara şöyle cevap veriyor mealen:

    “Yahudi ve Hıristiyanlar “Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz, dediler. Öyleyse günahlarınızdan ötürü size niçin azab ediyor. Siz sadece Allah'ın yarattığı insanlarsınız, de. Allah dilediğini bağışlar, dilediğine azab eder. Göklerin ve yerin ve her ikisinin arasında bulunanların hükümranlığı Allah'ındır. Dönüş ancak O'nadır.” (Maide: 18)

    Başka ayetlerde de bu konu üzerinde durulmaktadır:

    “Cennete ancak Yahudi ve Hıristiyan olanlar girecek” dediler; bu onların boş kuruntularıdır. Ey Resul! Sen de de ki: “Sözünüz doğru ise delillerinizi getirin. Hayır öyle değil; iyilik Rabbinin katındadır. Onlara hiçbir korku yoktur, onlar asla mahzun da olmazlar.” (Bakara: 111, 112).

    Puta tapıcı oldukları halde, Araplar Mekke'de kaldıkları ve Kabe'ye yakın oldukları için, Allah'ın dostu ve yakını olduklarını ileri sürerlerdi ve kendilerine hiçbir faydası olmayan bu durumlarından ötürü başkalarına karşı üstünlük taslamaya çalışırlardı.

    Allah Kur'anda onların bu budalaca böbürlenmelerine karşılık şöyle buyurmaktadır mealen:

    “Ayetlerim size okunurdu. Fakat siz büyüklük taslayıp gece ağzınıza geleni söyleyerek ardınıza dönüyordunuz.” (Müminun: 66)

    “Hani o küfre sapanlar / kâfirler , seni bir yere kapamak veya öldürmek, yahut da sürmek için hile ve tuzak kuruyorlardı. Allah onlar düzen kurarken düzenlerini boşa çıkarıyordu (Allah da karşılığında tuzak kuruyordu). Allah düzen ve tuzak kuranların (tuzaklarına karşılık verenlerin) en hayırlısıdır.

    Ayetlerimiz onlara okunduğu zaman “İşittik, işittik; istesek biz de aynını söyleyebiliriz. Bu sadece eskilerin bir masalıdır.” derler”. (Enfal: 30, 31)

    Bu ayetlerle, müşriklerin, yani Allah'a ortak koşanların, Allah dostları ve Allah evinin gerçekten komşuları olmadıkları beyan ediliyor. Gerçek dostların, Allah'dan gereği gibi korkanlar olduğu ifade ediliyor.

    İtibar edilebilir hadis kitaplarımızdan Buhari ve Müslim'de, Ömer bin Abdülaziz'den şöyle naklolunmaktadır:

    Allah'ın Resulünden duydum. O dedi ki:

    “Doğrusu, falan soy benim dostlarım değildir. Benim gerçek dostlarım Allah ve salih müminlerdir.”

    Bu hadis-i Şerif Allah'ın şu yüce buyruğuna uygun düşmektedir:

    “Bilin ki Allah, kendi Resulünün dostudur; bundan sonra da Cebrail, salih müminler ve melekler onun yardımcısıdır.” (Tahrim: 4)

    Salih müminler, takva sahibi olup Allah'ın dostluğunu kazanan gerçek bahtiyarlardır. Bunlar arasında, Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali (r.a.) ve ağaç altında Allah'ın Resulüne biad edenleri zikretmek gerekir. Bu biada katılanların sayısı bin dörtyüze yakındır ve hepsi de cennetliktir.

    Nitekim Allah'ın Resulü buyurmuşlardır:

    “Ağaç altında biad edenlerin hiç biri cehenneme girmeyecek.”

    Bu hadise benzer bir de hadis-i kudsi vardır:

    “Benim dostlarım nerede olurlarsa olsunlar ve ne hal üzere bulunurlarsa bulunsunlar takvadan ayrılmazlar.”

    İnkarcılardan öyleleri vardır ki, Allah'ın dostu olduklarını söylerler. Gerçekte ise, bu dostluktan fersah fersah uzaklardadırlar. Tersine, Allah'ın düşmanlığını kazanmışlardır.

    Münafıklar da böyledir. Zahirde Müslüman olduklarını iddia ettikleri halde, Allah'dan başka ibadete layık ilah yoktur, tevhid kelimesini söylerler. Fakat gerçekte, içlerinden bunun aksine inanmışlardır. Mesela, içlerinden;

    “Allahın resulünün itaatkar bir melek olması gerekir, yahut Hz. Muhammed sadece ümmilere, gönderilmiş bir peygamberdir ve kitap ehline gönderilmemiştir.” dedikleri halde, dışlarında itikadlarını saklarlar. Yahudi ve Hıristiyanlar böyle olan topluluklardır. Sözleri şudur:

    “O insanların sadece avam kısmına elçi olarak gönderilmiştir, Allah'ın veli kullarına değil. Zira velilerin elçilere ihtiyaçları yoktur. Onların tanrıya gidecekleri özel yolları vardır. Nitekim, kendine has bir yoldan Allah'a giden Hızır'ın da Musa'ya ihtiyacı yoktu.”

