5. Sayfa, Toplam 6 BirinciBirinci ... 3456 SonSon
Gösterilen sonuçlar: 41 ile 50 Toplam: 53
  1. #41
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.016
    Rep Gücü
    9720
    TASAVVUF İSLMAIN önündeki en büyük sorundur, bugün İSLAM toplumu olduğunu idda eden bizim gibi ülkere bakacak olursanız DİYANET den toplumuna kadar tamamı bu TASAVVUF rüzgarının etkisinde savrulu gidiyor, İnsanlar ALLAH C.C un emirlerine uymak yerine ŞEYH lerin Hocaların, Efendilerin ardına düşmüş gidiyor... Tüm söyledikleri sözleri ALLAH C.C un Kitabına ve RESULUN SÜNNETİNE götürüp karşılaştırıma, araştırma gereği duymadan körü körüne kabul ediyorda RESULUN SÜNNETİNE ters pek çok amelleri işliyor...

    Kıldığınız namazın şekli itibari ile delillerini merak eden kaç kişi var.. ( yanlışsınız anlamında değil, ama hiçmi merak etmedinzi arada 1400 sene var acaba nasıl namaz kılardı RESULULLAH S.A.S bize öğretilen namaz ne kadar ona uyuyor.. )

    Orucu nasıl tutardı

    Kafirlere karşı yaklaşımı nasıldı, onlara karşı nasıl selamlaşırdı, yada selam verirmiydi, veriyor ise müslüman verdiği gibimi idi.

    Vs.vs.vs.... Kısaca bugün hayatımızda bize atalarımızdan kalan bizim dahi merak edip araştırmadan yaptığımız amaller bize nasıl bir akibete götürür, sonumuz ne olur hiç mi merak etmez insan..

    Hacca gidenler ve görmüş olanlar bilir, UHUD da ŞEHİT kabirleri yer hizasında, sadece kabir olduğunu belli eden bir işaret var iken, RESULULLAH S.A.S, ALİ (R.A) ve Halid bin Velid (R.A) gibi iki sahabeyi yüksek kabirleri yerle bir etmek ile görevlendirmiş ve sahabalaerde bu görevlerini ( ALLAH C.C onlardan Razı Olsun) yerine getirmişken...

    Başta övüne övüne anlatılan Fatih Sultan Mehmet ve Akşemseddinin Kabrini bulduklarını idda ettikleri Eyup El Ensari gibi sahabelere bile içi binbir türlü süslenmiş kabirler yapan bir zihniyeti hiçmi sorgulamadınız, hiçmi merak etmediniz....

    Yukardan beri kendi kitaplarında ki küfür akidelerini alenen gözler önüne serildiği halde, hala körü körüne

    "Evliya büyük insanlar hakkında böyle konuşulmaz diyorsunuz"

    Mevlana dediğiniz adam ( Celaleddin Rumi derim ben)

    "Moğollar ile iş birliği yapıp, binlerce müslümanın katline sebep olan bir adam"

    Said nursi bu kitap bana indirildi diyor, Nur suresi RİSALEİ NUR lara işaret ediyor diyecek kadar ileri gidebilmiş iken bunları görüp bilior iken körü körüne neden bu kadar savunuyorsunzu...?

  2. #42
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.016
    Rep Gücü
    9720
    Alıntı AllameL´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    Sayın Ammar.
    Dikkat ederseniz yazınızın içeriğinden bahis açmış değilim. Bilmediğim konularda yazmadığımı baştan belirttiğim üzere, konuya girmem için baskı oluşturmanıza gerek yok. Ben bilgi edinme amacıyla bu konuya ait bir kaç yazı okudum ve sizin üslubunuz dikkatimi çekti.

    Bir müslüman olarak din kardeşimin bir yanlışını gördüğümü düşündüğümden, düzeltme ihtiyacı hissettim. Hadisi şerif şöyleydi: "Bir yanlış gördüğünüzde elinizle düzeltin, gücünüz yetmezse dilinizle düzeltin, ona da gücünüz yetmiyorsa buğzetmeniz yeterlidir". Şüphesiz ki hiç birimiz hatadan münezzeh değiliz, ve ancak şeytan ve tabiyeti, yaptığı hatada ısrar eder ve başkalarını kırıcı cümleler sarfedebilir. Ben sizin böyle bir kişiliğiniz olduğunu düşünmüyorum, aksi halde ayetlerden yazamazdınız. Hamdolsun bunu anlayabilecek durumdayız.

    Yaptığım eleştirinin içerik değil usül yönünden olduğunu tekrar belirteyim. eğer siz bunlarda bir sorun görmüyorsanız, devam edin. Size kolay gelsin.

    Bakınız ben netice itibari ile karşımdaki insan kardeşim şeklinde yaklaşıyorum bir kaç sayfa geriye gidince görürsünüz...

    Sizinmde dediğiniz gibi hata yapabilirim, hatalı olduğum konu hakkında uyarılmayıda tevazu ile karşılarım saygı duyarım, sevinirim, buda ALLAH C.C un bir nimetidir, benim göremediğim, farkında olamadığım hatayı bana bir başka kardeşimin söylemesi beni üzmez kendimi elimden geldiği kadar düzeltmeye gayret ederim... Size karşıda olumsuz bir düşünce içerisine girmedim evet biraz uslup olarak sert mizaçlı gelebilirim ama buda benim tarzım diyelim.. Ama düzelmeye gayret edicem..

    2. olarak bu forumda zamanla az çok insanları tanıyıp karakterleri ve düşünce yapılarını öğrendikçe zaten yazılarımda ona göre şekilleniyor...

    Verdiğiniz hadise gelince...

    Tasavvuf savunucuları bu konuda o kadar tutucular ki karşımda ki ya doğru söylüyorsa deyip merak edip araştırmıyorlar bile.... Anlamaları için konuya göre yumuşak ve uyarmak maksatlı yumuşak girişlerde yapabiliyorum sert de olabiliyorum, bunu en güzel bu konuda örneklerini görebilirsiniz, 1. sayfadan itibaren okumaya başlamnızı tavsiye edrim...!!!

    Uyrı ve ikazlarınızı dikkate alıcam emin olun, kırılmadım, sadece sizin konuya ve şahsıma ait ilk değerlendirmeleriniz biraz son mesajlara bakarak bir kaç mesajımı okuyarak bence ağır bir uslub ile girişinize istinadendir...

  3. #43
    Siteden Atıldı
    Üyelik tarihi
    May 2010
    Nerden
    Lev.Mf.
    Mesaj
    87
    Rep Gücü
    0
    Tasavvuf ehli hakkındaki kanaatinize genel olarak katılmıyorum. Ancak, günümüze yakın verdiğiniz örneklerde haklısınız.
    Bu konudaki yaklaşımımızı bireyler ve olaylardan daha ziyade kurumlar üzerinde yoğunlaştırırsak, daha sağlıklı bir sonuca ulaşabiliriz diye düşünüyorum.
    bizlerin ve belki muhtemeldir ki sizin de zaman zaman girip çıktığınız bir ortamdır. -bir ara yazdığım gibi girip çıkmadığım ortam yok gibi bişey :)
    Neticede ben amaca bakıyorum, ancak, bireysel amaca değil. Tasavvuf ederken insanlar ne amaçla nereye gidiyor diye.
    Şimdi insanlar en çok şu nedenlerden ötürü tasavvufa yöneliyor:
    - Devlet eliyle verilen eğitim yetersiz ve tek yanlı olduğunu düşündüklerinden, eğitim amacıyla.
    - Zikir amacıyla.
    - Günahlardan arınma amacıyla.

