Çocuk Terbiyesinde Denge
Soru: Bazıları, “Ben çocuklarımla arkadaş gibiyimdir!” diyor; onlara karşı oldukça rahat davranıyorlar.


Doğru buldukları bu anlayışı, Peygamber Efendimiz’in hutbede ve namazdadahi torunlarıyla ilgilenmesini, onları kucağına almasını ve omuzunda taşımasını delil göstererek destekliyorlar. Bu zaviyeden, valideynin çocuğa karşı hal ve hareketlerinde denge nasıl olmalıdır?

Cevap: Rasûl-ü Ekrem (sallu aleyhi ve sellem) Efendimiz, başta Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin olmak üzere torunlarına ve diğer çocuklara karşı her zaman çok şefkatli davranmış; onları zaman zaman alınlarından ve yanaklarından öpüp sevmiştir. Onlara karşı muhabbetini ifade eden medh ü senalarda ve haklarında dualarda bulunmuştur. Bazen mübarek torunlarından birini bir omuzuna diğerini de öbür omuzuna alıp gezdirmiş; hutbe verdiği esnada mescide giren torununun tökezlediğini görünce hemen sözlerini kesip onun yanına gitmiş, onu kucaklayarak minberin üzerine oturtmuş ve hutbesine o şekilde devam etmiştir.

Omuzlarda Gezen Torunlar

Hazreti Berâ (radıyu anh) şahit olduğu bir hâdiseyi şöyle nakletmektedir: “Rasûlullah’ın (aleyhissalâtu vesselâm) Hazreti Hasan’ı omuzunda taşıdığını ve ‘Allahım, ben bunu seviyorum, onu Sen de sev!’ dediğini gördüm.”

Abdullah İbnu Şeddâd hazretleri de babasından dinlediği benzer bir vakıayı anlatmaktadır: İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (aleyhi ekmelüttehâyâ) Hasan veya Hüseyin efendilerimizden birini kucağında taşıdığını, mescide girip namaz kıldırmak üzere öne geçtikten sonra çocuğu yere bıraktığını, sonra tekbir getirip namaza durduğunu; namaz esnasında uzunca secde yaptığını ve namaz bitince cemaatten birinin “Ey Allah’ın Rasûlü! Namaz sırasında secdeyi öyle uzun tuttunuz ki, bir hâdise meydana geldiğini veya sana vahiy indiğini zannettik!” demesi üzerine, “Hayır! Bunlardan hiçbiri olmadı; torunum sırtıma bindi. Acele etmeyi ve hevesi geçmeden onu sırtımdan indirmeyi uygun bulmadım; (kendisi ininceye kadar bekledim.)” cevabını verdiğini rivayet etmektedir.

Evet, Şefkat Peygamberi bütün insanlara ve özellikle de çocuklara karşı çok müşfik idi; bununla beraber, O’nun iki aziz torunu Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin’e karşı hususî bir muhabbeti söz konusuydu. Şu kadar var ki, Rehber-i Ekmel’in bu sevgi ve alâkası, sadece kan bağının ve nesebî duyguların bir neticesi değildi; Peygamber Efendimiz’in (sallu aleyhi ve sellem) bu sevgisi bir yönüyle O’nun risâlet vazifesinin bir gereğiydi. Nur Müellifi’nin ifadesiyle, gayb-âşina kalbiyle dünyadan meydan-ı Haşri temâşâya duran, yerden Cennet’i gören, zeminden gökteki melekleri müşahede eden, hatta Zat-ı Zülcelâl'in rü’yetine mazhar olan ve zaman-ı Âdemden beri mazi zulümatının perdeleri içinde gizlenmiş hâdisatı bilen Zat-ı Ahmediyye (aleyhissalatü vesselam) nuranî nazarı ile elbette Hazreti Hasan ve Hüseyin’in soyundan gelecek kutupları, imamları ve mürşidleri de görmüş ve onların umumu n***** o ikisinin başlarını öpmüştü. Dolayısıyla, Hazreti Hasan’ın (radıyu anh) başını öpmesinde Şâh-ı Geylânî’nin de büyük bir hissesi vardı.