    Gene:

    “Biz de muhtaç olduğumuz bilgileri doğrudan doğruya Allah'dan alırız” iğrenç sözlerini tekrarlar dururlar.

    Veyahut da şöyle söylerler:

    “Peygamber, ancak zahiri anlamda yasaklar koyan bir din getirmiştir. Biz bu konuda ona hak vermekteyiz. Ama batını gerçeklere gelince, işte peygamber bu gerçeklerle birlikte gelmemiştir, onun için de batını alemin gerçeklerini bilmez. Bilse de, onun bildiği kadar biz de biliriz. Çünkü, biz, bizimle Allah arasında hiçbir vasıta olmadan, bu gerçekleri ilham yoluyla almaktayız.”

    Bu sapıklardan bir kısmı da der ki:

    “Sufiler çok yüksek bir derecede bulundukları için peygambere ihtiyaçları yoktur. Zaten peygamber de bunlar için gönderilmemiştir.”

    Bir takımları şöyle söylemektedir:

    “Sufilere batın ilminde indirilen vahiy, peygambere miraç gecesinde bile yapılmamıştır. Sufilerin derecesi, risalet derecesinden aşağıda değildir.”

    Şu her biri iğrenç küfür taşıyan sözleri dinlemek bile insanı çileden çıkarır.

    Bu sapık günahkarlar, aşırı bilgisizlikleri sebebiyle, İsra'nın Mekke'de vuku bulduğunu bile bilmezler. Halbuki, miracın Mekke'de başladığını bizzat Kur'an bildirmektedir:

    “Kulu Muhammed'i gecenin bir kısmında Mescid-i Haram'dan, kendisine bir kısım ayetlerimizi göstermek için çevresini kutsal kıldığımız Mescid-i Aksa'ya götüren Allah'ın şanı ne yücedir.”

    "Suffe", Medine'de Allah Resulünün mescidinin sol bitişiğindedir. Yoksul ve kimsesiz garipler oraya yerleşirlerdi. Peygamberin emriyle Medine'ye hicret edenlerden oturacak mesken bulamayanlar, kendilerine bir ev buluncaya kadar mescidin suffe bölümüne yerleşirlerdi. Suffe ehli sayılı ve belli kimselerden teşekkül etmiyordu. Bazan azalır, bazen de çoğalırlardı. Müslümanlardan biri gelip orada konaklar, yer bulunca da oradan ayrılırlardı.

    Suffe ehlinin ilimde ve dinde hiçbir üstünlükleri yoktu. Onlar da diğer Müslümanlar gibi Allah'a ve Resulüne inanmış, ard niyetsiz Müslümanlardı. Onların içinden sonradan dinden dönenler bile olmuştur. Müslüman olduk diyerek Mekke'ye gelen İrniyn kabilesinden karın ağrısına tutulmuşlara şehrin kenarında yer ve çadır verilmiş; bozulan barsaklarını düzeltmek için, kendilerine deve sütü içmeleri Allah Resulü tarafından emredilmiş, gerekli bütün ihtimam gösterilmiş olmasına rağmen, iyileştikten sonra Allah Resulünün çobanını öldürüp develerini de sürüp götürmüşlerdi. Allah'ın Resulü de bu hain mürtedleri yakalatıp idam ettirmişti.

    Bu olayların hikayeleri, Suffe ehlinin hayatları, Buhari ve Müslimde Enes Bin Malik'den naklen tespit edilmiştir.

    İşte yukarıda naklettiğimiz olayın kahramanları da ehli Suffe'dir. Onlar da garip sayılmış, kendilerine barınak verilmiş, yardım edilmiş, fakat, onlar buna mukabil hırsızlık yapmışlardır. Resul çobanını öldürüp develerini yağma etmişler, hasılı dinden çıkmışlardı.

    Elbette ki, ehl-i suffe içinde bunlar gibi sapıklar bulunduğu gibi, Sa'd bin Ebu Vakkas gibi Ebu Hureyre gibi seçkin müminler de bulunmaktaydı.

