Oldukça güzel bir yazı...Okumanızı tavsiye ederim

'Hiç'lik Şarkılar / Yağmur -


Günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, ta nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah, istiğfarla çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir manevi yılan olarak kalbi ısırıyor. (...) Bir şüphe, vücud-i İlahiyeye dair kalbe gelse, kat'i bir delil gibi ona yapışmaya meyleder; büyük bir helaket kapısı ona açılır.
Bediüzzaman, ikinci Lema Birinci Nükte

Bu, Risale-i Nur okumalarımda dikkatimi en çok çeken şeydi: günah ve günahın işaretlediği yer... Bediüzzaman'ın tespiti bende karşılığı olan bir yorum olsa da, yine de her okuyuşta, yaslandığı felsefi gerçekliği merak ederdim. Ne zaman bu konuyu kitaplarının merkezine oturtan Dostoyevski, Nietzsche, Andre Gide gibi yazarları okuyunca merakım biraz yatıştı; 'günah' ve 'günaha çağrı' var oluşla ilgili temel iki konuydu. Tanrıtanımaz olarak bilinen yazarların hemen hepsi; dünyayı, dünyevi zevkleri necis gören ve dünyadan el etek çekmeyi öngören hristiyan ahlakı sebebiyle 'Tanrı'dan uzaklaşmış, dolayısıyla tanrıtanımazlıklarını temellendirmek istemişlerdir.

Mümince duruşu ve yaşayışı, 'günah' denilen her şey karşısında ateşli bir susuzluk olarak gören bu bakış, dinin tarif ettiği hayat içinde hadım olmuş (arzularını boğdurmuş) insanlar görür. Hayata ait ne kadar zevk, coşku, heyecan, haz varsa hepsine sırt dönmüş; kendilerini sürekli baskılayan; soğuk, donuk ve heyecansız insanlar... Alman romancı Herman Hesse'nin Narsizz ve Goldmund'ta tasvir ettiği gibi hem anlaşılmaz, hem de zavallı görünürler: 'Ne diye böyle sevi insanı, ince ve zengin duyularla donatılmış böyle bir kimse, bir çiçeğin kokusunu, bir sabah güneşini, bir ati, bir kuşun uçuşunu, bir müzik parçasını böylesine yürekten yaşayıp sevebilen biri, ne diye böyle bir kişi manevi yaşama adamıştı kendini, dünyadan el etek çekmeyi aklına koymuştu?' Manastırın; yalınkat, tek düze, hürlüğe" kapalı disiplinli atmosferi, Goldmund'un, hayatın kışkırtıcılığına açık sanatçı ruhu için: bir hapishaneydi sadece. Manastır Goldmund'a,mezar olacaktı. Hayat ise, bütün şuhluğuyla dışarıdaydı; günahın serpilip geliştiği bitimsiz ovada coşku vardı. Andre Gide Dünya Nimetleri'nde: bunu çok daha trajik bir dille anlatır: 'Meyvalar şuracıktaydı; ağırlıkları dalları eğmeye, yormaya başlamıştı; -ağzım şuracıktaydı, hem de arzuyla doluydu;-ama ağzım kapalı kaldı, ellerim de uzanmadı, çünkü dua etmek için birleşmişlerdi; -ruhum ve tenim de umutsuzca susamış kaldı. Haz kapımı çalıyordu; arzu ona yüreğimden sesleniyordu; bense secdedeydim, açmıyordum kapımı.' Romanlarında, hayatı 'dar kapı'ya dönüştüren hıristiyan ahlakına ciddi eleştiriler getiren Gide etkin bir romancı. İlhan Berk, kendisini anlattığı Uzun Bir Adam'da, 'günah' aşkıyla (gerçekliğin bilgisiyle değil) gelişen tanrıtanımazlığa işaret açısından önemli bir ayrıntı sunar: 'Andre Gide, beni çileden çıkarmıştı. Bir Saul değildim ama, onu eni konu doğrulayandım da. Sonunda Gide beni baştan çıkardı, onun kitaplarıyla günah işlemeyi öğrendim, günahtan keyif aldım. Yaşama öylece bıraktım kendimi. Bir töre tanımaz oldum.'