    Şimdi biliyorum, bunlara yaklaşımınız, islam alimlerinin hristiyan ulemasına yaklaşımı gibi. Fakat, ben burda , kurumun ne eğitim verdiğinden ziyade, kim neden oraya gidiyor , bu kısmına bakıyorum. Yani insanların amelleri niyetlerine göre şekillenir.

    Bu açıdan zikir ehlinin sevaptan başka bir şeye uğraştıklarını görmedim. Ben görmedim, ama siz gördüyseniz bunu da bizimle paylaşın.

    bazı şeyhlerin kendilerini haşa peygamberimizin dengiymiş gibi sunmaları fikrinize katılmaktayım. Hatta bununla ilgili bir iki kitap yayınlandı, bunları zamanında okumuştum. Kaliforniyaya göçten önce çıkmıştı. Hatta o kitap yüzünden helak olduğunu düşünürüm. :)

    Ancak, bireysel olarak bu ve benzeri yanlışlar, tasavvufa yönelinmesinde bir sorun teşkil etmemekte. Neden diye soracak olursanız, ben de devlet eliyle verilen dini eğitim ve ibadet şekillerini beğenmiyorum. Çünkü ne derseniz deyin, o an mevcut iktidarın, ya da mevcut gücün izin verdiği kadar yaşayabilirsiniz.

    tasavvufta öyle değil. Tamamen dünya hayatından bağımsız ve kendi istediğiniz şekilde bir yaşam sürme şansınız var.

    Verdiğiniz linki dinleyemedim çünkü bağlı bir hoparlörüm yok ama olduğu bir gün nasipse dinlerim. hayırlıysa Allah yaklaştırsın, değilse uzak olayım.

    İyi bir şey yapalım derken sapıtma ihtimali de var. Allah beni ve cümlemizi o tehlikeden korusun inşallah.

  4. #44
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.016
    Rep Gücü
    9720
    Şimdi uzun soluklu bir fikir alış verişi olucak gibi duruyor, siz hazırsanız başlayalım inşaALLAH....

    Öncelikle yanlış anlaşılmasın diye en baştan belirterek konuya şöyle bir giriş yapayım (kimseyi kınamak hor ve hakir görmek amaçlı değilde tüm MÜSLÜMAN ların ortak kaynak ve doğruluğundan şüphe etmediği kaynak olması hasebi ile, yani ortak paydada buluşulan yegane iki kaynaklar KUR' AN - ve SÜNNET) KUR' AN türkçe mealiin okurmusunuz, okudunuzmu..?

    bu soruyu bi cevaplandıralım ki önemlidir, üzerinde durarak, düşünerek, anlamaya çalışarak okudunuz mu, yoksa bugün cuma mübarek gün sevaptır, babmın atamın kabrinde okuyum sevaptır, mevlid de okuyum sevaptır şeklindemi hayatınızda KUR-AN ayetler şekilleniyor.. Cidden konu ile alakalı olduğu için soruyorum..


    ALLAH C.C un insanlığa emirleri, uyarı ve öğütlerine, Peygamberler ve kavimleri ile aralarında ki mücadeleye dikkat ettinizmi..? Kavimlerinin ALLAH C.C tarafından cezalndırılmalarının sebepleri, uyarıldıkları konular, Şeytanın ve insanın arasında ki ebedi düşmanlık ve şeytanın bu düşmanlıkda k oyunları, insanların ekseriyetinin yolda çıkmasına azınlıkda kalan müminlerin durumları ALLAH C.C un yardımı ne zaman ve ne şekilde gerçeklemiş, FITRAT, İMAN, TEVHİD, MÜSLÜMAN, İSLAM hakkında ne şekilde emirler verilmiş d,kkat ettinmi..?


    Bu sorulardan sonra TASAVVUF un nelere sebebiyet verdiğini, nasıl bir dalalete sebebiyet verdiği 70 milyon türkiye ve bilmem kaç milyar İSLAM coğrafyasına nasıl zarar verdiğini umarım gösterebilirim inşaALLAH...

  5. #45
    Siteden Atıldı
    Üyelik tarihi
    May 2010
    Nerden
    Lev.Mf.
    Mesaj
    87
    Rep Gücü
    0
    Yazdıklarım reklam ve promosyon amaçlı değildir.

    Allah'ın ayetlerini bölüp parçalamanıza Allah ne zaman tepki verir o bbeni hiç alakadar etmez. ancak benim yazılarımdan alıntı yapmanız durumunda tamamını aynı söz dizimi ile ve eksiksiz yapmazsanız, yazımı kaldırırım.

    reklam yapma amacıyla değil, taktim amacıyla yazdım ama burda ilim sahibi olmadan fikir sahibi olan irfandan ve takvadan uzak kişiler var.

    daha dikkatli olmamızın zarureti hasıl olmuştur.
    Konu AllameL tarafından (19-05-2010 Saat 11:07 PM ) değiştirilmiştir.

  6. #46
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.016
    Rep Gücü
    9720
    Kuranın görünmeyen nüshalarından okudum, daha kuranda yer almamış 4 ayeti bir gece bir zat bize -10dan fazla kişiydik- okudu (tebliğ etti). Kuranın içini de dışını da bilirim, manasını bilirim, mantığını bilirim. Kuran derken ne demek olduğunu da bilirim, Kuran'nın Levhi mahfuzdakinden farkını da bilirim, benzeşmesini de bilirim.

    Kader hücresini bilirim , insanın kader hücresinde ne yazdığı ve yazmış olabileceği üzerine kafa yormuşum.

    Neden dünyadayız sorusunun yanıtını az çok verebildiğim gibi, Allah insanı neden yarattı sorularına da yanıt verebilirim.

    Çünkü baştan belirttiğim gibi ben ayetlerin nasıl şeyler olduklarını biliyorum

    Bu nedenlerle ben yazılarda ayet ve hadis nakledilmesine karşıyım. kaldı ki, hadisler üzerinde Allah'ın garantisi yoktur, hatta bu nedenle resulullah efendimiz sözlerinin yazılmamasını buyurmuştur. sahabe yine de bir şekilde duyduklarını gördüklerini nakletmiş olması nedeniyle günümüze kadar gelmiştir. Ancak ben hadislere "emare" gözüyle bakarım. Yani, bir konuda bir hadis varsa, onu dikkate almak gerekir. Ancak, kat'i değildir. Amel ederken faydalanmak gerekir, çünkü elde başka bir veri yoktur, ancak, bilgi açısından delil açısından hadislerin kullanılmasına tamamen karşıyım.