    Ensar'ın bütünü, hicret edenlerin en büyüklerinden olan Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Talha, Zübeyr, Abdurrahman bin Avf, Ebu Ebeyde bin Cerrah ve daha bir çok benzeri ehl-i suffeden değillerdir. Hatta bir rivayete göre, Muğire bin Şube'nin hizmetçisi bile Suffe ehli arasında bulunuyordu. Allah'ın Resulü bu hizmetçi hakkında;

    “Bu köle yediden biridir” dediği de doğru değildir.

    Ebu Nuaym bu resul sözünün doğru olduğunu Hülye'de kaydetmişse de, sahib-i selahiyet ilim adamlarının ittifakıyla bunun doğru olmadığı açık bir biçimde anlaşılmıştır. Tıpkı bu hadis gibi, böyle konularda ifade edilen daha bir çok hadisin de uydurma olduğu ortaya konmuştur. Mesela:

    - Veliler, ebdal, nukaba, nüceba, evtad ve akdeb hakkında, Resule atfedilen haberler uydurmadır.

    - Üçler, dörtler, yediler, onikiler, kırklar, yetmişler, üçyüzler, üçyüzonüçler gibi guruplanmâlar da uydurmadır.

    - Kutb'un bir kişi olduğuna dair söylenen haberler de uydurmadır.


    Selefden salih olanlardan hiç biri “Ebdal” dışında kalan hiçbir ifade kullanmamıştır. Onlara “Ebdal” dışındaki hiçbir sıfat isminden bahs etmemişlerdir.

    Müsned adlı kitabda, Hz. Ali'den yapılan bir rivayette “Kırklar Şam'da bulunur” sözü de uydurmadır, sahih değildir. Çünkü, hem Hz. Ali, hem de onun ashab-ı kiramdan olan arkadaşları, hem Muaviye'den, hem de onun Şam'daki yoldaşlarından çok daha fazla üstündürler. Allah'ın gerçek dostlarını Hz. Ali'nin yanında değil de, Muaviye'nin yanında aramak, olacak şey değildir.

    Buhari ve Müslim'de Ebu Said'den yapılan bir rivayete göre, Allah'ın Resulü buyurmuştur ki:

    “Müslümanlar birbirinden ayrıldığında bir kısım kimseler dinden çıkar. İki taraftan daha haklı olanı onları katleder.”

    Burada işaret edilen dinden çıkma olayının kahramanları Haricilerdir. Hz. Ali'nin zamanında bunlar baş kaldırdılar ve ortalığı adamakıllı karıştırdılar. Bu karıştırıcılıkları İslam dini için tehlikeli boyutlara ulaşınca da, Hz. Ali kılıç kullanmak zorunda kaldı.

    Allah Resulünden nakledilen hadis Hz. Ali'nin haklı olduğunu göstermektedir. Onun için, Ebdal'ın Muaviye yoldaşları arasında değil de, Hz. Ali ve arkadaşları yanında bulunması çok daha uygun bir hükümdür.

    Bunu teyid eden bir olay geçmiştir. Allah Resulün yanında. Şairlerden biri;

    Aşk canavarı ciğerimi ısırdı gerçekten,

    Bu yara için ne tabib var, ne de bir efsuncu,

    Ancak çok şiddetli bir bağlılıkla bağlandığım bir dost var

    Beni efsunlayıp tedavi eden odur.

    Mısralarını söylediği zaman, Allah Resulünün vecde gelip sırtındaki hırkasını yere düşürdüğünü bildiren rivayetler de bütünüyle yalandır. Bundan daha yalan olanı, Allah Resulünün bu olayda elbiselerini parça parça yırtıp üzerinden attığını, Cebrail'in de bu parçalardan herbirini alıp arşın altına astığı rivayetidir.

    Bu ve benzeri rivayetlerin gerçek değerini ilim erbabı çok iyi bilir.

    Hz. Ömer'den nakledilen:

    “Allah Resulü Ebu Bekir'le konuşuyordu. Ben onların arasında hiçbir şey bilmeyen bir zenci gibi idim” sözü de tamamen yalandır.

    Bizim bunları nakledişimizdeki maksad; Allah'ın Resulünün risaletini genel bir kaide içinde kabul edip ikrar edenle, bunun aksine itikad edenlerin arasındaki farkı belirtmektir.

    İkinci tipler, yani münafıklar, münafık oldukları halde Allah'ın dostu olduklarını iddia ederler. Böyle bir iddia kupkuru bir iddiadır, sadece aldatmaya matuf bir politikadır.

    Nitekim, Yahudi ve Hıristiyanlar da, kendilerinin tanrı dostları olduklarını iddia ediyorlar, Allah Resulünün Resul olduğunu, fakat kendileri gibi ehl-i kitap dinlilere gönderilmediğini ileri sürüyorlar. Onun için Hz. Muhammed aleyhisselama uymanın onlar için bir mecburiyet olmadığını, çünkü ondan çok daha önce kendilerine peygamber gönderildiğini kabul ediyorlar.