Evet, dinin inşa ettiği kalp ve zihinde günahın yakıcı bir karşılığı var; ateş kadar gerçek ve uyarıcı... Günah ile kavramlandırılan fiillerin bütünü, inananın etrafında ateşten bir top gibi dolanıp durur; bir daire bir hareket alanı oluşturur. Yakar; ona dokunan, bir yerinden tutuşmaya başlar. Sanki günah, izole edilmiş alanın giriş kapısıdır; hayatın kışkırtıcı, oyalayıcı ve aynı zamanda tehlikelerle dolu görünümü günahla birlikte yüzündeki peçeyi indirir. O bir şeytandır; şeytanın eli, sesi ve nefesidir; inananı belirlenen alanın dışına çağırır. Çağrılan yerde, hayat olabildiğince sere serpe uzanmıştır; hiçbir tanımlama ile sınırlanmamış, bütün nesnelliğiyle ortadadır. Hayat hiçbir şeydir orda; aşkın (müteal) bir yüzü yoktur. Bir sen varsın, bir de o; güdülerin ne diyorsa onu yaparsın. Bu durum Dostoyevski'ye, Ecinniler'deki şu önermeyi söyletir: 'Eğer Tanrı varsa, her şey ona bağlıdır ve onun istemi dışında hiçbir şey yapamam ben. Eğer yoksa, her şey bana bağlı demektir ve bağımsızlığımı ileri sürmem gerekmektedir.'

Her kim ki yaşamını kurtarmak ister, yitirecektir onu; ama veren (yaşamından vazgeçen) kimse, ölümsüz kılacaktır yaşamını' diyen İncil'in rağmına ve Tanrı'nın rızası hilafına olan bir hayatı pişiren tanrıtanımazlık için günah önemli bir duraktır- Çünkü günah, ancak Tanrı'yı unutuşla ve ona yabancılaşmakla mümkün olabiliyor ve günah işleyerek Tanrı'dan uzaklaşılabiliyor. Bu sebeple günah, bir özgürlük anıtı olarak insanın önüne konulur. Ancak bu tanrıtanımazlık durumu; Tanrı'nın yokluğuyla değil, var olan Tanrı'ya düşmanlıkla izah ediliyor. Tanrı'nın müdahalesi ve arzusuna kapalı hayatın içinde, sanki Tanrı yokmuş gibi hareket etme (günahkar olma) serbestiyetini getiren bu tanrıtanımazlık bilimsel değildir. Etienne Gilson, Ateizmin Çıkmazı'nda 'Bilimsel ateizm yoktur. Çünkü ilim Tanrı kavramını değerlendirme yetkisini haiz değildir' dedikten sonra, devamla şunu diyor: 'Bir de pratik ateizm var. Belki en yaygın ateizm şekli olan dinsizliktir. Bu ateizm, bizzat inananların şuurunda en sinsi bir tehdit ve sanki Tanrı yokmuş gibi yaşamaktan ibaret olan bir ateizm şeklidir.'

Bu tür ateizmin piri ise kanaatimizce Nietzsche'dir. Çünkü pratik ateizm, daha çok Nietzsche'nin klişeleşen sözünde kendini ifade ediyor. Bilindiği gibi orda Tanrı yoktur denmiyor; Tanrı vardı, ama öldü deniyor: yani artık 'üstün-insan' var. Nietzsche'nin bu sözü şu çağrıyı içeriyor: 'Ey insan! Binlerce yıldan beri insanın yerini zorla elinden alan mitolojik bir varlığa kendinizi vermekten vazgeçin; onun yerine kendinizi geçirin; üstün-insan olun!...' Mit'ten (Tanrı'dan) kurtulunca insan, kendi öz değerini bizzat ilan etmek üzere hür ve kendisi, Ecce Homo (İşte İnsan) olacaktır; en büyük günah da, insana Tanrı'dan daha az değer vermek... Tanrı'ya sırt dönerek günaha yüz çevirmenin, insanın kendisine sahip çıkışı olarak yorumlanıyor. İnsanları günaha çağıran bir mabet kurmak isteyen yazarın ifadesiyle, 'İnsanlar, bir büyük güce ibadet ederler. Günah ise, insanın kendine tapması, kendi arzularına ibadet etmesidir.' İşte bu sebeple, pratik ateizm bir seküler din öngörüyor, diyebiliriz; mesela Nietzsche Hıristiyanlıkla, Hz. İsa ile aşık atıyor. 'Dostoyevski' isimli biyografik çalışmasında Andre Gide bunu açıkça söylüyor: 'Nietzsche İsa'yı kıskandı, hem de deli gibi kıskandı. O, Zerdüşt'ü yazarken İncil'le aşık atma arzusuyla kıvranmaktadır. İncil'in Cennet Mutlulukları bölümündeki söyleyiş biçimini benimser; Antechrist'i (İsa'ya karşı) yazar ve son eseri olan Ecce Homo'da öğretisini aşmak istediği Adam'ın (İsa'nın) karşısına zafere ulaşmış bir rakip gibi çıkar.' Allan Megill de, aşırılığın Peygamberleri'nde 'Nietzsche Zerdüşt'ün İncil'le kıyaslanabileceğini düşünür' der.