    Şu kelimeleri eller yazmış olabilir de gözler görmüyordur umuduyla dikkatine sunuyorum herkesin.....

    Ben senin gibiler ile diyaloğa girmem.. Selametle derim geçerim .....


    HADİS inkarcılığı var..
    ALLAH C.C u insanlara benzetme hastalığı var...
    TASAVVUF hastalığı var.....



    Selametle bu forumda senin gibiler çok... Ve tecrübelerimden sonra diyebilirim ki boşa kürek çekmek gibi bir şey olur....Gerek yok gerek yok...Sen bildiğin şekilde düşün yaşa...


    Üzülüyorum cidden çok üzülüyorum ...Ama Hidayet ALLAH C.C dan ne diyelim ALLAH ISLAH ETSİN...


    Selametle.....

  7. #47
    Siteden Atıldı
    Üyelik tarihi
    May 2010
    Nerden
    Lev.Mf.
    Mesaj
    87
    Rep Gücü
    0
    Alıntı Ammar´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    Şu kelimeleri eller yazmış olabilir de gözler görmüyordur umuduyla dikkatine sunuyorum herkesin.....

    Ben senin gibiler ile diyaloğa girmem.. Selametle derim geçerim .....


    HADİS inkarcılığı var..
    ALLAH C.C u insanlara benzetme hastalığı var...
    TASAVVUF hastalığı var.....



    Selametle bu forumda senin gibiler çok... Ve tecrübelerimden sonra diyebilirim ki boşa kürek çekmek gibi bir şey olur....Gerek yok gerek yok...Sen bildiğin şekilde düşün yaşa...


    Üzülüyorum cidden çok üzülüyorum ...Ama Hidayet ALLAH C.C dan ne diyelim ALLAH ISLAH ETSİN...


    Selametle.....
    Haddini bil de konuş. Allah esas seni islah etsin. Sen bir şeye üzüleceksen önce kendi haline üzül. Bu ayetleri neyine göre hangi yetkiyle bölüp parçalayıp kendi kirli fikirlerine alet ediyorsun diye.

    Hem tasavvufu eleştir, kalk burda kendi fikrinde olmayan insanları karalamak için hem de büyük puntalarla saygısızca şeyler yaz.

    Alma kardeşim, muhatap alma. Saygısızlığın da bir adabı var.

    saygısızlığın, adap bilmemenin, yol yordam bilmemenin bu kadarına da pes yani.

    Seni şimdiye kadar burda pes ettirememişler mi.

    pes doğrusu

    :)

  8. #48
    Siteden Atıldı
    Üyelik tarihi
    May 2010
    Nerden
    Lev.Mf.
    Mesaj
    87
    Rep Gücü
    0
    Sordun söyledik. yalan mı söyleseydim. neysem onu yazdım. öyle yukardan bakıp "sen ne kadar biliyorsun ki" havasıyla soru soracağına doğrudan konuya girseydin, bu tartışmalar olmayacaktı değilmi. bak bakalım nereden başlamışız diye.

    hem yazdıklarım yanlış değil. aynen de öyle. sorduğun için söyledim kardeşim. ne kadar biliyorsun dedin dimi. o kadar biliyorum. neden o bahsettiğin konuyu açamıyorsun.


    ben anlıyorum seni.

    sen kuranı böl,üp parçalamadan, ayetlere eza etmeden yazışamazsın. kendi fikrin yok senin, sadece ayetlerin kendi düşüncene yakın gördüklerini kesip yapıştırıyorsun. sadece kurana gerek yok, herhangi bir kitaptan da kendi görüşüne göre kelimeler kesip yapıştırsan gene işine yarar bir şeyler bulursun.

    sen kuranın ne olduğunu anlamamışsın ki.

    sen burda neden yazıyorsun, sadece tasavvuf ehline karşı propaganda için. o yüzden sana yazdığım şeyi aklın almıyor değilmi. var işte şaka değil aynen öyle.

    ama senin gibiler göremez ve yaşayamaz çünkü siz öyle inanmıyorsunuz.

    biz öyle inandığımız için biz bu şekilde yaşıyoruz.

    "anlamak için arif olma ön şartı vardır". :)

  9. #49
    Siteden Atıldı
    Üyelik tarihi
    May 2010
    Nerden
    Lev.Mf.
    Mesaj
    87
    Rep Gücü
    0
    Alıntı Ammar´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    Şu kelimeleri eller yazmış olabilir de gözler görmüyordur umuduyla dikkatine sunuyorum herkesin.....

    .
    Lafının nere gittiğini bil de konuş. aynısını sana havale ediyorum. misliyle. bi daha oku bakayım ne yazmışsın diye.

    ben de senin yazılarını , eller yazmış olsalar bile, inşallah gözler görmüyordur, beyin algılamıyordur, ayaklar tutmuyordur umuduyla okuyorum.

  10. #50
    Siteden Atıldı
    Üyelik tarihi
    May 2010
    Nerden
    Lev.Mf.
    Mesaj
    87
    Rep Gücü
    0
    Cevşen Üzerine

    Prof. Dr. Davut Aydüz
    Arapça bir kelime olan Cevşen, sözlükte "bir tür zırh, savaş; elbisesi" anl***** gelmektedir. Terim olarak Şiî kaynaklarında Ehl-i Beyt tarîkıyle Hz. Peygamber'e isnad edilip Cevşen-i Kebîr ve Cevşen-i Sagîr diye bilinen, metinleri birbirinden farklı iki duânın ortak adıdır.

    Cevşen-i Kebir: Diğerine nisbetle çok daha meşhûr olup (Cevşen) denilince genellikle bu duâ akla gelir. Musâ el-Kâzım - Ca'fer es-Sâdık - Muhammed el-Bâkır - Zeynelâbidîn - Hz. Hüseyin ve Hz. Ali tarîkıyle Hz. Peygamber'e isnâd edilir?

    Anlatıldığına göre Asr-ı saâdet'te cereyan eden savaşların birinde (bir rivâyette Uhud'da) muharebenin kızıştığı ve üzerindeki zırhın kendisini fazlasıyla sıktığı bir sırada Hz. Peygamber ellerini açarak Allah'a duâ etmiş, bunun üzerine gök kapıları açılarak Cebrâil gelmiş ve "Ey Muhammed! Rabbin sana selâm ediyor ve üzerindeki zırhı çıkarıp bu duâyı okumanı istiyor. Bu duâ hem sana hem de ümmetine zırhtan daha sağlam bir emniyet sağlayacak." demiştir. Olayla ilgili Şiî kaynakları, Cebrâil'in Hz. Peygamber'e söz konusu duânın önemi ve fazîletiyle ilgili geniş bilgi verdiğini de kaydeder?