    İşte bunlar ve bunlara benzer kimseler, Allah dostu olduklarını ileri sürerler ama, kendilerini küfrün iğrenç bataklıklarından bile kurtaramamışlardır.

    Allah'ın dostları, ancak Allah'ın Kur'anda tanımlamasını yaptığı ve “Veli Kullarım” dediği mümin kimselerdir.

    Kur'an buyuruyor ki:

    “Haberiniz olsun! Allah'ın dostlarına hiçbir korku yoktur, onlar asla mahzun da olmazlar. Onlar Allah'a gereği gibi iman etmiş ve O'na karşı gelmekten de kesinlikle kaçınmışlardır.” (Yunus: 62)


    Şeyhül İslam İbn Teymiyye Fark

  7. #7
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.016
    Rep Gücü
    9720
    İmanın Esası

    İmanın esası; Allah'a, Meleklere, Kitaplara, Peygamberlere ve ahiret gününe inanmaktır. Allahü Teala imanın ölçü basamaklarını şöyle sıralıyor Kur'anda mealen:

    “Dediler ki: “Yahudi ve Hıristiyan olun ki doğru yolu bulaşınız.” De ki: “Doğru yola yönelmiş olan ve Allah'a ortak koşanlardan olmayan İbrahim'in dinine uyarız. Allah'a, bize verilen kitaba, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve torunlarına indirilene, Musa ve İsa 'ya verilene, Rableri tarafından elçilerine verilenlere inandık. Onları birbirinden ayırd etmeyiz. Biz O'na teslim olanlarız!”

    “Sizin inandığınız gibi inanmış olsalar, elbette ki doğru yolda olurlar. Yüz çevirirlerse, elbette ki onlar çıkmazlara girerler. Onlara karşı Allah sana yeterlidir. O hakkıyla işiten ve hakkıyla bilendir.” (Bakara: 136-138)


    Bir başka ayet-i celilede:

    “Peygamber ve müminler, ona Rabbinden indirilene iman etti. Hepsi, Allah'a, Meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine inandı. “Peygamberler arasından hiç birini öbüründen ayırd etmeyiz. Ey Rabbimiz işittik ve itaat ettik! Affını dileriz. Dönüş sadece sanadır” derler.” (Bakara:285)

    Bakara suresinin başlarında, müminlerin hem Kur'an, hem de daha önce indirilen kitaplara inandıklarını belirtiyor ve mealen deniliyor ki:

    “Elif, Lam, Mim. Bu Allah tarafından gönderildiğinde hiç şüphe olmayan ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlara yol gösteren Kitaptır. Onlar, her şeyi bilemeyeceklerine inanırlar, namazlarını gereği gibi kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıklardan da yerli yerince harcarlar. Onlar sana indirilen kitaba da, senden önce indirilenlere de inanırlar. Ahirete sadece onlar görmüş gibi iman ederler. İşte Rablerinin yolunda olanlar ve umduklarına kavuşmuş olanlar da bunlardır.” (Bakara: 1-5)

    İmanın şartlarından biri olmaya layık bir telakki daha vardır:

    Hz. Muhammed'in nebi ve Resuller zincirinin son halkası olduğuna, ondan sonra Nebi ve Resul gelmeyeceğine, Allah'ın onu cin ve insanların hepsi için Resul olarak gönderdiğine iman etmek (inanmak). Böyle bir inanç da gereklidir Müslüman için.

    Allah Resulünün getirdiği gerçeklere inanmayanlar (iman etmeyenler) asla mümin olamazlar, nerede kaldı ki Allah'ın dostu olsunlar.

    Onun getirdiğinin bir kısmına inanmak, bir kısmını ise inkar etmek, apaçık bir küfürdür.

    Nitekim Allah-ı Teala mealen şöyle buyurmaktadır:

    “Allah'ı ve peygamberi inkar eden Allah'la peygamberin arasını ayırmak isteyen, ona indirilenin bir kısmına inanırız, bir kısmına da inanmayız diyerek, ikisi arasında bir yol tutmak isteyen yok mu, işte onlar gerçekten kafir olmuşlardır. Kafirlere ise, çok azab verici ateş hazırlanmıştır.”

    “Allah'a ve peygamberlerine iman edip onlardan hiçbirisini öbüründen ayırmayanlar var ya, işte Allah onlara mükafatlarını verecektir. Doğrusu Allah çok bağışlar ve yegane merhamet sahibidir.” (Nisa: 151)

    Allah'ın Resulüne inanmak (iman etmek);

    O'nun Allah ile insanlar arasında, ilahi emirleri yasakları, vaadleri, vaidleri, helali, haramı açıklamada bir aracı olduğuna kesin bir biçimde içten inanmaktır. (iman etmektir).

