Gösterilen sonuçlar: 1 ile 5 Toplam: 5
  1. #1
    Süper Aktif Üye RABİA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Mesaj
    4.585
    Blog Mesajları
    4
    Rep Gücü
    52573

    Padişahlar neden hacca gitmediler?

    Padişahlar neden hacca gitmediler?

    Önümde iki soru var…

    1. “Osmanlı padişahlarından hiç birinin hacca gitmediği doğru mu? Doğru ise, çok dindar olduklarını bildiğimiz padişahlar neden hacca gitmediler?”

    2. “Yazdığınız eserlerde idealize ettiğiniz padişahlardan pek çoğunun, bu arada meselâ Sultan Dördüncü Murad’ın içki içip sarayda keyfettiklerini bir gazetede okudum. Gazetenin yazdıkları mı doğru, yoksa sizin yazdıklarınız mı?”

    Tarih bilgisinin gazetelerden değil, tarihî belgelerden alınması gereğini hatırlattıktan sonra, Osmanlı padişahlarının şarap içtikleri hem bir genelleme, hem de bir aldatmacadır…

    Bu iftira öncelikle Yıldırım Bayezid’e yöneliktir, ki, dini salâhatı, yaşça geçkin olmasına rağmen, “Bize böyle fâzıl ve kâmil bir damat gerektur” diyerek kızını büyük din bilgini Emir Sultan’a (asıl ismi Şemsüddin Muhammed Buharî) verecek kadar yüksek seviyededir.

    Öte yandan, Emir Sultan’ın dini hükümlere bağlılığını bilenler, padişah bile olsa, içki içerek dinin hükmüne karşı gelen birinin kızını almayacağını da iyi bilirler.

    Sultan Dördüncü Murad’ın içki içtiği söylentisi ise, Safevi casusları tarafından, milleti padişahından soğutmak amacıyla çıkarılmış bir dedikodudur.

    Sultan Murad “gut hastalığı”na müptelâ idi. Mafsallarında zaman zaman dayanılmaz ağrılar hissederdi. Biraz olsun rahatlamak için de, doktorlarının tavsiyesiyle afyon alırdı. Afyonun uyuşturucu etkisi olduğu için, bazen padişahın dengesi bozulur, salınarak yürürdü. Osmanlı Devleti ile arası açık olan Safevi casusları, işte bu görüntüyü kullanarak padişahın içki içtiğini yaydılar.



    Neden hacca gitmediler?

    Osmanlı padişahları tüm icraatlarını şeyhülislâmın fetvasına dayandırmak zorundaydılar…

    Bu hükümden biraz olsun ayrılan padişahlar karşılarında şeyhülislamı buluyor, şiddetli tepki görüyorlardı. Meselâ Yavuz Padişah, düzeni bozan Hıristiyanların zorla Müslüman yapılmasını emredince, Şeyhülislâm Zembilli Ali Cemali Efendi şiddetle buna karşı çıkmış, böyle bir yetkisi olmadığını, ısrar etmesi halinde ise tahttan indirilmesi için “fetva” vereceğini Yavuz Padişah’a söylemişti. Yavuz Padişah ancak bu ciddi tehdit karşısında verdiği karardan dönmüş, iş tatlıya bağlanmıştı.

    O kadar ki, Kanuni Süleyman, her icraatını Şeyh’in fetvasına uygun yaptığını göstermek için fetva dolu sandığın mezarına konmasını istemiş, İslâm inancında buna yer olmadığını söyleyerek merak içinde sandığı açtıran Şeyhülislâm kendi fetvalarını görünce, başını ellerinin arasına alıp şöyle mırıldanmıştı:

    “Sen kendini kurtardın Süleyman, ya biz kendimizi nasıl kurtaracağız!”