    Cevşen-i Kebîr, her biri Allah'ın isim ve sıfatlarından on tanesini ihtivâ eden yüz bölümden ibaret uzunca bir duâdır. Her bölümün sonunda "Sübhâneke yâ lâ ilâhe illâ ente'l-emâne'l-emân hallisnâ/ecirnâ/neccinâ mine'n-nâr" (Sübhânsın yâ Rab! Sen'den başka yoktur ilâh! Emân diliyoruz Sen'den, Koru bizi Cehennem'den!) ibaresi tekrarlanmaktadır.
    Bu yüz bölümden yirmi beşinin başında "ve es'elüke bi-esmâik" ibaresi bulunmakta ve "yâ Allah, yâ Rahmân, yâ Rahîm" şeklinde Allah'a ait isimleri ihtiva etmektedir. Bu ifade ile başlayan her bölüm arasında ise genellikle üç paragraf hâlinde "Yâ hayra'l-Gâfirîn" ibaresiyle başlayıp devam eden değişik münâcatlar şeklinde duâlar yer alır. Böylece duânın tamamı Allah'a ait iki yüz elli isim ile yedi yüz elli sıfat ve münâcâtı kapsamış olur. Bütün bu münâcatların ana gayesi, duânın muhtevasından ve her faslın sonunda tekrarlanan "el-Emân el-Emân hallisnâ mine'n-nâr" ifadesinden de anlaşılacağı gibi, dünya âfetlerinden ve âhiret azabından kurtuluş niyaz edilmektedir.

    Cevşen-i Kebîr özellikle Şiî dünyasında oldukça rağbet görmüş, gerek müstakil olarak, gerekse çeşitli duâ mecmuaları içinde birçok defa basılmış ve şerhleri yapılmıştır?
    Muhtevasının güzelliği, ifadelerinin akıcılığı ve okunduğunda elde edilebilecek dünyevî ve uhrevî iyi sonuçlara dair rivayetlerin çokluğu sebebiyle olacaktır ki Cevşen-i Kebîr Türkiye'de bazı Sünnî Müslümanlar arasında da ilgiyle karşılanmıştır. Duâyı Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevî, tarikata dair birçok evrâd ve ezkârı derlediği Mecmûatü'l-Ahzâb adlı eserinde nakletmiş, daha sonra özellikle Risâle-i Nûr talebeleri tarafından müstakil olarak birçok defa basılmış ve Türkçeye de tercümeleri yapılmıştır.

    Şiî kaynaklarında zikredilen metinle bu eserlerdeki metin arasında bazı bölümler ile isim ve sıfatların sıralanışında takdim ve tehirler, bazı kelime ve harflerde değişiklikler, özellikle bölümlerin başlangıç ve bitimlerinde tekrarlanan cümlelerde eksiklik veya fazlalıklar göze çarpmaktadır. Yine bu kitaplarda 100. bölümden sonra zikredilen ve "Allahümme rabbenâ" diye başlayan kısım da rivâyetin aslında mevcut değildir. Bu farklılıklar, Türkiye'de basılan kitapların duâyı Şiî kaynaklarından değil, Mecmûatü'l-Ahzâb'da rivâyetin aslına ve kaynağına işaret edilmeden nakledilen metinden almalarından kaynaklanmaktadır. Cevşen-i Kebîr'in Süleymaniye Kütüphanesi'nde müstensihi ve istinsah tarihi bilinmeyen bir nüshası mevcuttur(el-Cevşenü'l-Kebîr, Hacı Mahmud Efendi, nr.1986/4, vr.62a-77b).1

    Cevşen ile ilgili Bazı iddialara Cevaplar

    a. Rivâyet yönüyle yapılan tenkit:
    Bu konudaki tenkit: "Cevşen'in Sünnî kaynaklarda ve Şiîler'ce muteber kabul edilen Kütüb-ü Erbaa'da bulunmaması, sadece dua mecmuaları gibi ikinci derecede bazı kitaplarda mevcut olması bunun sahih olmadığını gösterir"2 şeklindeki iddiadır.

    Cevşen ile ilgili rivâyetlerin, hadîs usûlünde kabul edilen rivayet usulleri ve özellikle hadîsin kabulünü gerektiren mütevâtir, sahih, hasen kategorileri içerisinde olmaması, Cevşen'in sıhhatine gölge düşürmüştür. Üstelik bunun Musâ el-Kâzım - Ca'fer es-Sâdık - Muhammed el-Bâkır - Zeynelâbidîn - Hz. Hüseyin ve Hz. Ali tarîkıyle Hz. Peygamber'e isnâd edilmesi, yani hep Şiâ'nın sahip çıktığı şahsiyetler yoluyla intikali, Sünnî dünyanın bu rivayeti göz ardı etme neticesini vermiştir. Yalnız bu husus, sened tenkidi açısından yapılan bir değerlendirmedir. Bunun ise Cevşen'in mana ve muhtevasına menfî yönden bir tesirinin olması düşünülemez. Ayrıca, Hz. Ali veya ondan sonraki dönemler içinde çıkan Sünnî-Şiî ihtilâfı sadece Cevşen değil, sayılamayacak kadar çok sahih hadislerin gerek Sünnî, gerekse Şiî kaynaklarında yer almamasına neden olmuştur. Öyleyse bazılarının ortaya çıkıp "Cevşen'in Sünnî kaynaklarda bulunmayıp, sadece, Şiîler'ce muteber kabul edilen Kütüb-ü Erbaa'da bulunması, bunun uydurma olduğunu gösterir"3 demelerinin aklî, mantıkî ve islâmî bir temeli olmasa gerektir. Bu konuda Sünnî ve Şiî dünyasının hadîs usûl kitapları, hadîsi kabul (ahz-ı hadîs) şartları açısından incelense ve elde edilen bilgiler ışığında hadîs kitapları mukâyese edilse, karşımızda Cevşen örneğinde olduğu gibi birçok sahih hadîsin çıkacağı muhakkaktır. Fakat ne yazık ki, Şünnî-Şiî ihtilâfı ve mezhep taassubu bu tür bilgilerin sadece Sünnî veya sadece Şiîler'in malı olmasını sağlamıştır.

    Bu konuda son olarak şunu söyleyebiliriz; Gümüşhanevî hazretlerinin Mecmûatü'l-Ahzâb adlı eserinde Cevşen'i nakletmesi ve Bediüzzaman hazretlerinin de bu duâyı Mecmûatü'l-Ahzâb'ın içinden çıkartıp talebelerine vird ü zebân etmelerini emretmesi, bu zatların senet açısından yukarıda ifade edilen olumsuzluklara rağmen, bunu kabullendiklerini gösterir.4
    Metin tenkidinde bulunanlara da kısaca şöyle diyebiliriz; acaba Cevşen'in metninde Kur'an'a zıt birşey var mıdır? Hayır, bilâkis, Bediüzzaman'ın ifadesiyle Cevşen'in Kur'an'a zıt olması bir yana, o bizzat Kur'an'dan alınmış bir duâdır. "Yani, bin bir esmâ-i ilâhiyeye sarîhan ve işâreten bakan ve bir cihette Kur'an'dan çıkan bir hârika münâcat olan ve marifetullahta terakkî eden bütün âriflerin münâcâtlarının fevkinde bulunan...(bir duadır)."5

