‘Allah’ın kılıcı’ nasıl olunur?

Siyer kitaplarının en az birini okuyanlar, Hz. Peygamber aleyhissalâtu vesselamın ‘Allah’ın kılıcı’ ünvanını kimin için kullandığını da muhakkak bilirler. ‘Seyfullah,’ yani ‘Allah’ın kılıcı’ ünvanıyla bizzat Hz. Peygamber tarafından şereflendirilen bu isim, Halid b. Velid’dir. Mekke’nin müşrik olarak bu dünyadan göçüp gitmiş önderlerinden Velid b. Muğire’nin oğlu olan, Uhud’da savaşın son kertesinde mü’minlerin yaşadığı yenilginin müsebbibi olan, bir askerî deha olarak onyedi yıl İslâm’a karşı harcadığı gücünü ve bilgisini bu tarihten sonra ölünceye kadar İslâm için kullanan Halid...
Peygamber aleyhissalâtu vesselamın vefatından sonra gerçekleşen fetihlerde de büyük hizmetleri olan, girdiği hiçbir savaşta mağlubiyet yaşamamış bu güzide sahabinin ‘Allah’ın kılıcı’ ünvanını Hz. Peygamberin hangi savaş için ve neden verdiği ise, nazarımızdan uzak kalmış bir husustur.
Gerçi, bu ünvanın kendisine Mute gazvesinde verildiğini hatırında tutanlarımız da az değildir; ama onlar için dahi, bu savaşta Halid’e bu ünvanın neden verildiği, üzerinde pek de durulmuş bir konu değildir.
Oysa Mute savaşına dair kısa bir bilgi, Halid’in nasıl da ‘Allah’ın kılıcı’ oluverdiğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Üstelik, ‘ezber bozucu’dur da.
Mute’nin bugün Ürdün sınırları içerisinde bir belde olduğunu bilmek, bu savaşın Medine’nin ne kadar uzağında olduğunu anlamak bakımından herhalde yeterlidir. Hz. Peygamber tarafından görevlendirilmiş bir ordunun gittiği en uzak mevkidir Mute.
Mute seferinin sebebi, Hz. Peygamberin Bizans egemenliği altında kendi bölgesini yöneten Busrâ hükümdarına gönderdiği elçi Hâris b. Umeyr’in yine Bizanslılara bağlı Gassânîlerin emîri Şurahbil b. Amr tarafından Mute’de öldürülmesidir. Bunun üzerine, Hz. Peygamber’in görevlendirdiği üçbin sahabi, Şurahbil’le savaşmak üzere Medine’den yola çıkmıştır. Hz. Peygamber’in ordu yola çıkarken önce evlatlığı Zeyd b. Hârise’yi, o öldürülürse amcası Ebu Talib’in oğlu Cafer’i, o da öldürülürse Ensar’dan Abdullah b. Revâha’yı komutan olarak tayin edip, o da öldürülürse komutanı seçmeyi ordunun kendisine bırakmasından sahabilerin anladığı üzere, üç komutanın da şehit olacağı bir seferdir bu.
Nitekim, İslâm ordusu daha Mute’ye varmadan, toplanan ordudan haberdar olan Şurahbil bölgedeki Arap kabilelerinden bir ordu toplamakla yetinmeyip Bizans’tan da takviye alacak; böylece üçbin kişilik sahabe ordusunun karşısına yüzbinin üzerinde bir ordu ile çıkacaktır.
Savaşın gidişatı, Hz. Peygamber’in zımnen haber verdiği şekilde olur. Önce Zeyd, ardından Câfer, sonra da Abdullah b. Revâha şehid olur. Onların şehadetlerini sanki savaş gözünün önünde oluyormuş gibi görüp bin kilometre ötedeki Medine’de ashabına bildiren Peygamber aleyhissalâtu vesselam, “Sonra, sancağı, Allah’ın kılıçlarından bir kılıç aldı” buyurur. İşte o kişi, ‘Allah’ın kılıçlarından bir kılıç’ olarak Halid b. Velid’dir.
Halid b. Velid, üç komutanları ard arda şehit edilen orduyu yeniden derler toplar, sonra askerî dehasını gösterir bir müdahaleyle, ertesi günlerde ordunun sağ, orta ve sol kanatlarını değiştirir. Bu şekilde, düşman ordusunun sağ-orta-sol cenahları her gün değişik bir orduyla karşı karşıya kalarak İslâm ordusuna takviye kuvvet geldiği zehabına katılır ve psikolojik bir çöküş yaşar. Halbuki, İslâm ordusuna takviye kuvvet gelebilir durumda değildir; yüzbini aşan bir orduya karşı mü’minler üçbin kişilik bir orduyla mücahede etmektedir.
Bu şekilde yedi gün süren bir savaştan sonra, mü’minler safında ondört şehide mukabil müşriklere yüzlerce kayıp verdirten İslâm ordusu, bu kadar bariz bir sayı farkı içinde sürdürülmesi ve kazanılması mümkün olmayan bu savaştan geri çekilir ve Medine’ye doğru yola koyulur.