    Böyle bir dünyada, dinin hükmüne aykırı icraat yapmanın imkânsızlığı ortadadır. Demek oluyor ki, padişahların hacca gitmemesi, altı yüz yıl Osmanlı’yı İslâm çizgisinde tutmak için kılı kırık yaran İslâm âlimlerinin fetvasıyla gerçekleşmiştir.

    Peki ama neden böyle bir fetva verdiler?

    Bu soruya çeşitli yayın organlarında defalarca cevap verdiğimi hatırlıyorum. Hatta bu konuyu son kitabıma (Biz Osmanlıyız, Nesil Yayınları, 0212 551 32 25) da taşıdım. Fakat Hazret-i Mevlâna’nın buyurduğu gibi, “Okumayana hiçbir kitap yazılmamıştır.”



    Üç temel sebep

    Biliyorum, bu yazı da bazıları tarafından okunmayacak, bu yüzden aynı sual zaman zaman yine gündemime girecektir. Ne yapalım, bu da yazarın kaderi işte!

    Şimdi gelelim Osmanlı padişahlarının hacca neden gitmedikleri şeklindeki sualin cevabına

    1. İletişim ve ulaşım imkânlarının son derece sınırlı olduğu bir savaşlar ve isyanlar çağında padişahların uzun süreli olarak başkentten ayrılmaları, devletin varlığını tehlikeye düşürebilirdi.

    2. Padişahların uzak bir yere gitmesi, kuşkusuz herhangi birinin gitmesiyle aynı olamazdı. Uzun yol boyunca uğrayabilecekleri saldırıları püskürtmek için büyük bir orduyla hareket etmeleri gerekirdi…

    Ayrıca da hanımlarını, hizmetkârlarını, aşçılarını, muhafızlarını, vezirlerini ve danışmanlarını beraberlerinde götürmek zorundaydılar…

    Dahası, gelip geçtikleri her beldenin önderleri, devlet geleneğinin bir icabı olarak, padişahı merasimle karşılayıp merasimle uğurlayacaklardı...

    Bütün bunlar için büyük masraflara katlanmak lâzımdı. Gerçi devlet zengindi, ancak, padişah da olsalar, kişisel ibadetlerinin faturasını devlete yükleyemezlerdi. Bu öncelikle hukuka, sonra da millete haksızlık olurdu.

    Kendi keselerinden karşılamaları ise mümkün değildi: Çünkü hiçbir padişahın büyük bir orduyu İstanbul’dan Hicaz’a götürüp getirecek parası yoktu.

    3. Bütün bunları ve benzer mahzurları dikkate alan Osmanlı uleması, (ki aralarında Molla Gürani, Ak Şemsüddin, Molla Zeyrek, Molla Fenari, Ebussuud Efendi, Zembilli Ali Cemali Efendi, Molla İbn-i Kemal gibi, din ve hukuk bilgisi tartışılamaz âlimler de var) padişahların hacca gitmesine izin vermedi.

    Dolayısıyla padişahlar da hacca gitmediler. (Gitmeye kalkıştığı için çıkan kargaşa yüzünden, Sultan Genç Osman’ın kellesi gitti) “Fitne katilden eşeddir” hükmünce, fitne çıkmaması bağlamında, bir farzı terk etmek zorunda kaldılar.



    Peygamber sevdası

    Ancak dindarlıkları tartışılmaz gerçektir. Sultan Vahideddin’in şöyle dediği meşhurdur: “Ağabeyim Sultan Reşad bizim hanedan mensupları arasında en az dindar olanıydı, ama o da Kur’an-ı Kerim’e sarılarak öldü.”

    Ayrıca, Peygamber-i Âlişan Efendimiz’i, ashabını ve ailelerini çok sevdiklerine hayatları şahittir.

    Örnek olarak: Fatih, Bizans’ı O’nun aşkına (bir hadisinin ışığında) fethetti. Kendisine bir saray yaptırması gerektiğini söyleyenlere, Ebu Eyyube’l-Ensari’yi kast ederek: “O güzel Peygamber’in mihmandarını bulup, ona bir türbe yaptırmadan kendime bir saray yaptırmaya haya ederim” dedi.