Tanrı'nın bakışıyla varlığı tanımlayan dinin 'dar kapı'ya dönüştürdüğü hayata 'hayır!' diyerek; anlamsız ama olabildiğince kullanıma açık, kışkırtıcı hoşlukları olan ama aynı zamanda açılarıyla da insanın içini burkan bir hayatın içine düşen pratik ateizm, (insan vurgusu üzerine oturmasına rağmen) tercih edilebilir mi? Dinin (Tanrı'nın) yerine oturttuğu birey (üstün-insan) yaşanabilir bir çevre oluşturabilmiş mi? Nihilistçe bakışla tanımlanan, günahın seller sular gibi aktığı bohemce hayatın içinden mutluluk şarkıları yükselmiyor, niçin? Pratik ateizmin pratiği yüz güldürmüyor, huzurlu kılmıyor. 'Günaha çağrı' gibi bir şey olan bu tanrıtanımazlık, insan yüreği ve pratiğinde ciddi bir boşluk oluşturuyor. Godot'yu Beklerken'i okuduktan sonra bizzat müşahade ettiğimiz bir hadise bunu çok daha iyi gösteriyor:

Ramazan'dan iki ay önce, üç ayların başlangıç günlerinden birinin ikindi saatleri... Güz mevsiminin havasında sararıp düşen yaprakların ağaç altlarını doldurduğu vakitlerden bir gün...

İkindi namazından sonra, cami avlusunda duran bir bankta ayakkabı bağlarımı bağlıyordum. Hemen yanıbaşımda oturan beyamca, duyabildiğim tonda mırıldanıyordu: 'Çok şükür üç aylara girdik! İki ay sonra Ramazan da gelecek! İnşaallah bir kez daha Ramazan'a kavuşacağız. Oruç tutacağız; camiler dolacak; sahura kalkılacak; iftar edilecek; teravih kılınacak... Her şey, her şey çok güzel olacak! Allahım bana bir kez daha o günleri yaşat!..'

Oturup dinledim. Sevgiliyi bekleyen aşıklarınkine benzeyen iki göz; heyecan, hasret ve ümit içindeydiler. Beyamca, yüzü yere dönük yapraklar gibi hayattan düşmek üzereydi; ama Samuel Beckett'ın Godot'yu bekleyen oyun kahramanlarından ne Estragon'a ne de Vladimit'e benziyotdu. Yaşlanmış bedeniyle, derinleşmiş yüz hatlatıyla, badireler atlatmış kendisiyle batışıktı. Çok daha önemlisi; içine doğduğu hayata, Allah'ın insana hitabı olan vahyin içinden bakıyordu. Her şeyin; zamanın, varlığın, hayatın, insanın, acının, musibetin, sevincin.. anlamı vardı. Bekliyordu ve beklediği Ramazan gelecekti; Ramazan, Godot gibi bir bilinemez değildi.

Hafif yüksekçe bir tümseğe oturan ve sürekli çizmesini çıkarıp tekrar ayağına geçiren Estragon; niçin orada durduğuna, kimi ve neyi beklediğine anlam verememenin sıkıntısı içinde, 'yapacak bir şey yok!' diyordu. Estragon, anlamsızlığın ve sıkıntının orta yerinde; kendini, hayatı, hayatın içindeki duruşunu 'hiç' görüyordu. Başındaki şapkayla oynayıp duran arkadaşı Vladimir, yüreğini ferahlatacak bir cümle söyleyemiyordu. Vladimir'in Estragon'dan hiçbir farkı yoktu. Estragon'un 'yapacak hiçbir şey yok!' dediği yerde, o sadece, 'Bu düşünceye inanmaya başlıyorum. Bütün hayatım boyunca bunu kendimden uzak tutmaya çalıştım. Çalıştım, ama görüyorsun yine buradayım ve hala Godot'yu bekliyoruz' diyebiliyordu.

Oyun boyunca; Godot'yu kimdir, ne zaman gelecek bilinmez. İkisi için de beklemek dayanılmaz bir hal aldığı vakitlerde, durdukları yerde bulunan ağaca kendilerini asmayı düşünürler; sonra, 'ya Godot'yu gelirse!...' deyip vazgeçerler. Durdukları yer, orada yaşanan, beklenen ve düşünülen her şey, 'hiç'liğe bulanık yüzüyle ortada görünür.

Ramazan'ı bekleyen beyamcanın sevinci ve Godot'yu bekleyen Estragon-Vladimir'in tedirginliği... Dinin içinden hayata bakan insanın sükuneti ve dini hayattan kovan bakışla huzur bekleyen insanın çaresizliği.. Farklı yerde duran iki insan modeli ve iki ayrı dünya... Birinde huzur, diğerinde tedirginlik...

