Müslüman ülkeler 'Filistin için' niçin birleşemez?



Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngilizler Ortadoğu’yu öyle bir parçaladılar ki, o günden beridir kimse “Allah bir!” sözünde bile anlaşamaz oldu. Bir havuz düşünün ki, içindeki bütün balıklar tek bir oltanın zokasını yutmuş ve her biri, zokadaki yemden daha çok pay kapabilmek için birbirinin varlığına düşman olmuş… Ancak masallarda olur böylesi! Ama bu, gerçeğin tâ kendisi…

Arabistan yarımadasının kontrolünü, İbn-i Suud ailesi istiyordu. Vehhabî mezhebine mensuplardı ve İngiltere’nin Hindistan Genel Valiliği’nden yüklüce miktarda mâlî destek görüyorlardı. Sonradan Kuveyt adıyla devletleşecek olan Es-Sabah ailesi de onlar gibiydi ve Osmanlı’ya karşı aynı kaynaktan nemâlanıyorlardı.

Fakat Arap Ceziresi’nin kontrolü Mekke Emiri Şerif Hüseyin’deydi. Şerif Hüseyin Sünnî idi. İngilizler kendisine Mısır Yüksek Komiserliği kanalıyla yanaşmışlar, ama o onların teklifini uzun süre bekletmişti. İngiliz birlikleri burnunun dibinde olduğundan, kesin bir dille reddetmemişti.

Şerif Hüseyin’i ihanete götüren sebepler, ikidir:

Birincisi, İttihatçı Osmanlı hükümetinin “Arap düşmanı” bir politika yürütmesi, ikincisi, Kutsal Topraklar’ın idaresini Suudîlere kaptıracağı korkusu…

Şam Valisi Cemal’in Suriye havalisinde yaptığı haksızlık ve zulümler, Arap kamuoyunda Türkler aleyhinde bir hava estirdi. Vehhabîler, Doğu ve Orta Arabistan’ın kontrolünü ele geçirmeye başladı. Buna, Şerif Hüseyin’e yönelik İttihatçı tehdit de eklenince, Şerif Hüseyin kendini İngilizler’e attı.

İki oğlu, İngilizler’in desteğiyle, Hicaz yöresinde isyan başlattılar. İsyan uzun bir süre ciddî bir sonuca ulaşamadan devam etti. Ne İttihatçılar kontrolü ele geçirebildiler, ne de İngilizler umduklarını bulabildiler. Şerif Hüseyin’in itaatinde olduğu kadar, isyanında da samimiyetsiz davrandığını farkettiler. Ona bütün İslam dünyasının halifeliği gibi koca koca vaatlerde bulunmalarına rağmen, sonunda Arabistan’ı sadık bendeleri Suud Hanedanı’na bıraktılar.

Irak’ın kime verileceği tartışması uzun sürdü. Kürtler Osmanlı’ya ihanet etmedikleri için, gündeme alınmadılar. ( Kahire Konferansı’ndan söz ediyoruz. Çok önemlidir. 1921.)

Şiiler Osmanlılar’a destek olmamışlardı ama, daha çok Amerikan yanlısıydılar; bu ise, petrolü Amerikalılar’a kaptırmak demekti. Üstelik, şii İran’ın yanına bir başka şii devleti, haritanın fiyakasını bozardı. Sonunda Irak’a, Şerif Hüseyin’in oğlu ve Lawrence’ın “büyük dostu” Faysal gelip oturdu.

Suriye’yi ona vermediler. Faysal çok uğraştı bunun için. Ama koklatmadılar. Fransızlar’ın emelleri vardı orada. Oysa ne Fransızlar’dan hazzeden, ne de Osmanlılar’a sadık olan Nusayrîlik akımı keşfedilince, iş değişti. Suriye onlara bırakıldı. Fransızlar’a ise “Lübnan” diye bir devlet uyduruldu, oradaki Mârûnî ve Dürzîler’le ilgilenmesi salık verildi. Faysal’ın kardeşi için de “Ürdün” diye bir devlet yaptılar hemen oracıkta, oldu da bitti...

Geriye “Filistin meselesi” kalmıştı. Fransızlar oranın kendilerine bırakılacağını sanıyordu. Ama savaş sırasında İngilizler burası için Yahudiler’e de söz vermişlerdi. Bu söz sayesinde Yahudi birlikleri oluşturulmuş ve savaş sırasında İngilizler’in çok işine yaramıştı.