    Ak Şemsüddin Hoca, Ebu Eyyub’un kabrini bulur bulmaz, Padişah oraya koştu ve ceddi Osman Gazi’nin kılıcını, Ebu Eyyub huzurunda kuşandı. Sünnete bağlı kalacağına huzurda and içti.

    Yavuz Padişah, adı hutbede “Hicaz’ın hâkimi” diye okununca, şöyle feryat etti: “Hayır, hâkimi değil hadimiyiz, hizmetkârıyız!”

    Zaten Mısır Seferi’ne Efendimizin rüyasına girip talimat vermesiyle çıkmış, Cengiz Han ve Büyük İskender gibi cihangirlere diz çöktüren Sina Çölü’nü Peygamberinin aşkıyla geçerken, önünde zaman zaman Efendisini görmüş, ata binmesini isteyen hocası İbn-i Kemal’e, ağlayarak şöyle demişti:

    “Peygamberim önümde yaya yürürken, ben hangi yüzle ata bineyim!”

    Ve Kâbe'nin avlusunu süpürttüğü tavus kuşu tüylerinden birini tacına takmıştı…

    Ayrıca, bir süpürge şeklini, “Hicaz’ın hizmetkârıyım” anlamında hayatının sonuna kadar sorgucunda taşımıştı.

    Çoğu Peygamber Efendimiz’in yadigârı olan Kutsal Emanetler’in başında, kesintisiz yirmi dört saat Kur'ân okunması için otuz dokuz hafız görevlendirmiş, kırkıncı hafız olarak da listeye kendini yazdırmıştı: Elfakir, Selim. Kendine “fakir” diyen adam hem Osmanlı Padişahı, hem Doğu Roma İmparatoru, hem de Emir-el Mü’minindi. (Mü’minlerin Emiri)

    Sultan Birinci Ahmed, Resulüllah’ın mescidine yedinci minareyi ekletmeden kendi adını taşıyan altı minareli camiini yaptırmadı. (Sultan Ahmed Camii)

    Ve Efendisinin mübarek ayak izini, “N’ola tacum gibi başımda götürsem daim” diyerek, sorguç niyetine tacının üzerine koydu.



    Peygamber mirasına bağlılığın göstergesi: Sürre Alayı

    Osmanlıların Peygamber sevdasını sadece “Sürre Alayı” ile dahi örneklemek mümkündür…

    Halifeliğin Osmanlılara geçişinden, yani Yavuz Sultan Selim’in Mısır Sefer-i Hümâyunu sonrasından itibaren, Osmanlı Devleti, her yıl, Haremeyn'e (Mekke ve Medine’deki kutsal mekânlara) armağan olarak para ve örtüler gönderirdi.

    Gönderilen paralar başta Peygamber Efendimiz’in ve ashab-ı kiramın torunları olmak üzere, bütün Medineli fakirlere dağıtılırdı.

    İstanbul her sene Peygamber diyarına hizmet edebilmenin hazzını yaşar, lezzetini duyardı.

    İşte bu armağanları Hicaz’a “Sürre-i Hümayun” da denilen “Sürre Alayı”, Eskişehir, Seyitgazi, Bayat, Bolvadin, Akşehir, Konya güzergâhını takip ederek Suriye yolundan Mekke'ye götürürdü.

    Sürre Alayı her yılın hac mevsiminde İstanbul’dan büyük merasimlerle uğurlanır, padişah İstanbul çıkışına kadar refakat eder, bu esnada mutlaka yaya yürürdü.

    Bu merasim İstanbul halkı için çok büyük bir olaydı. Kutsal beldelere milletin ortak yüreğini götüren Sürre Alayı’nı seyretmek için büyük kalabalıklar toplanırdı...