Godot, hayatı daraltan Hristiyani yorumlar ile modernizmin hegemonik yapısı arasında kalan bireyin çaresizliğini çığırır. Bu baskılayıcı iki unsurun geliştirdiği çözümsüzlüğün orta yerinde yön duygusu yitirilirken; dünya savaşlarının bakiyesi olan trajik sonlar ise, bunun üzerine tuz biber ekerek pratik ateizmin teorisyenlerine 'hiç'lik şarkılarını söylettir. Meşhur hikayedir; mezarın yanından geçen korkak adam, korkusunu bastırmak için şarkılar söyler. Var oluşunu anlamlı kılmayan Hristiyanlık ve içindeki boşluğu doldurmayan modernizmin başına bela ettiği korkuyu gidermek adına da, 'hiç''lik şarkılar söyleyen insanlar oldu; bunlarla Godot'yu beklemeye koyuldular. Müslümanın, daha genel bir ifadeyle 'şarklı'nın yaşadığı Doğu'da da bir çok savaş koptu, dramlar yaşandı. Ancak burada ne Hıristiyani yorumların paralelinde hayatı hapishaneye çeviren İslami bir yorum vardı, ne de modernizmin baskılayıcı dili hakimdi. Her durumda, 'şarklı'yı teskin ve tatmin eden kaynaklar vardı; 'Doğu mistisizmi' diyebileceğimiz bu büyük havzada 'günlük güneşlik şarkılar' dinleniyordu. Batılı anlamda tragedyası olmayan doğu mistisizmi, bugün Batılı zihin için de umut kapısı oluyor. Şimdilerde çok daha popülerleşen 'doğuya yolculuk'lar boşuna olmasa gerek. Evet düşünsel travmalar geçiren; müminin sükunetinden yoksun kalan dünyanın kalbi şimdi daha bir şevkle 'Allah!' diyor. Allah'ın bir zamanlar yaşadığı bir kalpte ölüp gitmesinden asla emin olunamaz. Kesin olarak ondan kurtulduğunu sanan bazı ruhlarda bile, bu inanç hala yaşamaktadır. Dinin yeniden dirilişinden bahsediliyor. Etienne Gilson, bu tür bir yeniden dirilişi, itirafname diyebileceğimiz bir mektupla örneklendiriyor. Mektup Benjamin Constant'dan...

'Bildiğiniz gibi, ben artık o gözü pek, bu dünyadan sonra hiçbir şey olmadığına inanan ve bir başkası olmadığı için tadını çıkardığı bu dünyadan son derece memnun olan bir filozof değilim. Benim eserim (Çoktanrıcılığın Tarihi), Bacon'ın söylediği şeylerin çarpıcı bir ispatıdır: az ilim insanı ateizme, çok ilim ise dine götürür. Her taraftan topladığım olguları pozitif bir şekilde derinleştirerek ve bunların inançsızlığa karşı çıkardıkları sayısız güçlüklerle defalarca karşılaşmak suretiyledir ki, kendimi, dini fikirlerin tarihinde daha gerilere gitmek mecburiyetinde hissettim. Elbette ki bunu iyi niyetle ve inançla yaptım zira, geriye doğru atılan her adım, bana pahalıya mal oldu. Şu anda da hala tüm alışkanlıklarım ve tüm hatıralarım felsefidir ve de dinin benim üzerimde fethettiği herşeyi menzil menzil savunuyorum. Hatta bir izzet-i nefs feragati bile sözkonusudur. Zira, bu türden bütün kanaatleri hücum etmek için kullandığım mantıktan daha sağlam bir mantık bulmanın güç olduğunu sanıyorum. Kitabımın tek kusuru, şu anda bana, doğru ve iyi görünenden aksi bir yöne sahip olmasıdır. Böyle olmasaydı kesin olarak partiyi kazanmış olurdum. Hatta dünya çapında ünlü olurdum. Zira çok hafif bazı eğilimlerle kitabımdan, bugün çok istenen şeyi, yani vasat insanlar için bir ateizm sistemi, papalara karşı bir manifesto ve lüzumlu bir itiraf ile düzenli bir bütün oluşturdum ve masallarda olduğu gibi bu, insanların hem gururunu, hem de iktidarını okşardı.'

Alev Alatlı Schrödinger'in Kedisi'nde, varoluşçu psikiyatrinin önemli temsilcilerinden Dr. Irwin Yalom'un önemli bir uyarısını aktarır: 'Gerçeğin soğuğuna dayanamayacak hastayı çırılçıplak soymaktan sakının. Ve dinin büyüsüyle aşık atmaya kalkıp kendinizi tüketmeyin. Dine olan susuzluk çok şiddetli, kökleri fazla derin, kültürel pekiştirilmesi fazla güçlüdür. Sunacak daha iyi bir şeyiniz yoksa hiçbir zaman eldekini almayın!'

Bu uyarı, dini içselleştirmemekle birlikte, pratik fayda açısından yine de önemlidir.


kaynak