    Helal, Allah'ın helaldir dediği, böyle olduğuna dair ayetler indirdiği şeylerdir.

    Haram ise, Allah ve Resulünün yasakladığı şeylerdir.

    Din, Allah'ın kendine Resul seçtiği Hz. Muhammed'e bildirdiği dosdoğru bir yaşantı biçimidir. (meşru din sadece Allah ve Resulünün meşru saydığı (teşri kıldığı) şeydir) Bunun ötesinde, bundan başka bir hayat düzeni aramak, boşuna uğraşmaktır.

    Bir kimse, velilerden herhangi birinin, Allah Resulünün belirtmediği biçimde kurduğu yolla, Allah rızasına nail olacağını, Allah'ın dosdoğru yolunda bulunacağını düşünür itikad ederse, gerçekten o kişi, şeytanın dostu bir inkarcı / Kafir olur.

    Yüce Allah'ın;

    - şu varlığı ve içindeki mahlukatı yaratması,

    - onlara yaşamaları için rızıklar vermesi,

    - insanların dualarını kabul buyurması,

    - kalblerinde doğru yola gelmeleri için ışıklar saçması,

    - düşmanlarına karşı onlara yardımda bulunması ve bütün bunlardan başka zararları önleyen, menfaat kapılarını açan nice nice yollar göstermesi,


    O'nun yüce varlığına ait özel işlerdir. O dilediği gibi sebepler halkeder, böyle durumlarda peygamberler bir vasıta olarak araya girmez.

    Allah'ın bu kadar geniş nimetlerine layık görülen bir insan, zühd ve ibadetin, ilim ve hikmetin hangi derecesinde bulunursa bulunsun, Allah Resulünün getirdiği ilahi prensiplerin bütününe inanıp (iman edip) ona göre davranmadıkça (amel etmedikçe) asla mümin olamaz. Allah'ın dostluğunu ise mümkünü yok kazanamaz.

    Yahudi ve Hıristiyanların ruhban kaynaklı başkanları ve aziz saydıkları da bu durumda olan talihsizlerdir. Arab Türk, Hind müşriklerinden, ibadete tevessül edenler de aynen böyledir.

    Yani herkesin, kendi inandıkları dinlerine uygun ibadet ve taatları vardır, fakat asla müminler sıfatını kazanamamışlardır.

    Allah Resulü Hz. Muhammed'e uymadıkça küfrün bataklığından kurtulmak hiç kimsenin haddi değildir.

    Nitekim, Fars şahlarından bazıları kendilerini Allah'ın en halis veli kulları saymışlardır.

    Yunanlı filozof Aristo ve benzeri felsefe ilminin büyükleri, düşüncede ve tefekkürde çok ileri gitmelerine rağmen, putlara ve yıldızlara tapmaktan kendilerini kurtaramamışlardır.


    Aristo, Milattan üç asır önce yaşamış, Makedonya'lı Filip'in oğlu İskender'e vezirlik ve danışmanlık yapmıştır. İskender ona, ayrı olarak, bir de Roma ve Yunan tarihi yazdırmıştır. Bu İskender, Allah'ın Kur'an'da belirttiği İskender değildir. Haktan bazıları öyle sanırlar ve Aristo ile İskender'in nasıl olur da birbiriyle anlaştıklarına şaşıp kalırlar. Ne kadar garibdir ki, İbni Sina ve arkadaşları da böyle olduğuna inanmışlardır.

    Allah Resulü Hz. Muhammed'e inanmayan bir kısım hakim ve zahidler (ne biçim zahidlerse bunlar) bazı harika işler yapmışlarsa da, yaptıkları hakka yakın işler değildir. Kehanet ve sihir cinsinden efsun ve aldatmalardır. Şeytanın ortaya koyduğu tuzaklardır.

    Yüce Allah buyuruyor ki:

    “De ki: “Şeytanın kime indiğini size haber verelim mi Onlar günahkar iftiracıların hepsine iner. Bunlar şeytanlara kulak verirler. Onların çoğu yalancıdır.” (Şuara: 221)

    İşte bunlardan mükaşefe ve daha başka harikulade şeyler arkasında koşanların hiçbiri Allah Resulünün getirdiği gerçeklere uymadıkça yalancıdan başka bir şey olamazlar. Kendilerini, fuhuştan, fücurdan, şirk ve zulümden, sapıklıktan asla kurtaramazlar. Şeytan onların daima üzerlerine gelir ve yakınları olur. Onun için bunlar şeytanın dostu olurlar, Allah'ın değil.