    Merasimi seyredenler sevinçle ağlama arasında kalır, bazen kutsal mekânların hasretiyle gözyaşı dökerken, bazen de kutsal mekânlara armağan gönderen büyük bir millete mensup olmanın huzur ve neşesini yaşarlardı.

    Sürre Alayı’nın götürdüğü armağanların en önemlileri, hiç kuşkusuz, Kâbe örtüsüyle, üzerinde devrin padişahının adı olan “Kâbe Kuşağı”ydı.

    Onların yanı sıra Medine'ye (Ravza-i Mutahhara ve sahabe mezarlarına) de yeni örtüler gönderilirdi.

    Eski Kâbe örtüleri

    Eski örtüler Mekke Emiri tarafından kara yoluyla İstanbul’a gönderilirdi. (Örtüler hacc-ı ekber [Hac zamanında Cuma hutbesiyle Arafat'ta okunan hutbenin aynı güne rastlaması] olduğu yıllarda bütün olarak saklanmış, diğer zamanlarda kesilip parçalanarak hacılara dağıtılmış, camilere, türbelere gönderilmiş, levha halinde asılmış veya sandukalar üzerine örtülmüştür)

    Örtülerin İstanbul’a gönderilen kısmı önce Üsküdar’a, oradan da merasimle Eyüp Sultan’a nakledilir, Hazret-i Halid’in türbesine konurdu.

    Daha sonra âlimlerden, şeyhlerden ve devlet büyüklerinden oluşan bir topluluk taraflarından tehlil ve tekbirlerle Hazret-i Halid türbesinden alınıp Edirnekapı yoluyla Topkapı Sarayı’na götürülürdü.

    Saraya getirilen bu örtülerin bakımını Hazine Kethüdası denetiminde “avadancılar” yapardı. (İyi sayılabilecek durumda günümüze kadar gelen bu örtüler, Topkapı Sarayı Müzesi Emanet Hazinesi'ne kaydedilmiş ve önceleri Hırka-i Saadet Dairesi'nin Silahdar Hazinesi'nde saklanmış, 1959-1960 yıllarında sarayın mutfaklar kısmındaki eski yağhane binası onarılıp kumaş deposu haline getirilince örtüler de buraya nakledilmiştir)



    Osmanlı Devleti’nin varlık sebebi

    Sürre Alayı ile Hicaz’a yıllar boyu gönderilen yardımı “Anadolu’nun mali kaynaklarını Arap çöllerine gömmek” olarak görüp eleştirenlere, şu kadarını söyleyeyim ki, Osmanlı Devleti’nin varlık sebebi “İ’lâ-yı Kelimetullah”tı (Allah adını yüceltme ve yayma). Varlık sebebi böyle özetlenebilen bir devletin, o inancın kalbine hizmet etme mükellefiyeti olur...

    Bu inançla Yavuz Sultan Selim, Mısır fethi esnasında okunan bir cuma hutbesinde, kendisinden, “Hâkimul Haremeyn” (Mekke ve Medine’nin hâkimi) olarak bahsedilince, ağlayarak itiraz etmiş, “hâkim değil hâdim” (hizmetkâr) olduğunu söylemişti.

    Osmanlı, Sürre Alaylarıyla Peygamber mirasına sadakatini vurguluyordu.

    Bu konuda daha pek çok örnek var: Ama yerimiz müsait değil. Kısaca söylemek gerekirse, çoğu Osmanlı Padişahları, Resulullah’a ve sünnetine yürekten bağlıydılar.

    O kadar ki, Osmanlı Devleti için “Sünnetin devletleşmiş hali” demek hiç yanlış olmaz.


    kaynak
    Tırtılın Dünya'nın sonu dediğine;
    Usta, kelebek der.

  2. #2
    Aktif Üye tntcool - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2010
    Nerden
    Antalya
    Mesaj
    2.191
    Blog Mesajları
    3
    Rep Gücü
    54809
    Koskoca bir imparatorluğun işi biter mi de vakit bulup hacca gidecek...