    b. Fazîletiyle ilgili Uydurma Rivâyetler Yönünden Tenkit:
    Şiî kaynaklarına dayalı olarak rivâyet edilen Cevşen'in faziletine dair bazı hadisler, ehl-i sünnet'in prensipleri doğrultusunda kabule şâyan değildir. Meselâ, "Cevşen'i okuyan dört semavî kitabı okumuş gibi olur", "Bunu okuyan asla Cehennem'e girmez" veya "Üzerinde Cevşen yazılı kefenle gömülen kişi kabir azabı görmez"... gibi. Yalnız bu ve benzeri rivayetlerin hepsinin Allah Resûlü'ne isnad edilmemekte olduğunu da bilmekte fayda vardır. İhtimal bunları bu duâya kudsiyet kazandırma düşüncesiyle -ehl-i beyt imamları kanalıyla geldiği için- bazı ifratkâr kişiler uydurmuş olabilir. Fakat Cevşen'in fazîletine ait aşırı dozda kabul edilebilecek bu şeyler Cevşen'in aslına, mahiyet ve muhtevasına yani onun hâlis duâ olma özelliğine halel verecek değildir. Bir diğer ifadeyle fazileti hakkında söylenen bu sözler dolayısıyla "Cevşen uydurmadır" demenin hiçbir mantıkî ve İslâmî dayanağı yoktur.6

    c.Bu Kadar Uzun Bir Duânın Ezberlenerek Rivâyet Edilmesi Mümkün Değildir iddiası:
    Bu husustaki tenkit ise: "Hz. Peygamber (s.a.s.)'e nisbet edilmiş bir hadîs olarak rivayet edilen yaklaşık on beş sayfalık metnin sahih olması mümkün görünmemektedir. Zira bu metin, bilinen bir olayı, bir kıssayı veya tarihî bir vakayı anlatan, hafızada tutulması kolay metinlerden farklı olarak her kelime ve cümlesinin büyük bir titizlikle zaptedilip tekrarlanması, Hz. Peygamber'den alınıp rivayet edilmesi imkânsız denecek kadar güçtür."7 şeklindeki iddiadır.

    Bu konu ile alâkalı uzun açıklamalarda bulunulabilir. Ezcümle: Hadîs rivayetinde kabullenilen prensipler açısından, sahabe-i kirâm'ın öncelikle hassasiyeti, öte yandan hepsinin birer hafıza dahisi olduğu, şifahî kültür diye adlandırabileceğimiz bir şekilde, metinlerin aynıyla nesilden nesile intikali -ki bunların hepsi en ince ayrıntılarına kadar hadîs usûlü kitaplarında ele alınmış ve anlatılmıştır- açısından Cevşen ilmî bir incelemeye tabi tutulabilir. Buna göre Cevşen'in metin yönüyle sahih olamayacağına gerekçe olarak getirilen bu sözlerin, islâmî bir temeli yoktur. Bu konuda vak'alar kendi dilleriyle bu gerekçeyi yalanlamaktadır. Zira hadis kitaplarında, kelimesi kelimesine aynı çıkan nice farklı ravilerin rivayet ettikleri hadisler vardır. Bunlardan hareketle Cevşen'i de içine alacak şekilde bir genelleme yapmak elbette doğru olmaz. Fakat bu durum meseleye en azından ihtiyatlı bir şekilde yaklaşmamızı icab ettirir. Ezbere yapılacak olan bu tür indî ve şahsî yorumlar, tahminler, kanaatler ilmî usûl ve adaba yaraşmayan şeylerdir.8

    Ayrıca, hadisleri bize rivayet eden devâsâ kametler, aynı zamanda maneviyat âlemlerinin sultanları -derece farkı mahfuz- hükmündedirler. İslâm'ın derunî hayat adına getirdiği prensipleri, hiç ödün vermeden tatbîk eden bu insanların "geceleri gündüz" kadar aydındır. Bizim idrak ufkumuzun çok ötesinde bu büyük insanlar, Allah Resûlü ile manevî bağlarını daima muhafaza etmişlerdir. Değil rüyada, yakazaten Nebiler Sultanı ile defalarca görüştüklerini, sıhhati üzerinde şüphe edilen bir hadîsi Efendimiz'e arz edip, cevap aldıklarını bizatihi kendileri bizlere ifade etmişlerdir. Yalnız hemen belirtelim, bu tür bilgiler, İslâm'ın genel geçer kaidelerine göre objektif değil, sübjektiftir. Yani bunların inanç ve amel platformunda bağlayıcılıkları bahis mevzuu değildir. inanan inanır, gereğine göre amel eder; inanmayan da günaha girmez ama büyük bir hayır kapısını kendi elleriyle kendi hakkında kapatmış olur.9

    Cevşen'in uzunluğundan dolayı kelimesi kelimesine ezberlenip rivayetini uzak görenlerin gözden kaçırdıkları bir konu da; Cevşen'den çok daha uzun olan ve genellikle küçük yaşta Kur'an'ın ezberlenmesi meselesidir. Bu kadar uzun bir metni âdeta noktası ve virgülüne kadar, bir harekesini dahi yanlış okumadan -hatta kurrâ olanlarının kıraât farklılıklarına varıncaya kadar- ezberlemeleri ve genellikle unutmamaları; bir çok yeri itibariyle Kur'an metnine benzerlik arz eden ve Kur'an'dan âyetler olan Cevşen gibi uzunca bir duânın da rahatlıkla ve daha kolay bir şekilde ezberlenebileceğinin açık bir delilidir.

    Bediüzzaman Said Nursî'nin Cevşen ile ilgili Görüşleri

    a. Bediüzzaman, el-Cevşenü'l-Kebîr'in öncelikle Hz. Peygamber (s.a.s.)'in duâsı olduğunu ve onu okuduğundan kısaca şöyle bahseder:

    "Öyle de, çok esmâya mazhar ve çok vazifelerle mükellef ve çok düşmanlara müptelâ olan insan, münâcâtında, istiâzesinde çok isimleri zikreder. Nasıl ki, nev-i insanın medâr-ı fahri ve elhak en hakikî insan-ı kâmil olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, el-Cevşenü'I-Kebîr namındaki münâcâtında bin bir ismiyle duâ ediyor, ateşten istiâze ediyor".10
    -

    "(Hz. Peygamber Aleyhisselâm'ın), hem binler dua ve münâcâtlarından el-Cevşenü'l-Kebîr ile, öyle bir marifet-i Rabbaniye ile, öyle bir derecede Rabbini tavsif ediyor ki, o zamandan beri gelen ehl-i marifet ve ehl-i velâyet, telâhuk-u efkârla beraber, ne o mertebe-i marifete ve ne de o derece-i tavsîfe yetişememeleri gösteriyor ki, duâda dahi onun misli yoktur. Risâle-i münâcâtın başında el-Cevşenü'l-Kebîr'in doksan dokuz fıkrasından bir fıkrasının kısacık bir meâlinin beyan edildiği yere bakan adam, "Cevşen"in dahi misli yoktur diyecek."11 Böylece Bediüzzaman Cevşen'in rivayet olarak Hz. Peygamber'e isnadının sahih olduğunu kabul etmiş olmaktadır.
    -
    b. Bediüzzaman, el-Cevşenü'l-Kebîr'in, Kur'an'dan çıkan bir münâcât olduğunu belirterek, muhtevasının Kur'an'a uygun olduğuna işaret etmiştir. O, bu konuda şöyle demektedir:

    "Yani, bin bir esmâ-i ilâhiyeye sarîhan ve işâreten bakan ve bir cihette Kur'an'dan çıkan bir hârika münâcât olan ve marifetullahta terakkî eden bütün âriflerin münâcâtlarının fevkinde bulunan ve bir gazvede: "Zırhı çıkar, onun yerine bu Cevşen'i oku" diye Cebrâîl vahiy getiren el-Cevşenü'l-Kebîr Münâcâtı içindeki hakîkatler ve tam t***** Rabbine karşı tavsifler, Muhammed'in (s.a.s.) Risâletine ve hakkaniyetine şehâdet ettiği gibi..."12
    -
    c. Bediüzzaman duânın kabulünün şartlarından bahsederken, el-Cevşenü'l-Kebîr'den de bahsederek onun nasıl okunacağı hususunda bilgi verir:

    "Ubûdiyet, emr-i ilâhiye ve rızâ-ı ilâhiye bakar. Ubûdiyetin dâisi emr-i ilâhî ve neticesi rızâ-yı Haktır. Semerâtı ve fevâidi uhreviyedir. Fakat ille-i gâiye olmamak, hem kasten istenilmemek şartıyla, dünyaya ait faydalar ve kendi kendine terettüp eden ve istenilmeyerek verilen semereler, ubûdiyete münâfî olmaz. Belki zayıflar için müşevvik ve müreccih hükmüne geçerler. Eğer o dünyaya ait faydalar ve menfaatler o ubûdiyete, o virde veya o zikre illet veya illetin bir cüz'ü olsa, o ubûdiyeti kısmen iptal eder. Belki o hâsiyetli virdi akîm bırakır, netice vermez.
    -
    işte bu sırrı anlamayanlar, meselâ yüz hâsiyeti ve faydası bulunan Evrâd-ı Kudsiye-i Şâh-ı Nakşibendî'yi veya bin hâsiyeti bulunan el-Cevşenü'l-Kebîr'i, o faydaların bazılarını maksûd-u bizzat niyet ederek okuyorlar. O faydaları göremiyorlar ve göremeyecekler ve görmeye de hakları yoktur. Çünkü o faydalar, o evradların illeti olamaz ve ondan, onlar kasten ve bizzat istenilmeyecek. Çünkü onlar fazlî bir surette, o hâlis virde talepsiz terettüp eder. Onları niyet etse, ihlâsı bir derece bozulur. Belki ubûdiyetten çıkar ve kıymetten düşer.

    Yalnız bu kadar var ki, böyle hâsiyetli evrâdı okumak için, zayıf insanlar ve müşevvik ve müreccihe muhtaçtırlar. O faydaları düşünüp, şevke gelip, o evrâdı sırf rızâ-yı ilâhî için âhiret için okusa zarar vermez. Hem de makbûldür. Bu hikmet anlaşılmadığından, çoklar, aktâbdan ve Selef-i sâlihînden mervî olan faydaları görmediklerinden şüpheye düşer, hatta inkâr da eder".13

    d. Cevşen, sürekli okunduğunda, okuyana birtakım maddî-manevî faydaları vardır ki, birçok ehl-i keşif ve İslâm âlimi buna işaret etmişlerdir. Bunlardan birisi olarak Bediüzzaman da, el-Cevşenü'l-Kebîr'i okuma neticesinde gördüğü faydalardan şöyle bahseder:

    "Münâfık düşmanlarımın maddî ve manevî zehirlerine karşı gerçi Cevşen ve Evrâd-ı Kudsiye-i Şâh-ı Nakşibend beni ölüm tehlikesinden, belki yirmi defa kudsiyetleriyle kurtardılar...".14
    -
    "Kardeşlerim, merak etmeyiniz, Cevşen ve Evrâd-ı Bahâiye bu defa dahi o dehşetli zehrin tehlikesine galebe etti. Tehlike devresi geçti, fakat hastalık devam ediyor".15
    -
    e. Daha önce de dediğimiz gibi bazı zatlar, el-Cevşenü'l-Kebîr okumaya verilen sevaplar ile ilgili rivâyetlerin uydurma olabileceği düşüncesiyle Cevşen'i de inkâr yoluna gitmişlerdir. Biz bunlara kısaca cevap vermiştik. Bediüzzaman'ın hayatında da aynı hâdise cereyan etmiş ve şöyle cevap vermiştir:

    - "Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
    Bir biçare vesveseli ve hassas ve dinsizlerle görüşen bir adam, meşhûr duâ-i Nebevî olan el-Cevşenü'l-Kebîr hakkında ve akıl hâricindeki sevap ve fazîletine dair bir hadîsi görmüş, şüpheye düşmüş. Demiş: "Râvî, Ehl-i Beyt'in imamlarındandır. Halbuki hadsiz bir mübâlağa görünüyor. Meselâ, içinde der: "Bu duaya Kur'an kadar sevap verilir". Hem "Göklerdeki büyük melâikeler, o duâ sahibini gördükçe kürsîlerinden inip ona pek büyük bir tevazu ile hürmet ederler". Bu ise, aklın ve mantığın mikyaslarına gelmez" diye, Risâle-i Nur'dan imdad istedi. Ben de Kur'an'dan ve Cevşen'den ve Nurlar'dan gayet kat'î ve tam akıl ve hikmete mutâbık bir cevap verdim. Size gayet kısa bir icmâlini beyan ediyorum. Şöyle ki, ona dedim:

    Evvelâ: Yirmi Dördüncü Söz'ün üçüncü dalında on adet "usûl" var, böyle şüpheleri esasıyla keser, izâle eder. Ona bak, cevabını al.

    Sâniyen: Her gün bütün ümmet kadar hasenât ona işlenen ve bütün ümmetin saâdetlerine yardım eden ve ism-i a'zâm'ın mazharı ve kâinatın çekirdek-i asliyesi, hem en mükemmel ve câmi meyvesi olan zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, o duânın kendi hakkında o azîm mertebesini görmüş, ona haber veren Cebrâîl Aleyhisselâm'dan işitmiş, başkalarını kendine kıyas etmiş veya edilmiş. Demek o pek fevkalâde sevap, zât-ı Ahmediye'nin velâyet-i kübrâsından ona gelmiş. Küllî, umumî değil, belki o duânın mahiyetinde böyle harika bir kıymet var ve ism-i A'zâm mazharı olan Zâtın tebaiyetiyle başkalara dahi o sevap mümkündür; fakat gayet ehemmiyetli şartları var, yalnız okumak kâfi gelmez. Yoksa muvâzene-i ahkâmı bozar, farzlara ilişir.