    Yüce Allah buyuruyor ki:

    “Rahman olan Allah 'a göz yuman kimseye bir şeytan bağlarız ki, o, onun en yakın arkadaşı olur. Şüphesiz ki şeytanlar bunları doğru yoldan alakoyarlar. Bunlar da kendilerinin doğru yola ulaştıklarını sanırlar.” (Zuhruf: 36)

  8. #8
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.016
    Rep Gücü
    9720
    Alıntı bziya´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    Sapık İbni Teymiyeyi milyonlarca Ehli sünnet alimi , müctehid bildiriyor.Aynaya bak dediğinde onları işaret ediyorsun.Bence bir avuç İbni Teymiye sapkının müridi olarak siz bakın aynaya.Yazık.Yazık...Bekle son nefesini İbni Teymiye sapığı kendini kurtaramadı seni kurtarır.Gittiğin yol yol değil birde Ehli sünnete dil uzatma ...
    Yakınlarında birileri varsa kafasına vursun plak takıldı galiba..:)

    Ya kardeşim yazılanlar yukarda al işte şu cümleyi söyleyen kafirdir desene... Ben LA İLAHE İLLALLAH diyen hiç kimseye KAFİR demem, sana dahi demem, senin gibiler sapıklık hastalığına yaklanmıştır.. TASAVVUF ve TARİKAT ehli derin bir sapıklığa düşmüşlerdir der ve görevim olan TEVHİDE davet ederim Tövbe edip doğru olana HAKKA gel derim sadece...ŞEYHÜLİSLAM İBN TEYMİYYE ne güzel açıklamış...


    “…İçlerinden birisi şöyle demişti: “bizler insanları tevbe ettiriyoruz”Dedim ki: onları neyden tövbe ettiriyorsunuz? Dedi ki; yol kesmekten, hırsızlıktan ve benzeri şeylerden. Dedim ki; sizin onları tevbe ettirmenizden önceki halleri tevbe ettirmenizden sonraki hallerinden daha hayırlıdır. Çünkü onlar üzerinde oldukları şeyin haram olduğuna inanan, Allah ın rahmetini uman, O’na tevbe eden ya da tevbe etmeye niyet eden fasıklar idiler.. Sizler tevbe ettirmenizle onları Allah’ın buğzettiğini (bidatleri) seven, sevdiğine buğzeden (sünnetleri) , İslam Şeriatından çıkmış sapıklara çevirdiniz.. Ve onlara kendilerinin ve başkalarının üzerinde oldukları bu bidatlerin masiyetlerden daha şerli olduğunu açıkladım…”

    ( İmam İbni Teymiyye-Mecmu-ul Fetava 11-472 )

  9. #9
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.016
    Rep Gücü
    9720
    Ne tevafuktur ki aradan yedi sekiz asır geçtiği halde bazı gulat sofilerin bidatçi batıl kelamları ve usulleri aynı. “Tevbe Veren” şeyhler var. Ve bu şeyhler ve halifeleri vekilleri vs, “Efendimiz meyhaneden kerhaneden adam kurtarıyor, daha ne yapsın! Tevbe veriyor ve kişileri fısku fücurdan kurtarıyor, içki fuhuş vs günahlar işleyeceklerine kendilerini dergaha şeyhe adıyorlar”

    Tevbe ettirmek ve de Fısklardan çekip almak kelamı ta o zaman da varmış. Oysa dinen sabittir ki Şeytana, Bidatler Hurafeler ,Fısku Fücurdan daha sevimli gelir. Zira Fıskın Masiyetin tevbesi var amma Bidatten tevbe de yok. Allah tevbe kabul etmez manasında değil bu dediğimiz; haşa, tevbe kapısı son ana veya kıyamete dek açıktır. Yani diyoruz ki, kişi tevbe etme ihtiyacı bile hissetmez kendini Hak üzere sandığı için.. İşte bu sebeble fısklar Masiyetler Bidatler kadar sevimli cazip ve yıkıcı ifsad edici gelmez Şeytan’a! Sureti Hakdan görünen Bidat ve Hurafeler daha yıkıcı daha çirkin daha şerlidir…

    Bir sarhoş veya zani, içerken dağıtırken kendini, o günahının ezikliğiyle Allaha bazen daha da yaklaştığı olur, hatta derler ki bazı veliler, “Subhanallah! Allaha sevabımla yaklaştığımdan daha çok günahımla yaklaşıyorum”. Neden? Çünkü orada kişi yediği haltların ezikliğini hissediyor, ve yaparken de neticesinden de pişmanlık veya vicdan azabı duymakta, ve bazı durumlarda bu ezikliğin kulun Nasuh tevbesiyle dönüşüne vesile olduğu görülmüştür. Bişri Hafi hazretlerinde ve daha nice evliyada olduğu gibi..