  3. #3
    Tecrübeli Üye aslnyrkli - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2010
    Mesaj
    267
    Rep Gücü
    14124
    cok taraflı bi yazı bu padişahlar padişah olarak mı doğdular padişah olmadan once gitselerdi cem sultan gitmiştir ve abisine gönderdiği mesaj da bununla ilgili olarak hac ca gitmek tüm dünya yoneticiliğinden daha ii dir demiştir

    IV. Murad, Kendisi tiryaki derecesinde içki müptelâsı olduğu halde IV. Murad, memlekette içkiyi, tütünü ve sigarayı yasaklar, gece sokağa çıkma yasağı getirir.

    IV. Murad, Revan Seferi neticesinde Revan ve Kuzeydoğu Kürdistan'ı ele geçirdiğinin hemen akabinde meşhur Bağdad Seferi'ne çıktı. Bu sefer sonucu Bağdad'ı İran'ın elinden aldı ve Osmanlı – İran arasında 1639 yılında Qasr-ı Şêrin Antlaşması imzalandı. Bu antlaşmaya göre;

    1 – Azerbaycan ve Revan İran'a bırakılacak,

    2 – Güney Kürdistan ve Bağdad Osmanlılar'ın olacak,

    3 – Osmanlı ile İran arasında Zağros Dağları sınır kesilecektir.

    Qasr-ı Şêrin Antlaşması halen geçerliliğini koruyan bir antlaşmadır ve bugünkü Türkiye – İran sınırı burada belirlenmiştir.

    Antlaşmadan sonra IV. Murad geri döner.

    "DİYARBEKR'E HOŞ GELMEDİNİZ"

    Bütün bunlar olurken Kuzey Kürdistan'da bazı problemler ortaya çıkar. IV. Murad, Bağdad Seferi'nden dönerken, yönetime karşı oluşan bu "ince durumları" gidermek için Amed ( Diyarbakır )'e uğrar. Etrafındakilere Kürdistan'ın durumunu, buradaki halkın yaşantısı ve kendi yönetimi konusunda ne düşündüklerini sorduğunda, bölgede kendi yönetiminden hoşnut olunmadığı ve halkın çoğunluğunun kendisine karşı olduğu söylenir. Bunun üzerine IV. Murad, bölgenin tüm ileri gelenlerinin, ağaların, şeyhlerin ve müderrislerin toplanmasını ve kendisine açıkça biatlerini bildirmelerini emreder. Bu emir üzerine, köyünde müderrislik yapmakta olan Seyyid Molla Qâsım-ê Haşimî'ye de gidilip, biat etmek için çağrılır. Fakat Seyyid Qâsım Efendi bu teklifi reddeder.

    Aynı şekilde, Kürdistan'ın ileri gelen âîlelerinden biri olan Bedirhanî âîlesi ve bunlardan başka bazı şeyh ve âîleler de padişâh IV. Murad'ın çağrısını geri çevirirler. IV. Murad bu duruma çok kızar. Çünkü Kürdistan'ın şeyh ve mollaları, müderris ve âlimleri o derece büyük bir dinî statüye sahiptirler ki, IV. Murad'ın, saygınlığını ve otoritesini koruyabilmesi için Kürdistan şeyhlerinin biatlerini alması şarttır.

    IV. Murad, kendisini çok rahatsız eden bu durum karşısında, kendisine muhâlefet edenlerin ortadan kaldırılmasını ve bu köyün ( Çılsıtun ) ve hatta civar köylerin yıkılmasını emreder.

    TARİHİN GİZLEDİĞİ "ÇILSITUN QATLİÂMI"

    Yıl 1640...

    Yer Amed (Diyarbakır)'e bağlı Bismil (Bısmıl) ilçesinin Çılsıtun (Kırksütun) köyü...