    Sâlisen: O duâ, nasil ki zât-ı Ahmediye'ye baktığı vakit mübâlağadan münezzeh ve aynı hakîkat oluyor. Öyle de, o duadaki yüzer Esmâ-i Hüsnâ'nın hakikatlerine baktığı zaman, değil mübâlağa, belki onların nihâyetsiz tecellilerinden gelmesi mümkün, ve gelebilen feyizlerin nihâyetsizliğini göstermek için pek az bir kısmını Muhbir-i Sâdık Aleyhisselâm haber vermiş ve teşvik için müphem ve mutlak bırakmış. Sonra, mürûr-u zamanla o kaziye-i mümkine ve mutlaka, bilfiil vâki ve külliye telâkkî edilmiş.

    Râbian: Yirminci Lem'a-i ihlâsda, bir adama beş yüz senelik bir genişlikte bir Cennet verilmesine dair olan bir hâşiye var. Ona da bak, gör ki, o koca Cennet'in verilmesi, bilmediğimiz tarzda bir mâlikiyet değil, belki insan nasıl husûsî hanesine çok cihetlerle mâliktir, sahiptir; öyle de, zemin yüzündeki şeylere çok duygularıyla mâliktir, tasarruf ve istifade edebilir. Hem, koca dünyayı, benim hanemdir, bana vermiş ve güneş lâmbamdır diyebilir.

    Demek bazı fevkalhad, harika ve akıl haricindeki bir kısım sevaplar, bu mezkûr hakikate bakar.
    Hem İslâmiyet'te her sevabın, her fazîlet-i a'mâlin en evvel mazharı ve bizlerin bir duada bir zerre sevabımızda, o duâda bir dağ kadar sevap ve feyzi kazanan zât-ı Ahmediye (s.a.s.), husûsî virdler ve duâlar ve şeriat ve risâlet cihetiyle değil, belki velâyet-i Ahmediye noktasında ve umûmî olmayan derslerinden kendine verilen en yüksek mertebeyi beyan eder. Kendine tam tebâiyet eden has vârislerini, o noktalara teşvik eder.

    "Gerçek Allah katındadır. Gaybı ancak Allah bilir" dedim. O vesvese edip şüphelere düşen adam, lillâhilhamd, kurtuldu, tam kanaati geldi. Belki sizin bazılarınıza faydası var diye size de gönderdim. Umûmunuza binler selâm...".16

    f. Bediüzzaman, el-Cevşenü'l-Kebîr'i devamlı okumuş, talebelerine okumalarını tavsiye etmiş ve Cevşen'i kendisi gibi talebelerinin de vird edindiklerini bildirmiştir:

    "...Nazif, büyük bir hayır yapmak için Risale-i Nur talebelerinin ehemmiyetli bir virdi olan el-Cevşenü'l-Kebîr'i makine ile teksir etmiş. Bunun sevabına dair, hâşiyesindeki pek harika ve müteşabih hadislerden faziletine dair olan parçayı beraber teksir etmek için bana yazmıştı.

    Ben de dedim: Otuz beş seneden beri her gün Cevşen'i okuduğum hâlde o haşiyeyi üç dört defadan ziyade okumadım... İnşallah yakında o mübarek el-Cevşenü'l-Kebîr, Risale-i Nur talebelerinin şevkiyle tenvîr edecek."17


    M. Fethullah Gülen (Hocaefendi)'nin
    Cevşen Hakkındaki Görüşü

    Fethullah GÜLEN (Hocaefendi)'nin, Cevşen ile ilgili sorulan bir soruya verdikleri cevap:
    "Cevşen hakkında Müslümanlar arasında farklı görüşler var. Bazıları onu baş tacı yaparken, bazıları da alabildiğine ilgisiz, hattâ habersiz. Bu sebeple, bizleri Cevşen hakkında aydınlatır mısınız."

    Cevap: Cevşen ile ilgili pek çok düşünce ve görüş ortaya atılmıştır. Daha çok Şiî kaynaklardan gelmiş olması, Ehl-i Sünnet'in Cevşen'e karşı soğuk davranmasına sebep olmuştur. Ancak bizim Cevşen ile ilgili mülâhazamız biraz husûsiyet arz etmektedir. Onun için de başkalarına ait görüşlerin naklinden daha çok, biz burada kendi mülâhazamızı aktarmak istiyoruz:

    1. Cevşen halisane yapılmış bir duâdır. Onun hangi cümle ve kelimesi ele alınırsa alınsın, damla damla ihlâs ve samimiyet yüklü duâ takattur eder. Durum böyle olunca, Cevşen kime izâfe edilirse edilsin, özdeki bu husûsiyete tesir etmemeli. Burada, "bir sözün Efendimiz'e izafesiyle bir başkasına izafesi arasında fark yoktur." demek istemiyoruz elbette. Demek istediğimiz şudur: Cevşen'in asgarî vasfı onun bir duâ olmasıdır. Başka hiçbir özelliği bulunmasa, sadece onun bu özelliği bile, Cevşen'e bir değer ve kıymet atfetmek için yeterli bir sebeptir. Halbuki onun daha nice özellikleri vardır ki, diğer maddelerde bazılarına işaret edilecektir. Öyleyse, sadece senedine âit şaibeden dolayı Cevşen'i tenkit pek haklı bir davranış olmasa gerek.

    2. Efendimize ait sözlerin bütün beşer sözlerine bir rüchâniyet ve üstünlüğü vardır. Ona ait beyan ve sözleri seçip tanımada maharet kazanmışlara gizli kalmayacak bir gerçektir ki, Cevşen baştan sona peygamberane ifadelerle bezeli bir edâya sahiptir. Bu sebeple de duâda ona ait malzemeleri kullanmak hem önemli, hem de kabule daha yakındır. Fakat yine de, bu bir tercih meselesidir. Yoksa insan namazın dışındaki duâları hangi dille yaparsa yapsın bu durum duânın aslına tesir etmez; zira Cenâb-ı Hak bütün dilleri bilir ve duâya icâbette sadece duânın samimi ve gönülden olmasını esas alır. Zaten dillerin ve renklerin ayrı ayrı oluşu O'nun kudretini ele veren âyetlerden değil mi?

    3. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi Sünnî kaynaklar Cevşen'e yer vermezler. Sadece Hâkim'in Müstedrek'inde Cevşen'den birkaç fıkrayı görebiliriz. Onun dışındaki eserlerde ben şimdiye kadar, Cevşen'e ait ibare ve ifadelerin birkaçının bile nakledildiğini görmedim. Ancak bu tamamen senede ait bir husûsiyete dayanılarak alınmış müşterek tavrın tezâhüründen başka bir şey değildir ve Cevşen'in değerine menfî yönde etki edecek bir ağırlığı da yoktur. Nitekim Buhârî ve Müslim'in rivâyet ettiği pek çok hadîs var ki, aynı hadisleri çok küçük farklarla, hatta bazen aynı şekliyle Küleynî'nin el-Kâfî'inde yer almaktadır. Ne var ki, Ehl-i Sünnet âlimleri, Küleynî'den tek bir nakilde dahi bulunmamışlardır. Hâlbuki onda yer alan hadisler, Buhârî ve Müslim'de de yer aldıklarına göre hem senet, hem de lâfız itibariyle cerhi söz konusu olmayan hadislerdir. Ancak, el-Kâfî'de yer alan hadisleri daha çok Şiî imamlar nakletmişler ve bu sebeple de Sünnîlerce, daha işin başında endişeyle karşılanmışlardır. Cevşen için de aynı durum söz konusu olmuştur. Eğer Cevşen Şiî imamlar yoluyla nakledilmemiş olsaydı, öyle zannediyorum ki, bütün Sünnîlerce kabul görecek ve baş tacı edilecekti. Fakat Cevşen, sened yönüyle bir talihsizliğe uğradığı için, bunca insan sırf bu yüzden onun nurlu, feyizli ve bereketli ikliminden mahrum kalmıştır. Şu anda böyle bir talihsizliği önleyecek güçte de değiliz. Asırların birikimiyle vücut bulmuş böyle bir kanaati bertaraf etmek imkânsız olmasa bile çok zordur.