Medine’ye döndüklerinde, çokları, onlara ‘kaçaklar’ diye, ‘dönekler’ diye hitap edecek; kanlarının son damlasına kadar savaşmak varken komutanları Halid’in emriyle geri dönmelerini bir zaaf olarak yorumlama cihetine gidecektir.
Buna mukabil, Hz. Peygamber aleyhissalâtu vesselam, “Onlar Allah yolunda savaşmaktan kaçanlar değil; bilakis döne döne savaşanlardır” diyerek, Medine’de kalan sahabileri Mute gazilerine karşı kem gözle bakıp kem söz söylemekten alıkoyacaktır.
Hz. Peygamber’in bu sözündeki isabet ise, sonraki yıllar içinde başta komutanları Halid b. Velid olmak üzere Mute gazilerinin Mekke’nin fethi başta olmak üzere pek çok savaşta gösterdiği gayret ve gerçekleştirdiği fütuhatla ortaya çıkacaktır. Mute gazileri, on yıl içerisinde Mute’den de ötesine gitmiş; fatihler olarak Kudüs’e ve Şam’a kadar erişmişlerdir!
Hz. Peygamber’in Mute savaşını mucizevî bir surette görüp de Medine’de ashabına anlattığı esnada Halid b. Velid için söylediği ‘Allah’ın kılıcı’ söz, onun Mute gazileri Medine’ye döndüğünde söylediği “Onlar Allah yolunda savaşmaktan kaçanlar değil, döne döne savaşanlardır” sözüyle birlikte düşünüldüğünde; hele ki bu ‘döne döne savaşanlar’ın daha sonra gerçekleştirdiği fetihler dikkate alındığında, nasıl ‘Allah’ın kılıcı’ olunacağının ipuçları da karşımıza çıkmaktadır.
Allah’ın kılıcı olabilmenin yolu, kazanılması imkânsız bir savaşı son kerteye kadar sürdürmek için inadına meydanda kalmaktan geçmemektedir. Bilakis, Halid, önce üç komutanı şehid edilmiş dağılan orduyu toplamak, sonra bu şartlarda savaşın kazanılmasının imkânsızlığı ortaya çıktığında orduyu geri çekmek suretiyle göstermiştir ‘Allah’ın kılıcı’ olduğunu. ‘Allah’ın kılıcı’ Halid, altı kılıcı savaş meydanında kırıldığında, son kılıcı da kırılıncaya ve kılıçsız kalıp düşmanların açık hedefi oluncaya kadar savaşmayı değil; eldeki son kılıcını kınına sokup mü’minleri savaş meydanından geri çekmeyi tercih etmiştir.
Demek ki, ‘Allah’ın kılıcı’ olabilmek için, kör bir cesaret, hikmetsiz bir ‘gözü karalık’ değil; sınırlarını hikmetin çizdiği bir cehd ve cesaret ile kuşanmış olmak; bir diğer açıdan ‘akıl-kalb bütünlüğü’ içinde cihad ediyor olmak gerekmektedir.
Demek ki, ‘Allah’ın kılıcı’ olabilmenin şartları arasında, ucu telef olmaya uzanan bir mücadeleye körü körüne devam etmek değil; gereğinde geri çekilip, mücahedenin zamanını, şeklini ve şartlarını yeniden değerlendirmek de vardır.
Mute savaşının tam orta yerinde Hz. Peygamber’in Halid b. Velid için söylediği ‘Allah’ın kılıçlarından bir kılıç’ sözüne ve Hz. Peygamberin kendisi için böyle söylediği Halid’in savaşın gidişatı içinde başvurduğu ‘geri çekilme’ tedbirine; ve hele ki Medine’de Mute’den dönen sahabileri müdafaa için söylediği ‘Allah’ın için savaşmaktan kaçanlar değil, döne döne savaşanlar’ sözüne baktığımda, bu çağda ve bu diyarda iman-küfür mücahedesi bakımından da dersler çıkarıyorum.
Modern çağlarda bu topraklarda yaşanan iman-küfür mücahedesine baktığımda, Bediüzzaman’ın Yeni Said olarak hayatı “‘Allah’ın kılıçlarından bir kılıç’ bu zamanda nasıl olunur?”un en parlak cevabı olarak zihnimde parıldıyor.
Kağıt üzerinde İslâm dünyasını beş dakikada kurtaran kimi Müslüman entellektüellerin stratejik analizlerinin ardına gizlenmiş kibirli dudak bükmelerin rağmına bu böyle...
Zamanın ve zeminin şartlarına denk düşen bir mücahede idrakinden yoksun hikmetsiz gözü karaların, siyaseten ona hasmâne tutum takınagelmiş iktidar yolcularının; yahut Allah için cihadı iki marş, üç slogan, dört gösteri yürüyüşünden ibaret görenlerin rağmına da...
Yeni Said’in zahiren ‘geri çekilen,’ ama Kur’ân’ın elmas kılıncını hiç elden bırakmayan ve hiç yere düşürmeyen mücahedesi sonrasında yaşanan iman fütühatı, Mute’de geri çekilen Halid’in sonraki yıllar içinde gerçekleştirdiği fetihlerle nasıl da örtüşüyor...

Metin KARABAŞOĞLU



kaynak