Diğer taraftan, Habîb-i Ekrem (sallu aleyhi ve sellem) Efendimiz, kız torunu Ümâme’ye karşı da çok şefkatli davranmış; onu da mübarek sırtına almış, kucağında taşımış ve yanaklarından öpüp sevmişti. Ebû Katâde’nin (radıyallâhu anh) rivayet ettiğine göre; Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), kızı Zeyneb’in kerîmesi olan torunu Ümâme’yi omuzunda taşıdığı halde halka namaz kıldırmış; secdeye varınca çocuğu yana bırakmış, kıyâm için doğrulunca onu tekrar omuzuna kaldırmıştı. Kız çocuklarının hakir görüldüğü bir zaman diliminde ve onların horlandığı bir toplum içerisinde, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (aleyhi ekmelüttehâyâ vetteslimât) kız torununu omuzunda taşıması ve hususiyle mescidde namaz kıldırırken onu sırtına alması çok derin manalar ihtiva etmekteydi ve büyük ehemmiyeti hâizdi.

O Bir Denge İnsanıydı!..

Aslında, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) Efendimiz tabiatı itibarıyla şefkat ve muhabbet doluydu. Fakat O, aynı zamanda bir denge ve sırat-ı müstakim insanıydı. Dolayısıyla, O’nun umumî manada çocuklara ve hususiyle de torunlarına karşı tavır ve davranışları bir bütün olarak ele alınmalı ve o şekilde değerlendirilmelidir. Mesela; Rasûl-ü Ekrem’in şefkatinin yanı sıra mutlaka ciddiyeti de göz önünde bulundurulmalı ve her iki hususla alâkalı hâdiseler beraberce yorumlanmalıdır. Onunla ilgili bir meseleyi yalnızca bir-iki açıdan ele almak ve sadece birkaç misale bakarak onlardan genel hükümler çıkarmak yanlıştır. Bu itibarla, Muktedâ-yı Ekmel Efendimiz’in çocukları sevmesi, onlarla yakından alâkadâr olması ve torunlarını sırtına alması hususundaki misallerden küllî kaideler çıkarabilmek ve doğru bir sonuca varabilmek için mevzuya daha şümullü yaklaşmak gerekmektedir.

Evvelen; Nebîler Serveri’nin (sallu aleyhi ve sellem) torunlarını omuzunda taşıdığı esnada onların hangi vaziyette olduklarına bakmak lazım: Acaba, namazda dahi gelip Rasûl-ü Ekrem’in boynuna sarıldıklarında o İki Güzel’in yaşları kaçtı? Sonra hangi yaşa kadar böyle yapmaya devam etmişlerdi? Acaba rivayet edilen hâdiselerin cereyanı sırasında, kendilerine “Aman yapma, etme!..” dendiğinde meseleyi anlayacak çağa ulaşmışlar mıydı, yoksa daha çok küçük mü sayılırlardı? Bildiğiniz gibi; Hazreti Ali efendimizin Hazreti Fatıma validemizle izdivacı hicret-i seniyyenin ikinci senesinde olmuştu. Hazreti Hasan, Hicret’in üçüncü yılında Ramazan ayında Medine’de doğmuştu. Hazreti Hüseyin ise, Hicrî dördüncü senenin Şaban ayında dünyaya gelmişti. Dolayısıyla, İki Cihân Serveri’nin (aleyhissalâtü vesselam) Allah’a yürüdüğü sırada bile bu iki Peygamber torunu daha altı-yedi yaşlarındaydılar. Demek ki, Nebîler Serveri mübarek omuzlarına aldığında henüz onlar yaş itibarıyla çok küçük idiler. Öyleyse, bu mevzuda nakledilen misallerden anne-babanın çocuğa karşı tavır ve davranışları ile alâkalı bir kâide çıkarılacaksa, öncelikle bu hususu göz önünde bulundurmak, o vakıaların cereyan zamanını ve şahısların durumlarını iyi belirlemek icap etmektedir.