    Bazen hadîs kriterleri ölçü olmayabilir. Ehlullahın Efendimiz'den keşfen hadîs alması hiç de az vaki olmuş hâdiselerden değildir. İmam Rabbânî der ki: "Ben, İbn Mes'ûd'dan, Muavvizeteyn'in Kur'an'dan olmadığına dair rivâyetini görünce bu sûreleri farz namazlarımda da okumamaya başladım. Ne zaman ki, Efendimiz'den onların Kur'an'dan olduğuna dair ihtâr aldım, ancak o zaman bu sûreleri farz namazlarımda da okumaya başladım". Bazılarının bizim kunut duâsı olarak okuduklarımızı, Kur'an'dan kabul etmesi de, yukarıda işaret etmek istediğimiz husûsa ayrı bir delil kabul edilebilir. Ve yine İmam Rabbânî'den bir misâl diyor ki: "Ben bazı hususlarda İmam Şâfiî'yi taklîd ediyordum. Ancak bana İmam Ebû Hanîfe'nin peygamberlik mesleğini temsil ettiği ihsâs edildi. Ben de Ebû Hanîfe'ye iktida ettim...".

    Bu durum da elbet belli kriter ve ölçü gerektirir. Yoksa önüne gelen herkes keşfen bir şeyler aldığını söyler ve ortalık bir sürü uydurma keşiflerle dolar. Ama bazı büyük zatları bu kategoriye dahil etmek çok büyük yanılgı olur. Onlar "Keşfen aldık" dediklerini mutlaka öyle almışlardır ve dedikleri de kat'iyen doğrudur. Ne var ki, bunları belli hadîs krıterleri içinde tahlîl etmek imkansızdır. Onun için de, hadîsçiler bu tür ifadelere iltifat etmemişlerdir. Ama onların iltifat etmemesi bu ifadelerin doğru olmadığı manasına da gelmez. Bütün bu söylediklerimiz Cevşen için de aynen geçerlidir. Onun için biz kesinlikle diyoruz ki, Cevşen manası itibariyle Efendimize ilhâm veya vahiy yoluyla gelmiştir. Daha sonra da ehlullahtan birisi bu Cevşen'i keşif yoluyla Efendimiz'den almış ve Cevşen bize kadar öyle ulaşmıştır.18

    Bu hususlara şunu da ilâve etmek faydalı olur kanaatindeyim. Gümüşhanevî gibi bir büyük veli ve Bedîüzzaman gibi bir sahip-kıran, Cevşen'i kabullenip onun vird edinmişlerdir. Cevşen'in me'hazindeki kuvvet ve kudsiyete ait başka hiçbir delil ve bürhân olmasa, sadece isimlerini verdiğimiz büyüklerin bu kabullenişleri ve yüz binlerce insanın Cevşen'e gönülden bağlanıp değer atfetmeleri, Cevşen hakkında en azından ihtiyatlı konuşmaya yetecek güç ve kuvvette delillerdir. Sadece senedine ait bir boşluktan dolayı Cevşen'e dil uzatmak en ılımlı ifadeyle bir haksızlıktır.


    Dipnotlar

    1. Buraya kadar anlattıklarımız, Mehmet Toprak tarafından, T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1993, Cevşen maddesi'nden özetlenerek ve bazı yerlerde küçük değişiklikler yapılarak iktibas edilmiştir.
    2. İslâm Ansk, Cevşen md.
    3. İslâm Ansk, Cevşen md.
    4. Ahmet Kurucan, Duâ İkliminde CEVŞEN, Zaman Gazetesi, 2 Ağ. 1996.
    5. Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur Külliyatı, İstanbul 1996, I,872 (3.Şua, son paragraf); I,973 (11.Şua, Onuncu Mesele); I,1128 (15.Şua, Beşinci, altıncı, yedinci, sekizinci küllî şehadetler);
    6. Ahmet Kurucan, agm.
    7. T.D.V. İslâm Ansk, Cevşen md.
    8. Ahmet Kurucan, agm.
    9. Ahmet Kurucan, agm.
    10. Risale-i Nur Külliyatı, I,144 (24.Söz, Birinci Dal'ın sonu); I,817 (30.Lem'a, Beşinci Nükte'nin Hatimesi); I,872 (3.Şua'nın son paragrafı); I,973 (11.Şua, Onuncu Mesele).
    11. R.N. Külliyatı, I,908-909 (7.Şua, Ayetü'l-Kübra, Birinci Makamın On altıncı Mertebesi); I,1131 (15.Şua, On beşinci Şehadet); II,1389 (Mesnevi-i Nuriye, Nokta, Onuncu Ders).
    12. R.N. Külliyatı, I,1128 (15.Şua, Beşinci, altıncı, yedinci, sekizinci küllî şehadetler); I,872 (3.Şua, son paragraf), I,973(11.Şua, Onuncu Mesele). 13. R.N. Külliyatı, I,652-653 (17.Lem'a, On üçüncü Nota).
    14. R.N.Külliyatı, II,1738 (Emirdağ Lâhikası I).
    15. R.N.Külliyatı, II,1736.(Emirdağ Lâhikası I).
    16. R.N.Külliyatı, II,1745-1746 (Emirdağ Lâhikası I).. R.N. Külliyatı, II,1824 (Emirdağ Lâhikası II).
    17. M. Fethullah Gülen, Prizma-1, İzmir 1995, s.119-122.

5. Sayfa, Toplam 6 BirinciBirinci ... 3456 SonSon

Benzer Konular

  1. PKK mensubu için ‘aktivist’ diyen rapora CHP’den ‘evet’
    KOMANDO Tarafından Güncel Haber ve Manşetler Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 26-04-2013, 11:54 PM
  2. Yorum: 1
    Son mesaj: 20-10-2012, 08:36 AM
  3. Said-i Nursi’nin 1922’de Atatürk’e yazdığı mektup
    YukseLL Tarafından Mustafa Kemal Atatürk Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 04-01-2011, 12:40 PM
  4. Hıkmet sunnet’ın degıl kur’an’ın adıdır.
    mopsy Tarafından islam (Müslümanlık) Foruma
    Yorum: 10
    Son mesaj: 17-11-2010, 07:23 PM
  5. ’Sil!’’ Dedin… Yırttım
    RABİA Tarafından Edebiyat Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 20-08-2008, 10:54 AM
Yukarı Çık