Filistin tartışması, İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar sürdü. Bu arada Yahudiler hep çoğaldılar ve Araplar’ı hep öldürdüler. Savaş sırasında Filistinliler Osmanlı’ya ihanet etmedikleri için, onların cezalandırılmasına karar verildi. 90 senedir “cezâlandırıyorlar”.

Aslında Ortadoğu’da bu yapılanlar, birdenbire ortaya çıkmamıştı.

Daha önce, Osmanlı’nın Rumeli kanadı Ruslar’ca nasıl göçertildiyse, Ortadoğu da İngiliz ve Fransızlar’ca aynı şekilde göçertilmişti. Önce Boşnaklar ve Arnavutlar koparılmış, sonra geri kalan unsurlar, Hristiyan grupların denetimine sokulmuştu.

93 harbinden önce (1877-1878) , bugün Bulgaristan, Makedonya, Batı Trakya olarak bilinen toprakların hiçbirinde, Türkler’den daha yoğun bir etnik nüfus yoktu.

Ama Sırplar, Bulgarlar, Ulahlar (Romen), Rumlar, Ermeniler gibi, Osmanlılar’ın hiçbir zaman ilişmediği Hristiyan azınlıklar vardı. Ruslar, meselâ Bulgaristan’da tam bir “Türk soykırımı” yaptılar. Nüfus dengeleri değişti. Rum, Yahudi ve Ermeni unsurlar bile tardedildi. Ve “Bulgaristan” diye bir ülke ortaya çıktı. Vesaire…

Aynı şeyi, Birinci Dünya Savaşı sonunda İngiliz ve Fransızlar da Anadolu da yapacaklardı. Gerçi İtalyanlar’a Akdeniz bölgesini vaat ederek savaşa sokmuşlardı ama, Batı Anadolu’da bir Elenistan (İngiliz plânı), Doğu Anadolu’da bir Ermenistan (Fransız ve Amerikan plânı), hattâ denk düşerse bir de Kürdistan (İngiliz pânı) kurmayı hedefliyorlardı.

İttihatçılar, ömrübillah yaptıkları tek doğru hareket olan “Ermeni tehciri” politikasına sarılmamış olsalardı, savaşın sonunda, Anadolu’da, Rumeli’ndeki gibi bir “Türk soykırımı” yaşanacaktı.

Belki, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da, mitolojik ve coğrafî bölge isimlerinden ülkeler yaptıkları gibi, Anadolu’da da yapacaklardı:

Kapadokya, Kilikya, Paftagonya, Pontus, Bitinya, Karya, Hitit, Frigya, İyonya…

Bugün alışılmaz gibi gelen “Paftagonya” lâfı, her tabelaya yazılınca, görün bakın, “Suriye” ve “Libya” lafından daha geçerli olur, hattâ Paftagonya milliyetçileriyle Hitit milliyetçileri arasında büyük savaşlar çıkabilirdi.

Bugünkü bazı ırkdaşlarımızın böyle olmuş olmasını ne kadar istedikleri de gözümüzden kaçmıyor hani!

Herneyse, bir Kurtuluş Savaşı vermek mümkün olmayacaktı. Belki zaman içinde durumumuz, bugünkü Filistin’den farksız olacaktı. Öz yurdumuzda, Ermenistan ve Elenistan devletlerine karşı, “terörist” durumuna düşecektik. Nüfusumuz son derece azalacaktı. Çocukarımız beşiklerinde katledilecekti. Tasvirinden âciz olduğumuz nice hunharlıklara maruz kacaktık. Belki, bazılarımız için, tek iyi(!) şey şu olacaktı: 1973’ten itibaren –Yunanistan ile birlikte- anlı şanlı AB vatandaşlığı!..

Ve bağıracaktık: “Bu Müslüman ülkeler niçin birleşmiyor da, bize yardım eli uzatmıyorlar!..” Ve hatırlayacaktık: Bir zamanlar İngilizler onları, “kavim kavim”, “mezhep mezhep”, “sülale sülale” öyle bir parçaladı ki, bu gerçek değişmedikçe, bir daha asla bir araya gelemez, “Allah bir!” sözünde bile anlaşamazlar!.


ABDULLAH BURAK

kaynak