Sâniyen; “Acaba Habîb-i Ekrem (sallu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in örnek olarak anlatılan hâdiselerdeki hal ve hareketleri belli bir maslahata binâen miydi; yoksa Rehber-i Ekmel her zaman mı öyle davranıyordu?” sorusunun cevabı da iyice tetkik edilmelidir. Bazı muhaddisler, bir kısım hadîs-i şeriflerde yer alan “kâne” fiilinin üslup açısından “yapardı”, “ederdi”, “şöyleydi”, “böyleydi” şeklinde temâdîye (devamlılığa) delalet ettiğini söylemişler ve Allah Rasûlü’nün bu söz ile nakledilen davranışlarının sürekli olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ne var ki, hadîsin bazı muhakkik âlimleri, o mevzunun temel esprisini ortaya koymuş ve “kâne”nin her zaman temâdî ifade etmeyeceğini; bu fiille anlatılan hususların bazen “böyle de yapardı” manasına gelebileceğini belirtmişlerdir.

Bu itibarla, Mahbûb-u Âlem (sallu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in torunlarına karşı tavırlarını nazar-ı itibara alarak, onlardan umumî düsturlar çıkarmak için hadîslerin lafızlarındaki bu nüktelere de dikkat etmek gerekir. Bir manada, “metin kritiği” açısından da mevzuyu incelemek icap eder. Evet, Peygamber Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâm) çocuklara karşı çok yumuşak davrandığı muhakkaktır; fakat, namazda omuza alma hâdisesinin hangi üslupla anlatıldığına dikkat etmek lazımdır. Dahası, böyle bir hâdisenin kaç defa vuku bulduğuna da bakılmalıdır. Acaba, bu meseleyi kaç sahabî rivayet ediyor? Acaba on ayrı râvînin çok küçük farklarla aktardığı vakıalar zinciri aynı hâdiseye mi ait? Acaba hadîslerin senetlerine de dikkatlice bakılsa, benzer olayların kaç defa meydana geldiğine dair bazı ip uçları yakalanabilir mi? İşte, doğru bir tespitte bulunabilmek için bütün bu soruların cevapları aranmalıdır. Şayet, bir olay hususî şartlar altında ve sadece bir-iki defa cereyan etmişse, terbiye adına ve tergîb mülahazasıyla ona başvurulabilir; fakat, ondan genel disiplinler çıkarmaya kalkmak hatadır.

Şefkat ve Ciddiyetin Cem’i

Sâlisen; aile içinde sevgi asıldır; evde hep inşirah vesilesi bir insan olmak, hane fertlerine karşı her zaman mülayim davranmak ve onları rahatlatmak esastır. Ferîd-i Kevn ü Zaman (aleyhissalâtü vesselâm) Efendimiz de hususiyle hane-i saadetlerinde ve ailesinin güzîde fertleri arasında her zaman mütebessim, müşfik ve merhametliydi. Ne var ki, misyonu ve donanımı itibarıyla, O aynı zamanda bir ciddiyet âbidesi ve bir vakar insanıydı. Ashab-ı Kiram, derlenip toparlanmadan ve Nebevî huzura yakışır bir vaziyet almadan O’nun mübarek yüzüne bakmaya cesaret edemezlerdi. Hazreti Ali ve Hazreti Fatıma da böyleydi. Onlardaki hürmet ifadelerine sürekli şahit olan Hasan ve Hüseyin efendilerimiz de zamanla aynı ruh haletine bürünmüşlerdi; artık Allah Rasûlü’nün atmosferindeyken onları da tatlı bir mehabet hissi sarıverirdi. Bu itibarla da, Şefkat Peygamberi ne kadar yumuşak davranırsa davransın, ne denli merhamet tavrı ortaya koyarsa koysun, O’nun muhatapları asla laubalîliğe giremezdi. Evet, Efendiler Efendisi’nin sevgi ve şefkati, kat’iyen karşısındaki insanların ciddiyeti ihlal etmelerine sebebiyet vermezdi.