    Amma hiç bidatle hurafeyle Allaha yaklaşan görmedik!

    Aksine kendisine “takvalı pozları kesen” bir imaj oluşturup bununla avunsa da bidatçiler, neticede dinen sabit ki sevabdan yana nasipleri yok ve o amelleri merduddur red edilmiştir. Ecri olmadığı gibi Allah Tealayı daha da gadablandırmaktadırlar..

    Nerde serhoşun fahişenin kula yakışan ezikliği ve Allahın nasip etiklerinde gördüğümüz gibi günahıyla bile O na yaklaşabilmesi, nerde zahid arif aşık kamil kutub gavs (?) larımız ve bunlara tabi bidatçiler yığını? Keşke meyhanede kalsa ve sahih davetçilerin, gazilerin, cihadilerin davetine dek orda bekleselerdi, bu daha ehveni şer olurdu..

    Tevbe verdi ne demek? İster istemez soruyorsunuz; tevbe verince fiş de veriyorlar mı? Hadi onu geçtik; tevbe ettirdiler diyelim, neden tevbe ettirdiler nereden çıkardılar ve neye dahil ettiler? Meyhaneden çıktı Puthaneye girdi. Şeyhülislamın da dediği gibi, yav hiç dokunmasanız daha ehveni şer bir halde idiler. Daha evla idi eski halleri!

    Meyhaneci amma fasık da olsa Müslim olan biri mi daha evla yoksa amelinde ciddi fısklar olmayan hatta faziletli bazı ibadetlere imzasını atmış olan amma Rabıta denen Şirk bidatten Vahdeti Vücut küfrüne, Şeyhe kör taklitle ve tam teslimiyetle Teslim olma ve Rab edinme ve ona ilahi bir çok sıfatı isnad ederek İlah edinme ve böylece ona sığınma undan umma ona dua etme ondan isteme ve onu ibadette ve duada ortakçı kılma küfürleri.. Bunlar bidatlere dair.

    Allah tevbeleri bizzat kabul ettiğini ve sadece kendisinin mağfiret ettiğini beyan ettiği halde insanın insana gidip günahlarını itiraf etmesi ve bunu sıkça belli aralıklarla tekrarla yapması, sürekli şeyhe gidip el tutup tevbe etmesi, Rahiplere gidip günah çıkartan bir teslisçi gibi olmak dinde var mıdır? Tek fark var arada; bazı tarikatlerde şeyh efendilerine olan tevbe tazeleme, gidp şarj olup gelme süresi üç aydan üç aya, Haçcılarda ise her hafta Pazar dan pazara! Bir grup birkaç ayda bir günah çıkartırken öbürü haftada bir. Başka da fark yok..

    Allah ın Hakka Hakikate susamışlar için açtığı her kuyunun başını birileri tutmuş ve tekeline almış, kendisine endekslemiş, ya o putu öpüp eğilerek altından geçeceksiniz ya da su yok!

    Evet bizzat sahih tasavvufun deyimiyle dersek yol urucu şakilerin her biri bir yolun başını tutmuş, Hakka giden ne kadar yol varsa güya kendilerine ipotek etmiş rehin almışlar, gasb etmişler!

    Ve gafil cahil kimseler de bu putlara secde etmeden bunlara tapınmadan Hakka vasıl olunamayacağına inanarak küfre düşmekte ve bu gasıp yol urucu şakilere secde etmekte bulmaktalar çareyi..

    Evet aracısız vesilesiz olmaz. Amma hangi hususda? İlimde aracı şart, İbadette aracı şirk! Yani; ilim için muhakkak vesileler vardır, amma ibadette ve yardım istemede, Yani kullukda ve duada aracı
    ortakçı şirktir..

    Fatiha Suresinde açıkça her gün dille defaatle tekrar ettiğimiz amma ruhundan manasından ve iman etmekle ve amel etmekle emrolunduğumuz manasından habersizce ezberden okuyageldğimiz şu ayette dendiği gibi; Yalnız sana İbadet eder ve Yalnız senden Medet umarız…Ubudiyet ve İstiane..