    Topyekûn bir halkın, şeyh ve mollaların önderliğinde başlattığı İslâmî direniş dalgasını kırmak için IV. Murad'ın verdiği emir (ferman) yerine getirilir ve Çılsıtun başta olmak üzere Bismil'in köyleri katliâma uğrar. Canını kurtarabilen birkaç çocuk ve kadından başka, herkesin canına kastedilir. Köyler boşaltılıp yıkılır ve köy halkından sağ kalanlar sürgün edilir. Suçları ( ! ) saltanatı kabul etmemek, saltanata ve saraya değil, kuran ve Sünnet'e dayalı bir İslâmî yönetim istemek, kendi topraklarında, kendilerine yapılan zulmü onaylamamak ve İslâm dışı kültürü özümseyememek. Bunun cezası da katliâm ve sürgün, kann ve şehâdet...

  4. #4
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Nov 2005
    Nerden
    Uzay:))
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Erkek
    Yaş
    42
    Mesaj
    11.462
    Blog Mesajları
    33
    Rep Gücü
    93742

    Osmanlı Padişahları neden hacca gitmezdi?

    Osmanlı padişahlarının hiçbiri hacca gitmediler ama, saçları hacı oldu! Hanedanın hacca giden tek erkek mensubu, Fatih Sultan Mehmed'in küçük oğlu Cem Sultan.

    . Osmanlı padişahlarının niçin hacca gitmediği hep tartışma konusudur ama bir başka tarihî gerçek gözlerden her zaman kaçmıştır: Osmanlılar'dan önceki Türk devletlerinin, yani Gazneliler'in, Karahanlılar'ın, Büyük Selçuklular'ın ve Türkiye Selçukluları'nın hükümdarları ve hanedan mensubu erkekleri de hacca gitmemişlerdir. Sadece hu devletlerin değil, Osmanlılar ile çağdaş olan Babür, Safevi ve Avşar devletlerinin hükümdar ailelerine mensup erkekler de hacı olmamışlardır. Bizde ve diğer Türk devletlerinde hacca giden hanedan mensupları, birkaç kadından ibarettir.

  5. #5
    Hiper Aktif Üye SOSYALİST - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2008
    Nerden
    KAPİTALİZM SİLAH ÜRETİR, MERMİ ÜRETR, BOMBA ÜRETİR; ELBETTE BUNLARIN TÜKETİMİ İÇİN ORTAM HAZRLAYCTR
    Cinsiyet
    Erkek
    Mesaj
    5.719
    Blog Mesajları
    2
    Rep Gücü
    67062
    Neyin ne olduğu belli olmazsa böyle olur tabi.
    Çünkü özellikle İslamiyet konusunda herkes başka telden çalıyor.
    Aslında oturup yeniden yazılmalıdır bu din.
    1.400 yıl öncesinde kaleme alınan din bu kadar olur ancak.
    Neden haca gitmediklerinin sebebi de dini farklı yorumlamalarından olsa gerek..
    HERKES BİR GÜN KOMÜNİST OLACAK

Benzer Konular

  1. Padişahlar veled-i zinadır
    YukseLL Tarafından Serbest Kürsü Foruma
    Yorum: 3
    Son mesaj: 23-12-2012, 04:27 AM
  2. Padişahlar ve Ölüm nedenleri
    YukseLL Tarafından Tarih Forum'u Foruma
    Yorum: 2
    Son mesaj: 21-11-2011, 11:21 PM
  3. Padişahlar içki içermiydi?
    YukseLL Tarafından Vip Salonu Foruma
    Yorum: 8
    Son mesaj: 05-02-2011, 12:22 AM
  4. Vekaleten hacca gidilebilir mi?
    halukgta Tarafından Dini Sohbet Foruma
    Yorum: 17
    Son mesaj: 27-09-2010, 11:50 PM
  5. HACCA GİDİYORUM FİLMİ
    koklu64 Tarafından islam (Müslümanlık) Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 30-12-2007, 06:37 PM
Yukarı Çık