Aslında, sevgiyi ve ciddiyeti cem’ etme konusu, pedagojik açıdan öğretmenler için de çok önemli bir mevzudur. Öğrencilerin hissiyatlarını gözetme, onların dertlerini dinleme, başlarını sıvazlama, ellerinden tutma ve ihtiyaçlarını giderme mutlaka ehemmiyetli bir meseledir; fakat, onlar karşısında ciddiyeti koruma da yine pek mühim bir husustur. Şayet bir muallim, yerli yersiz talebeleriyle futbol oynamaya kalkarsa ve onlara tekme savurursa, çok geçmeden onlar da ona tekme atarlar. Zamanlı zamansız öğrencileriyle güreş tutarsa, bir süre sonra onlar da ona kafa tutmaya başlarlar. İster anne-baba, isterse de muallim, çocuğunu ya da talebesini mutlaka bağrına basmalıdır; her zaman onun halini hatrını sormalı, dertlerine ortak olmalı, gerekirse harçlık vermeli, hatta onun için canını feda etmeyi dahi göze alabileceğini göstermeli ve sevgisini ortaya koymak için her vesileyi değerlendirmelidir; ama onun karşısındaki konumunu ve ciddiyetini de hep korumalıdır. Aksi halde, kontrolsüz sevgi ve alâkanın çocuğu şımartıp küstahlaştırması kaçınılmaz olacaktır.

Sözün özü; İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhi ekmelüttehâyâ vetteslimât), torunlarının henüz çok küçük oldukları bir dönemde, birkaç kere onları birer ikişer omuzlarına almış, öpmüş, sevmiş ve onlara dualar etmiştir. Bu vesileyle, hem şefkat ve merhametinin gereğini ortaya koymuş, hem hâdiseye şahit olan Sahabe efendilerimize bazı dinî kaideleri öğretmiş, hem ileride meydana gelecek meş’um olaylardan önce muhterem torunlarının kadr ü kıymetini ehl-i vicdana göstermiş, hem -Ümame misalinde olduğu üzere- kız çocuklarının da sevgiye layık olduklarını belirtme misillü bir maslahatı gerçekleştirmiş ve hem de böylece Hazreti Fatıma soyundan gelecek olan kutuplara, imamlara, mürşidlere iltifat etmiştir. Fakat, daha bilemediğimiz onlarca hikmeti gözeterek, torunlarını omuzuna aldığı zamanlarda bile, Allah Rasûlü, daimî duruşunu, her zamanki tavrını ve sürekli ciddiyetini korumuştur.

Zira O, göklerle irtibat halinde bir insandı; O’nun bir sıradanlığı hiç olmamıştı. O, torunlarını sevme de dahil, her işi iradesiyle yapıyor, şefkatini izhar etmeyi bile vazifesinin bir gereği sayıyordu; dolayısıyla, O’nda kendini salma hiçbir zaman söz konusu olmuyordu. Rehber-i Ekmel Efendimiz’in bu tavrı, ümmeti için de şu manaya geliyordu:
Çocuklarınıza her zaman sevgi, şefkat ve mülayemetle muamele edin!.. Belli yaşlarda, bazı hususî zamanlarda, bir kısım maslahatlar için onları omuzlarınızda dolaştırdığınız, sırtınızda gezdirdiğiniz ve adeta başınıza taç yaptığınız da olsun; fakat, bilhassa sözden anlamaya başladıkları andan itibaren, ciddiyeti ve dengeyi gözetmeyi de hiç ihmal etmeyin. Onların terbiyeleri ve güzel yetişmeleri adına nerede ve nasıl davranmanız gerektiğini iyi belirleyin!..


kaynak