    Bir de fasit trafo misalini çok verir bazı sofiler. Nedir bu trafo? Haşa, Alah dan kullara, Yukardan aşağıya bir, kudret güç, şefaat, mağfiret, ilmi ledün dağıtım “şirketi”.. Yani arda bu trafolar olmazsa eve direk gelen rahme yakarmış(?) Subhanallah! Allah ın rahmetini taksim bu işte.. Şirket ortaklık demektir. Burada tasarrufda bir ortaklık kastediliyor aşikar şirktir.. Bu trafo misali daha modern asırda ortaya çıkan zır cahillerin icat ettiği veya diline doladığı, malum elektirik keşfedildiğinden sonra uydurulanlardan ve artık tam bir klasik oldu..

    Bir diğer fasit misal de, kullarının halinden habersiz olup gerek haber almak için, kullarının istek ve arzularını kendisine iletecekleri gibi kullarına olan lütufları ve cezaları da yine onlara tatbik edecek iletecek olan aracı getir-götür cü yamaklara kapıcılara odacılara aracılara “ihtiyacı” olan Sultan(?) örneğidir.. Malum ya sen ona direk ulaşamazsın, o da seni direk işitemez, göremez, ve her lütfunu sana direk veremez; onun elleri ayakları sağ kolu sol kolu ve parmakları hükmündeki adamları kabinesi vüzerası ve askerleri vardır, onlara rica minnet edecen ki
    sana şefaatçi aracı olsunlar..

  10. #10
    - Çevrimdışı
    İletileri Onay'a Tabi
    Üyelik tarihi
    Jun 2007
    Nerden
    Huzûru İlahî
    Mesaj
    1.427
    Blog Mesajları
    18
    Rep Gücü
    7864
    Alıntı Ammar´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    Yakınlarında birileri varsa kafasına vursun plak takıldı galiba..:)

    Ya kardeşim yazılanlar yukarda al işte şu cümleyi söyleyen kafirdir desene... Ben LA İLAHE İLLALLAH diyen hiç kimseye KAFİR demem, sana dahi demem, senin gibiler sapıklık hastalığına yaklanmıştır.. TASAVVUF ve TARİKAT ehli derin bir sapıklığa düşmüşlerdir der ve görevim olan TEVHİDE davet ederim Tövbe edip doğru olana HAKKA gel derim sadece...ŞEYHÜLİSLAM İBN TEYMİYYE ne güzel açıklamış...


    “…İçlerinden birisi şöyle demişti: “bizler insanları tevbe ettiriyoruz”Dedim ki: onları neyden tövbe ettiriyorsunuz? Dedi ki; yol kesmekten, hırsızlıktan ve benzeri şeylerden. Dedim ki; sizin onları tevbe ettirmenizden önceki halleri tevbe ettirmenizden sonraki hallerinden daha hayırlıdır. Çünkü onlar üzerinde oldukları şeyin haram olduğuna inanan, Allah ın rahmetini uman, O’na tevbe eden ya da tevbe etmeye niyet eden fasıklar idiler.. Sizler tevbe ettirmenizle onları Allah’ın buğzettiğini (bidatleri) seven, sevdiğine buğzeden (sünnetleri) , İslam Şeriatından çıkmış sapıklara çevirdiniz.. Ve onlara kendilerinin ve başkalarının üzerinde oldukları bu bidatlerin masiyetlerden daha şerli olduğunu açıkladım…”

    ( İmam İbni Teymiyye-Mecmu-ul Fetava 11-472 )
    Bir insanın hakkında hüküm verirken bir parçasına değil geneline bakılır.Geneline bakıldığında çaldığı bilgilerin içine yerleştirdiği sapıklıklardan dolayı milyonlarca Ehli sünnet alimi bu ahmak adama kafir demiştir.Fetva yayınlamıştır.http://www.supermeydan.net/forum/for...read50989.html

    Milyonlarca Ehli sünnet alimi cahil siz ve bir avuç ibni teymiyye meddahı akıllısınız öylemi...Ateşe gidiyorsun...

1. Sayfa, Toplam 2 12 SonSon

Benzer Konular

  1. İnsanlar arasında sevgi neden biter?
    ahmetsecer Tarafından Ask ve Sevgi Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 23-10-2016, 08:23 AM
  2. Allah Korkusu İnsanlar İçin En Büyük Nimetlerden Biridir
    Ebru Altan Tarafından islam (Müslümanlık) Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 05-03-2014, 10:25 AM
  3. İnsanlar eziliyorsa ve kader varsa suçlu Allah mıdır?
    dogangunes Tarafından Dini Sohbet Foruma
    Yorum: 6
    Son mesaj: 16-08-2010, 05:43 AM
  4. Yorum: 6
    Son mesaj: 15-12-2009, 06:12 PM
  5. İnsanlar göründüğü gibi mi?
    SAHARAY Tarafından Serbest Kürsü Foruma
    Yorum: 6
    Son mesaj: 24-01-2009, 01:49 AM
Yukarı Çık